11 Temmuz 2016 Pazartesi

G.SOROS: BREXIT VE AVRUPA’NIN GELECEĞİ



BREXIT VE AVRUPA’NIN GELECEĞİ

George Soros (George Soros, Soros Vakfı ve Açık Toplum Vakfı Başkanı)
Project Syndicate, 25.6.2016

Tercüme: Zahide Tuba Kor

İngiltere, bana göre, AB’yle olabilecek en iyi anlaşmaya sahipti; ortak para birimi avroya katılmadan ortak pazarın bir parçası olmuş ve diğer bir dizi AB hukuki düzenlemesinden muaf kalmayı başarmıştı. Ama bu bile İngiliz seçmenin AB’den ayrılma yönünde oy kullanmasını durdurmaya yetmedi. Peki niçin?
(…) Avrupa göçmen krizi ve Brexit tartışmaları birbirini besledi. (…)
(…)
Şimdi ise –pratik olarak AB’nin dağılmasını kaçınılmaz kılmak suretiyle– birçoklarının korktuğu o felaket senaryosu gerçekleşti. İngiltere, nihai olarak, AB’den ayrılarak diğer ülkelerden görece daha iyi bir hale gelebilir de gelemeyebilir de; ama ekonomisi ve halkı, kısa ve orta vadede çok büyük sıkıntılar çekecektir. Referandumun hemen ardından para birimi sterlin son 30 yılın tarihî dip noktasını gördü. Uzun ve karmaşık bir yol olan AB’den iktisadi ve siyasi boşanma süreci müzakere edilirken tüm dünyada mali piyasaların çalkantılar içinde seyretmesi muhtemeldir. Öyle ki bunun reel ekonomiler üzerindeki sonuçları, 2007-2008 mali kriziyle mukayese edilebilir bir düzeye ulaşacaktır.
Şüphesiz bu süreç, nice belirsizliklerle ve siyasi risklerle dolu; zira risk altında olan, sadece İngiltere’nin bazı gerçek veya muhayyel avantajları değil, Avrupa projesinin ayakta kalabilirliği. Brexit AB içindeki birlik karşıtı diğer güçlerin de önünü açacaktır. (…)
Dahası Birleşik Krallığın bizatihi kendisi ayakta kalamayabilir. Ezici bir çoğunlukla AB içinde kalma yönünde oy kullanan İskoçya, bağımsızlığını kazanmak için bir girişim daha başlatabilir. AB’de kalmaktan yana oy kullanan Kuzey İrlanda ise çoktan İrlanda Cumhuriyeti’yle birleşme çağrısı yaptı bile.
AB’nin Brexit’e tepkisi de diğer bir muhtemel gizli tehlike. (…) İngiltere’nin ticaret hacminin yarısını AB ülkeleriyle ticaretin oluşturduğunu göz önüne alırsak Brexit’in ihracatçılar üzerine etkisi yıkıcı olabilir. (…) Önümüzdeki yıllarda mali kuruluşların operasyonlarını ve personelini avro bölgesine kaydırmasıyla Londra Şehri (ve Londra’nın emlak piyasası) sıkıntılardan azade olmayacak.
Ama Avrupa üzerindeki yansımaları çok daha kötü olabilir. Üye devletler arasındaki gerilimler kırılma noktasına ulaştı; sadece mülteci krizi yüzünden değil, aynı zamanda Avro Bölgesi’ndeki borç verenler ve borç alanlar arasındaki sıradışı gerginliklerden dolayı da. Aynı zamanda Fransa ve Almanya’da zayıflayan liderler iç meselelere odaklanmış durumda. İtalya’da Brexit’in ardından borsanın %10 değer kaybetmesi, doludizgin yaklaşmakta olan bankacılık krizine karşı ülkenin ne denli savunmasız olduğunun bir işareti. Bu durum, daha yeni Roma belediye başkanlığını kazanan popülist Beş Yıldız Hareketi’ni gelecek sene İtalya’da iktidara taşıyabilir.
Bunların hiçbiri, -gerçek bir bankacılık birliğini, sınırlı bir mali birliği ve demokratik hesap verilebilirliğin daha güçlü mekanizmalarını içermesi gereken- ciddi bir Avro Bölgesi reformu için hayra alamet değil. Ve zaman da Avrupa’nın lehine işlemiyor; zira –ihtilafları kendi lehlerine istismar etmeye çalışan– Türkiye ve Rusya gibi aktörlerin dış baskıları Avrupa’nın iç siyasi gerilimlerini şiddetlendiriyor.
Bugün gelinen nokta işte tam da bu. İngiltere de dahil tüm Avrupa, ortak pazarın ve ortak değerlerin kaybından muzdarip olacak. Ancak AB gerçekten çökmüş ve vatandaşlarının ihtiyaçlarını ve beklentilerini tatmin edemez durumda. Başıbozuk bir parçalanmaya doğru gidiyor (…)
Ama asla pes etmemeliyiz. İtiraf etmeliyiz ki AB kusurlu bir yapıydı. Brexit sonrası AB değerlerine ve prensiplerine inanan bizler onu baştanbaşa yeniden inşa ederek kurtarmak için el ele vermeliyiz. (…)



G.FRIEDMAN: BREXİT SÜRPRİZİ VE ARDINDAKİ TOPLUMSAL KRİZ



BREXİT SÜRPRİZİ VE ARDINDAKİ TOPLUMSAL KRİZ

George Friedman (Amerikalı siyaset bilimci, Stratfor’un kurucusu ve 2015 yılına kadar başkanı, Geopolitical Futures’ın kurucusu ve yöneticisi)
Geopolitical Futures, 25.6.2016

Tercüme: Zahide Tuba Kor

Cuma günü piyasalardaki altüst oluşa bakılırsa yatırımcıların İngiltere’deki referandumun sonucuna şaşırdıkları net bir şekilde anlaşılır. Daha şaşırtıcı olan ise onların bu sonuca şaşırmaları. (…)

AB uzun vadeli bir durgunluğa saplanmıştı. Mali krizin üzerinden sekiz sene geçmesine rağmen hala bundan çıkabilmiş değil. Dahası, Avrupa’da genişçe bir alan, özellikle de güney bölgeler son derece yüksek işsizlik oranlarıyla bir kriz içinde. Bu problemlerin uzun vadede çözüleceği ve İngiltere’nin kendi iyiliği için çözümün bir parçası olması gerektiği argümanı ortaya atılabilir. Karşı argüman ise eğer ki bu problemler çözülebilir türden olsaydı yıllar evvel çözüme kavuşurdu şeklinde.

Mali çevrelerde yerleşik bir öngörülebilirlik arzusu vardır. İyi veya kötü piyasalarda ve ekonomilerde para kazanabilirler, ama belirsizlik halinde para kazanmakta sıkıntı çekerler. Bu yüzden mali çevreler İngiltere’nin AB’de kalacağı kanaatindeydiler; çünkü bu, onlara öngörülebilirlik kazandıracaktı. Bilinçaltlarındaki varsayım, herkesin statükonun sürdürülmesi konusunda hemfikir olduğu yönündeydi. Bu sadece mali çevrelerin görüşü de değildi; –başta siyasi ve akademik çevreler ve basın dünyası olmak üzere- diğer elitler de bu kanaati paylaşıyorlardı.

İngiltere’de birçok arkadaşı olan bir tanıdığım bana Brexit’i destekleyen hiç kimseyi tanımadığını söyledi. Doğru. Çünkü elit bir üniversiteden mezun olan bu tanıdığım dünyada hep kendisine benzeyenlerle iletişim halinde. (…)

(…) Çok uzunca bir süredir İngiltere’yi yöneten elitin, kendilerine karşı yükselen barışçıl bir isyanla değil de bir [toplumsal] rahatsızlıkla baş ettikleri yönünde bir beklenti vardı. İşte bu yüzden anketler referandumun başa baş seyredeceğini gösterse de “kalalım” diyenler kaybedeceklerine hiç inanmadılar.

