Wall Street Journal etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Wall Street Journal etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Ağustos 2016 Çarşamba

BİR SENEDİR DARBEYLE İLGİLİ DIŞ BASINDA ÇIKAN YAZILAR


Darbeleri mazur gören veya gösteren herkesi kınıyor, darbecileri lanetliyoruz


BİR SENEDİR TÜRKİYE’DE DARBE İHTİMALİYLE İLGİLİ DIŞ BASINDA ÇIKAN YAZILAR


İÇİNDEKİLER:

TÜRK ORDUSUNUN NÜFUZU YENİDEN ARTIYOR

Dion Nissenbaum (Wall Street Journal gazetesinin İstanbul muhabiri. Daha evvel aynı gazetenin milli güvenlik muhabiriydi)

ERDOĞAN AÇMAZI: TÜRKİYE’DE BİR ASKERİ DARBEYİ NE BAŞLATABİLİR?
Sputnik İngilizce

ANKARA’DA REJİM DEĞİŞİMİ? ZANNETTİĞİNDEN DAHA FAZLA MUHTEMEL
Mike Whitney (Amerikalı yazar)

PUTİN, ERDOĞAN’I TEHDİT ETTİ: GEREKİRSE SANA KARŞI HEMEN BİR ASKERİ DARBE DÜZENLETTİREBİLİRİM; SENİ DE AMERİKALI PATRONUNU DA SURİYE’DE YENİLGİYE UĞRATACAĞIM
AWD News

S.EDMONDS: DARBE GİRİŞİMİ, CIA-GÜLEN TERTİPLİ BİR PROVA
Sibel Edmonds (Eski FBI tercümanı ve Ulusal Güvenlik Muhbirler Koalisyonu NSWBC kurucusu)
Tercüme bu blogda yer almakta olup şu linkten ulaşabilirsiniz: http://ortadogugunlugu.blogspot.com.tr/2016/07/sedmonds-darbe-girisimi-cia-gulen.html

TÜRKİYE’DEKİ DARBEYİ MİT DIŞINDA HERKES ÖNGÖRMÜŞ GİBİ GÖRÜNÜYOR

Joseph Fitsanakis (intelNews.org baş editörü, aynı zamanda Coastal Carolina Üniversitesi Siyaset Biliminde yardımcı doçent ve Avrupa İstihbarat Akademisinde müdür yardımcısı)
Tercüme bu blogda yer almakta olup şu linkten ulaşabilirsiniz: 


Tercüme: Zahide Tuba Kor

Ayrıca darbe tartışmalarını alevlendiren ve TSK'yı 31 Mart 2016'da darbe iddialarını yalanlayan bir açıklama yapmaya zorlayan asıl yazı ise Michael Rubin imzalı "Could there be a coup in Turkey" başlıklı makale olup Sputnik Türkçede özet tercümesi yayınlanmıştır: 
TÜRK ASKERLER ERDOĞAN’I DEVİREBİLİR
Sputnik Türkçe, 25.03.2016


Washington’daki Ortadoğu Enstitüsü Türkiye Araştırmaları Merkezi Direktörü Gönül Tol’un 30 Mayıs 2016’da Foreign Affairs’te yayınlanan “Türkiye’nin Bir Sonraki Askeri Darbesi” başlıklı makalesinin tercümesine şu linkten ulaşabilirsiniz:





TÜRK ORDUSUNUN NÜFUZU YENİDEN ARTIYOR
Dion Nissenbaum (Wall Street Journal gazetesinin İstanbul muhabiri. Daha evvel aynı gazetenin milli güvenlik muhabiriydi)
Wall Street Journal, 15.5.2016

Erdoğan yönetimi altında sistematik olarak marjinalize edilmekle geçen 13 yılın ardından ordu, cumhurbaşkanı siyasi rakiplerini bertaraf ettikçe nüfuzunu yeniden kazanıyor. 
(...)
Siyasi muhaliflerini gözden düşürmek için attığı adımlar (ki kendi elleriyle seçtiği başbakanı bu ay iktidar mücadelesinde çekilmeye zorladı), Sayın Erdoğan’ın küresel nüfuzunu yayma çabalarını şekillendirmede Türkiye’nin generallerinin daha büyük bir rol oynamasının önünü açtı.
Türk generaller Sayın Erdoğan’ın Suriye’ye asker göndermek için bastırmasından rahatsızlar, Kürt isyancılara karşı tartışmalı bir askeri mücadele yürütüyorlar ve cumhurbaşkanına şüpheyle bakan Batı ittifakıyla Türkiye’nin ilişkilerini koruyorlar. Siyasetten uzak durarak milli güvenlik kararlarında temel aktör olarak yeniden ortaya çıkıyorlar.
Emekli subaylardan Metin Gürcan, “Türk ordusu Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı frenlemek ve denetleme-denge kurmak isteyen tek aktör” diyor.
Ordu, en net Suriye meselesinde cumhurbaşkanını denetleyici bir aktör oldu. Eski bir Türk yetkili ve Erdoğan’ın müttefiki “Geçen sene Erdoğan güvenli bölge kurmak için asker göndermeyi tartışırken komutanlar çekincelerini güçlü bir şekilde ortaya koydular” dedi.
(...)
Türk ordusunun nüfuzunu yeniden kurması, generallerin –içerideki muhaliflerini yaygın bir şekilde ezmesi Batı başkentlerinde alama yol açan kutuplaştırıcı bir lider olan- Sayın Erdoğan’ı devirmeye çalışabileceği endişelerini canlandırdı.
(...)
Askeri darbe spekülasyonları mart ayı sonunda zirveye ulaşmıştı, öyle ki Türk medyasındaki haberlere göre Obama yönetimi Sayın Erdoğan’ı alaşağı etmeye çalışıyordu. Amerikan Dışişleri Sözcüsü John Kirby’e bu konu sorulduğunda “Bu kadar komik bir iddia ve suçlamaya cevap vermeye tenezzül dahi etmiyorum” demişti.
Bu cevap spekülasyonu durdurmaya yetmedi. (...)
(...)

(...) Türk Genelkurmayı darbe iddialarını “temelsiz” diyerek reddetti (...)

