10 Nisan 2018 Salı

J.L.SHAPIRO: PETRODOLAR YILLARDIR DÜŞÜŞTE





Jacob L. Shapiro (Geopolitical Futures analiz direktörü)
Geopolitical Futures, 27.3.2018

Tercüme: Zahide Tuba Kor

NOT: Lütfen kaynak göstermeden tercümenin bir kısmını veya tamamını kullanmayınız, alıntılamayınız, yayınlamayınız.
Blogda yer alan 750 küsur içeriğe http://ortadogugunlugu.blogspot.com.tr/2018/01/bu-blogda-neler-var.html linkinden toplu olarak ulaşabilirsiniz.

Petrodolar düşüşte. Bu, 26 Mart itibarıyla Şangay Uluslararası Enerji Borsası’nda ham petrolün yuan cinsinden yapılacak vadeli işlem kontratlarıyla satın alınabilme imkânının doğmasından değil, ABD’nin artık alışıldığı kadar petrol satın almamasından kaynaklanıyor.
2012’den bu yana ham petrol üretimi, hidrolik kırma ve yatay sondajda kat edilen teknolojik ilerleme sayesinde artıyor. ABD’nin petrol ithalatına bağımlılığının azalmasının ve petrol ihracatçısına dönüşmesinin bir yan ürünü, petrol satışına bağımlı olan ülkelerin yeni müşterilere ihtiyaç duyması. En ümit verici yeni müşteri, geçen sene ABD’yi sollayarak dünyanın en büyük petrol ithalatçısına dönüşen Çin. Gayet anlaşılabilir şekilde Çin, petrolün parasını dolarla değil, kendi para birimi yuan üzerinden ödemek isteyecektir ve Suudi Arabistan gibi el açan aktörlerin bu konuda seçici olma şansı bulunmuyor. Bununla birlikte, petrodoların düşüşünün doların dünyanın rezerv para birimi olma statüsünü azaltacağının bir işareti saymak da hata olacaktır.

Zirve etkisi
Petrodoların çöküşünün sonuçlarını anlamak için petrodolar sisteminin ortaya çıkışında itici gücün tamamen iktisadi değil, aynı zamanda stratejik olduğunu hatırlamak lazım. Soğuk Savaş yıllarında Ortadoğu, SSCB ile ABD arasındaki temel rekabet alanlarından biriydi. ABD, -o dönem dünya üretiminin yarısından fazlasına tekabül eden- OPEC ülkelerinin ürettiği petrole her daim erişimini güvence altına almak istedi. Bunun için de Washington, Suudi Arabistan ile petrol üreten diğer Körfez ülkelerine silah ve koruma kalkanı sundu. Karşılığında, petrol satışlarında yalnızca doları kabul etme ve kazançlarını da Amerikan bankalarına yatırma üzerinde uzlaştılar. İktisadi bakımdan her iki taraf da bundan kazançlı çıktı; ancak Soğuk Savaş’ın stratejik meydan okumaları da bir o kadar önemliydi.
Ancak bütün bunlar değişti. Şu an OPEC, dünya petrolünün yaklaşık %40’ını üretiyor ve örgütün küresel petrol fiyatlarını dayattığı günler artık geçti gitti. Bunun temel nedenlerinden biri ABD. Nitekim ABD, hem yenilenebilir petrol rezervleri hem de toplam hidrokarbon üretimi bakımından Suudi Arabistan’ı geçti ve kayagazıyla yaptığı üretim de petrol fiyatlarına bir tavan koymuş oldu. Ayrıca ABD, geçtiğimiz dört yılda ihracatını tam yirmi kat arttırarak önemli bir petrol ihracatçısı haline geldi. Bu da demek oluyor ki ABD, neredeyse bir gecede Suudi petrolünün ana tüketicisinden baş rakibine dönüşüverdi. [Z.T.K. Obama yönetimi 2015 Aralık’ında bir torba yasa içinde ülkesinin yurtdışına petrol ve doğalgaz ihracatını yasaklayan kanunu değiştirmişti. Hızlı değişimin ardındaki temel neden bu.] 1977’de ABD, Suudi Arabistan’dan günde 1,38 milyon varil petrol ithal ediyordu; 2012’de bu rakam pek değişmeyip 1,37 milyon varile indi. Daha sonra ABD’nin Suudi Arabistan’dan petrol ithalatı %30 düşerek 949 bin varile kadar geriledi.




Washington için Suudi Arabistan’ın stratejik önemi de azaldı. ABD’nin Ortadoğu’ya müdahilliği artık Sovyetlere hizmet edenlere karşı müttefik toplama amacı gütmüyor. ABD’nin Ortadoğu’da en çok ihtiyaç duyduğu şey, Husilerin her füze atışında veya İranlılar yeni bir vekil edindiğinde yardım talebiyle koşup Washington’ın kapısını çalmadan bölgenin kaosunu idare edebilecek kadar güçlü ortaklar. Ayrıca ABD, Suudi Arabistan’ın radikal İslamcı vekil güçleri kullandığını da Suudilerin -el-Kaide ve İslam Devleti gibi örgütlerin kurulmasında temel rolü oynayan- radikal İslamcı ideolojilerin yayılmasına bulaşmış olduğunu da unutmuş değil. 17 yıldır Müslüman dünyadaki savaşlardan yakasını kurtarmaya çalışan ABD, şimdilerde saldırgan bir İran’la ve meydan okurcasına bağımsız bir Türkiye’yle karşı karşıya; Suudi müttefiki ise işe yaramaz.
ABD yabancı petrolden giderek vazgeçerken Çin de daha bağımsız hale geliyor. Bu, Pekin için belirli faydalar getirmiyor değil. ABD, üreticileri idare eden enerji tüketicilerinin baş örneği, hele de ülkelerin çoğunun kullanabileceklerinden çok daha fazlasını ihraç ettiği bir dünyada... Ancak ABD’nin aksine Çin, dünyanın okyanuslarına istediği gibi erişebilme ayrıcalığına sahip değil. Yine ABD’nin aksine Çin, Suudi Arabistan gibi bir ülkeye güvenlik veya koruma olarak pek de fazla bir şey sunamaz. Çin’in para birimi yuanın kullanımı artsa bile ülkeler, Pekin’in petrolün parasını hangi para birimiyle ödediğinden bağımsız olarak, bambaşka nedenlerle diğer tüm para birimleri karşısında yine de dolara değer verecektir.