İngiliz medyasının önde gelen gazetecileri Avrupalı ve Amerikalı meslektaşlarıyla konuşuyorlardı. Siyasetçiler de aynısını yapıyorlardı. Mali çevreler de dünyadaki muadilleriyle iletişim halindelerdi. İngiltere’deki referandumun ortaya çıkardığı meydan okuma, farklı şekillerde de olsa, dünyanın birçok ülkesinde mevcut. Evrensel olan şey, elitlerin kendilerine meydan okuyanlara karşı kibirli/dışlayıcı tavırları. Elitlerin kendilerinden daha az eğitimli, daha az sofistike ve daha az başarılı olanların günün birinde kontrolü ele geçireceklerini ciddiye almaları epeyce zor. Vakti zamanında Fransız Bourbonlar ve Rus Romanovlar da sokaklardaki halk yığınlarını benzer şekilde küçümsüyorlardı. Aslında ne denli anlayışsız ve aciz olduklarını bu yığınlar ta ki saraylarını basana kadar hep görmezden geldiler.

Bu analoji fazla abartılmamalı ama göz ardı da edilmemeli. Kendi deyimimle, teknokrat elit ile giderek dışlanan alt-orta ve hatta orta sınıf arasındaki mesafe çağımızın en baş özelliklerinden biri haline geliyor. Bu elit AB’yi terk etme taraftarlarının kazanacağını beklemiyordu, çünkü onlara göre AB’nin mevcut problemlere çözüm üretmeye çalışacağı aşikardı. Kendileriyle aynı fikirde olmayan kimseyi tanımıyorlardı bile. Bu onların gerçek dünyadan ne denli uzak olduklarının da başlı başına bir göstergesi. En önemlisi de muhaliflerini, yani AB’den çıkmayı savunan kesime öncülük edenleri kaale dahi almıyorlardı.

Kendi yalnızlıklarının ve dar görüşlülüklerinin farkında bile olmadan; “ayrılık” taraftarlarının farklı dünya görüşlerini anlamadan veya mali kuruluşların City’den Frankfurt’a taşınmasının bunların çok da umurlarında olmayacağını görmeden; birçokları tarafından hor ve hakir görüldüklerini de idrak etmeden sözkonusu elit kesim “ayrılık”çıların kazanabilmesinin mümkün olmadığına inandı. Bu yüzden benim Parlama Noktaları: Avrupa’da Yaklaşan Kriz (Flashpoints: The Coming Crisis in Europe) başlıklı kitabım da dahil diğer birçok kişinin yazılarında bu gidişata dikkat çekmesine rağmen sonuca şaşırıp kaldılar.

Sonuç olarak Cuma günkü mali çöküş elitlerin tahayyülsüzlüğünden kaynaklanıyor. İşte bu tahayyülsüzlük hali, [elitler arasında] mevcut durumun süreceği beklentisine yol açtı. Ve yine bu tahayyülsüzlük hali, diğer bir deyişle tanıdıkları çevrelerin dışında neler olup bittiğine dair elitlerin hiçbir fikrinin olmaması gerçeği, Batı’nın yüzleşmekte olduğu -İngiltere’nin AB de kalıp kalmayacağı, hatta AB’nin varlığını sürdürüp sürdürmeyeceği tartışmasından- çok daha büyük bir kriz hali. Biz öyle derin bir toplumsal bölünmüşlük yaşıyoruz ki iyi niyetli kerli ferli insanlar ve belirli bir toplumsal sınıf, AB’den ayrılmak isteyen veya Müslüman göçmenlerin engellenmesini destekleyen veyahut Donald Trump’a oy verecek hiç kimseyle henüz karşılaşmamış bile!

Demokratik bir toplum bu bölünmüşlüğü kaldıramaz. Benzer bir bölünmüşlük 1929’da patlak veren Büyük Buhran sırasında ABD’de yaşanmaktaydı; ta ki her sınıftan genç askerler hayatlarının birbirine bağlı olduğunu ve ağır silahlar konuşurken hangi toplumsal sınıfa mensup olunduğunun hiçbir anlam ifade etmediğini keşfettikleri İkinci Dünya Savaşı’yla birlikte toplumsal bölünmüşlükler yerle yeksan olana kadar. Savaş sonrasının itidal hali işte bu tecrübeyle bağlantılıydı.

Tabii ki İkinci Dünya Savaşı toplumsal bir probleme böylesi bir çözüm için oldukça nadir bir örnek. Ancak çözüm için dramatik bir şeylerin gerçekleşmesi gerekiyor. Durum giderek tahammül edilemez hale geldikçe bu da gerçekleşecektir. Sonunda belki de saray kapıları tekmelerle kırılacaktır. Umarız ki bu, Bourbonların ve Romanovların düşüşü gibi rezil bir şekilde değil de daha kibarca gerçekleşsin. 

Kimsenin böyle bir şey asla ve kat’a gerçekleşmez diye inanma hakkı yok. Hiç kimse bunun salt İngiltere’yle sınırlı kalacağını zannetmesin. Hiç kimse bunun bir daha tekrarlanmayacağını da düşünmesin. Tam aksi yöndeki delillere rağmen elitlerin AB’de işlerin yolunda gideceğini iddia edebildiği günler artık geride kaldı.



G.FRIEDMAN: ALMANYA KÖŞEYE SIKIŞMIŞ DURUMDA



ALMANYA KÖŞEYE SIKIŞMIŞ DURUMDA

George Friedman (Amerikalı siyaset bilimci, Stratfor’un kurucusu ve 2015 yılına kadar başkanı, Geopolitical Futures’ın kurucusu ve yöneticisi)
Geopolitical Futures, 29.6.2016

Tercüme: Zahide Tuba Kor

 (…) İngilizler [Z.T.K. Temmuz-Ekim 1940’taki] Britanya Savaşı’ndan sağ salim çıktılar ve şimdi şüphesiz bunu da [Z.T.K. Brexit’i kastediyor] atlatacaktır.

Britanya Savaşı’ndan sağ çıkamayan Almanlardı. Ve yine Almanların bu süreci atlatabilmeleri İngilizlere kıyasla çok daha belirsiz. Bunun nedenleri apaçık ortada; ancak medyada herkes Büyük Britanya’ya odaklandığından henüz bu hikayenin farkına varamadılar.
(…)
AB’yle görece şiddetli ihtilaflara düşen başka ülkeler de var. Bu manada İngiltere tek değil. Mesela AB, Polonya hükümetini yargı erki üzerinde oynadığı için kınıyor. Benzer şekilde AB, medyaya müdahalesi nedeniyle Macaristan hükümetine de husumet gösteriyor. İtalya’yla da aralarında (…) bankacılık krizi üzerinden ciddi bir gerilim var. Mülteci krizinin zirvesinde Avusturya, mültecilerin ilerlemesini engellemek için Brenner Geçişi’ni kapatmakla tehdit etti ve başka ülkeler de bu konuda AB’nin dayatmalarına itiraz etti. Yunanlar AB’nin dayattığı kemer sıkma politikasının yıkımından hala oldukça rahatsızlar. Liste böylece uzayıp gidiyor.

AB’nin “ufak tefek problemleri çözmekle meşgul mutlu mesut bir birlik” imajı pek de doğru değil. Sağ ve sol yelpazedeki AB karşıtı siyasi partilerin kaydettiği ciddi ilerlemelerin yanı sıra AB üyesi birçok hükümet arasında –AB yönetmeliklerinin ve dayatmalarının tetiklediği– ciddi ihtilaflar söz konusu.
(…)
Alman Dışişleri Bakanı Steinmeier AB’de daha esnek bir sistemin gerekliliğine vurgu yaptı. (…)
(…)
AB üyeliğinin temeli serbest ticaret. Zaten AB, Avrupa serbest ticaret bölgesi üzerine inşa edildi. (…) Serbest ticaret bölgesiz bir AB, tartışma ve zaman zamanda da birbirini kınama platformundan başka bir şey olmayan Amerikan Devletleri Örgütü’nden farksız kalacaktır.
(…)
Almanya için serbest ticaret bölgesi vazgeçilmezdir. Avrupa’nın temel realitesi, Almanya’nın GSYH’sinin neredeyse yarısını ihracattan elde etmesidir. Alman mallarının uğrak yeri olarak Avrupa eski önemini yitiriyor ve İngiltere ile Amerika bu konuda daha da öne çıkıyor. Bununla birlikte Kıta Avrupa’sı hala Almanya için vazgeçilmez bir gelir kaynağıdır. Eğer ki serbest ticaret bölgesi değişime uğrarsa Alman ekonomisi çok ciddi bir krizle karşı karşıya kalacaktır. İhracatta %5’lik bir azalma Alman GSYH’sinde %2,25’lik bir düşüş anlamına gelecektir.