(...)
Türk ordusunun yeni nesil kadrosu kendini yeniden inşa etti, ABD ve NATO’yla güçlü bağlar kurdu.(...)
Amerikalı bir yetkili “Amerikan yönetiminin Türkiye’yle ilişkilerinde geleneksel olarak en güçlü alan, ordular arası ilişkilerdir. Şu anda ordular arası ilişkiler belki daha evvel hiç olmadığı kadar güçlü” dedi.
(...)
Amerikalı askeri ve diplomatik yetkililer Türkiye’nin bir numaralı generali Hulusi Akar’a ordunun nüfuzunu artırdığı için itibar gösteriyorlar. Akar İngilizce konuşuyor ve birçok NATO görevinde bulunması nedeniyle NATO’dan mevkidaşlarıyla yakın bağları var. 
Aynı zamanda Erdoğan’la da ilişkileri çok güçlü. (...)


ERDOĞAN AÇMAZI: TÜRKİYE’DE BİR ASKERİ DARBEYİ NE BAŞLATABİLİR?
Sputnik İngilizce, 12.3.2016

Türkiye’deki mevcut durum endişeyi tetikliyor. Ankara bir yandan toplumda giderek derinleşen tehlikeli bir siyasi kutuplaşmayla, diğer yandan ekonomik büyümenin ansızın düşmesi ve hem içeride hem de dışarıda tırmanan bir gerilimle karşı karşıya.

Moskova Devlet Üniversitesi Asya ve Afrika Araştırmaları Enstitüsünden Doç. Dr. Pavel Shlykov’un kaleme aldığı konuyla ilgili bir rapora göre, 1970’ler ve 1990’lardaki siyasi ve iktisadi kargaşanın aksine, mevcut kriz büyük ölçüde Türkiye’nin pragmatik iç ve dış politikası ile fiili liderlik iştiyakı arasındaki çatışmadan kaynaklanıyor.
Türkiye’deki mevcut kriz birçok spesifik özellikle tanımlanabilir: Birincisi, ülkenin siyasi ve toplumsal hayatının her alanı ve devlet kurumlarının tamamı bir kriz içinde. İkincisi, halkın geleceğe dair şüpheleri artıyor. İnsanlar mevcut toplumsal ve siyasal kalkınma modelinin çok yorduğunun farkında. Üçüncüsü, Türk ordusu giderek siyasi nüfuzunu artırıyor ve böylece askeri bir darbenin temellerini döşüyor. Dördüncüsü, son dönemde Kürt meselesi yeni bir aşamaya girdi ve ülkenin güneydoğusundaki durum, Türk ordusuyla Kürt güçler arasında düşük yoğunluklu bir iç savaş olarak tanımlanabilir. Ayrıca Suriye’deki çatışma Ankara’nın iç ve dış politikasını etkiliyor. Son olarak, mevcut ortamda (Erdoğan tarafından kurulan) iktidardaki AKP’nin siyasi geleceği belirsiz.

Erdoğan ve Türk ordusu
Carnegie Moscow Center’da sunduğu raporunda Shlykov şu soruyu analiz ediyor: Türkiye’de bir askeri darbe ihtimali var mı?
Ordunun siyasal sürece aktif müdahalesi Türk tarihinin bir parçası olageldi. 2000’lerde Erdoğan orduyla sivil kurumlar arasındaki ilişkilerde reformlar yaptı. Onun siyasi yönetimi altında ordu hükümete kendi politikalarını dayatamayacaktı.
Ancak eğer üç kriter aynı anda gerçekleşirse Türkiye’de bir askeri darbe ihtimali belirebilir: siyasi krizin daha da derinleşmesi, dış tehdidin artması ve Kürt meselesinin aniden tırmanması. Şu anda her üçü de mevcut.
Ankara’nın Türkiye Kürtleriyle barış sürecini askıya almasının ardından Erdoğan, orduyla bir nevi taktik ittifak kurmak zorunda kaldı. (...) bilhassa 2015 sonbaharında (...) O dönem Ankara, ordu komutanına açık çek verdi. Durumdan faydalanmak için Erdoğan orduya yönelik önceki politikasının yanlış olduğunu kabul etti. Üstelik kendi “hataları” için bir de günah keçisi buldu: şu anda Pennsylvania’da sürgünde yaşayan Türk vaiz Fethullah Gülen.
Tabii şu anda ülkedeki en güçlü siyasi kuvvetlerden biri Türk ordusu. Ama (1960, 1971 ve 1980’de olduğu gibi) bir darbe yapması mümkün değil. Zira ordu geniş halk desteği alacağından şüphe duyuyor.
Modern Türkiye’de ordu başka bir önemli rol daha oynuyor: Erdoğan’ın riskli dış politikasını dengelemek. Bir yıl evvel ordu onun Suriye’yi işgal etmesine zar zor engel oldu ve aynısı geçen ay yine tekrarlandı.

Kürt meselesi
(...)
Siyasi açıdan Türkiye Kürtleri üç gruba ayrılıyor: PKK destekçisi Kürt milliyetleri, sol ve sosyal demokrat fikirleri destekleyen Alevi Kürtler ve 2000’li yıllarda Erdoğan’ın partisini destekleyen (Kürtlerin yarısını oluşturan) dini muhafazakar Kürt çoğunluk.
Kürt çoğunluğun AKP’ye desteği Ankara’ya yaradı. Böylece muhafazakar çoğunluk Kürt meselesinden dışlandı ve ülkenin toplumsal ve siyasal sistemine entegre oldular. Ancak Suriye Savaşı’nın başlamasıyla ve IŞİD’in ortaya çıkmasıyla her şey değişti. Bundan sonra Kürtler milli ve siyasi konsolidasyona hazır olduklarını ispatladılar.
Ankara’nın kuşatma altındaki Kobani’ye yardımı reddetmesinin ardından muhafazakâr çoğunluk Erdoğan’a ve partisine sadakatten vazgeçtiler. Türk hükümetiyle Kürtler arasındaki diyalogun kesilmesinin ardından daha da büyük bir hayal kırıklığına düştüler.
Türkiye’yi istikrarsızlaştıran diğer bir önemli faktör de savaşla tahrip olan Suriye’yle 822 km uzunluktaki sınırın geçirgenliği. Radikaller Suriye’den Türkiye’ye (Erdoğan’ın sıkça eleştirildiği üzere) sadece Türk hastanelerinde tedavi görmeye değil, ülkenin milli güvenliğini bozan terör saldırılarını gerçekleştirmek için de geliyorlar.
Ancak, rapora göre, milli güvenliğe yönelik artan tehditler Türk toplumunu konsolide etmeyip mevcut siyasi çatlağı daha da derinleştirecek. Zira geçmişin aksine, ordunun Kürtlerle askeri açıdan karşı karşıya gelmesi artık Türklerden geniş destek görmüyor.