Güveni ölçmek
Dolar, 1944 Bretton Woods Konferansı’nda dünyanın rezerv para birimi olarak kabul edildi. Petro-doların yükselişinin, doların -Amerikan Başkanı Richard Nixon’ın ülkesini altın standardından çıkarmasının ardından- 1970’lerde bu pozisyonda kalmasına yardımcı olduğu doğrudur. Ancak bir zamanlar doların küresel rezerv para birimi konumuyla petro-dolar sistemi arasında doğrudan bir bağ olması, bu bağın hala daha belirleyici olduğu anlamına gelmez.
Bu demek değil ki petrodolar sisteminin düşüşünün bir sonucu olmayacak. Yurtdışındaki dolar miktarı bu noktada önem taşıyor ve ABD daha az petrol satın alacağından yurtdışında da daha az dolar olacak. Ancak dolar, en güvenli ve en güvenilir para birimi olarak görülmeye devam ettiği sürece küresel rezerv para olma vasfını koruyacak; sadece ABD daha az petrol alıyor diye dolara duyulan küresel güvenin zayıfladığını düşünmek için ortada çok az neden var.  


Güveni ölçmek aldatıcı olabilir; ancak doların küresel alanda tercihi soyut bir şey değil. IMF’nin son verileri, 2017’nin üçüncü çeyreğinde resmî döviz rezervlerinin %54’ünün Amerikan doları cinsinden tutulduğunu gösteriyor. Bir önceki yıla göre oranlarda %13’lük bir artış da sözkonusu; bu da demek oluyor ki ABD’nin bu alandaki konumu baskın olmakla kalmayıp bir artış da gösteriyor. Aynı dönemde, yani 2017’nin üçüncü çeyreğinde, döviz rezervlerinin sadece %1’i Çin para birimi reminbi/yuan cinsinden tutulmuş. Yine her üç yılda bir dövizle yapılan işlemlere ilişkin bir araştırma yapan Uluslararası Ödemeler Bankası, Aralık 2016’daki son yayınında, yuanın 2016’daki kambiyo işlemlerinde kullanım oranının %4 olduğunu ve bu haliyle Meksika pesosunun birazcık üstünde yer aldığını gösteriyor. Buna mukabil Amerikan dolarının kullanım oranı %88.


Tabii ki Çin, küresel kullanımını artırmak için ülkeleri yuanı tercih etmeye zorlayabilir. Ancak Suudi Arabistan ve Venezüella gibi [petrol satan] ülkeleri yuan kullanmaya zorlamak, alternatif para birimlerine kıyasla daha tercih edilir olduğu için ülkelerin [kendi istekleriyle] yuanı kullanmayı seçmesinden çok daha farklı.
Çin’in rezerv para birimi statüsünü elde etmek amacıyla rekabete girmek için vadeli petrol işlemleri piyasasına ihtiyacı yok; şeffaf para politikası uyguladığını, yuanın değerini manipüle etmekten kaçındığını ve sermaye kontrolünü kaldırdığını ispat etmesi yeterli. Çin bu noktadan henüz çok uzaklarda. Bu adımla Çin’in yapabileceği şey dünyada yuanın kullanımını artırmak. Pekin bunu yaptıkça -ironik bir şekilde- Ortadoğu’ya ve oraya erişim için de deniz ticaret yollarına daha bağımlı hale gelecek; tam da eşzamanlı olarak ABD daha az bağımlı hale gelirken...  Bu da Çin’in güç intikali kapasitesini artırmasını gerektirecek ve belki de onu mevcut dünya düzeniyle çatışmaya sokacak. Bu arada Suudiler ve spekülatörler yuan alan tek grup olduğu sürece doların küresel rezerv para olma konumu güven içinde kalabilecek.


F.GERGES: MISIR’IN GELECEĞİ İÇİN MÜCADELE






Fawaz A. Gerges (LSE Uluslararası İlişkiler Profesörü)
Project Syndicate, 23.3.2018

Tercüme: Zahide Tuba Kor

NOT: Lütfen kaynak göstermeden tercümenin bir kısmını veya tamamını kullanmayınız, alıntılamayınız, yayınlamayınız.
Blogda yer alan 750 küsur içeriğe http://ortadogugunlugu.blogspot.com.tr/2018/01/bu-blogda-neler-var.html linkinden toplu olarak ulaşabilirsiniz.

Tıpkı sevgili yoldaşı diktatör Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin gibi, göstermelik bir muhalefetle yarışan Mısır Cumhurbaşkanı Abdülfettah es-Sisi de 26-28 Mart’ta yapılan cumhurbaşkanlığı seçimlerini kolayca kazanacak. Bundan yaklaşık beş yıl önce iktidarı ele geçirirken Mısırlılar kendisinden büyük beklentiler içindeydi. Ancak bugün gelinen noktada Mısır hala daha 2011 Arap Baharı devriminin çalkantılarını (…) atlatabilmiş değil.
Daha da kötüsü Arap dünyasının bu en kalabalık ülkesi, Kuzey Sina’da düşük yoğunluklu bir cihatçı isyanla karşı karşıya. Şimdiye kadar binlerce sivil ve güvenlik görevlisi öldürüldü. Ayrıca uzayıp giden iktisadi kriz, fakirlikle boğuşan on milyonlarca sıradan Mısırlıya ağır bir darbe indirdi.
(…) Muhammed Mursi’nin devrilmesinden bu yana Mısır’da yaşanan siyasi kutuplaşma, bağımsızlığın ardından 1950’lerin başlarında ülkeye musallat olan İslamcı-milliyetçi ayrışmasını yansıtıyor. 60 yıllık bu mücadele, içeride ağır toplumsal ve insani maliyetlere yol açtığı gibi, bir yandan radikal İslamcılığın yükselişini diğer yandan diktatörlüklerin sağlamlaşmasını tetikleyerek Arap dünyasında siyasetin radikalleşmesini ve militerleşmesini beraberinde getirdi.