Almanya serbest ticaret bölgesini korumak için elinden gelen her şeyi yapacaktır. (…) AB para birimi avrodan vazgeçebilir. Avrupa’da girişimcilik faaliyetlerini ciddi bir şekilde riske sokacak Brüksel’in yönetmeliklerinden dahi vazgeçebilir. (…)
(…)
Herhangi bir ülkenin –diğerlerine kıyasla– baskın bir şekilde güçlü ve ihracata iyice bağımlı olduğu bir piyasada, bu büyük ihracatçı güç, para akışını sürdürebilmek için yeni piyasalar arayan yırtıcı bir nitelik kazanır. Bu şartlar altında küçük ekonomilerin gelişmesi oldukça zordur. Güney Avrupa’da üstünkörü bir şekilde Akdeniz kültürlerinin tembelliğine hamledilen bir nesil krizi de söz konusu. Kültür bunda bir rol oynayabilir tabii, ama Alman ürünlerinin bu piyasalara gümrük vergisiz serbestçe erişimi de iyileşmeyi imkansızlaştırıyor.

Almanların temel korkusu Avrupa serbest ticaret bölgesinin kaybı. Bu onlar için varoluşsal bir mesele. İşte bu yüzden Almanlar Yunanların asla uyamayacağını bildikleri halde Yunanistan’la anlaşma imzaladılar. Almanlar sahneye iyi bir gösteri koydular, ama Yunanların AB’den çıkmasına müsaade edemezler. Eğer Yunanlar AB’den çıksa ve ardından ekonomileri iyileşseydi bu, Almanlar için tehlikeli bir örnek teşkil edecekti. 

İngiltere’ye ihracat Almanya için kritik önemde. Almanlar dik durabilirler, ama İngiltere’yle ticaret ilişkisini keserlerse pire için yorgan yakarlar. Almanların korkusu İngilizlerin ayrılık kararının diğer ülkelere de yayılması ki bu durum serbest ticaret bölgesinin yeniden düşünülmesini tetikleyebilir. (…) Almanlar serbest ticareti korumak için her şeyi feda edecektir.

Almanya bir canavar değil. Tıpkı Japonya ve Çin gibi o da ihracata aşırı bağımlı (…). Daha evvel hiç Japonya’nın ve şu anda Çin’in yaşadığı gerilemelerle yüzleşmedi ve bu yüzden de ihracat bağımlılığını yeniden düzenleme ihtiyacı hissetmedi. Küresel ihracat krizi vurduğunda ihracatını sürdürebilmek için elinden gelen her şeyi yapmak zorunda kaldı. İktisadi hayatında çok ciddi bir değişimi zorunlu kılacak bir krizle yüzleşmeden mevcut durumdan geri adım atması mümkün değildir ve bunun siyasi sonuçları da kaçınılmaz ve son derece ızdıraplı olacaktır.

(…)


G.FRIEDMAN: ABD DIŞİŞLERİ MUHALİFLERİNİN PROBLEMİ



AMERİKAN DIŞİŞLERİ BAKANLIĞI MUHALİFLERİNİN PROBLEMİ

George Friedman (Amerikalı siyaset bilimci, Stratfor’un kurucusu ve 2015 yılına kadar başkanı, Geopolitical Futures’ın kurucusu ve yöneticisi)
Geopolitical Futures, 20.6.2016

Tercüme: Zahide Tuba Kor

Geçtiğimiz hafta 51 Amerikan Dışişleri Bakanlığı personeli, ABD’nin Suriye politikasını protesto eden bir bildiri yayınladı ve tüm ateşkes anlaşmalarını mütemadiyen ihlal eden Esed rejimine karşı hava saldırısı gerçekleştirilmesi çağrısı yaptı. Görünüşte bu son derece makul bir talep. Baba ve oğul Esedler 1970’ten beri zulümle ve periyodik terör dalgasıyla iktidarlarını korudular. (…)
(…)
Esedler olmadan dünyanın çok daha iyi bir yer olacağına şüphe yok. Rejim düşene kadar Şam’ı bombalamak da ahlaki açıdan arzu edilen bir şey. (…)
(…)
(…) Esed bir ölüm kalım savaşı veriyor ve hayatı, ordusunun onun kazanma iradesine güvenmesine bağlı. (…) Esed merhametsiz bir savaşı sürdürmekle feci bir yenilgi arasında herhangi bir orta yolun bulunmadığı bir durumda. (…)

Dolayısıyla hava saldırılarının onu ateşkes anlaşmalarına uymaya zorlayacağı fikri, Esed’in içinde bulunduğu durumu anlamaktan epeyce uzak. Tek gerçekçi seçenek ise rejimi devirmek için hava kuvvetlerini kullanmak. Bunu imkan dahilinde farz edelim; peki acaba bu iyi bir fikir mi?

İç savaşın başında bu mükemmel bir fikir olabilirdi. Ama artık güç mücadelesi veren birçok berbat grup var ortada ve bunların en başında da İslam Devleti (İD) geliyor. Şu anda İD, kontrolündeki alanlardan geri çekiliyor ve bana göre bunun temel sebebi, stratejik bir karşı-saldırı için kuvvetlerini muhafaza etmek. Bu fikrimde yanılmış olsam bile, İD’in mağlup edildiğine dair henüz ortada hiçbir emare yok.

ABD Suriye’de Irak’a benzer bir durumla yüzleşiyor. (…)

Suriye’de ABD, her ikisi de kendisine düşman olan Esed rejimi ve İD’le karşı karşıya. Bunların dışında farklı ideolojilere ve kapasitelere sahip bir dizi muhalif grup var. Bir de her biri kendi oyununu oynayan Ruslar ve Türkler devrede. Peki, bu şartlar altında Esed rejimi yıkılırsa boşluğu kim dolduracak? Dışişleri Bakanlığı muhaliflerinin cevabını vermesi gereken asıl soru bu.

Eğer ki ABD, eşzamanlı olarak hem İslam Devleti’yle savaşmak hem muhalif savaşçıların kaosuna bir düzen getirmek hem de bizzat Suriye’yi yönetmeye çalışmak istemiyorsa rejimin çöküşünü engellemekten başka bir seçeneği yok. (…) Muhaliflerin istediği hava saldırılarının sonucu öngörülebilir değil.

Suriye savaşını iki oyuncuya indirince bir yanda Esed, diğer yanda İslam Devleti kalıyor. Her ikisiyle aynı anda savaşa girmek hiç de hoş olmayan sonuçlar doğurabilir. Bunlarla sırayla savaşıp daha tehlikeli olanı öne almak mantıklı. Ardından diğer güç kendi rızasıyla silah bırakabilir veyahut, eğer bu gerçekleşmezse, sürecin gidişatını bizzat sen belirleyebilirsin. Savaşın gidişatını belirlemek hayati bir konudur; zira bu, daha ihtiyatlı bir şekilde askeri kuvvetleri konuşlandırmaya imkan verir. Şu anda Esed’e yönelik hava saldırısı başlatmak ABD’yi hüsrana uğratabilir.

Sırayla savaşmanın en iyi örneği, İkinci Dünya Savaşı esnasında Amerikan Başkanı Franklin D. Roosevelt’in Sovyet lider Josef Stalin’le ittifak kurma kararıydı. Roosevelt Hitler ile Stalin’in eşit derecede birer canavar olduğunu pek tabii ki biliyordu. Ama ikisiyle aynı anda savaşa tutuşursa yenilebileceğinin de farkındaydı. Ayrıca Stalin’in Hitler’le savaşı sürdürmesine izin vermesinin ABD’ye çok daha düşük maliyetli bir zafer getireceğini de görüyordu. Dolayısıyla ahlaken eşdeğer olmakla birlikte çok daha tehlikeli olan Hitler canavarını mağlup etmek için Stalin canavarıyla ittifakı tercih etti.

