Xander Snyder etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Xander Snyder etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

23 Nisan 2018 Pazartesi

X.SYNDER: AMERİKAN GÜCÜNÜN SINIRLARI




AMERİKAN GÜCÜNÜN SINIRLARI

Xander Snyder (Geopolitical Futures jeopolitik analisti)
Geopolitical Futures, 12.4.2018

Tercüme: Zahide Tuba Kor

NOT: Lütfen kaynak göstermeden tercümenin bir kısmını veya tamamını kullanmayınız, alıntılamayınız, yayınlamayınız.

Blogda yer alan 750 küsur içeriğe http://ortadogugunlugu.blogspot.com.tr/2018/01/bu-blogda-neler-var.html linkinden toplu olarak ulaşabilirsiniz.


Rus rublesi, Türk lirası ve İran riyalinin değeri düşüyor. Bunların ortak noktası nedir? ABD’nin bu paraların değer kaybında bir şekilde payı olması. Bu, Amerikan gücünün bir işareti aslında: ABD, -askerî gücü giderek daha sınırlı hale gelse ve Ortadoğu ile dünyanın diğer bölgelerinden geri çekilmekle tehdit etse de- hala daha kendi menfaati aleyhine çalışan ülkelerin ekonomilerine baskı yapabilir ve askerî kuvvete başvurmaksızın küresel çatışmaları etkileyebilir durumda.

Rusya’da yaptırımların baskısı
Rusya’ya karşı geçtiğimiz günlerde yürürlüğe konan yaptırımların ve yeni yaptırım tehdidinin Rus ekonomisini ve para birimi rubleyi tüketmekte olduğu ortaya çıktı. Geçen hafta ABD, Rus oligarkları ve onların yaptıkları işleri hedef alan yeni bir yaptırımlar paketini ilan etti. Bilhassa dünyanın en büyük alüminyum üreticilerinden olan Rusal maden holdingi, hisselerinin iki gün içinde yaklaşık %35 değer kaybetmesiyle fena darbe aldı. (…) Keza iki büyük Rus bankası Sberbank ve VTB hisseleri de yaklaşık %20 ve %10 oranında bir düşüş yaşadı. Bazı uzmanların tahminlerine göre, Rus oligarkların sahip olduğu 16 milyar dolar değerinde bir servet sadece birkaç saat içinde uçup gitti.
Tali/dolaylı yaptırım aracının kullanımı, Rus şirketler ve bireylerle ticaret yapan Amerikan firmalarını ve diğer yabancı şirketleri de hedef almasına rağmen, ABD Rusya’nın dolara erişimini kısıtlıyor. Bu da Rus şirketlerin küresel çapta dolarla işlem yapma ve dış yatırıma erişim imkânını sınırlıyor. (…) Ayrıca rublenin değer kaybı, Rusya’nın en baş ithalat kalemi arasında yer alan ve ekonomisini modernleştirmek için ihtiyaç duyduğu dış makine ve teçhizat alımını daha maliyetli kılıyor.
Petrole ve diğer doğal kaynaklara bağımlılığını azaltmak amacıyla ekonomisini ıslah etmeye çalışan Moskova için dışarıdan yatırım çekmek son derece önemli. Ancak Rusya’dan sermaye kaçışı 2017’de -2016’ya kıyasla- %60 oranında artarak 2018’in ilk çeyreğinde 13,4 milyar dolara ulaştı. Bu kaçışı durdurmak öyle kolay bir şey değil.
ABD, -yaptırım uygulamak suretiyle- Rusya’nın iç meselelerini daha da artırıp Moskova yönetimini içeriye odaklandırmak ve dış maceralarını sınırlandırmak istiyor. Yeni yeni yaptırımlar yolda olabilir. Geçen hafta Amerikan Kongresine sunulan bir kanun tasarısı, Rusya’nın devlet borçlarına yatırımı sınırlayarak ruble üzerindeki baskıyı daha da artıracak türden. Böylelikle Washington, elinde hala daha [hasımlarına karşı kullanabileceği] silahları olduğunun işaretini veriyor.
Amerikan Hazine Bakanı Steven Mnuchin, bu ay içinde yürürlüğe konan yaptırımların Rusya’nın Kırım’ı işgaline ve Suriye’de Esed rejimine verdiği desteğe bir cevap mahiyetinde olduğunu söyledi. Eski Rus casusunun İngiltere’de zehirlenmesi vakası hiç şüphesiz bu yaptırımların yürürlüğe konmasında etkili oldu. Ancak yaptırımlar salt bu olaylara bir tepki olarak görülmemeli. ABD Rusya’ya çok daha kapsamlı bir mesaj vermekte: Eğer ki Moskova Ukrayna, Suriye ve Gürcistan gibi yerlerde kendi otoritesini kabul ettirme çabasını sürdürürse bunun sonuçlarına katlanacaktır. Bir bakıma bu, Rusları kontrol altında tutmaya ve başka yerleri istilasını önlemeye dönük proaktif bir hamle.