Kum üstünde fay hattı
Mısır’da ve Arap dünyasının dört bir yanında İslamcı-milliyetçi bölünmesi siyasi normalleşmenin önündeki en önemli engel [Z.T.K. Konuyla ilgili eski Tunus cumhurbaşkanı ve Arap dünyasının en önemli mütefekkirlerinden Munsif Merzuki’nin “Muhtaç Olduğumuz Fikrî Devrim” makalesini okumanızı hararetle tavsiye ederim]. Arap dünyasının etkili toplumsal hareketi Müslüman Kardeşler, ordunun öncülüğündeki Mısırlı milliyetçiler, sekülerler ve merkezcilerle savaş haline kilitlenip kaldığı sürece demokrasiye geçiş imkânı olmayacak.
Şu an savaşan taraflar arasında -hatta içinde- serbest tartışmaya veya siyasi aktivizme alan yok. Her iki taraf da Mısır’ı uzun süre siyasi istikrarsızlığa ve durgunluğa saplayacak bir yıpratma savaşı veriyor. Aslına bakarsanız Mısır siyasetinin bu zehirli hali 1950’ler ve 1960’lardakinden pek de farklı sayılmaz.
2011 Devrimi’nden sonra Müslüman Kardeşler ile Mısır devleti arasındaki çatışma hiç de kaçınılmaz değildi. Tarihin tekerrür etmesi gerekmiyordu. (…) her iki taraf da karşı taraf ve kendileri hakkında söylediklerinin mahkûmu haline geldiler. Her biri kıyametvari manalar taşıyan birbirine rakip ama paralel hikâyelerin hakiki söylemlerin yerine geçmesiyle birlikte Arap Baharı sonrasının ateşkesi kısa sürdü.
Son tahlilde çatışan çıkarlar ve karşılıklı güvensizlik herhangi bir dostane çözüm önünde aşılmaz bir engel teşkil etti. (…) her iki taraf da diğerini alt etmeye çalıştı. Müslüman Kardeşler, tıpkı 1954’te olduğu gibi, 2012’de de orduyu kontrol ederek iktidarda kalabileceği bahisine oynadı. Ama İslamcılar yine generallerin üstesinden gelebilecek durumda değildi.
Dahası, Müslüman Kardeşler siyaseten kendisini afişe edip ortada bıraktığını bile bile bu yersiz riskleri göze aldı. İktidara geldiğinde teşkilatın aşırı muhafazakâr ve otokratik liderliği bu kavgaya balıklama dalmak suretiyle tekrar tekrar hesap hatası yaptılar. Sonunda Müslüman Kardeşler hem kendilerinin acemilik sanatının ustaları olduklarını ispatladılar hem de düşmanlarına ispatlattılar.

Müslüman Kardeşler’e ağıt
Kuşatılan, hırpalanan ve hayatta kalma mücadelesi veren 90 yaşına ulaşmış Müslüman Kardeşler şu an kritik bir dönemeçte. Her ne kadar teşkilat daha evvel Mısır devletinin gazabına uğradıysa da hâlihazırda kamusal itibarını yitirmesi açmazı daha da tırmandırıyor. Müslüman Kardeşler, Sisi yönetiminin teşkilata bağlı ticarethaneleri, klinikleri, okulları ve anaokullarını kapatarak toplumsal altyapısını sistematik biçimde dağıtmasıyla bir kırılma noktasına yaklaşıyor olabilir. Fraksiyonlar arasındaki iç çatışmanın teşkilatı kanlı bir savaşa saplayıp kalması gibi bir gerçek tehlike var ortada.
Yine de Müslüman Kardeşler’in öldüğünü ilan etmek için henüz oldukça erken. Zira Mısır toplumunun içine derinden yerleşmiş durumda. (…) Karizması ve halk desteğine rağmen Cemal Abdünnâsır bile teşkilatı dizginleyememiş, teolojik ve toplumsal nüfuzundan arındıramamıştı.
Nâsır, İslamcı teorisyen ve eylemci Seyyid Kutub’u 1966’da idam sehpasına yolladığında aslında hiç farkında olmadan “ölümsüz bir şehit” ve gelecekteki radikalleşen dinî faaliyetler dalgası için bir ilham kaynağı yaratmış oldu. [Z.T.K. İdamın üzerinden bir sene dahi geçmeden Haziran 1967’de İsrail’in açtığı savaşta altı gün içinde topraklarını üç katına çıkartıp Mısır’dan Gazze ve Sina Yarımadası’nı ele geçirmesiyle Nâsırcılık muazzam bir darbe almış ve bu, Nâsır’ın işlediği büyük günahın cezası olarak İslami çevrelerde yorumlanmıştı.] Nâsır’ın Arap milliyetçileri ile Kutub’un İslamcıları arasındaki siyasi rekabet, modern Ortadoğu tarihini şekillendiren “devletin savaşı”na dönüşerek pekişti. Bu yüzden Nâsır’ın başarısız olduğu bu alanda Sisi’nin başarıya ulaşması mümkün değil. Aksine, Sisi’nin şu anki göz açtırmayan tedbirleri, tıpkı Kutub’un idamının ardından yaşandığı gibi, yeni bir dinî radikalleşme dalgasını tetikleyebilir.
Müslüman Kardeşler’in istisnai dirençliliği, aynı zamanda devlet zulmüyle ve uzayıp giden mahkûmiyetlerle baş etmek için bilediği/keskinleştirdiği psikolojik ve örgütsel mekanizmalarının da bir yansıması. Son yirmi yılda teşkilatın sıradan mensupları defaatle bana, zorluklarla boğuşa boğuşa ilerlediklerini, zulmün ancak ve ancak kararlılıklarını daha da artırdığını söylediler. Müslüman Kardeşler yöneticileri arasında hapishanede geçirilen zaman zımnen de olsa yükselmenin bir önşartı olarak değerlendiriliyor. Hapishane yılları, teşkilat mensuplarını asabiyye (toplumsal dayanışma) ile birbirine bağlayan ortak bir tecrübe sunuyor.

Milliyetçi başarısızlıklar
Mısırlı milliyetçiler, her ne kadar bu mücadelede avantaja sahip olsalar da, sıradan insanlara refah ve adaletten yana çok az şey sunduklarından konumlarını kalıcı bir siyasi ve toplumsal sermayeye dönüştürebilmiş değiller. Kendi kendini kutsayan [milliyetçi] ulus inşacıları, bu görevlerinde henüz başarısızlığa uğramış değiller; ama [2013’te yeniden] devraldıkları ülke kurumlarının etkinliğini pek de artıramadılar.
Tabii ki mevcut rejim Mısır devletinin kusurları yüzünden [tek başına] suçlanamaz. Nâsır’ın pan-Arap milliyetçiliği kurucu miti, Araplar arası rekabetlerle ve jeopolitikle bundan çok çok evvel paramparça edilmişti. Halefi Enver Sedat’ın başlattığı iktisadi liberalleşme programı iltimasın ve yolsuzlukların önünü açtı. Ve Sedat’ın 1981’de suikasta kurban gitmesinin ardından cumhurbaşkanı olan Mübarek de benzer politikalar izleyerek sonunda Mısır’ı siyaseten ve iktisaden çürüttü.
Eski general Sisi, kendisini Nâsır’ın efsunlu havasına bürüyerek Mısır’ı İslamcı entrikalardan kurtarmayı vaat ediyor. Ancak görünen o ki Mübarek’in çıkmaza götüren yolunun aynısını izliyor. İlk dört yıllık dönemi gümbür gümbür sone ererken Mısırlılara hala daha inandırıcı bir stratejik vizyon sunabilmiş değil. 
Bunun yerine Sisi, aşırı müdahalelerle kriz üzerine kriz yönetiyor ve tıpkı selefleri gibi ülkede kontrolü sağlamak için askere ve güvenlik kuvvetlerine aşırı derecede bel bağlıyor. Sisi, Müslüman Kardeşler’le mücadeleyi -Nâsır’dan çok daha fazla- iktidarının varlık sebebi haline getirdi. Ancak Sisi, Nâsır’ın sahip olduğu karizmaya da halkın ilgisine de mazhar olmadığı gibi giderek derinleşen toplumsal ve iktisadi problemlerle yüzleşiyor.