Bu bazılarının tepkisine yol açabilir. Ama Esed her ne olursa olsun bir Stalin değildir ve onunla bir ittifaka girmek de gerekmez. Ancak şu aşamada onu yok etmek erken olacaktır. Esedsiz bir Suriye, şu aşamada, onu sağ bırakmanın sonuçlarından çok daha kötü olacaktır. Eğer bundan şüpheniz varsa Kaddafi ve Saddam örneklerini hatırlamanız yeterli. Esed’le baş edeceğimiz vakit de gelecek, ama henüz bunun sırası değil.


Daha geniş çaplı stratejik durumu dikkate almayanlar Esed rejimine karşı hava saldırılarını ahlaki bir zorunluluk olarak görebilirler. Ama stratejik durum dikkate alınırsa ortada çeşitli ahlaki zorunluluklar var ve hepsiyle bir arada baş edilebilmesi mümkün değil. Roosevelt’in Stalin’e yaklaşımı örneği –ki bu, çok daha büyük bir ahlaki meydan okumaydı– akıllara gelmeli. Her şeyin bir önem sırası vardır ve şu anda İD Esed’den çok daha tehlikeli.


J.L.SHAPIRO: BREXIT SONRASI İSKOÇYA YAPAYALNIZ



BREXIT SONRASI İSKOÇYA YAPAYALNIZ

Jacob L. Shapiro (Geopolitical Futures Analiz Direktörü)
Geopolitical Futures, 30.6.2016

Tercüme: Zahide Tuba Kor

İngilizlerin AB’den çıkma yönündeki tercihlerinin dallanıp budaklanan sonuçları arasında beliren en önemli sorulardan biri İskoçya’nın geleceği. (…)
(…)
Birleşik Krallığın AB’den az farkla da olsa ayrılma kararına yol açan çeşitli faktörler var. Ama arka plandaki kilit mesele, siyasi elit ile sıradan vatandaş arasında büyüyen uçurum. İskoçya meselesinde ise asıl tehlike bu değil, milliyetçilik. (…)

Bu yüzden birçok Avrupa ülkesi İskoçya’ya otomatikman AB’nin kapılarını açmakta oldukça mesafeli. Zira böyle bir adım, 1945’ten beri milliyetçi duyguların gücünü kontrol altına almaya çalışan kıtada tehlikeli bir emsal teşkil edecektir. Ortadoğu’nun suni sınırlarının çoğu gelişigüzel bir şekilde Avrupalı emperyal güçlerce çizilmişti. Avrupa’nın sınırları da Ortadoğu’dakinden daha az suni değil. Milliyetçiliğin Avrupa’daki varlığı çok daha eski. Biraz cüretkârlıkla şunu vurgulamak istiyorum: Avrupa’da milli kimlik uğruna verilen savaşlar dünyanın herhangi bir başka yerine kıyasla çok çok daha fazladır. İspanya (diğer bölgelerin yanı sıra) Katalonya ve Bask bölgelerini bağrında taşıyor. Çek Cumhuriyeti Bohemya, Moravia ve Silezya’nın bir kısmını içeriyor. Devam etsek ortaya upuzun bir ayrılıkçı talepleri olan bölgeler listesi çıkar.
(…)

(…) İngiltere’nin AB’den ayrılmasının lojistiği İskoçya’nın Birleşik Krallık’tan ayrılmasıyla mukayese edildiğinde bu ikincisi çok daha maliyetli ve uzun bir süreç olacaktır.

Bir yığın olguyu, rakamı veya fikri devreye sokup da bağımsızlığın önündeki engellere fazlaca odaklanmak asıl meseleyi gözden kaçırmaya yol açar. Evet, İskoçya’nın Birleşik Krallık’tan ayrılması zor olacaktır. Eğer mesele sadece ekonomik olsaydı ve insanların tek derdi iktisadi menfaatlerini azamiye çıkartmak olsaydı cevap net olurdu (…).

Ama jeopolitik böyle işlemez. Üstelik milliyetçilik, dünyada bireylerin ve siyasi oluşumların karar alma biçimlerini şekillendiren en güçlü unsurlardan biri. 300 yılı aşkın bir süredir İskoçya ve İngiltere aynı devletin parçaları, aynı kurallara tabiler ve aynı dili konuşuyorlar. Ama yüzyıllar ne İskoçların önemli bir kısmının kendi ulusal kaderini tayin arzularını yok edebildi ne de kendilerini İngiliz olarak tanımlar hale getirebildi. Birleşik Krallığı siyasi bir birlik olarak gören İskoç milliyetçiliğinin dirençliliği, günümüz dünyasında kendini sevmenin hala ne denli önemli olduğunun güçlü bir göstergesi.

İskoçya ile İngiltere, 1707 yılından beri yan yana görece barış içinde yaşamış olsalar da bunların aynı zamanda tarihî düşmanlar olduğunu da unutmamak gerekir. İskoçlar İngiltere’yle birleşmeden evvel, -İngiliz ortak düşmanına karşı- zaman zaman Fransa’yla ittifak etmişlerdi. İskoçların şu anda AB’ye yakınlaşma arzusu da aynı korkunun bir uzantısı. Şüphesiz İngiltere’de de aynı türden bir nostalji canlanmış durumda, yani Fransa gibi bir dış gücün İngiltere’nin gücüne darbe vurmak için İskoçya’yla ittifaktan faydalanacağı korkusu…

Bu arada Kuzey İrlanda da Birleşik Krallık’tan ayrılabilir; ama coğrafi olarak farklı bir adada yer aldığından bu ayrılık daha farklı olacaktır. İskoç bağımsızlığı, Britanya adasında iki ayrı egemen ulus-devlet anlamına gelecektir. İngiltere için bu, Brexit’ten çok daha önemli bir gelişme olacaktır. 2014 referandumu İskoç bağımsızlığı ihtimalini ciddi ciddi artırmıştı. Brexit üzerinden İskoç-İngiliz bölünmüşlüğü bunu bir kez daha ve muhtemelen çok daha kuvvetle gündeme taşıyacaktır.

Ama İskoç bağımsızlığı için hala uzunca bir yol var. En azından İskoçya’nın referandum çağrısı yapması ve İngiltere’nin de bunu onaylaması lazım; yani kendiliğinden süreç yıllar olmasa da aylar alacaktır. (…) İskoç milliyetçiliği gerçek ve kuvvetli bir güç. İskoç milliyetçiliğini meşrulaştıran şeyden Avrupalıların duyduğu korku da gerçek ve güçlü.

Almanya AB’yi bir şekilde bir arada tutmaya çalışırken isteyeceği en son şey, ihracat piyasasına yeni bir rakibin girmesi veya bağımsız bir devlet kurarken ciddi bir iktisadi yardıma ihtiyaç duyacak yeni bir çevre ülkenin doğuşudur. Ama tabii ki bunlar bağımsız bir İskoçya’nın imkansız olduğu anlamına gelmez. Birleşik Krallık’tan ayrıldığında İskoçya’nın önemi azalacak demek de değildir. İşte bu, Avrupa’da yaşayan herkesi ciddi bir tereddüde düşürmeli.



