14 Kasım 2020 Cumartesi

Z.T.KOR: ABD SEÇİMLERİ YAHUDİ SEÇMENLER ARASINDAKİ BÖLÜNMEYİ DERİNLEŞTİRDİ


ABD SEÇİMLERİ YAHUDİ SEÇMENLER ARASINDAKİ BÖLÜNMEYİ DERİNLEŞTİRDİ

Zahide Tuba Kor  

Anadolu Ajansı, 11.11.2020

https://www.aa.com.tr/tr/analiz/abd-secimleri-yahudi-secmenler-arasindaki-bolunmeyi-derinlestirdi/2039948

 

NOT: Anadolu Ajansı’nın yazı uzunluğu standardını çok aştığı için çıkarmak zorunda kaldığım bölümleri ekleyerek aşağıda paylaşıyorum. Bütün yeni eklemeler kırmızı renklidir.

NOT: Blogda yer alan 800 küsur içeriğe http://ortadogugunlugu.blogspot.com.tr/2018/01/bu-blogda-neler-var.html linkinden toplu olarak ulaşabilirsiniz.

Kaynak göstermeden blogdaki yazı, tercüme ve infografikleri kullanmamanız önemle rica olunur.

 

Özet: ABD seçimleri gerek Yahudiler arasındaki fay hatlarını gerekse Yahudi-Evanjelik ilişkilerini net bir şekilde gözler önüne sermesi bakımından önemli.

 

4 Kasım’da İsrail’in i24 News haber kanalında Yahudilerin Amerikan seçimlerindeki tutumunun tartışıldığı programda Evanjelik aktivist Joel Rosenberg durumu iyi özetledi: “Amerikalı Yahudilerin çoğunluğu Joe Biden’a, İsrailli Yahudilerin ve Amerikalı Hristiyan Evanjeliklerin çoğu ise Donald Trump’a oy verdi. Artık -ezici çoğunluğu solcu ve Demokrat olan- Amerikalı Yahudiler ile -sağcı ve Trump destekçisi olan- İsrailli Yahudiler arasındaki fark kapanamaz şekilde genişlerken, değerler ve çıkarlar bakımından İsrailli Yahudiler ile Amerikalı Evanjelik Hristiyanlar birbiriyle örtüşüyor. (…) Trump’ın 2016 zaferinde Evanjelikler belirleyiciydi. Başkan Trump İsrail’e her ne istediyse verdi. Biden-Harris kazanırsa bu bizim için yıkıcı olacak.”

İsrailli ve Amerikalı Yahudilerin değerler ve öncelikler bakımından ne denli ayrıştığını, aynı programda konuşan Amerikalı Yahudi kadın Haham Rachel Kahn-Troster şu sözleriyle ortaya koydu: “Trump’ın ırkçılığa varan beyaz üstünlüğünden çok rahatsız ve endişeliyiz. Amerikalı Yahudiler oylarıyla Trump’ın ve Netanyahu’nun gündemini reddetti. Bizim önceliklerimiz ABD’nin temel meseleleri olan yeni tip koronavirüs (Kovid-19) pandemisi, sağlık hizmetleri, kadın ve LGBT hakları gibi konular. Trump, Ortodoks kesim dışında Amerikalı Yahudilerin değerlerini kesinlikle yansıtmıyor.”

 

Yahudi kesimler arasındaki fay hatları

2020 Amerikan seçimleri gerek Yahudiler arasındaki fay hatlarını gerekse Yahudi-Evanjelik ilişkilerini net bir şekilde gözler önüne sermesi bakımından önemli. Aslında on yıllardır Amerikalı Yahudilerin oy kullanma davranışı değişmiş değil. Bu defa farklı olan, Trump’ın İsrail kartını bir seçim yatırımı olarak alabildiğine kullanması ve İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’dan tutun birçok hahama ve kanaat önderine kadar Ortodoks ve milliyetçi Yahudilerin var güçleriyle Trump’ı desteklemesine ve teşvikine rağmen Amerikalı Yahudileri bir türlü ikna edememesiydi. Tabii bütün bu çabalarda hedef salt Yahudi seçmen miydi? Değildi elbet. Asıl hedef, Amerikan seçmeninin yüzde 20’sini oluşturan ve en çok sandık başına gidip blok halinde Cumhuriyetçilere oy verme eğilimindeki en büyük grup olan Evanjelik seçmenlerdi. Hristiyan Siyonistler de diyebileceğimiz Evanjelikler, kendi dini anlayışları gereği “İsrail’den fazla İsrailci” olmalarıyla meşhurdur.