Sen beni sırtımdan hançerledin, ben de seni hançerleyeceğim
Arap dünyasının İslamcılarla milliyetçiler arasındaki uzun mücadelesinde üçüncü bir seçenek ortaya çıkıp da statükoya meydan okuyamadı. 2010-2012 Arap Baharı isyanlarında bir alternatifin ortaya çıkacağı ümidi, iki can düşmanı arasındaki danışıklı dövüşle suya düştü. İslamcılar da milliyetçiler de birbirlerinin varlıklarından istifade ettiler. Müslüman Kardeşler, destekçilerini seküler işkencecilerine antipati diyetiyle beslerken milliyetçiler de -seküler görüşlü vatandaşların korkularını kullanarak- askerî idareyi İslamcıların yönetimi ele geçirmesine karşı zaruri bir dalgakıran olarak meşrulaştırdılar.
Bu doğrultuda Sisi, Mısırlılara Müslüman Kardeşlerin iktidarı elinde tutmasına güvenilmeyeceğini, çünkü onların vatansever olmadıklarını mütemadiyen hatırlatmakta: “Onların temel sadakatleri ülke sınırları dışındakilere.” Benzer şekilde Müslüman Kardeşler de Arap Baharı sonrası yaşadıkları bu zorlu sınavı, İslam’a karşı [Mısır] devlet[i] ve Batılı hamileri eliyle yürütülen tarihsel komplonun bir parçası olarak sunuyor.
Bugünkü çatışmada önemli bir farklılık varsa o da şu: Kutub’un takipçileri Müslüman Kardeşler saflarından açıkça ayrıldılar ve teşkilatı İslamcı kimliğinden sıyrılmakla suçladılar. Sina Yarımadası ve ötesinde İslam Devleti (IŞİD) ve el-Kaide gibi radikal gruplara katıldılar ve Mısır’ın yanısıra Ortadoğu ve Kuzey Afrika’nın diğer yerlerinde “mürtet” ve “hain” olarak niteledikleri rejimlere karşı topyekûn bir savaş vermekteler. Bugünün Kutubcuları, tapınağın Müslüman Kardeşler de dahil herkesin üzerine yıkılmasını isteyen put kırıcılar.
Soru şu: Acaba mevcut çatışma raundu İslamcı-milliyetçi kısır döngüsünü kırıp farklı bir siyasi sonuç üretecek mi? Bu, ordunun ne ölçüde kamu mallarını tedarik edebileceği ve gelecek için ilham verici bir vizyon ortaya koyabileceğine bağlı olacak. Aynı şekilde sonuç, Müslüman Kardeşler’in Arap Baharı’ndan sonra ve iktidardayken yaptıklarıyla halkın gözünden ne ölçüde düştüğüyle de bağlantılı olacak. Müslüman Kardeşler ya tarihten almaları gereken derse kulak verip buna göre kendilerini reformdan geçirecekler ya da geçmişin hatalarını tekrarlayıp duracaklar.

Bölünmeler ve başarısızlıklar
Müslüman Kardeşler’in ne tarafa yöneldiğini anlamak için mevcut iç dinamiklerini göz önüne almamız lazım. Teşkilat, Arap Baharı isyanlarından çok önce nesilsel, ideolojik ve toplumsal bölünmelerle zaten boğuşuyordu. Son on yılda mülakat yaptığım genç ve yaşlı üyelere göre, en tepe liderlik uzunca bir süredir teşkilat üzerinde otoriter kontrolünü sürdürmekteydi ve bu da Kutubcular ile merkezciler/orta yolcular arasında bir uçurum yaratmıştı.
Orta yolcular ve reformistler Müslüman Kardeşler’in çoğunluğunu teşkil etmekle birlikte teşkilatın politika gündemini kontrol edemediler. Sözü geçenler Kutubcu muhafazakârlardı. Arap Baharı’ndan evvel, resmî çizgiye meydan okumaya cesaret eden üyeleri cezalandırmak suretiyle iç bölünmeye dair herhangi bir belirtiyi bastırdılar. Kamusal alandan kaçınarak ve siyasi niyetlerine ilişkin karışık ve çelişkili konumlarını sürdürerek teşkilatı denetimden korudular.
Bu çelişkiler, 2011 Şubat’ında Mübarek’in devrilmesinin ardından Müslüman Kardeşler’in etkili ve şeffaf bir yönetime hazırlıksız olduğunun alenileşmesiyle birdenbire ortaya çıkmış oldu. Gizli iş tutan liderlik, hareketi demokratik çizgide yeniden yapılandırmaktan acizdi. İsyanın başlangıcından Temmuz 2013’te Mursi devrilene kadar Müslüman Kardeşler kendi çıkarlarını kamu yararına önceledi. Teşkilatın yeniliklerden hoşlanmayan eski ekibi, demokrasinin değişikliklerini hoş görmek yerine, halkla sonu belli olmayan bir anlaşmaya varmaktansa derin devletle ortaklığı tercih ederek karşı-devrimci bir kuvvete dönüştü.
Bu tercih, devletle onlarca yıllık karşı karşıya geliş tecrübesinden kaynaklanıyordu ve bu tecrübe Müslüman Kardeşler’e resmî mercilerle doğrudan çatışmaktan kaçınmayı öğretmişti. 1954’te yasaklanmasından sonra teşkilat bir daha resmen örgütlenemedi; bu nedenle muhafazakâr liderleri resmî tanınma için yetkililerle anlaşmaya çalıştı.
Arap Baharı sırasında ilgili resmî merciler Silahlı Kuvvetler Yüksek Konseyi tarafından temsil ediliyordu. Yüksek Konsey ile Müslüman Kardeşler, Şubat 2011’den sonra siyasi sistemin temelini tehdit eden halk gösterilerine bir son verme konusunda anlaşmaya vardı. Her iki tarafın da statükoyu muhafazadan ve böylece mücadeleyi sokaktan seçim sandığına taşımaktan menfaatleri vardı. Müslüman Kardeşler kurallara göre oynamasının ödülünü aldı: 2012 seçimlerinde hem meclis çoğunluğunu hem de cumhurbaşkanlığını kazandı.