J.L.SHAPIRO: ABD TÜRKİYE-İSRAİL UZLAŞMASINDA ARABULUCU



ABD TÜRKİYE-İSRAİL UZLAŞMASINDA ARABULUCU

Jacob L. Shapiro (Geopolitical Futures Analiz Direktörü)
Geopolitical Futures, 22.6.2016

Tercüme: Zahide Tuba Kor

(…)
Uzunca bir süredir beklenen yakınlaşmanın merkezinde ABD bulunuyor. Son haftalarda Amerikalı yetkililerin hem Türk hem de İsrailli yetkililerle buluşmalarına ilişkin sınırlı da olsa bazı bilgiler var. (…)
(…)
Ancak ABD öyle kolayca Türkiye’yi de İsrail’i de bir anlaşmaya razı edemedi. Eğer bu kolay bir iş olsaydı anlaşma, Amerikan Başkanı Obama’nın [Özgürlük] Filo[suna] yapılanlarla ilgili Türkiye’den özür dilemesi için Netanyahu’nun gözünü korkuttuğu Mart 2013’te imzalanmış olurdu. (…)

ABD için Türkiye bu denklemde çok daha önemli bir ortak. İsrail hala bir Amerikan müttefiki, ama artık daha az stratejik önceliğe sahip. Türkiye ise Ortadoğu’da ABD için en kritik müttefik haline gelmiş buluyor. ABD Ankara’nın İslam Devleti’ne karşı çok daha büyük bir rol oynamasını istiyor. (Türkiye gerek ekipman gerekse konum itibarıyla bölgede bunu yapacak en iyi seçenek.) Türkiye ayrıca Rusları engellemede de kritik bir rolde. Amerikan bakış açısına göre Türkiye ile İsrail arasında süregelen husumet, iki Amerikan müttefikini birbiriyle karşı karşıya getirirken, dikkatleri çok daha acil meselelerden uzaklaştırdı.

ABD hep Türkiye’nin bütünüyle kendi kampında saf tutmasını isteyegeldi; ama Türkiye Rus uçağını vurduğu geçen kasım ayına kadar ABD’ye mesafeli durdu. Uçak krizinden sonra ise Türkiye’nin ABD’yle daha yakın ittifaktan başka pek bir seçeneği kalmadı; çünkü Ankara aynı anda herkesle husumeti kaldıramazdı.
(…)
Ama ABD, sadece Ankara’nın politikasını değiştirmesine ihtiyaç duymuyor, aynı zamanda Türkiye’nin güçlü görünmesinden de çıkarları var. Zira bu unsur olmadan Türkiye Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın İsrail’le ilişkileri düzeltme konusunda herhangi bir tavize yanaşması mümkün görünmüyor. (…)
(…)
Kim bilir, belki de ABD, Gazze ambargosu konusunda İsrail’i tavize razı etmek için 10 yıllık bir askeri yardım paketini kullanır. (…)

Her halükarda ABD, Gazze Şeridi’ne kıyasla İslam Devleti, Irak’ın geleceği ve Suriye’de Esed rejimi konusunda çok daha endişeli ve bu yüzden bir anlaşmaya varılması için İsrail’e taviz vermesi konusunda baskı yapması muhtemel. (…)
(…)
Yakınlaşma iki şeyin göstergesi. Birincisi, gerek Lieberman’ın sessiz muvafakati gerekse Davutoğlu’nun sahneden çıkması, milli menfaatleri etkileyen kararlar söz konusu olduğunda bireylerin görece önemsizliğinin güçlü birer örneği. Daha da önemlisi, ABD’nin bölgedeki ana müttefikleri ve ortaklarının bazılarına –Türkiye, İsrail, Mısır, Suudi Arabistan, hatta İran– baskısı artıyor. Muhtemel Türkiye-İsrail anlaşması, Washington’ın hâlihazırda Ortadoğu’daki en önemli ilişkisini geliştirerek giderek Ankara’ya yakınlaştığını gösteriyor. Bu aynı zamanda kargaşaya batan bir bölgede ABD’nin eski kontrolünün en azından bir kısmını nasıl yeniden kazanmaya başladığını da gösteriyor.




J.L.SHAPIRO: ESKİ İSLAM DEVLETİ’YLE YENİSİ KARŞI KARŞIYA



ESKİ İSLAM DEVLETİ’YLE YENİSİ KARŞI KARŞIYA

Jacob L. Shapiro (Geopolitical Futures Analiz Direktörü)
Geopolitical Futures, 6.4.2016

Tercüme: Zahide Tuba Kor

Son dönemde çevre bölgelerde İslam Devleti (İD)’nin taktik yenilgisi için çokça şeyler yapıldı. Bu yenilgilerin en önemlisi 28 Mart’ta örgütün Palmira’dan geri çekilişiydi. Amerikan destekli Irak birlikleri de Ramadi ve Musul’un kırsalındaki Hît ve Nasr’da operasyonlarını sürdürüyorlar. Bu gelişmeleri yakından takip etsek de henüz hiçbirisi, Geopolitical Futures olarak bizim 2016 öngörülerimiz arasında yer alan, İD’in Suriye-Irak’ta en büyük tek kuvvet olmayı sürdüreceği tahminimizi değiştirmemize yol açacak türden değil. Dahası, Suudi Arabistan’daki son gelişmeler, İD’in kraliyetteki faaliyetlerini genişleteceğine dair öngörülerimizi doğrular mahiyette.
(…)
Geçtiğimiz günlerde meydana gelen bütün bu saldırılar İD’e bağlı vilayetlerde gerçekleştirildi. Bunlar daha evvel hiç görülmemiş şeyler değil; ama bu kez farklı olan ve saldırıları görece sıradışı kılan, başkent Riyad’a yakın yerlerde vuku bulmaları ve Şii camileri yerine Suudi yönetimini hedef almaları. (…) Genellikle Suudi Arabistan’a yönelik İD saldırıları, ya ilan ettikleri vilayetler içinde ya da Yemen sınırında, Suudi vatandaşı Şiileri veya güvenlik birimlerini hedef alıyor.

Bütün bu sıraladığımız saldırılar İD’in Suudi rejimini istikrarsızlaştırmak için mezhepçiliği kullanma stratejisine uyuyor. Şiiler Suudi nüfusunun %5 ila %15’ine tekabül ediyor ve bunların çoğu da petrolün üretildiği Doğu Vilayeti’nde yaşıyorlar. İD zaten Irak ve Suriye’deki mezhepçi çatışmalardan doğmuştu – bu mezhepçi rekabetin yol açtığı güç boşluğu, İD’in kendi dükkanını açması için ideal bir alan oluşturageldi. İD benzer bir planı Suudi Arabistan’da seve seve takip edecektir. Bu tür saldırlar içeriye doğru daha da yayılabilir ve rejimi daha sık hedef alması kraliyetin meşruiyetini baltalayabilir. Bu, aynı zamanda İD’in Sünnilerin Şiilerden korkularını canlandırmasına imkan vererek operasyonlarına yönelik direnişi bertaraf edebilir.

İD’in yayılmaya çalıştığı bütün bölgeler arasında Suudi Arabistan, hem en cezbedici olanı hem de potansiyel olarak en tehlikelisi. Bir kere, Suudiler gerek askeri gerekse iktisadi açıdan zayıflıyorlar. Geçtiğimiz 5 yılda Suudi Arabistan’ın ABD’den satın aldığı silahların değerinin 100 milyar doları aştığı  (…) düşünüldüğünde, askeri açıdan bu sözlerim tuhaf görünebilir.

Ordunun envanteri bolca gelişmiş silahlarla ve dünyanın en ileri teknoloji ürünleriyle dolu olsa da Suudi Arabistan hala küçük bir çöl ülkesi. Nüfusu sadece 28 milyon (…). Nüfus bağlamında Suudi Arabistan, bölgenin diğer büyük güçleri Türkiye ve İran’a kıyasla küçücük bir ülke olan İsrail’e daha yakın büyüklükte. Silahlar, eğer onu kullanabilecek insan gücünüz varsa işe yarar. 200.000 kişilik ordusuyla Suudi Arabistan Yemen’den Suriye’ye, Irak’tan Bahreyn’e kadar birçok cephde çatışmaları eşzamanlı sürdürebilmesi mümkün değil.

Suriye ve Irak’la olan kuzey sınırından kaynaklanan meydan okumalarla baş edebilmek için Suudiler rutin davranış tarzlarını tekrarladılar: problemleri çözmek için petrol parasını seferber etmek. İran’a karşı bir zafer elde edebilmek için Suriye’de Beşşar Esed’i devirme ümidiyle Suriye İç Savaşı’na para döktüler; radikal cihatçı grupları desteklediler ve Suriye’de İD ile Nusra Cephesi gibi grupların yükselişine doğrudan katkı sağladılar. Ama Suudi Arabistan bu şekilde harcamalarını sürdürmek için yeterince güçlü bir iktisadi pozisyona artık sahip değil. Geopolitical Futures  Suudi Arabistan’ın mali konumunu derinlemesine inceledi ve [yayınladığı “Saudi Arabia: A Failing Kingdom” adlı raporuyla] kraliyetin yetersizliklerini ortaya çıkardı. 