Suriye tuzağı
2015’te Suriye’deki gelişmeler Ankara’nın lehine değildi. Kasım ayında Rus uçağının Türk hava kuvvetlerince düşürülmesiyle Türkiye Suriye’yi etkileme şansını kaybetti. Geçen haftalarda hükümete yakın gazeteler Suriye çatışmasına müdahale için en uygun vakit olduğunu yazsalar da bu haberlerin amacı sadece kamuoyunu konsolide etmekti.
Türkiye’nin Suriye’ye bir operasyon düzenlemesini ihtimal dışı kılan birçok sebep var.
Birincisi, teknik olarak herhangi bir kara operasyonu hava desteğini gerekli kılar. Şu anda Suriye hava sahası Rus Hava Kuvvetleri tarafından kontrol ediliyor ve Türk jetlerinin Suriye hava sahasına girmesine müsaade edilmeyecek.
İkincisi, Suriye’ye müdahale Ankara açısından çok ciddi diplomatik problemlere yol açacak. Operasyon Suudi Arabistan ve diğer Körfez monarşilerince desteklenecek. Ancak bu, ABD ve Rusya’yla bir çatışmanın kıvılcımını ateşleyecek. Dahası, böyle bir operasyonda Türk ordusu aynı anda birçok cephede savaşmak zorunda kalacak: Suriye ordusu, IŞİD, muhalif gruplar ve Kürt milisler. Erdoğan’ın böyle bir riski almaya hazır olmadığı aşikar.
Son olarak, eğer ki Türkiye Suriye savaşına müdahil olursa bu, ülkenin güneydoğusundaki Kürtlerle savaşmasıyla sonuçlanacak ve bu çatışma ülkenin her yerine sıçrayabilir.

Kavşak noktasında Türkiye
(...)
Şu anda Türkiye bir kavşak noktasında. Tercih şu: Ya Erdoğan tarafından bir süper-başkanlık cumhuriyetine dönüştürülecek ya da –bazı farklılıkları olsa da– liberal demokratik Avrupa tarzı bir devlete meyledecek.
Türkiye’nin geleceği liderine bağlı. Anayasaya göre yürütmenin başı Başbakan Davutoğlu, ancak güç/iktidar Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ellerinde. Davutoğlu Edoğan’ın himayesinde ve bir siyasetçi olarak Erdoğan’dan çok daha zayıf. Ama eğer ki Erdoğan’ın gücünü sınırlandırma cesaretini bulabilirse liberal bir Türkiye şansı önemli ölçüde artacak, diyor Rus analist.

Rusya’yla çatlak
Türkiye’nin Rus uçağını düşürmesinin ardından Moskova ile Ankara arasındaki gerginlikler düşmanlığa dönüştü. İlişkilerde herhangi bir iyileşme yakın gelecekte imkan dahilinde görünmüyor.
Shlykov, Rus-Türk ilişkilerine dair üç muhtemel senaryoyu sıraladı: Birincisi, Rusya ile Türkiye uzlaşabilir. İkincisi, Rusya’yla ilişkileri normalleştirmek için Türkiye, üst düzey siyasetçilerinden birini kurban edebilir, uçak düşürmenin sorumluluğunu onun üzerine yıkarak. Üçüncüsü, uzlaşma oldukça uzun ince bir yola dönüşebilir. Bu durumda ne Rusya ne de Türkiye tavize hazır olacaktır ve çatışma uzun vadeli bir perspektifle yatışmaya bırakılacaktır.
Şu an için durum üçüncü senaryoya uygun gelişiyor gibi görünüyor. Dünya Moskova ile Ankara arasında derin bir çatışmaya şahit oluyor ve bu çatışma, ancak başrol oyuncularının sahneyi terk etmesiyle yatışabilir.


ANKARA’DA REJİM DEĞİŞİMİ? ZANNETTİĞİNDEN DAHA FAZLA MUHTEMEL
Mike Whitney (Amerikalı yazar)
Counter Punch, 24.2.2016

(…)
Daha da önemlisi, Suriye’ye bir Türk müdahalesi, Erdoğan’ın sıkıca tutunduğu iktidarı ciddi bir şekilde aşındırarak ve ABD’nin Türk ordusu ve istihbaratındaki casuslarıyla birlikte çalışmak suretiyle istismar edebileceği kırılganlıklar yaratarak ülke içindeki bölünmüşlüğü şiddetlendirecektir. Nihai hedef, sorunlar yaratıp duran Erdoğan’dan –tıpkı Kiev’de CIA’in yürüttüğüne benzer şekilde- Washington’da planlanmış bir darbeyle kurtulmak üzere renkli bir devrimin fitilini ateşlemek için yeterince toplumsal huzursuzluğu teşvik etmek olacaktır.
Obama’nın önce gizlice Erdoğan’a yeşil ışık yakıp ve ardından birlikleri Suriye’ye geçer geçmez altındaki halıyı çekeceğini tahmin etmek hiç de zor değil. Çok benzer bir tertip, 1990’da Amerika’nın Irak Büyükelçisi April Glaspie’nin Saddam Hüseyin’in Kuveyt’i işgal planına olur vermesiyle gerçekleşmişti. ABD’nin Saddam’ı hızlı bir şekilde geri çekilmeye zorladığı büyük askeri harekatı başlatmasından evvel, Irak ordusu çoktan hedefine varmıştı bile; ancak o meşum Ölüm Otoyolu üzerinden ülkesine geri dönmeye çalışan 10.000’i aşkın Irak askeri kolay av haline gelerek Amerikan ateşi altında bir bir imha edilecekti. Bu, Washington’ın Saddam’ı devirme ve yerine itaatkar bir Arap piyonu geçirme planının ilk aşamasıydı.
Acaba aynı rejim değişikliği tuzağı şimdi de Erdoğan için mi kurgulanıyor?
Emin olun böyle görünüyor.