İran’da belirsizlik
ABD’nin karşı karşıya olduğu diğer bir düşman ise İran. ABD Beşşar Esed ve İslam Devleti’yle savaşmak üzere ılımlı isyancılardan zayıf bir koalisyonu bir araya getirmekle meşgulken İran bölgedeki konumunu güçlendiriyor. Şu an ABD, Tahran’ın yayılmasını sınırlandırmak ve İran riyalinin değerini düşürmek için bir yol arıyor ve bu bağlamda İran nükleer anlaşmasını yırtıp atma tehdidini kullanıyor. Anlaşmanın geleceğiyle ilgili belirsizlik, yabancı şirketlerin İran’la iş yapmasını zorlaştırarak dış yatırım potansiyelini sınırlandırıyor. Büyük/kalıcı bir etki bırakmak için ABD’nin anlaşmadan fiilen çekilmesi gerekmiyor; böyle bir tehdit dahi başlı başına yeterli.
Sözkonusu belirsizlik yüzünden riyalin keskin bir değer kaybı yaşaması, Suriye’de ve Irak’ta artan nüfuzuna rağmen, İran ekonomisinin hassas ve kolayca darbe alabilir olduğunun bir işareti. Tıpkı Rusya gibi İran da dışarıda yayılmaya çalışmak yerine kendi iç meselelerine odaklanmak zorunda. (…) Ocak ayındaki geniş çaplı protestolar ve bu hafta Huzistan ve İsfahan’da meydana gelen daha yerel gösteriler, rejimden yaygın ve sürekli bir memnuniyetsizlik olduğunun göstergesi. Bu memnuniyetsizlik sadece öğrenciler veya şehirlerde yaşayanlarla da sınırlı değil. İsfahan’daki çiftçiler, ülke çapında bir kuraklık yaşanırken rejimin su sıkıntısına ciddi bir şekilde eğilmemesini protesto ediyorlar; nitekim bu sıkıntı çiftçilerin geçimini imkânsızlaştırmasa da zorlaştırıyor. Sonuçta içeride daha az ürün hasadı İran’ın gıda ithalatına olan ihtiyacını artırıyor. Ama riyalin değer kaybı yüzünden gıda ithal etmek artık daha pahalı hale geliyor.
Ocak ayındaki gösterileri tetikleyen gelişmelerden biri temel gıda ürünlerindeki fiyat artışıydı. Protestoların akabinde -savaşları sürdürmek için askeriyeye daha fazla para ayırması yüzünden bütçe baskısı altındaki- İran yönetimi, halkı memnun etmek için planladığı sübvansiyon kesintisinden geri adım atmak zorunda kaldı. (…) Ancak zayıf bir riyal, hiç şüphesiz İranlıları askerî bütçe üzerinde yeniden düşünmeye sevk edecek ve son birkaç yıldır yürüttüğü ölçekte bir savaşı sürdürme kapasitesini etkileyebilecektir. Eğer ki yüksek gıda fiyatları bir kez daha büyük çaplı isyanları tetiklerse bu durumda İran, toplumsal istikrarı sağlamak adına kaynaklarını iç ihtiyaçlarını karşılamaya yönlendirmek zorunda kalacaktır.