Ancak İD’in Suudi Arabistan’a yayılma arzusunun daha derinlere inen boyutları var. Suudi Arabistan aslında İD’in daha evvelki bir versiyonunun tam da kalbinde. Kraliyetin ilk kökeni, 18. asırda Muhammed bin Abdülvehhab’ın katı dini öğretileri ile Arabistan Yarımadası’nın merkezinde fetihlerle toprak ele geçiren Suud ailesi arasındaki bir ittifakla başlar. Bu hareket Vehhabizm olarak bilinir ve Vehhabi ilkelerle yönetilen devlet de 1932’de Suudi Arabistan adıyla resmiyet kazanır. Bu, geçmişteki herhangi bir milli, kabilevi veya bölgesel bağa nazaran katı dini bağlılığa tam vurgu yapan yerli bir Arap gücüydü.

Abdülvehhab, Osmanlı İmparatorluğu’nun İslam inancına karşı isyan etti. Cehaleti şeriatla bertaraf etmek ve kişinin kendi kabilesine olan sevgisini daha geniş İslam ümmetine boyun eğdirmek suretiyle İslam’ı arındırma arayışındaydı. Suudi Arabistan’ın bir Vehhabi devlet olarak ortaya çıkışını Albert Hourani 1962’de şöyle kaleme almış: “Çağrısı Arap değil İslam dayanışmasına odaklanıyordu ve esas itibarıyla herkese cazip gelebilecek şekilde bir İslam Devleti olma iddiasındaydı.” Bugün Suudi monarşisini petrol kaynaklarından gelen muazzam zenginlik içerisinde görüp de Suudi Arabistan devletinin oluşumuna yol açan temel fikrin servet değil, İslam’ın ilk neslinin muhayyel dindarlığına geri dönüş olduğu kolaylıkla unutulmuş olabilir.

İD’in Suudi Arabistan’a saldırıları, Suudi yönetimine karşı öyle basitçe bir saldırıdan ibaret değil. Zira kraliyetin tam da ruhunu, özünü hedef alıyor. Suudi Arabistan dış görünüş itibarıyla oldukça dindar bir toplum; (…) şeriat kuralları uygulanıyor. Ancak Suud ailesi Abdülvehhab’ın çizdiği şekilde bir hayat sürmüyor, servet içinde yüzerek (…) alemler yapıyor. İD, Suudi Arabistan’a bakıp riyakarlığı müşahede ediyor ve bu riyakarlık içinde sadece kendi değerlerine uymayan şeyler değil, aynı zamanda istismar edilebilir zafiyetler de görüyor.


Suriye ve Irak dışında İD tehdidinin en etkili olduğu ülke Suudi Arabistan. Suud monarşisi giderek zayıflıyor. Petrol kaynakları Sünnilerle Şiiler arasındaki siyaseten istikrarsız bir fay hattı üzerinde duruyor. (…) Ancak bir polis karakolu dışında küçük bir el yapımı patlayıcıyla saldırı ile İD’in anlamlı bir şekilde Suud ailesine meydan okuması arasında hala daha uzunca bir mesafe var; ama Suudi Arabistan’ın zafiyeti ve İD’in kraliyeti yerle bir etme arzusu zamanla daha fazla telaffuz edilir hale gelecektir. (…).


S.STEWAART: IŞİD’İN RAMAZAN AYI SALDIRILARI


RAMAZAN AYI SALDIRILARI İSLAM DEVLETİ HAKKINDA NELERİ AÇIĞA VURUYOR?

Scott Stewaart (Stratfor Taktik Analizler Birimi Başkan Yardımcısı; terör ve güvenlik uzmanı; daha evvel 10 sene Amerikan Dışişleri Bakanlığında çalışmış ve yüzlerce terör soruşturmasına katılmış bir isim)
Stratfor, 7.7.2016

Tercüme: Zahide Tuba Kor

İslam Devleti (İD) Sözcüsü Ebu Muhammed el-Adnani mayıs ayı sonunda İD mensuplarına Ramazan ayında saldırıları artırma çağrısı yaptı. Ramazan ayı boyunca gerçekleşen saldırılar bu çağrının karşılık bulduğunu gösteriyor. Haziran 2014’te örgütün Hilafet ilanından bu yana en kanlı Ramazan yaşandı.

Bu, geçmiş Ramazanların şiddetten nasibini almadığı anlamına gelmiyor. (…) Ama İD’in merkezi Suriye ve Irak’ta çok ciddi toprak ve savaşçı kayıpları yaşamasına rağmen, bu senenin katliamları geçen senekini gerek ölçek gerekse can kayıpları bakımından fersah fersah aştı.

 

Katliamları kavramsallaştırmak

Son dönemdeki saldırıların dolaylı sonuçlarını anlamak için öncelikle şunu bilmeliyiz: Her ne kadar bütün bu saldırılar İD adına yapılmış olursa olsun tek bir yapı tarafından planlanıp hayata geçirilmediler. Zira küresel İD hareketi, tıpkı el-Kaide gibi, üç farklı düzeyde aktörden oluşuyor.

Örgütün en tepe noktasında Suriye ve Irak’ta yerleşik “İD merkezi (Islamic State core)” var. Merkez; binlerce savaşçısı, önemli miktarda askeri ekipmanı ve kontrolü altında genişçe bir toprağı olmakla övünen hareketin üç bileşeni arasındaki en geniş kesimi oluşturuyor. Merkezde hem konvansiyonel savaş yürütme hem isyan harekatını yönetme hem de terörizme başvurma kapasitesi olan genişçe bir tecrübeli militan kadrosu bulunuyor. Üç bileşen arasında İD merkezi, askeri açıdan en yetkin grup olup Felluce gibi yerlerdeki büyük kayıplarına rağmen, 3 Temmuz’da Bağdat’taki bombalı saldırılarda görüldüğü üzere, ana operasyon alanında hala etkili bir isyan ve terör kapasitesine sahip.

Merkez, terör taktiklerini Suriye ve Irak sınırı ötesinde de planlamaya çalışıyor. Bunu yabancı savaşçıları eğiterek ve dünyanın çeşitli yerlerinde saldırılar düzenlemek üzere dış operasyonlar timini yollayarak gerçekleştiriyor. 2015 Kasım’ındaki Paris ve 22 Mart’taki Brüksel saldırılarından sorumlular ağı bu stratejinin tipik birer örneği; tıpkı 28 Haziran’daki İstanbul Atatürk Havalimanı’na yönelik saldırının arkasındaki hücre gibi. Genel olarak bu tim, örgüt tabanına (grassroots) ve biatlı gruplara (franchise) kıyasla, terör operasyonlarında kullanılan metotlar bakımından çok daha ileri. Ancak onlar İD’in ana merkezinden uzaklardaki düşman topraklarında operasyon yürüttüklerinden genel olarak, merkezdekilere kıyasla, hem yeterli kaynaktan hem de kapasiteden mahrumlar. Dolayısıyla dış timler, ekseriyetle korunmasız sivil/kolay hedeflere (soft targets) odaklanmakta olup şimdiye kadar zorlu hedefleri (hard targets) vurma kapasitelerini ispatlayamadılar. Aslında bahsi geçen her üç saldırı da -eğer saldırıyı gerçekleştirenler hayati hatalar yapmasalardı- çok daha ölümcül olabilirdi.

İD’in ikinci düzeydeki aktörleri “biatlı (franchise) veya bağlı gruplar”. Çoğunlukla bunlar mevcut cihatçı örgütler arasından İD lideri Ebubekir el-Bağdadi’ye biat edenler veya bu örgütlerden kopan fraksiyonlardan oluşuyor. Mesela Nijerya’daki Boko Haram ve Mısır’daki Ensar Beytü’l-Makdis gibi bazı örgütler resmen “İD vilayetleri” olarak tanındılar (Boko Haram “Batı Sudan Vilayeti” ve Ensar Beytü’l-Makdis ise “Sina Vilayeti” olarak biliniyor). Ortak bağlılıklarına rağmen birçok biatlı grup birbirinden epeyce farklılaşıyor. Libya Sirte’deki Berka Vilayeti gibi bazıları İD’in merkeziyle ve ideolojisiyle çok yakından bağlantılıyken Batı Sudan Vilayeti gibi biatlılar ise farklılaşıyorlar. Filipinler’deki Isnilon Hapilon liderliğindeki ayrılıkçı Ebu Sayyaf grubu gibi bazıları ise henüz resmen vilayetleşmese de İD’e kabul edildiler.