PUTİN, ERDOĞAN’I TEHDİT ETTİ: GEREKİRSE SANA KARŞI HEMEN BİR ASKERİ DARBE DÜZENLETTİREBİLİRİM; SENİ DE AMERİKALI PATRONUNU DA SURİYE’DE YENİLGİYE UĞRATACAĞIM
AWD News, 24.9.2015

Naif Türk Cumhurbaşkanı olan bitenden habersizken, Vladimir Putin, Recep Tayyip Erdoğan’ın Moskova’ya son resmi ziyaretini, sıkıntı içindeki Ortadoğu’da Ankara’nın müdahaleci siyasetini sertçe eleştirmek için kullandı.
Moscow Times gazetesine göre, Rus Devlet Başkanı Moskova’nın harap durumdaki Suriye hava kuvvetlerini ileri teknoloji ürünü MiG-35 savaş uçaklarıyla donatacağını ve ilk özel Rus görev gücünü çoktan Halep’e yolladığını Türk mevkidaşına hatırlattı.
Türk Cumhurbaşkanı, Suriye’deki kendi yayılmacı gündemini Rusya’nın Suriye’de Esed’e kararlı desteğiyle bir şekilde uzlaştırmaya niyetlenirken, –söylentilere göre talihsiz Erdoğan’ı açıkça tehdit eden– mevkidaşı Putin’in çok sert eleştirilerine maruz kaldı.
Moscow Times’a göre Kremlin’de kapalı kapılar ardında üç saat süren toplantıda Sayın Putin, “Rus ve Türk orduları arasında dostane bağlar var ve gerekirse, eğer vahim bir politika olan el-Kaide teröristlerini desteklemekten ve yaralı IŞİD savaşçılarını Türk topraklarında barındırmaktan vazgeçmezsen, burada Moskova’dan sana karşı hemen bir askeri darbe düzenlettirebiliriz” demiş.
“Seni de Amerikalı patronunu da Suriye’de yenilgiye uğratabilirim ve uğratacağım da” diyerek şöyle devam etmiş: “Rusya’nın müttefiklerini terk edeceğini beklemek ne kadar ahmakça. Libya’nın kaderini Amerikalılara bıraktık da ne oldu? Üzerinden beş yıl geçti ama demokratik bir yönetim yerine senin el-Kaideci dostların cirit atıyor ve her şeyi mahvediyor. İnanıyorum ki resmin bütünü seni aydınlatmıyor, Sayın Erdoğan… Ben bir hatayı ikiletmem!”



TÜRK ASKERLER ERDOĞAN'I DEVİREBİLİR
Özet tercümesi: Sputnik Türkçe, 25.03.2016


Michael Rubin, "Could there be a coup in Turkey", American Enterprise Institute, 21.3.2016
Yazının İngilizce orijinaline http://www.aei.org/publication/could-there-be-a-coup-in-turkey/ veya http://www.michaelrubin.org/18639/turkey-coup linklerinden ulaşabilirsiniz.

ABD'nin Ortadoğu ve Türkiye uzmanı eski Pentagon çalışanı Michael Rubin, Türkiye'de askeri darbe olasılığının yüksek olduğunu savundu.
Michael Rubin, Amerikan Girişim Enstitüsü (American Enterprise Institute) internet sitesinde yayınlanan yazısında, halihazırda Türkiye'deki durumun acınacak olduğunu, işlerin giderek daha kötüye gittiğini belirtti.
‘ÖZEL SEKTÖR BORCU KONTROLDEN ÇIKTI'
Sorunun sadece yeni terör dalgası bağlamında güvenlik sistemindeki açıkların olmadığını ifade eden uzman, ülke içindeki bazı diğer sorunları da sıraladı. Rubin, "Türkiye'nin kamu borcu istikrarlı olabilir ama özel sektör borcu kontrolden çıkıyor. Ülkenin turizm sektörü oynak, Türk parasının zayıflaması ise vatandaşların alım gücünü olumsuz yönde etkiledi" dedi.
‘DELİ SULTAN' HIZIYLA SARAYLAR İNŞA EDİYOR'
Cumhurbaşkanı Recep Tayip Erdoğan'ın da kontrolden çıktığını söyleyen Rubin, "Muhalifleri hapse atıyor, basına baskı yapıyor ve ‘deli sultan' hızıyla saraylar inşa ediyor" yorumunda bulundu.
‘ERDOĞAN'IN DUYGUSAL PATLAMALARI ŞAŞKINLIK YARATIYOR'
Erdoğan'ın Anayasa Mahkemesi'ni feshetmekle tehdit ettiğini hatırlatan uzman, "Onun ani duygusal patlamaları Türkiye içinde olduğu kadar dışında da şaşkınlık yaratıyor. Hatta iktidardaki partinin üyeleri bile onun artan paranoyası hakkında fısıldaşıyor" ifadelerini kullandı.
‘ANKARA'NIN KÜRTLERLE ÇATIŞMAYI KAZANMA ŞANSI YOK'
Erdoğan'ın Kürtlerle çatışmasını da hatırlatan Rubin, "Erdoğan önce onlarla barış görüşmelerine gitti, sonra yine onlara karşı savaş açtı. Ankara'nın bu çatışmayı kazanma şansı yok, aksine ülkenin gerçekten bölünme olasılığı çok yüksek" dedi.
‘TÜRK ASKERİ DURUMUN FARKINDA'
Erdoğan'ın Türkiye'yi uçurumun eşiğine getirdiğini Türk askerlerinin de farkında olduğunu kaydeden yazar, "Eğer Türk askerler, Erdoğan'ı devirerek yakın çevresini hapse atmayı düşünürse yanına kâr mı kalacak? Mantıksal analiz açısından bakıldığında evet, ancak bu tür eylemleri onaylama açısından hayır" yorumunda bulundu.
DARBE OLURSA ABD NE DER?
"(ABD Başkanı Barack) Obama idaresi başkanlık seçimleri arifesinde olası darbe liderlerine yönelik eleştirinin ötesine gitmez, özellikle de bu liderler ülkede demokrasiyi onarma yönünde net adımlar atarsa" diyen Rubin, bu konuda şu değerlendirmede bulundu:
"Washington, (2013'te devrilen Mısır Cumhurbaşkanı Muhammed) Mursi'ye üzüldüğü gibi Erdoğan'a üzülmeyecek. Eski Mısır liderinin demokrasiye bağlılığı hâlâ tartışma konusu olabilir belki ama mevcut Türkiye cumhurbaşkanı durumunda bu konu aktüel değil. Hem Demokratlar hem de Cumhuriyetçiler yeni rejimle çalışmaya hazır olacak."
Türkiye'nin NATO üyeliğinin olası askeri darbe için engel olmayacağını ifade eden Rubin, yeni yönetimin batılı insan hakları savunucularının Türkiye'deki ihlallere ilişkin eleştirileri azaltmak için hemen gözaltındaki gazetecileri serbest bırakacağı ve Erdoğan'ın ele geçirdiği medya kuruluşlarını hak sahiplerine iade edeceği tahmininde bulundu.
Uzman, "Bunun yanında, eğer yeni olası iktidar samimi bir şekilde Kürtlerle işbirliği yapmaya hazır olduğunu gösterirse Washington onları destekler" diye ekledi.