Mursi’nin tehlikeyle yaşadığı yıl
Müslüman Kardeşler bir çırpıda yasaklı bir yeraltı örgütü olmaktan çıkıp Mısır devletinin başına geçmişti – en azından teoride. Ama maalesef teşkilat, ülkenin çok boyutlu meydan okumalarıyla yüzleşme konusunda tamamen hazırlıksızdı. (…) yeni de facto  liderleri, hapishane yıllarında doğmuş hücre/sığınak zihniyetine sahip aşırı muhafazakâr eski Kutubculardı. Onlarca yılı teşkilatı genişletip yayarak geçirdiler; ama yönetim ve kamu politikaları konusunda ne tecrübeleri ne de eğitimleri vardı.
Ülke için stratejik bir vizyona sahip olmadığı, somut toplumsal gündeme dair diyeceği hiçbir şeyin bulunmadığı bir ortamda Müslüman Kardeşler doğaçlama hareket etmek zorunda kaldılar. Liderliğin cumhurbaşkanlığı için tercihi olan Mursi aleladeliği temsil ediyordu. Övgü ve şişirmeyi liderlikle karıştıran sınırlı zekâsıyla Mursi, abartılı vaatler verme eğilimdeydi ve bu haliyle gece yarısı şovlarının komedyenlerine sınırsız malzeme sundu. Olaylarla dolu bir yıllık cumhurbaşkanlığı sırasında birçok Mısırlı, onun sadece göstermelik bir kukla başkan olduğuna, cumhurbaşkanlığının aslında Müslüman Kardeşler Rehberlik Konseyi Başkanı Muhammed Bedii ve sağ kolu Hayrat el-Şatır’ın kontrolünde bulunduğuna inanmaya başladı.
Bu algı, kısmen, Müslüman Kardeşler’in iktidara geldikten sonra teşkilat kurumlarını resmileştirmekte veya karar alma sürecini değiştirmekteki başarısızlığının bir yansımasıydı. Gerçekten kimin başta olduğuna dair bir netlik yoktu ve teşkilatın eski liderleri hala daha kendilerini düşman dış dünyanın kurbanları olarak görüyordu. Mursi’nin güvenlik birimleri başta olmak üzere kilit devlet kurumlarını kontrol edememesi de seçim zaferinin meyvelerini yedirmemek için bir komplonun hazırlandığı şüphesini güçlendirdi. Paranoya ve korkuyla Mursi ve üst liderlik kadrosu halkın memnuniyetsizliğinin derinliğini hafife aldılar ve artan sabırsızlığına cevap üretmekte çok yavaş kaldılar.
Seküler eğilimli milliyetçiler, merkezciler ve güvenlik kuvvetleri kamuoyunu kışkırtmak için üzerlerine düşeni yaptılar ve protestocularla aktivistleri Mursi’yi istifaya çağırması için harekete geçirdiler. Ancak Müslüman Kardeşler’in üst liderliği, başlarını kuma gömerek bu protestoların sadece ve sadece düşmanlarının sinsi kumpasının bir parçası olduğuna inanmayı tercih ettiler. Geçtiğimiz yüzyılda defalarca olduğu üzere Müslüman Kardeşler’in en büyük düşmanı teşkilatın liderleriydi.
(…) Bir Arap lideri tarafından Sisi’ye karşı önlem alması gerektiği konusunda uyarıldığında Mursi’nin, devlet kurumlarını tamamen kontrolü altında tuttuğunu belirttiği ve “Sisi tamamen benim küçük cebimde” dediği söyleniyor.

Gerçeklikle çarpışmak
(…) Mursi yönetiminin halkına iş ve ümit vermesi gerekiyordu; ancak Müslüman Kardeşler’in bu konuda bir fikri olmadığı gibi, kilit bölgesel aktörlerin desteğini almış son derece kararlı ve disiplinli bir güvenlik aygıtıyla [Z.T.K. Mısır ordusu ve diğer güvenlik birimlerini kastediyor] karşı karşıyaydı. Sonunda Müslüman Kardeşler sıklıkla yaptığını yine yaptı: Hiçbir şey.
(…) Bu süreçte birçok Mısırlı, Mursi’ye olan güvenini kaybetti ve -seküler eğilimli milliyetçiler ile liberallerin kışkırttığı bir iddiayla- Mısır ulus-devletini sinsice İslami bir devletle değiştirmeye hazırlandığına inandı. (…)
İronik olan şu ki Müslüman Kardeşler, Mısır devletini dönüştürmek yerine sahiplenmeye çalıştı. Teşkilattan ayrılanlara göre, Mübarek ile Mursi rejimleri aynı bozuk paranın iki yüzü gibiydi. Onlara göre yaşanan bir şey varsa o da Müslüman Kardeşler’in devlet tarafından kandırılarak kendi safına çekilmesiydi, aksi değil. Teşkilat devlet kurumları üzerinde kontrolünü kurmaya çalışırken iktidar başlı başına bir amaca dönüştü. Tıpkı milliyetçiler gibi İslamcılar da siyasi bir tekel kurmak istedi, her ne kadar bu onların geleneksel görüşlerini çiğnemek anlamına gelse de.
Teşkilatın muhaliflerine ve hatta bir kısım destekçisine göre, Müslüman Kardeşler’in realizmi, neredeyse bir yüzyıldır meşruiyetini dayandırdığı İslamcı projenin yanlışlığını açığa çıkardı. (…) Diğer bir deyişle, iktidar mekanizmasını kontrol etmek için Müslüman Kardeşler, artık gerçek anlamda bir İslam devleti peşinden koşuyor izlenimi dahi veremez hale geldi.
(…)