Tabii ki bir örgütün ismini değiştirmek ille de operasyon metotlarını değiştirmek anlamına gelmez. Berka Vilayeti dışında İD biatlılarının merkezden doğrudan askeri yardım veya eğitim aldıklarına dair çok az kanıt var. Sonuç olarak İD’e biat eden gruplar, büyük ölçüde orijinal kapasitelerini korudular, her ne kadar zaman zaman hedef kitlelerini merkeze benzer şekilde belirleseler de. Mesela 2 Temmuz’daki Bangladeş Dakka’daki saldırı ve 4 Temmuz’da Suudi Arabistan’daki intihar saldırıları, İD biatlıları tarafından düzenlenmiş olup ileri düzeyde terör metotları içermiyordu. Gerek Kürtlerin zaferleri gerekse Türkiye-Suriye sınırındaki kontrollerin sıkılaştırılmasıyla birlikte yabancı cihatçıların Suriye’ye seyahatleri artık daha da zorlaştı; bu durumda Endonezya ve Bangladeş gibi yerlerdeki İD biatlılarının saflarına katılımlar artabilir.

Yine Suriye’deki merkeze giderek İD saflarına katılma çabalarının engellenmesi –üçüncü düzeydeki İD aktörü olan- örgüt tabanının (grassroots) kendi anavatanlarında teşkil ettiği tehdidi artırıyor. Bu etkin elemanlar lidersiz direniş ilkesi çerçevesinde hareket ediyor, yani merkezin direktiflerinden bağımsız bir şekilde saldırılarını planlayıp uyguluyor. İD’in akidesi, örgüt tabanındaki savaşçıların küresel düşünüp yerel hareket etmesinde ilham kaynağı oluyor. Kanada Parlamentosuna yönelik Ekim 2014’teki saldırı Suriye’ye gitmesine izin verilmeyen örgüt tabanından bir etkin eleman tarafından gerçekleştirilmişti.

Ve gerçekten de tabandaki cihatçılar 22 Mayıs’ta mesaj veren Adnani’nin takipçisi oldular. İD merkezindeki savaşçılarla doğrudan bağlantısı dikkate alındığında aslında Adnani’nin Ramazan ayı boyunca saldırılar düzenlenmesini teşvik eden kamuoyuna dönük böyle bir beyanat vermesine gerek bile yoktu. Benzer şekilde merkez, biatlılarının ekseriyetiyle temaslarını zaten hep sürdürdüğünden saldırı emrini kamuoyuna duyurmadan özelden de onlara iletilebilirdi. Her ne kadar Adnani, konuşmasında Ramazan ayının dünyada kafirler için bir felakete dönüşmesi arzusunu dillendirse de “Avrupa ve Amerika’daki hilafet destekçilerine ve savaşçılarına” özel olarak sinyal vermeyi ihmal etmedi. Ayrıca “Onların merkezlerinde yapacağınız en küçük bir saldırı, bizimle buradayken yapacağınızdan çok daha etkili ve kalıcı olacaktır. Eğer aranızdan İD merkezine ulaşma ümidini taşıyanlarınız varsa biliniz ki bizler keşke Haçlıları gece gündüz cezalandırmak için sizin yerinizde olabilseydik” diye de ekledi. Birkaç hafta sonra tabandaki cihatçılar, 12 Haziran’da Orlando’daki gece kulübü saldırısının ve 13 Haziran’da Paris’te iki Fransız polisine yönelik bıçaklı saldırının sorumlusu oldular.

Üç farklı tehdide karşı koymak
İD’in farklı düzlemlerdeki aktörlerini tanımlamak ve anlamak önemli; zira her birinin teşkil ettiği özgün tehdide karşı yine özgün bir çözüm üretmek gerekiyor. Mesela İD merkezi, Irak ve Suriye’de askeri yöntemlerle bastırılıyor. Bu arada dış operasyonlar timi üyelerinin merkezle temasları olduğundan bunların kimlikleri araştırılarak tespit edilebilir. Buna mukabil biatlı grupların ve tabandaki etkin elemanların muhtemelen İD merkeziyle ya çok az teması var ya da hiç yok. Merkezle iletişim ve şahsi bağlar, bu savaşçıların kimler olduğunun saptanmasında pek de bir işe yaramayabilir; bilhassa dünyanın birçok ülkesinde yaşayan tabandaki cihatçıların ekseriyetle merkezle hiçbir bağlantıları bulunmuyor. Dolayısıyla her ülkenin kendi yerel istihbaratı, merkezle fazla bağlantıları bulunmayan, daha yerli örgüt mensuplarını tespitte daha çok işe yarayabilir.

İD’in her bir düzeyi özgün bir mukabeleyi gerektirirken yine her biri kendi risklerini bağrında taşıyor. Her üç düzlemin teşkil ettiği tehdit, kullanılan terör metotlarındaki ustalığa bağlı olarak değişiyor: Merkez en tehlikeli olanı iken tabandaki cihatçılar en az tehlikeli olanlar. Sakın hata yapıp da bu üç düzeyin her birinin ölümcül olabileceğini akıldan çıkarmayın. Ama bu demek değil ki bir kargaşa çıkarmaya her üçü de eşit derecede muktedir.

Kapasiteleri her ne olursa olsun tüm İD aktörleri, bir operasyon planlarken terör saldırısı döngüsünü takip etmek zorunda. Terör saldırıları öylesine bir anda ortaya çıkmıyor; bunlar bir sürecin sonucu. Eğer biz dikkatli olabilirsek bu süreç [önceden] saptanıp saldırıların gerçekleştirilmesi akamete uğratılabilir.



R.WINDREM & W.ARKIN: ABD, SUUDİ KRALİYETİNİN ÇÖKMESİNDEN KORKUYOR


ABD, YENİ PRENS BAŞARISIZ OLURSA SUUDİ KRALİYETİNİN ÇÖKMESİNDEN KORKUYOR

Robert Windrem (NBC News araştırmacı gazeteci) & William M. Arkin (NBC News ulusal güvenlik asistanı; Amerikalı siyaset yorumcusu, gazeteci, yazar ve aktivist)
NBC News, 17.6.2016

Tercüme: Zahide Tuba Kor

Aile içi iktidar mücadelesini kazanmış gibi görünen Suudi [İkinci Veliaht] Prens, bu hafta Amerikalı yetkililerle bir araya geliyor. Bu yetkililerin bir kısmı, prensin saltanatının yıkıcı olabileceğinden ve Amerikalı yetkililerin hasretle arzuladıkları bölgesel güvenliğe zarar verebileceğinden endişe edenler.

Ulusal güvenlik departmanından yetkililer Suudi Arabistan’ın bir yol ayrımında olduğuna, veliaht prensin -hem şu anda hem de ileride kral olduğunda- başarısızlığa uğraması halinde kraliyetin kaosa sürükleneceğine inanıyorlar. Hatta ismini vermek istemeyen bir Suudi uzmanı, “ya o ya da IŞİD” diyor [muhtemel bir kaosun müsebbibi olarak].

Suudi Arabistan’ın 30 yaşındaki veliaht prensi Muhammed bin Salman, New York ve Silikon Vadisi’ni de içeren bir ABD turuna çıktı. En önemli üst düzey görüşmelerini Dışişleri Bakanı John Kerry ve Başkan Barack Obama’yla gerçekleştirecek.

Amerikalı yetkililere göre asıl büyük haber şu: Bin Selman’ın ABD’ye gitme nedeni, [babası] Kral Selman’ın ardından [resmen olmasa da] teknik açıdan ikinci sırada gelmesi. Uzunca bir süredir ABD’nin gözdesi olan kuzeni ve rakibi mevcut [Birinci] Veliaht Prens Muhammed Bin Nayif’e karşı üstünlük sağlaması. Bu ziyaret aslında tantanasız/törensiz bir resmi ziyaret.