Türkiye’de borçla sağlanan büyüme
Rusya ve İran’ın aksine, Türkiye ABD’nin doğrudan hedefi değil. Ancak ABD’nin para politikası yüzünden ciddi risklerle karşı karşıya. ABD’de sıkı istihdam piyasası ve sürekli iktisadi büyümeye karşılık Amerikan Merkez Bankası 2015’ten bu yana faiz oranlarını artırıyor ve 2018 yılı boyunca bu politikasını sürdüreceği neredeyse kesin. Bu da ABD’ye dışarıdan sermaye akışını teşvik ediyor; nihayetinde yatırımcılar yüksek kazanç peşindedirler. Ayrıca bu, dolara olan talebi ve dolayısıyla lira da dahil diğer para birimleri karşısında doların değerini artırıyor.
Zayıf bir lira da bir problem; zira her ne kadar Türk ekonomisi yüksek büyüme oranlarını görse de bu daha ziyade dış borçlarla destekleniyor (yani borçlanma döviz cinsinden). Borçla sağlanan büyümeye bir de enflasyon oranlarındaki artış eşlik ediyor ki bu da liranın değerini düşürüyor. Zayıf bir lira, Türk işadamlarının dış borçlarını ödemelerini zorlaştırıyor. (…)
Dolayısıyla Amerikan faiz oranlarının daha da yükselmesi, Türkiye’nin büyüyen ekonomisine ve böylelikle Ankara’nın Amerikan menfaatlerine meydan okunabileceği alanlara yayılma kapasitesine yönelik bir tehdit. Daha fazla kaynağını borçları çevirmeye tahsis eden zayıf bir ekonomi, savaşın maliyetlerini karşılamakta gittikçe daha çok zorlanacaktır. Ve Türkiye, Suriye’den fethettiği toprakları yönetmenin meydan okumalarıyla yüzleştikçe ve daha da doğuya doğru yöneldikçe bu maliyetler artacaktır.
Daha açık olmak gerekirse, ABD kendi para politikası üzerinden Türk ekonomisini kasten zayıflatıyor değil. Amerikan ekonomisi o denli büyük ve yayılmış durumda ki ister istemez dünyadaki ülkeler üzerinde kapsamlı etkilerde bulunuyor. Gerçi ABD ile Türkiye’nin kuzey Suriye yüzünden araları bozuk ve dolayısıyla Washington, Türkiye’nin Suriye’deki Kürt güçlere karşı operasyonlarını genişletme kapasitesini dolaylı şekilde sınırlandırmaktan çekinmeyecektir. 
Küresel meseleler tartışılırken Amerikan gücünün zayıflaması tekrar eden bir temadır. Ancak hasımlarının -ve giderek arasının açıldığı bir müttefikinin- iç problemlerinde payı olma becerisi, ABD’nin -ordusu fazlaca yükümlülük altına girmiş ve yeni alanlara kuvvet konuşlandırma kapasitesi sınırlı olmakla birlikte- hala daha yumuşak gücünü önemli ölçüde uygulayabildiğinin bir işareti.

23 Mart 2018 Cuma

X.SYNDER: TÜRKİYE’NİN AFRİN’İN ÖTESİNE GEÇEN ORTADOĞU’DAKİ ÜLKÜLERİ





Xander Snyder (Geopolitical Futures jeopolitik analisti)
Geopolitical Futures, 20.3.2018

Tercüme: Zahide Tuba Kor

NOT: Lütfen kaynak göstermeden tercümenin bir kısmını veya tamamını kullanmayınız, alıntılamayınız, yayınlamayınız.