Rubin, "Şu iki faktör, zaten kırılgan olan Türk politikasının daha da zayıflayacağını gösteriyor: İç anlaşmazlıkların artması ve olası darbenin Türk askerleri için ciddi sonuçlar doğurmayacak olması" iddiasında bulundu.

J.SOLOMON: TÜRKİYE’DEKİ İSTİKRARSIZLIK TERÖRE KARŞI SAVAŞA ZARAR VEREBİLİR

Darbeleri mazur gören veya gösteren herkesi kınıyor, darbecileri lanetliyoruz


TÜRKİYE’DEKİ İSTİKRARSIZLIK TERÖRE KARŞI SAVAŞA ZARAR VEREBİLİR

Jay Solomon (The Wall Street Journal’ın dış politika ve milli güvenlik yazarı) & Carol E. Lee (The Wall Street Journal’ın Beyaz Saray muhabiri)
Wall Street Journal, 15.7.2016

Tercümeler: Zahide Tuba Kor


(…)
Bir darbe teşebbüsünün önceden aleni bir ikaz olmaksızın gerçekleşmesi tedirginlik verici olarak görülüyor. Eski CIA yetkililerinden ve şu anda Brookings Enstitüsü’nde görev yapan Bruce Riedel, “ABD’nin Türk ordusu ve istihbaratıyla çok yakın bağları var. Washington eğer darbe teşebbüsü konusunda önceden herhangi bir uyarı almadıysa bu son derece tedirginlik vericidir” dedi.
Cuma günkü kriz sırasında ABD’li yetkililer Sayın Erdoğan’ın nerede olduğundan emin değildi.
(…)
Bu isyan, Türk-Amerikan ilişkilerinde daha fazla belirsizlik demektir. (…)
Başlangıçta Amerikan Başkanı Obama, sandıkla iktidara gelen İslamcı liderlere bir öncü olarak gördüğü Sayın Erdoğan’la düzenli istişarelerde bulunuyordu.
Ama son yıllarda belirginleşen otoriter çizgisinden ve İslam Devleti’ne karşı savaşta değişken duruşundan dolayı Beyaz Saray’ın Erdoğan’dan rahatsızlığı giderek arttı. (…)
(…)
Beyaz Saray, Türkiye’nin kısa süre evvel İsrail’le ilişkilerini düzeltmesinden yüreklenmişti.
Darbe teşebbüsü, bölgesel istikrarsızlığın arttığı ve aynı zamanda ABD’nin İslam Devleti’yle mücadele çabalarının yoğunlaştığı bir dönemde yaşadı.
(…)
Bölge uzmanları Türkiye’deki kaosun Moskova ile Washington’ın İslam Devleti’ne karşı savaşı yoğunlaştırma çabalarını baltalayacağını söylüyor.
Washington Yakın Doğu Enstitüsü’nde Ortadoğu uzmanı olan Andrew Tabler diyor ki “Washington Moskova’da hangi bahsi oynarsa oynasın, bunu hayata geçirmek Türkiye’deki darbeden sonra artık çok daha zorlaşacak. Darbenin başında kimin olduğunu bilmiyoruz.”
Bölge uzmanları Türkiye’deki siyasi durumun Ortadoğu ve Avrupa’da daha fazla istikrarsızlığı besleyeceğini söylüyor. (…)
Washington’daki Wilson Merkezi’nin Ortadoğu programı direktörü Henri Barkey, “Türkiye’de her ne olursa olsun gerek bölge gerekse Amerikan ulusal güvenlik çıkarları için durumun daha da kötüleşmesi muhtemeldir” diyor.

11 Temmuz 2016 Pazartesi

R.KAPLAN: PUTİN’İN BREXIT ZEVKİ NASIL BASTIRILIR?



PUTİN’İN BREXIT ZEVKİ NASIL BASTIRILIR?

Robert Kaplan (Amerikalı dış politika yazarı; Yeni Amerikan Güvenliği Merkezi kıdemli araştırmacısı)
Wall Street Journal, 30.6.2016

Tercüme: Zahide Tuba Kor

Onlarca yıldır NATO ile AB sessiz sedasız uyum içinde çalışageldi. NATO’nun Avrupa’nın birliğine ihtiyacı vardı ve AB –elitist ve devletçi bürokrasisine rağmen– bunu büyük ölçüde sağladı. Şimdi ise Brexit referandumunun birlikten ayrılma dalgasını tetikleme ihtimali karşısında bu mimari yıkılıyor.

Bu arada NATO hala Rus yıkıcılığı ve apaçık saldırganlığı karşısında Orta ve Doğu Avrupa’yı savunmak zorunda. Avrupa’nın dağılmasını özlemle bekleyen Rus Devlet Başkanı Putin, Brexit’i bir zafer olarak görüyor olmalı. Soğuk Savaş’ın ilk günlerinden bu yana NATO ve AB hiç bu denli Amerikan liderliğine ihtiyaç duymamıştı. Brexit mevcut ve müstakbel Amerikan başkanı için bir test niteliğinde.

Kuzeyde Estonya’dan güneyde Bulgaristan’a kadar uzanan, SSCB’nin eski parçaları olan Rusya’ya komşu NATO üyesi ülkeler, bu gelişmeden en fazla kaybedecek olanlar. 1990’larda bu ülkeler, bütün trajedileriyle birlikte artık tarihi geride bıraktıklarını zannetmişlerdi. Şu anda ise Polonya sağcı popülizme doğru sürükleniyor, Macaristan yeni-otoriterliğin eşiğinde, Romanya görece zayıf ve yolsuzluklara batmış durumda, Sırbistan ve Bulgaristan ise Rus yıkıcılığı ve nüfuzuyla alttan alta zayıflatılıyor. Geri dönen jeopolitik kaos, bazı açılardan, 1930’ları hatırlatıyor.

Kolektif güvenlik artık soyut bir hale bürünüyor. Avrupa parçalandıkça –bir üye devlete karşı saldırıyı herkese yönelik bir saldırı addeden– NATO Antlaşması’nın 5. maddesini uygulamaya sokma kararlılığı azalacak. Yeni ortaya çıkmakta olan bu boşluğu ABD, fazlaca yayılmaksızın, diplomasi ile muhtemel askeri gücün ustaca bir birleşimiyle doldurabilir. Eğer bunu yapmazsa Soğuk Savaş’taki zafer kökten silinmiş olacak.