Eski Orta Doğu bölgesi milli istihbarat yetkilisi ve Başkan Obama’nın geçiş dönemi ekibinde yer alan Bruce Riedel diyor ki, “Amerikalı yetkililer belki de yakında kral olabilecek bu kişi hakkında bilgi edinme ihtiyacı içinde. Kral Selman 80 yaşında ve ABD’nin yerine halef olarak tercih ettiği Bin Nayif ise çok hasta. Muhammed bin Nayef’i tanımak için çokça yatırım yapmıştık. Şimdi aynısını Muhammed bin Selman için de yapmak mantıklı olacak. Bu, onu tanımamız için bir fırsat”. Riedel şunu da ekliyor: Amerikalı yetkililer Nisan 2015’te kraliyetin üç numarasına getirildiğinden beri bin Salman hakkında endişeliler; “pervasızlığından/gözü karalığından endişe duyan çok sayıda insan var.”

Selman, Yemen’de İran destekli Husilere karşı savaş da dahil bir dizi külfetli dış müdahaleye girişti. Savaş başta başarılıydı ama daha sonra çıkmaza girdi. Bu savaşın kraliyete günlük maliyeti 200 milyon dolar. Uluslararası insan hakları aktivistleri, Yemenli sivillere yönelik kontrolsüz saldırıları yüzünden Suudi Arabistan’ı sertçe eleştiriyorlar.

Bin Selman, kraliyetin ana para kaynağına ilişkin de kötü bir tercihte bulundu. Ekonominin çarı olarak, geçen sene petrol fiyatlarının hızla çakılmasına rağmen mevcut petrol üretimini sürdürme kararını destekledi. Suudi Arabistan’ın gelirleri düştü; kraliyetin vatandaşlarına yaptığı cömert devlet yardımları da dahil sosyal hizmetlere ayrılan paydan büyük kesintiler yapılmak zorunda kalındı. Bu devlet yardımları, ülkenin henüz filizlenen –ve huzursuz/ayak direyen– genç erkek nüfusu arasındaki muhalif damarı marjinalize etme yöntemi olarak Arap Baharı’nı müteakip 2012’de artırılmıştı.

Kraliyet o denli sıkıntı içinde ki 1990’lardan bu yana ilk defa ciddi miktarda kamu borcu almaya başladı. Suudiler nisan ayında 10 milyar dolarla borç piyasasına girdiler.

Bin Selman’ın idaresi altında Suud’un ezeli bölgesel baş düşmanı İran’la ilişkileri dramatik bir şekilde kötüleşti, özellikle de meşhur Şii muhalif Nimr en-Nimr’in ocak ayında idam edilmesinin ardından. Bin Selman, hem İranlıları hem de kraliyet içindeki Şii nüfusu öfkelendiren bu idamı desteklemişti.

Riedel diyor ki, bin Selman’ın yanlış adımlar attığı algılamasına rağmen Obama, Kerry ve diğer üst düzey yetkililerle bir araya gelmesi, Washington’ın onun tahta geçmesinin “son derece muhtemel” olduğunu artık kabullendiğini gösteriyor. Amerikan yönetimi, davet edip ona geniş bir kadroyla buluşabilme imkânı sundu. Çünkü kısmen –İngilizce bilmemesi nedeniyle– Washington’da pek tanınmadığından, kısmense onun riskli politikalarının başarısızlığa uğraması halinde sonuçları çok ağır olacağından bin Selman üzerinde nüfuz kurmak istiyorlar.

ABD, eğer Suud ordusu başarısız olur ve ekonomisi de mahvolursa cihatçıların yönetimi ele geçirmesinden korkuyor. Amerikalı bir istihbarat kaynağı “(Bin Selman) kazanmak zorunda. Bu kadar basit” dedi.

Bin Selman’ın ziyaret programı, ABD’nin kendisine atfettiği önemin düzeyini de ortaya koyuyor: pazartesi günü Dışişleri Bakanı Kerry; salı günü CIA Başkanı Brennan ve Milli İstihbarat Şefi General James Clapper ile ismi açıklanmayan bir dizi iş adamı; çarşamba günü Temsilciler Meclisi Başkanı Paul Ryan ve Temsilciler Meclisi Azınlık lideri Nancy Pelosi ile Ticaret Bakanı Penny Pritzker; perşembe günü Pentagon’da Savunma Bakanı Ashton Carter ve cuma günü Beyaz Saray’da Başkan Obama.

Amerikalı bir istihbarat yetkilisine göre bu ziyaretin gündemi, kraliyetin bekasına yönelik IŞİD, el-Kaide ve ekonomi gibi yakın tehditler; geleneksel gündem maddesi olan İsrail ise hiç konuşulmayabilir bile. Beyaz Saray’ın en çok görüşmek istediği konular, Suudi yönetiminin petrol gelirlerine bağımlılığını azaltma planı başta olmak üzere petrol ve diğer iktisadi konular ki bu da ABD’nin kraliyetin müstakbel refahından duyduğu endişenin bir göstergesi.

Haftasonu ise bin Selman, New York ve Silikon Vadisi’ne giderek şu iki iktisadi reform planını pazarlayacak: Suudi petrol devi ARAMCO’nun bir kısmının satışa çıkarılması ve 3 trilyon dolarlık devlet fonunun oluşturulması. Bu reformlar Suudi Arabistan’da yatırım yapmak veya refah fonundan pay kapmak isteyen şirketler için cazip olabilir.


İktisat tarihçisi Dan Yergin’e göre Suud’un “ekonomiyi çeşitlendirme gayreti büyük ihtiyaçlardan kaynaklanıyor. Birincisi, petrol fiyatlarındaki dalgalanmalara karşı ekonomiyi ve milli bütçeyi korumak. İkincisi, nüfusun %70’inin 30 yaş ve altı olduğu ve genç işsizliğini de %30’lara kadar ulaştığı ülkede yeni iş imkanları oluşturmak. Üçüncüsü ise Suudi Arabistan’ı sadece petrol konusunda bir güç merkezi değil, aynı zamanda küresel finansın önemli bir gücü haline getirmek.”

Aslında ABD, mevcut Veliaht Prens Muhammed bin Nayif’le görüşmeyi tercih ederdi, ama o kral olamayabilir. Amerikalı biri emekli, üçü muvazzaf toplamda dört istihbarat görevlisi onun sağlık durumu hakkında çeşitli değerlendirmelerde bulundular. Üst düzey bir askeri istihbarat yetkilisi ise Veliaht Prens bin Nayif’in ölmek üzere olabileceğinden bahsetti. Diğer bir yetkili o kadar ileri gitmese de “sağlık durumu iyi değil” demekle yetindi.

Eski bir Amerikalı istihbaratçıya göre bin Nayif’in sağlığı, 2009’da bir cihatçının suikast girişiminden bu yana iyi değil. Arap Yarımadası el-Kaidesi (AQAP)’ne mensup bir intihar bombacısının bağırsağında gizlediği bir bombayı patlatması sonucu bin Nayif yaralanmıştı. Suudiler kamuoyuna bin Nayif’in hafif yaralarla kurtulduğunu açıklasa da bu eski Amerikalı istihbaratçıya göre bin Nayif “ciddi ağrı tedavisi” görüyor.

Yıllar yılı birçok Amerikalı yetkili, 11 Eylül saldırılarının ardından derinleşen uzun bir ilişkiye sahip oldukları bin Nayif’i [müstakbel kral olarak] destekledi. Üst düzey bir Amerikalı istihbarat görevlisinin NBC News’e verdiği demece göre “Veliaht Prens bin Nayif güçlü ve ABD’ye sadık bir ortak olup güvenlikle ilgili konularda derinlemesine bir kavrayışa sahip. Karmaşık güvenlik meselelerine karşı pragmatik, proaktif bir liderliği abartılmamalı”

Ama artık Kraliyette işlerin değiştiğini ve geleceğin Muhammed bin Selman’da olduğunun farkına vardılar.