Türkiye’nin Afrin istilasına ilişkin temel soru şu: Acaba bu, Suriye’nin kuzeybatısında duracak sınırlı bir operasyon mu, yoksa Türkiye’nin Ortadoğu’ya daha derin müdahilliğinin ilk adımı mı? Türkiye’nin sınırını tehditlerden temizleme niyeti ve Kürt birliklerin de Afrin’in çok ötesine uzandığı dikkate alındığında Ankara’nın Afrin’e boyun eğdirmekle yetineceğini düşünmek için ortada çok az neden var.
Ancak Türkiye’yi dışarıda askerî adım atmaya zorlayan bir tehdit daha var: İran. Türkiye’nin en büyük tarihsel hasmı olan İran, Suriye çatışmasından görece güçlü bir konumda çıktı. (…) Türkiye, sınırlarında İran yanlısı Esed liderliğinde bir Suriye’yi doğrudan tehdit olarak görüyor (…).
Tahran’ın Suriye’deki güçlü varlığına karşılık Türkiye, İran’ın sınırlarına çok daha yakın olan Irak’ta ona baskı yapmak istiyor. (…) Sincar’daki PKK varlığını Irak’a müdahaleyi meşrulaştırıcı bir gerekçe olarak kullanıyor. Zira İran’ın geçtiğimiz dört yılda Irak’taki nüfuzunu ciddi şekilde artırması Ankara için endişe verici bir gidişat. (…) Soran köyüne Türk askerlerini paraşütle indirmek ve Sidakan’da varlığını güçlendirmek suretiyle Türkiye çoktandır Irak’ta daha büyük bir askerî kuvvet kurmakta.
Irak’taki Türk varlığı üç işlev görüyor. Birincisi, doğrudan bir çatışma riskine girmeksizin, İran’ı kendi topraklarına yakın bir noktada tehdit ediyor; tıpkı İran yanlısı bir Suriye’nin Türkiye’ye yönelttiği tehdit gibi. İkincisi, ilave ateş gücüyle Irak’ta İran yanlısı milislerin tehdidine karşı koymayı hedefliyor. Üçüncüsü, Suriye’nin Kürt kontrolündeki her iki tarafına da Türk birliklerini yerleştiriyor ki böylelikle Türkiye’nin güney sınırı boyunca YPG milislerinin elindeki topraklara karşı çift taraflı bir saldırı gerçekleştirebilsin.

Fırsat penceresinin daralması
(…) Türkiye eğer ki İran yanlısı güçlü bir Suriye’nin oluşmasını engelleyecekse harekete geçmesi lazım. Ancak Esed ülke çapında toprakları geri alırken Türkiye’nin fırsat penceresi kapanmakta.
İşte tam da Türkiye’nin zamanının giderek daralması nedeniyle, Erdoğan’ın -askerî harekâtın eli kulağında olduğuna dair durmadan tekrarladığı, çoğunlukla boş söylemlerine rağmen- (…) Menbic’e saldırı tehdidi ciddiye alınmalı. Kaçan YPG savaşçılarının göstermelik direnişine rağmen Afrin düştü ve şu anda Türkiye’nin elinde. (…) Afrin nüfusunun çoğu kaçtı ve bu da Türkiye’nin Suriye’yle olan sınır bölgelerini kendisine dost Sünni komşularla yeniden iskân etme stratejisinin önünü açıyor.
(…) Esed Türkiye’nin ilerleyişini engellemek için kuvvetlerini buraya konuşlandırabilir; ancak bu durum Şam ve Humus gibi kilit şehirlerde isyancılarla mücadeleye devam ederken kendi kuvvetlerini bölmek anlamına gelecektir.
Afrin’in alınmasıyla birlikte Türkiye’nin Menbic’i ve Suriye’yle sınır bölgelerini daha fazla kontrol altına almasına giden yolun önü neredeyse tamamen açıldı. Tabii ki tek bir büyük pürüz dışında: ABD’nin kuzey Suriye’deki varlığı ve Kürt milislerle ittifakı.