Ölümcül sahiplenme
(…) seküler milliyetçilerle İslamcılar arasındaki geleneksel ideolojik fay hattı yeniden şiddetle ortaya çıktı. Ancak mevcut çatışma, geçmiştekine kıyasla çok daha kanlı ve geniş ölçekli. Nâsır’ın 1950’ler ve 1960’lardaki operasyonları sadece onlarca cana mâl olmuşken Sisi binlerce insanı öldürdü. Şu an Mısır devletiyle İslamcı hareket arasında topyekûn bir savaş var ve her iki taraf da daha uzunca bir savaşa hazır.
(…)
Bu arada Müslüman Kardeşler’in sürgündeki fiilî liderliği ile yönetimle askerî bir çatışmayı savunan Mısır içindeki genç kadrolar arasında giderek derinleşen bir bölünme var. Bu derin yarık, eski liderliğin uzun süredir sağlamaya çalıştığını birlik görüntüsünü paramparça edebilir. Çoktan radikalleşmiş genç üyeler, teşkilatın şiddete başvurmama politikasını terk edip saldırılar düzenleyerek artık işi ellerine almakta.
Bu saldırıların teşkilat içinden çıkıp bağımsız hareket edenlerin mi yoksa bir serseri grubunun örgütlü işi mi olduğunu söylemek için henüz çok erken. Hangisi olursa olsun Mısır yönetimi, Müslüman Kardeşler ile IŞİD gibi aşırı gruplar arasında hiçbir ayrım gözetmiyor. (…)
Kesin olan şu ki Müslüman Kardeşler’in kısa süre içinde demokratik bir dönüşümden geçmesi muhtemel görünmüyor. Tarihsel olarak teşkilat ne zaman kuşatıldıysa liderleri çömeldi. Şimdi de teşkilatın örgütsel olarak ayakta kalmasını, ideolojik tartışmalara ve toplumsal tecrübeye önceleyecekler, tıpkı ayrıntılı siyasi reçeteler yerine basmakalıp sözleri tercih ettikleri gibi.  Teşkilatın mevcut kargaşası dikkate alındığında, üst düzey mensuplar, zayıf ve mütereddit bir görüntü vermemek için hatalarını kabul etmeye veya samimi bir özeleştiriye girişmeye meyyal değiller. Bunun yerine, Sisi’nin baskı altında bunalan Mısırlıları önünde sonunda hayal kırıklığına uğratacağı ümidiyle uygun fırsatı kollamaya devam edecekler. Bu strateji daha evvel işe yaradı. 1954’ten 1970’e kadar Nâsır’ın hapishanelerinde çürüyen Müslüman Kardeşler, onun ölümünün ardından yeniden canlanmıştı.
(…)

[Z.T.K. Vaktim olmadığından yazının son bölümü tercüme edemedim; aşağıda İngilizcesini okuyabilirsiniz.]
Into the Desert
Sometime after Sisi’s near-certain reelection, the Brotherhood will likely put out feelers in the hopes of striking another reconciliation deal. Restoring a cold peace is in the interest of top officials within the Brotherhood because they need to avoid a situation in which organized internal challenges to their leadership can coalesce.
So far, the Brotherhood has tried to co-opt the radicalized younger members within its ranks by promoting many of them to leadership posts. But this does not seem to have convinced other younger members to avoid violent confrontations with the authorities. If the militant faction continues to advocate for “retribution,” disaster could await the Brotherhood, and Egypt generally.
In the meantime, the Brotherhood’s old guard will count on Sisi’s heavy-handed tactics to prevent new Islamist dissenters from wielding too much public influence. They will argue that radicals are traitors to the cause, and that this is a time for solidarity, not agonizing over past mistakes. But the jailing and exile of many senior members has left a vacuum that is being filled by more extremist religious elements. Under such circumstances, the Brotherhood probably could not moderate its position even if it wanted to.
But nor will Sisi temper his own approach. His government has become increasingly intolerant of fellow liberals and nationalists calling for de-escalation and reconciliation at home. The authorities have cracked down hard on dissenting nationalist and liberal voices, to ensure that there is no serious organized challenge to Sisi’s rule. And by waging war on the Brotherhood as if it were a terrorist organization on par with al-Qaeda or ISIS, Sisi, like Nasser in the 1950s and 1960s, clearly wants to crush the movement once and for all. That will be a costly mission, with no end in sight.






25 Mart 2018 Pazar

MART 2018 – İÇİNDEKİLER





MART 2018 – İÇİNDEKİLER

Mart ayında bloga Türkiye’yle ve Afrin operasyonuyla ilgili 5, BAE merkezli bölgesel planlarla ilgili 3, Suriye’deki kaos ve Ortadoğu’da muhtemel bir İsrail-Hizbullah/İran çatışmasıyla ilgili 8, Suudi Arabistan’la ilgili 4, küresel gerginliklerle ilgili 4, ABD’de dışişleri bakanı ve milli güvenlik müsteşarının değişmesiyle ilgili 4 olmak üzere toplamda 28 tercüme yüklenmiştir.

Blogdaki yayınları https://twitter.com/ztkor Twitter hesabından takip edebilirsiniz.  

BU BLOGDA NELER VAR? (Blogda yer alan 750'yi aşkın içeriğin tamamını içermektedir)


Türkiye’yle ve Afrin operasyonuyla ilgili tercümeler

TÜRKİYE ORTADOĞU’DA KENDİ BAŞINA BUYRUK MU? (Geopolitical Futures, 13.3.2018)
Jacob L. Shapiro (Geopolitical Futures analiz direktörü)

Xander Snyder (Geopolitical Futures jeopolitik analisti)

Christopher Phillips (Londra Üniversitesi Queen Mary’de uluslararası ilişkiler okutmanı ve Chatham House’un Ortadoğu ve Kuzey Afrika Programı üyesi; “The Battle for Syria: International Rivalry in the New Middle East” kitabının yazarı)

David Ignatius (Washington Post gazetesi köşe yazarı, ödüllü gazeteci ve kitapları en çok satanlar listesinde yer alan casusluk romanı yazarı)

Eli Lake (Bloomberg View köşe yazarı; daha evvel the Daily Beast’in kıdemli milli güvenlik muhabiriydi ve the Washington Times, the New York Sun ve UPI için de milli güvenlik ve istihbarat haberleri yapıyordu)

BAE merkezli bölgesel planlarla ilgili tercümeler

David Hearst (Middle East Eye internet sitesi baş editörü; eski İngiliz Guardian gazetesi dış politika başyazarı)

Andreas Krieg (Londra King’s College’ın Savunma Araştırmaları Bölümünde yardımcı doçent ve Ortadoğu’daki hükümetler ve ticari kuruluşlarla çalışan stratejik risk danışmanı; “Socio-Political Order and Security in the Arab World” kitabının yazarı)

Jakob Reimann (Almanya merkezli JusticeNow! adlı internet sitesinin editörü ve genel yayın yönetmeni)

Suriye’deki kaos ve Ortadoğu’da muhtemel bir İsrail-Hizbullah/İran çatışmasıyla ilgili tercümeler

Robert Kaplan (Amerikalı dış politika yazarı; Yeni Amerikan Güvenliği Merkezi kıdemli araştırmacısı ve Avrasya Grubu kıdemli danışmanı)