Birleşik Krallık’la konunun ayrıntılarına girelim. NATO’nun açılımı olan “Kuzey Atlantik” kelimeleri kilit önemde. Avrupa’dan kopan İngiltere, ABD’yle ittifakını yeniden canlandırmak zorunda. Bu iki devlet birlikte hareket ederse eğer, Avrupa anakarasında Rusya kapılarına kadar güç projeksiyonunu sürdürebilir.

Bu önemli; zira Brexit, yüzlerce yıllık geçmişi olan İngiliz jeopolitiğinin kilit hedefine darbe vurdu: herhangi bir gücün Avrupa anakarasında egemen olmasını engellemek. Ama şimdi Almanya’nın tam da bunu hayata geçirmesine imkan verildi. Avrupa’da kim Almanya’ya rakip olabilir? Fransa, kendi popülist dalgasıyla (Marine Le Pen’in Ulusal Cephesi’yle) boğuşan ve çok ihtiyaç duyduğu iktisadi reformları dahi hayata geçiremeyen, giderek ikinci lige düşen bir güç.

Almanya ile İngiltere son dönemde müttefikti ve aralarındaki ticaret önümüzdeki süreçte devam edecektir. Ama mevcut itidalin ve sağduyunun gelecekte de devam edeceğinin herhangi bir garantisi yok. Konrad Adenauer’dan bu yana uzun bir Alman başbakanları listesi, Atlantik yanlısıydı ve Avrupa barışı ve istikrarında Almanya’nın eşsiz sorumluluğunun da bilincindelerdi. Ama müstakbel Almanya başbakanları böyle olmayabilirler.

Angela Merkel döneminin ardından Almanlar, pek de bir işe yaramadığı görülen Yunan borçlularla ve Rus maceracılarla baş etme görevinden bıkıp usanabilirler. Rusya’yla kendi başlarına, AB’den ayrı bir şekilde bir pazarlığa girişebilirler veya –diğer Avrupa ülkelerinin yaptığı gibi– popülist milliyetçiliğe kayarak içe dönebilirler. Popülizm dalgasının, Avrupa’nın geleneksel siyasi partilerinin dayandığı felsefi boşluğu ortaya dökmesi gerçeği karşısında, Almanya niye bu cereyandan muaf kalsın ki?

İşte bu yüzden –İkinci Dünya Savaşı’nın sona ermesinden bu yana– Alman dış politika kurumuyla iş tutmada ve onu teşvik edip desteklemede Amerikan diplomasisi hiç bu denli hayati hale gelmemişti. ABD, Washington-Londra ve yine Washington-Berlin arasında hiçbir boşluğa izin vermemeli. Avrupa’ya yol göstermek, işte bu iki ülkeye yol göstermek demektir. Eğer bu yapılabilirse geri kalan kısımda taşlar yerli yerine oturabilir.

Bundan sonra, sırasıyla güneydoğu ile kuzeydoğu Avrupa’nın demografik ve coğrafi merkezleri olan Romanya ve Polonya geliyor. ABD mayıs ayında Romanya’ya füze savunma kalkanı yerleştirdi ve Polonya’ya da benzer bir sistemin yerleştirilmesi için hazırlıklar yapıldı. Her ne kadar NATO tarafından etkin hale getirilse de bunlar esasında Amerikan inisiyatifleri. Brexit’in akabinde füze savunma kalkanları çok büyük anlamlar kazandı. Her ne kadar resmiyette İran’ı caydırma amaçlı dense de, Romanya ve Polonya’ya yönelik olarak fiiliyata geçirilen bu askeri taahhüt, aynı zamanda Sayın Putin’e de bir mesaj veriyor: Avrupa içinde ne türden bir siyasi kaos yaşanırsa yaşansın Romanya, Polonya ve diğer komşu NATO üyelerine yönelik saldırganlığın ve yıkıcı faaliyetlerin bir maliyeti olacaktır.

Nisan ayında Romanya’nın Karadeniz sahiline 2 Amerikan F-22 savaş jeti gönderilmesi Rusların bölgedeki uçuşlarını geçici de olsa sekteye uğratabilir. Üstelik Rusların Bulgaristan ve Gürcistan’daki yıkıcı faaliyetlerinin düzeyi dikkate alındığında, Romanya sahili ABD’nin Karadeniz’de donanma gücünü konuşlandırması için en mükemmel platformu sunuyor. Benzer şekilde Polonya da -Rusların hava sahası ihlallerini sürdürdüğü- Baltık ülkelerine destek için uygun bir konumda.


Brexit’in artçı şokları, henüz yeni başlıyor ve daha yıllarca Avrupa’yı bulandıracaktır. ABD, Avrupa’nın siyasi ve iktisadi meselelerini çözemez, ama Avrasya’daki bölgesel güç dengesini muhafaza etmek için Orta ve Doğu Avrupa’daki müttefik demokrasileri koruyabilir. Belki Avrupa’da idari üst yapının zayıflamasının uzun vadede iyi olduğu iddia edilebilir; ama jeopolitik açıdan bu kötü bir durum ve ABD bu meydan okumaya karşı harekete geçmek zorunda.


15 Mart 2016 Salı

R.HAASS - ÇÖL FIRTINASI, SON KLASİK SAVAŞTIR



ÇÖL FIRTINASI, SON KLASİK SAVAŞTIR
Richard N. Haass (Amerikalı diplomat ve Dış İlişkiler Konseyi başkanı)
Wall Street Journal, 31.7.2015