Amerikan-Türk ilişkilerinde çıkmaz
(…)
İki şeyden biri gerçekleşebilir: Ya Türkiye ve ABD, Menbic ve Kürtlerle ilgili bir anlaşmaya varacak ya da anlaşamayacak. Anlaşırlarsa Suriye Kürtlerinin topraklarından bir çeşit geri çekilme yaşanacak. Türkiye, daha evvel Amerikan birlikleri ve Kürt müttefiklerince işgal edişmiş bölgelere ABD’nin onayıyla girecek;  tabii İD’e karşı savaşında Washington’la işbirliği yapma sözü karşılığında. Diğer bir deyişle, bir Kürt grup daha eski müttefiki tarafından satılacak.
Bu türden bir anlaşma ABD’nin kendisine karşı da meydan okumalar içeriyor. Zira Kürtlerin aksine Türkiye, ABD’yle işbirliğine, kendi çıkarlarını etkilemediği sürece razı olacaktır. Kuzey Suriye kördüğümünün de gösterdiği üzere ABD ve Türkiye artık masanın aynı tarafında değiller. Türkiye ayrıca ABD için açıkça sindirilmesi zor müttefikler olacak cihatçılarla çalışma istekliliğini defaatle gösterdi. Dahası, kendisini hilafetin meşru varisi olarak tanımlamak amacıyla Osmanlı mirasından istifade eden Türkiye’nin, Suriye ve Irak’ta İran’ın konumuna meydan okumak için Suriye’deki haklarından mahrum edilen Sünni Arap çoğunlukla kaynaşmaya kalkışarak İD’le veya benzer başka gruplarla işbirliği yapma yolları bulabilmesi riski var.
Diğer bir muhtemel sonuç olan Türkiye ile ABD’nin bir anlaşmaya varamaması halinde Amerikan birliklerinin kuzey Suriye’den çekilmemesi Ankara’nın askerî seçeneklerini iyice kısıtlayacaktır. Türk ordusu Afrin’de Kürt milisleri mağlup edecek kadar güçlü olsa da ABD’yle gemileri yakma riski sözkonusu değildir. Bu durumda Türkiye -Rusya ve İran’la işbirliği yaparak- Suriye ve Irak’ın kuzeyini kapsayan Kürt koridorunun çevresini kuşatmasına imkân sunan kısa vadeli bir çözümü takip etmek zorunda kalacaktır; her ne kadar bu, doğrudan kuvvet kullanma yoluyla olmasa da. Vekâlet savaşı devam edecek, ancak Türkiye’nin hedefi aynı kalacak: (i) ABD’yi Suriyeli Kürtlerden koparmak, (ii) Türk -veya en azından Türk yanlısı- bir kontrol alanını dayatmak.
Türkiye böylesi bir sonuçtan son derece rahatsızlık duyacaktır; hele de İran Suriye’deki konumunu geliştirmeye devam ederse… Ama yine de ABD’yle ilişkileri hemen bozmayacaktır. Nihayetinde, Moskova’yla [işbirliği üzerinden] pragmatik taktik çözümlere ulaşma kapasitesine rağmen, Türk gücü tarihsel olarak Rusya’yı hep tehdit etmiştir ve gücünü artırdıkça Rusya’yı uzun vadeli bir hasım haline getirerek tehdide devam edecektir. Bu stratejik hesap, Soğuk Savaş’ta Amerikan-Türk işbirliğinin itici gücü olmuştu;  şu anda da Türkiye, Rus askerî gücüyle tek başına boy ölçüşecek kadar güçlenmiş gözükmüyor. Diğer bir deyişle, eğer ki Türkiye ABD’ye bel bağlayamazsa Rusya karşısında da dayanamaz; bu da Ankara’yı -şu an için- ABD’yle ilişkileri tamamen koparmak yerine, her iki güç arasında dikkatlice bir denge kurmaya zorlayacaktır. Böyle olsa bile Türkiye hafife alınmayı/küçük görülmeyi unutmayacaktır. İçeride silah sanayiini daha da fazla geliştirmeye devam edecek ve böylelikle Rusya’ya karşı Batı himayesine bel bağlamak zorunda kalmayacaktır.
Türkiye’nin Afrin’i istilası Suriye savaşı ve bu savaşın Ortadoğu’ya etkileri bakımından bir dönüm noktası. Türkiye’nin Afrin’i fethetmesiyle Amerikan-Türk ilişkileri kritik bir noktaya ulaştı. Türkiye ile ABD’nin kuzey Suriye’de bir işbirliği yolu bulup bulamaması bölgesel güç dengelerini büyük ölçüde değiştirecek; bu da çatışmaya müdahil olan büyük güçlerden Rusya, İran, Türkiye ve ABD’nin hem kendi Ortadoğu stratejilerini hem de birbirilerine karşı stratejilerini nasıl ustalıkla işleyeceklerini şekillendirecektir. Dolayısıyla Amerikan-Türk ilişkilerinin ve bunda kuzey Suriye’nin oynadığı rolün, bölgenin kendisini aşacak küresel sonuçları olacaktır.