SURİYE MÜCADELESİ: İKİNCİ BÖLÜM (Brookings Enstitüsü, 20.2.2018)
Itamar Rabinovich (Tel Aviv Üniversitesi Ortadoğu tarihi emekli profesörü ve eski rektörü; New York Üniversitesi ordinaryüs profesörü. İsrail’in eski ABD Büyükelçisi (1992-1996) ve 1990’larda Suriye-İsrail barış sürecinde baş müzakereciydi. Hâlihazırda Dan David Vakfı mütevelli heyet başkanı, Milli Güvenlik Araştırmaları Enstitüsü (INSS) başkan yardımcısı, Wexner-İsrail Programı danışma kurulu başkanı, Üçlü Komisyonu (Trilateral Commission) üyesi, Brookings Enstitüsü uluslararası danışma kurulu üyesi)

SURİYE SAVAŞININ SİSİ ALTINDA RUSYA TÖKEZLİYOR (Brookings Enstitüsü, 21.2.2018)
Pavel K. Baev (Rusya uzmanı, Brookings Enstitüsü ABD ve Avrupa Merkezi kıdemli araştırmacısı ve Oslo Barış Araştırmaları Enstitüsü (PRIO) araştırma profesörü)

İSRAİL’İN HİZBULLAH’LA YAKLAŞAN SAVAŞI (Brookings Enstitüsü ve Foreign Affairs, 21.2.2018)
Mara Karlin (Brookings Enstitüsü Dış Politika programında 21. Yüzyıl Güvenlik ve İstihbarat Merkezi kıdemli araştırmacısı. Johns Hopkins Üniversitesi İleri Uluslararası Araştırmalar Okulu (SAIS) doçenti ve Stratejik Araştırmalar Programı müdür muavini ve ayrıca Merrill Stratejik Araştırmalar Merkezi müdürü. 5 Amerikan savunma bakanına milli güvenlik konusunda danışmanlık hizmeti verdi. “Building Militaries in Fragile States: Challenges for the United States” kitabının yazarı)

Olivia Alabaster (Middle East Eye haber editörü ve yazar; daha evvel Lübnan’daki the Daily Star gazetesi dış haberler editörüydü)

David Ignatius (Washington Post gazetesi köşe yazarı, ödüllü gazeteci ve kitapları en çok satanlar listesinde yer alan casusluk romanı yazarı)

Suudi Arabistan’la ilgili tercümeler

SUUDİ ARABİSTAN KARŞIDAN İZLİYOR (Geopolitical Futures, 28.2.2018)
Jacob L. Shapiro (Geopolitical Futures Analiz Direktörü)

Jamie Merrill (Siyaset ve güvenlik alanına odaklanan Middle East Eye diplomasi editörü; daha evvel the Independent gazetesi kıdemli muhabiriydi)

David Ignatius (Washington Post gazetesi köşe yazarı, ödüllü gazeteci ve kitapları en çok satanlar listesinde yer alan casusluk romanı yazarı)

Küresel gerginliklerle ilgili tercümeler

İMPARATORLUK TUZAĞI VE OTORİTERLİK (National Interest, 5.3.3018)
Robert Kaplan (Amerikalı dış politika yazarı; Yeni Amerikan Güvenliği Merkezi kıdemli araştırmacısı ve Avrasya Grubu kıdemli danışmanı)

LİBERAL DÜNYA DÜZENİNİN RUHU ŞAD OLSUN (Project Syndicate, 21.3.2018)
Richard N. Haass (Dış İlişkiler Konseyi başkanı; daha evvel Amerikan dışişleri bakanlığı politika planlama direktörü (2001-2003), Amerikan Başkanı George W. Bush’un Kuzey İrlanda özel elçisi ve Afganistan’ın Geleceği koordinatörü idi)

ÇİN İLE JAPONYA ARASINDA YAKLAŞAN ÇATIŞMA (Geopolitical Futures, 6.12.2017)
Jacob L. Shapiro (Geopolitical Futures Analiz Direktörü)

TRUMP, BİR WILE E. COYOTE (Washington Post, 8.3.2018)
David Ignatius (Washington Post gazetesi köşe yazarı, ödüllü gazeteci ve kitapları en çok satanlar listesinde yer alan casusluk romanı yazarı)

ABD’de dışişleri bakanı ve milli güvenlik müsteşarının değişmesiyle ilgili tercümeler

Jacob Heilbrunn (National Interest editörü)

Dominic Green (“The Double Life of Dr Lopez” ve “Three Empires on the Nile” kitaplarının yazarı)

Richard Silverstein (“İsrail milli güvenlik devletinin aşırılıklarını ifşa etme”yi görev edinen Tikun Olam bloğunun yazarı. Yazıları aynı zamanda Haaretz, the Forward, the Seattle Times ve the Los Angeles Times’ta yayınlanıyor)

David Ignatius (Washington Post gazetesi köşe yazarı, ödüllü gazeteci ve kitapları en çok satanlar listesinde yer alan casusluk romanı yazarı)





R.N.HAASS: LİBERAL DÜNYA DÜZENİNİN RUHU ŞAD OLSUN





Richard N. Haass (Dış İlişkiler Konseyi başkanı; daha evvel Amerikan dışişleri bakanlığı politika planlama direktörü (2001-2003), Amerikan Başkanı George W. Bush’un Kuzey İrlanda özel elçisi ve Afganistan’ın Geleceği koordinatörü idi. “A World in Disarray: American Foreign Policy and the Crisis of the Old Order” kitabının yazarı)
Project Syndicate, 21.3.2018

Tercüme: Zahide Tuba Kor

NOT: Lütfen kaynak göstermeden tercümenin bir kısmını veya tamamını kullanmayınız, alıntılamayınız, yayınlamayınız.