Tercüme: Zahide Tuba Kor

1990 Temmuz’unun ortalarıydı ve günlerdir Amerikan istihbaratı Saddam Hüseyin’in askeri birliklerini Irak’ın Kuveyt sınırına konuşlandırdığını izlemekteydi. Başkan George Bush’un yönetiminden pek çoğumuz –o dönemde ben Milli Güvenlik Konseyinde en üst Ortadoğu uzmanıydım- zannettik ki bu, gambot [devletlerin birbirlerini güç kullanmakla tehdit ederek yürüttükleri] diplomasisinin 20. yüzyıl sonu versiyonundan pek de farklı değil. Saddam’ın güneydeki zengin ama güçsüz komşusuna petrol üretimini azaltma konusunda baskı yapmak için blöf yaptığını düşündük. 
(…) Saddam’ın yoldaşı Arap liderler, Bush yönetimine sessiz kalması ve barışçıl sonuca ulaşılmasına bir fırsat tanıması telkininde bulundular. Temmuz ayı sonunda Saddam ilk defa ABD’nin Irak Büyükelçisi April Glaspie ile bir araya geldi ve onun Washington’a çektiği telgraf, bunun özenle hazırlanmış jeopolitik bir tiyatrodan ibaret olduğu fikrini güçlendirdi.
Ancak 1 Ağustos’a gelindiğinde anlaşıldı ki Saddam, Kuveyt’e gözdağı vermek için yeterli olan miktardan kat be kat fazla askeri birlik yığmaktaydı. Dışişleri ve savunma bakanlıkları ile istihbarattan üst düzey isimler hemen Beyaz Saray’da toplandı. (…) Irak’ın askeri müdahalesini engellemenin bir yolunun Başkan Bush’un Saddam’ı telefonla araması olduğuna karar verdik. (…)
Seçenekler üzerinde düşünürken telefon çaldı. Dışişleri Bakanı bakanlığının az evvel Kuveyt’teki Amerikan Büyükelçisinden Irak işgalinin başladığı haberini aldığını belirtti. Başkan sertçe/ümitsizce “Saddam’ı aramanın bir anlamı kalmadı” dedi.
O sırada Soğuk Savaş sonrası dönemin ilk büyük krizinin başladığının farkında bile değildik. (…) Körfez Savaşı hala hatırlanmaya değer; sadece sonuçları itibarıyla Soğuk Savaş sonrası dönem için iyi bir başlangıç olması hasebiyle değil, hala anlamını/değerini koruyan birtakım dersler çıkarıldığı için.
Saddam’ın Kuveyt’i işgali bizi sürpriz bir şekilde yakaladı ve yönetimin kafa karışıklığını atlatması birkaç gün aldı. Başkan Bush’un başkanlığında 2 Ağustos’taki ilk Milli Güvenlik Konseyi toplantısı, ne yapılacağı konusunda karar verilemediğinden moral bozucuydu. Daha da kötüsü başkan askeri müdahalenin düşünülmediğini açıkça söyledi. Aslında kastetmek istediği, yola bununla [askeri müdahaleyle] başlamak için henüz erken olduğuydu; ama basın bunu askeri mukabele seçeneğinin masadan indirildiği şeklinde yorumladı.
(…)
4 Ağustos’taki MGK toplantısında, durumun daha da kötüleşmesini önlemek –ve Saddam’ı diğer bir petrol zengini komşusuna saldırmaktan caydırmak- için Suudi Arabistan’a Amerikan birliklerinin gönderilmesinin teklif edilmesi üzerinde uzlaşıldı. (…)
ABD çoktan ekonomik yaptırımları yürürlüğe koymuş ve Irak ve Kuveyt’in hesaplarını dondurmuştu. (…)
(…) Saddam geri adım atma emaresi göstermiyordu ve başkan, Arap liderlerin kendilerine bir şans verilirse meselenin diplomatik çözümü için çalışacaklarına dair güvencelerinden/vaatlerinden giderek yorulmaktaydı. Başkan ayrıca basında çıkan Amerikan yönetiminin yeterince çaba sarf etmediğine dair eleştirilerden de rahatsızdı. (…)
Diplomasi ve ekonomik yaptırımlar Saddam’a geri adım attırmakta başarısız kaldı. Suudi Arabistan’ı korumak ve Irak birliklerini Kuveyt’ten çıkarmak üzere Ocak ayı ortasında 500 bin kişilik askeri birlik ile ekipmanın sevkiyatı tamamlanarak Çöl Fırtınası Operasyonuna geçildi. Yönetim sadece BM’nin onayını almakla kalmadı, Avustralya’dan Suriye’ye kadar küresel bir koalisyon da toparladı. 6 haftalık hava gücü ve 4 günlük kara operasyonu sonucunda Kuveyt özgürleştirildi ve statüko yeniden tesis edildi.
O günler, bugün Ortadoğu’da karşı karşıya kaldığımız durumdan –yani bölgenin birçok yerini saran anarşiden ve geniş toprakları elinde tutan cihatçı radikallerden- daha farklı gibi duruyor. Ama Körfez Savaşı’ndan alınan temel dersler hala dikkate alınmaya değer.
Ekonomik yaptırımlardan fazla bir şey beklememek lazım. Dünyanın çoğunun desteklediği geniş kapsamlı/sert yaptırımlar dahi Saddam’ı Kuveyt’ten çekilmeye ikna edemedi – tıpkı son yıllarda Rusya’yı, İran’ı veya Kuzey Kore’yi temel siyasetlerini değiştirmeye ikna edemediği gibi. Ayrıca Irak ve Küba örnekleri gösterdi ki yaptırımlar, ekonomide hükümetin tahakkümünün daha fazla artması gibi beklenmedik bir sonuca yol açabilir.
Tahminler/varsayımlar tehlikelidir. (Benim de içinde olduğum) Bush yönetimi, Saddam’ın gerçekten de Kuveyt’i işgal edeceğini fark etmekte gecikti – ve Kuveyt’teki yenilgisinin ardından ayakta kalamayacağı yönündeki tahmini de aslında fazlaca iyimserdi. Sadece 10 yıl sonra ikinci Bush yönetimi tarafından yapılan tahminlerin birçoğu Irak’ta feci maliyetlere yol açtı. Keza halefi Obama yönetiminin Irak’tan askeri birlikleri çekerken, Libya’ya sınırlı bir müdahale başlatırken, Mısır’ın Hüsnü Mübarek’ini çekilmeye teşvik ederken ve Suriye’de rejimin değişmesi çağrıları yaparkenki güllük gülistanlık tahminleri de…
Çoktaraflılık ABD’yi sınırlandırmakla birlikte büyük kazançlar da sağlayabilir. Geniş katılım bir ölçüde yükün paylaşılmasını sağlar. Körfez ülkeleri ve Japonya’nın maddi katkısı sayesinde Körfez Savaşı’nın ABD’ye maliyeti neredeyse olmadı. Çok taraflılık –yani BM Güvenlik Konseyinin desteği- ABD içinde ve dünyada kamuoyu desteğini ve meşruiyeti de sağlayabilir.