28 Ocak 2018 Pazar

X.SYNDER: TÜRKİYE İSTİLA EDİYOR, NATO İSTİFADE EDİYOR




Xander Snyder (Geopolitical Futures jeopolitik uzmanı)
Geopolitical Futures, 25.1.2018

Tercüme: Zahide Tuba Kor

NOT: Lütfen kaynak göstermeden tercümenin bir kısmını veya tamamını kullanmayınız, alıntılamayınız, yayınlamayınız

(…)
NATO’nun açıklaması altta yatan bir gerçeğe ışık tutuyor: NATO Türkiye’nin [Afrin’e] müdahalesinden istifade ediyor. NATO genel sekreter yardımcısı, Türkiye’nin karşı karşıya olduğu tehdidin terörizm kaynaklı olduğunu söylese de NATO’nun asıl korkusu Rusya. Eğer ki Rusya’nın müttefiki Suriye Cumhurbaşkanı Beşşar Esed ülkesinin tamamı üzerinde kontrolü sağlayacak olursa bu, Moskova’yı Ortadoğu’da çok daha güçlü bir konuma yerleştirecektir. Öte yandan ülkenin tamamının Esed tarafından kontrol edilerek artık Rus askerî desteğine ihtiyaç kalmaması da Rusya’nın birliklerini Suriye’den çekmesine yol açacaktır. Devlet Başkanı Vladimir Putin  ilan ettiği zaferinin gerçek olmasını ve geri çekilmeyi aşırı derecede istese de, Moskova’nın müttefiki [Suriye rejimi]ni tehdit etmeyi sürdüren bir savaş Rus müdahalesinin bu sözde başarısını da tehdit edecektir. Bu arada Avrupa, Rusya’nın Ortadoğu’ya saplanıp kalmasından ve böylelikle dikkatinin ve askerî donanımının en azından bir kısmını Avrupa sınırlarından uzaklaştırmasından oldukça memnun.

Tabii ki NATO, kendi müdahilliği asgari düzeyde kalarak veya tercihen hiç müdahil olmaksızın, Rusya’nın elinin kolunun bağlı kalmasını isteyecektir. Ama bir NATO üyesi tehdit edildiğinde kimsenin konuşmak istemediği aşikâr sorun, NATO Antlaşması’nın temel taşı olan (…) kolektif askerî mukabeleyi gerektiren 5. Madde. Bu madde şimdiye kadar sadece bir kez işletildi, o da 2001’de el-Kaide’nin ABD’ye saldırısının akabinde. (…) Peki, acaba Türkiye 5. Maddenin işletilmesi ve NATO’nun Afrin’e müdahalesini ister mi?

Cevabı zannedildiğinden daha basit. Ne Ankara ne de Avrupa’nın geri kalanı, NATO’nun Türkiye’nin Afrin operasyonuna müdahalesini ister. Türkiye, gücü artarken ve Ortadoğu’ya daha fazla güç aktarımında bulunabilirken kendi başına hareket ederek fırsatlardan istifade etmeye çalışacaktır. Türkiye için kilit önemdeki husus hareket serbestliği; seçeneklerinin -ister ABD isterse NATO olsun- başkaları tarafından dayatılmasına razı gelmez. (…) Türkiye’nin hedefi, sadece sınırındaki terörizm tehdidini bertaraf etmek değil, aynı zamanda Suriye’de İran ve Rus ihtiraslarını dizginlemek.