1000 yıla yakın hüküm sürdükten sonra son demlerini yaşayan Kutsal Roma İmparatorluğu -Fransız filozof ve yazar Voltaire’in alaycı deyimiyle- ne kutsaldı ne Romalıydı ne de bir imparatorluktu.  Yaklaşık 2,5 asır sonra bugünkü problem de, son demlerindeki liberal dünya düzeninin -Voltaire’in ifadelerinden ilhamla- ne liberal ne dünya çapında ne de düzen içinde olması.
ABD, İkinci Dünya Savaşı akabinde Birleşik Krallık ve diğerleriyle yakın işbirliği içinde liberal dünya düzenini kurdu. Hedef, otuz yıl içinde iki dünya savaşına yol açan şartların bir daha asla ortaya çıkmamasını temin etmekti.
Bu amaçla demokratik ülkeler, -hukuk devletine ve devletlerin egemenliği ve toprak bütünlüğüne saygıya dayalı olma bağlamında- liberal bir uluslararası sistem kurmaya koyuldular. İnsan hakları korunacaktı. Bütün bunlar gezegenin her yerinde uygulanacaktı; aynı zamanda buna katılım herkese açık ve gönüllülük esasına dayalı olacaktı. Barışı temin (Birleşmiş Milletler), iktisadi kalkınma (Dünya Bankası) ve ticaret ve yatırım (Uluslararası Para Fonu ve yıllar sonra Dünya Ticaret Örgütüne dönüşecek yapının nüvesi) için kurumlar tesis edilecekti.
Bütün bunlar ve daha fazlası, -saldırganlığı caydırmak üzere- ABD’nin iktisadi ve askeri gücüyle, Avrupa’ya ve Asya’ya uzanan ittifaklar ağıyla ve nükleer silahlarla desteklendi. Yani liberal dünya düzeni sadece demokrasiyi kucaklayan ideallere değil, kaba kuvvete de dayanıyordu. Bunların hiçbiri, bütünüyle liberalizm aleyhtarı olan SSCB, Avrupa’da ve dünya çapında düzeni tesis için bambaşka düşünce ve eğilimlere sahip diye yitirilmedi.
Liberal dünya düzeni, Soğuk Savaş’ın sona erip SSCB’nin çökmesiyle birlikte çok daha güçlü ve sağlammış izlenimi verdi. Ancak yaklaşık çeyrek asır sonra bugün bu düzenin geleceği belirsiz. Gerçekten de bunun üç bileşeni -yani liberalizm, evrensellik ve düzenin kendisini muhafaza etmek- yetmiş yıllık tarihlerinde daha evvel hiç olmadığı şekilde meydan okumalarla yüz yüze.
Liberalizm geriliyor. Demokrasiler artan popülizmin etkilerini enselerinde hissediyor. Siyasi uçlarda yer alan partiler Avrupa’da zemin kazanıyor. İngiltere’de AB’den ayrılma yanlılarının kazandığı referandum, elit nüfuzunun yitirildiğinin bir kanıtı. ABD bile kendi başkanının Amerikan medyasına, mahkemelerine ve kanunları uygulayan kurumlarına yönelik daha evvel görülmemiş saldırılarıyla yüzleşiyor. Çin, Rusya ve Türkiye de dâhil otoriter sistemler çok daha gözde hale geldi. Macaristan ve Polonya gibi ülkeler kendi genç demokrasilerinin kaderini umursamıyorlar.
Dünyadan bir bütünmüş gibi bahsetmek artık giderek zorlaşıyor. Her biri nevi şahsına münhasır bölgesel düzenlerin -veya en açık şekliyle Ortadoğu’da görüldüğü üzere düzensizliklerin- ortaya çıkışına şahit oluyoruz. Küresel çerçeveler oluşturma çabaları başarısızlığa uğruyor. Korumacılık yükselişte; küresel ticaret müzakerelerinin son turu sonuç vermedi. Siber alanın kullanımını düzenleyen çok az kural var.
Aynı zamanda büyük güçlerin rekabeti geri dönüyor. Rusya, Avrupa’nın sınırlarını değiştirmek için silahlı gücünü kullanarak uluslararası ilişkilerin en temel normunu ihlal etti; keza 2016 başkanlık seçimlerini etkileme çabasıyla Amerikan egemenliğini de çiğnedi. Kuzey Kore nükleer silahların yayılmasını engellemeye dönük güçlü uluslararası uzlaşmayı deldi geçti. Suriye’de ve Yemen’de insani kâbuslar yaşanırken dünya seyirci kalmakta; Suriye yönetiminin kimyasal silah kullanmasına cevaben BM’de veya diğer platformlarda çok az şey yapılmakta. Venezüella batmakta olan bir devlet. Bugün dünyada her yüz kişiden biri ya mülteci ya da ülke içinde yerinde edilmiş durumda.
Bütün bunların neden meydana geldiği ve niçin şu anda yaşandığının birçok açıklaması var. Popülizmin yükselişi, -büyük ölçüde yeni teknolojilerden kaynaklanan, ama ithalata ve göçmenlere hamledilen- gelirlerin yerinde sayması ve iş kayıplarına kısmen bir tepki niteliğinde. Milliyetçilik, -özellikle iktisadi sıkıntıların ve siyasi şartların ortasında- liderlerin kendi otoritelerini takviye etmek için gittikçe daha fazla başvurdukları bir araç. Küresel kurumlar da yeni güç dengelerine ve teknolojilere ayak uydurmakta başarısız olmuş durumda.
Ancak liberal dünya düzeninin zayıflaması, diğer her şeyden çok daha fazla, ABD’nin tutum değişikliği yüzünden. Donald Trump’ın başkanlığı altında ABD, Trans-Pasifik Ortaklığına katılmaktan vazgeçti ve Paris İklim Anlaşması’ndan geri çekildi. Kuzey Amerika Serbest Ticaret Anlaşması ve İran’la nükleer anlaşmadan da geri çekilmekle tehdit ediyor. Başkalarının da kullanabileceği bir gerekçeye (milli güvenlik) dayanarak, çeliğe ve alüminyuma tek taraflı olarak gümrük vergileri getirdi ki bu durum süreç içinde dünyayı ticaret savaşları tehlikesiyle karşı karşıya getirecek. NATO ve diğer ittifak ilişkilerine yönelik taahhütlerine dair soru işaretleri belirmiş durumda. Ve [Başkan Trump] nadiren demokrasi veya insan haklarından bahsediyor. “Amerika Öncelik” [söylemi] ve liberal dünya düzeni birbiriyle bağdaşmaz görünüyor.
Amacım sadece ABD’yi seçip eleştiri topunun ağzına yerleştirmek değil. Bugün diğer büyük güçler (AB, Rusya, Çin, Hindistan ve Japonya) de ne yaptıkları, ne yapmadıkları veya her ikisi için de eleştirilebilir. Ama ABD öyle herhangi bir ülke değil. Liberal dünya düzeninin baş mimarı ve temel destekçisiydi. Aynı zamanda bundan en çok nemalanan da oydu.
Dolayısıyla ABD’nin yetmiş yılı aşkın süredir oynadığı rolü bırakma kararı bir dönüm noktası. Liberal dünya düzeni kendi başına ayakta kalamaz; zira diğerleri ya bunu hayatta tutmak için gerekli araçlardan yoksunlar ya da düzenin devamını kendi çıkarlarına görmüyorlar. Sonuç, gerek ABD gerekse diğer herkes için daha az özgür, daha az müreffeh ve daha az barışçıl bir dünya olacak.