Başarılı politikaların dahi öngörülemeyen olumsuz sonuçları olabilir. Körfez Savaşı’ndaki tek taraflı zaferimiz, diğerlerini [ABD’ye hasım güçleri kastediyor] ABD’yle geleneksel savaş meydanında muharebeye girmekten kaçınmaya ikna etmiş olabilir. Ortadoğu’da birçoklarının tercihi bundan sonra şehir terörü olurken, Kuzey Kore gibi diğer düşmanlarımız da iktidarda kalmak için nükleer caydırıcılığı tercih ettiler.
Sınırlı hedefler çoğunlukla daha akıllıcadır. Durumun değişmesini sağlamayabilir; ama makbul, mümkün ve maliyeti düşük olma avantajı söz konusudur. Hırslı/iddialı hedefler daha fazla şey vaat edebilir, ama sözünde durmak imkansız olabilir. 1950’de [Kore’de] güneyi kurtarmakla yetinmeyip pahalı ve başarısız bir hamleyle yarımadayı kuvvet kullanarak birleştirmek üzere 38. paralelin kuzeyine doğru ilerlediğinde ABD’nin başı belaya girmişti.
Körfez Savaşı’nda Başkan Bush, Amerikan hedeflerini BM Güvenlik Konseyi ve Kongre’nin onay verdiğiyle –yani Saddam’ı Kuveyt’ten çıkarmakla- sınırlı tuttuğu için sık sık eleştirilere maruz kaldı. Birçokları “Bağdat’a ilerlemeliydik” dedi. 10 yıl sonra ABD’nin Irak ve Afganistan’da bizzat tecrübeyle öğrendiği üzere, kötü bir rejimden kurtulmak, daha iyi ve kalıcı bir alternatif [rejim] inşa etmekten daha kolaydır. [Kağıt üzerinde] mütevazı [saydığımız] hedefler yabancı topraklarda [fiiliyatta] yeterince iddialı/hırslı olabilir. Yerel gerçeklikler hemen her zaman Amerikan yönetiminin soyut çıkarımlarına baskın çıkar/gölgede bırakır.
Amerikan liderliğinin bir alternatifi yok. Dünya kendi kendine işlemiyor; jeopolitik pazarda düzeni tesis eden herhangi bir görünmez el yoktur [Z.T.K. Adam Smith’in piyasa ekonomisinde görünmez el kuramından hareketle yazar böyle bir teşbih yapmış]. Körfez Savaşı gösterdi ki dünyayı harekete geçiren ABD’nin görünen elidir.
Benzer şekilde, Amerikan başkanlığının yerine ikame edilebilecek bir alternatif de yoktur. 25 yıl önce Amerikan Senatosu, BM kararının uygulanması çerçevesinde olsa dahi, Irak’la savaşa girmeye neredeyse karşı çıkmıştı. Eğer [düzgün bir şekilde] yönetmek isteniyorsa ülkede 535 dışişleri veya savunma bakanı olamaz [Z.T.K. Dışişleri veya savunma bakanı gibi rol oynamaya kalkışan Senatodaki toplam 535 senatörü kastediyor].
İhtiyari savaşlardan sakının. 1991 Körfez Savaşı –tıpkı 2003 Irak Savaşı gibi- bir zaruret savaşıydı. ABD’nin hayati çıkarları tehlikedeydi ve çoktaraflı yaptırımlar ve yoğun diplomasi yetersiz hale gelince geriye bir tek askeri seçenek kalmıştı. Ama gelecekteki Amerikan savaşlarının ekseriyeti ihtiyari savaşlar olacak gibi görünüyor: tehlike altındaki çıkarlar hayati değil, sadece önemli olacak veya karar alıcıların askeri güç dışında [başka] seçenekleri olacak. Böyle ihtiyari/keyfi kuvvet kullanımı kararlarını almak çok daha zordur -ve savunulması da çok daha zordur-; hele de çoğu zaman olduğu gibi, savaş ve neticesi, mimarlarının tahminlerinden çok daha maliyetli ve çok daha az başarılı olursa.
Körfez Savaşı’nın tarihî etkisi, o dönemde –Sovyet İmparatorluğunun yıkılmasının ardından bu savaşın yeni bir küresel işbirliği çağını başlatacağı beklentisindeki Başkan Bush da dahil- birçoklarının tahmininin aksine daha az oldu. ABD fazla uzun sürmeyecek bir üstünlük elde etti. Çin’in yükselişi, Sovyet sonrası Rusya’nın yabancılaşması, teknolojik yenilikler, Amerika’nın siyasi fonksiyon bozukluğu, 11 Eylül’ün akabinde iki tüketici/bezdirici savaş… Bunların tamamı, gücün daha da yayıldığı/yaygınlaştığı ve karar almanın daha ademimerkeziyetçi hale geldiği bir dünyanın doğmasına yol açtı.
Körfez Savaşı bugün bir anomali gibi görülüyor: ulus inşasına değil de dış saldırganlığı engellemeye odaklanan, şehirlerde özel birlikler ve düzensiz birliklerle değil de savaş alanında müşterek birliklerle verilen, net bir başlangıcı ve sonu olan kısa ve keskin/şiddetli bir savaştı. Müteakip savaşlardan en büyük farkı, çok taraflı, ucuz ve başarılı olmasıydı. Körfez Savaşı’nın uğruna verildiği “askeri yollardan toprak elde etmenin kabul edilemezliği” prensibi dahi, son dönemde Rusya’nın Ukrayna’ya saldırganlığı karşısında uluslararası toplumun pasifliği nedeniyle artık sorgulanır hale geldi. 
1990-91’deki olayları bugünün Ortadoğu’sunu [ifade eden mevcut] kargaşaya bağlamak zorlama olur. Bölgenin hastalıkları –ve ayrıca 2003 Irak Savaşı ve akabindeki kötü yönetim, ardından Amerikan birliklerinin Irak’tan çekilmesi, 2011 Libya müdahalesi ve ABD’nin Suriye’de harekete geçmekte süregiden başarısızlığı- her biri mevcut karışıklığı/altüst oluşu çok daha fazla açıklayıcıdır.

Körfez Savaşı Amerikan dış politikasının dikkat çekici/büyük bir başarısıydı. Saddam’ın küstahça bir hareket olan toprak kazanımını cezalandırmayarak yanına kâr kalmasını sağlayacak ve belki de Ortadoğu’nun çoğunu hakimiyeti altına almaya kalkıştıracak muhtemel bir dehşet verici sonucu engelledi. Ama bu, kısa süreli bir zafer oldu ve ne Bush’un ümit ettiği üzere “yeni dünya düzeni”ni filizlendirebildi ne de Ortadoğu’yu kurtarabildi.