Türkiye’nin Afrin’e müdahalesinden NATO da istifade ediyor. Zira, tıpkı ABD gibi, NATO da Rus yayılmasından korkuyor. İran’ın yayılmasından da endişeli, ama tabii ki ABD kadar değil. Türkiye Afrin’i alırsa -ki Türk ordusu ile Afrin’i savunanlar arasındaki kuvvetler dengesi dikkate alındığında bu en muhtemel senaryo gibi görünüyor- bu durumda Halep’i üç tarafından çevreleyen bitişik toprak parçası Türklerin (ve vekil güçlerinin) kontrolüne girecektir. Her ne kadar Ankara Afrin’i ele geçirdikten sonra bu taktik durumu sermayeye çevirmeye hemen kalkışmayacak olsa da sözkonusu toprağın Türkiye’nin eline geçmesi yine de Rusya’nın vekil gücü Esed’e yönelik bir tehdit teşkil edecektir. NATO bu işi Türkiye’nin kendi başına yapmasından ve bu süreçte [NATO] askerlerini riske atmamasından son derece memnun olacaktır.

Dikkat çekici husus, NATO’nun Türkiye’nin müdahalesinden çıkarlarının ABD’ninkiyle örtüşmesi. ABD, her ne kadar kamuoyu önündeki açıklamalarında Ankara’nın Afrin’e müdahalesinde temkinli olması gerektiğini dillendirse de, nihayetinde Türkiye’nin Suriye İç Savaşı’nda İran’ın elde ettiği güçlü konumu dizginlemesinden memnuniyet duyuyor. NATO’nun Avrupa kanadı ağırlıklı olarak Rusya’dan endişeli ve Türkiye’nin Afrin’i ele geçirmesi Moskova’yı zor bir duruma sokacaktır. Moskova Türkiye’yle doğrudan çatışmak istemiyor, en azından şimdilik (ve bu nedenle Türkiye de Rusya’yla doğrudan bir çatışma istemiyor). Ancak Moskova, Türkiye ile İran’ın Suriye’de birbirine meydan okumasını umursamayacaktır, tabii ki Türkiye’nin bu mücadelede eli kısıtlı kaldığı ve muzaffer çıkmadığı sürece.

Ancak Türkiye’nin Suriye’deki operasyonları, Rusya’nın Esed rejimine yönelik temel tehditlerden biri olarak gördüğü, ülkenin batısındaki -Özgür Suriye Ordusu (ÖSO) gibi- bir dizi vekil gruba büyük ölçüde dayanıyor. Bu yüzden ÖSO Rusya’nın hep ana hedeflerinden biri olageldi. Eğer ki Halep’in etrafı kuşatılırsa Rusya, Türkiye’nin vekil güçlerine saldırarak Esed rejimini desteklemeye devam etmek zorunda kalacaktır; ama tabii ki Türk askerlerine saldırmaktan kaçınacaktır. Rusya için en önemli boyut şu: Böyle bir senaryo, Putin’in elde etmek istediği muzaffer imajını mahvedecek ve Ortadoğu’da süresiz olarak elini bağlayarak Rusya’yı riske atacaktır.


Rusya’nın Ortadoğu’da kolay bir çıkış yolu olmayan uzatmalı müdahilliği NATO için net bir zafer olacaktır, özellikle kendi askerî kuvvetlerini meydana sürmek zorunda kalmazsa… Bunun Avrupa’nın doğu kanadına yönelik Rus tehdidini yok etmeyeceği aşikâr; ancak çoktandır iktisadi meydan okumalarla boğuşan Moskova’nın sırtında Suriye ilave bir mali yük olarak kalacaktır. NATO’nun hareketsizliği Afrin’e Türk müdahalesine zımni destek anlamına gelecektir. Ama dışarıda kalıp buna müdahil olmamak memnuniyet verici.