“Kudüs’ün koruyucusu olduğu için Trump’a oy vermeniz Tanrı tarafından size emredildi.” [1] Evanjelik çevrelerde yürütülen propaganda işte buydu. Aslında tarihsel olarak Yahudi Siyonizminden çok daha önce ortaya çıkan Hristiyan Siyonizmi, İsrail’in kuruluşu ve bugüne kadar ayakta kalmasındaki en temel unsur olagelmiştir. İster Cumhuriyetçi isterse Demokrat olsun, gelmiş geçmiş bütün Amerikan başkanları İsrail’in korunup kollanmasını Ortadoğu politikalarının temeli kıldılar. Trump’ın ve ekibinin seleflerinden farkı ise temel motivasyonlarının Evanjelizm olmasıydı. Evanjelikler, İsrail devletini Kitab-ı Mukaddes’teki kehanetlerin bir tezahürü olarak görürler; ABD’nin kaderinin de İsrail’le sıkı sıkıya bağlı olduğuna inanırlar. Nihai kurtuluş için İsa Mesih’i dünyaya geri getirtmek temel öncelikleridir; bunun için de kadim toprakların tümünde İsrail egemenliği sağlanmalı, bütün Yahudiler İsrail’e göç ettirilmeli ve Kutsal Mabed yeniden inşa edilmelidir. Trump’a biçilen misyon tam da buydu ve İsrail sağına her istediğini vererek başladığı bu işi, Mesih’i getirtecek şekilde taçlandırmak için bir dönem daha seçilmesi elzemdi.

Seçimlerin öncesinde Trump’ın zaferi için duaya çağıranlar, sadece Evanjelikler değildi. İsrailli ve Amerikalı (anti-Siyonistler dışındaki) Ortodoks Yahudi gruplar da bu kervana katıldı. Onlar da Hz. Davud soyundan kendi Mesihlerini bekliyor ve ilahi kurtuluşta Trump’a önemli roller biçiyor. Ortodoks hahamların Amerikan seçimleri hakkındaki yorumları, Trump’ın -şahsen hiç dindar olmamasına ve skandallarla dolu özel hayatına rağmen- nasıl algılandığını ortaya koyuyor. (i24 kanalındaki bir programda Trump’ın gayriahlaki hayatı ve dengesiz kişiliği gündeme geldiğinde bir yorumcu “Bazen ilahi kurtuluş günahkar ve ahlakı bozuk insanlar eliyle gelir.” diyerek Tevrat’tan Yahudilerin kurtuluşunu sağlayan benzer tarihî örnekleri vermiş ve Trump eliyle ilahi kurtuluşun sağlanacağını vurgulamıştı.) Birkaç örnek verelim:

Haham Batzri, “Şahsi siyasi eğilimlerden bağımsız olarak, bizim için yaptığı her şey için Trump’ı kutsayıp hayır dualar etmek tüm Yahudilerin boynuna bir borçtur,” ifadesini kullandı.[2] Batı Şeria’nın kuzeyini kapsayan Samarya bölge konseyi başkanı Yossi Dagan, “Trump son dört yılda İsrail ve Yahudi halkı için harika işler yaptı. (…) Obama-Biden yönetiminin sekiz korkunç yılı hatırımızda. (…) İsrail’i, Yahudileri ve Hıristiyanları seven ve [Batı Şeria’yı kastederek] Tevrat topraklarını önemseyen herkes (…) İsrail Devleti’nin gerçek dostu Başkan Trump’a oy vermeli,” dedi.[3]

El-Halil’deki Kiryat Arba Yahudi yerleşimi Başhahamı Dov Lior, Trump’ı Yahudilerin ilk sürgünden geri dönmesine ve mabetlerini yeniden inşasına izin veren Pers Kralı Büyük Sirus’a benzetti. Lior’a göre Trump, “Doğru olanı yapmak için” yaratılmıştır.[4]

Yahudi şeriatının otoritelerinden Haham Yoel Schwartz’a göre ABD bir kavşaktaydı: “Trump seçilirse, yağmurlar tarlaların yeşermesini sağlayan bir nimet olacak (…); Biden seçilirse, aynı nimetler dünyayı yok eden bir tufana dönüşecek. (…) Demokratlar tufan neslinin günahlarını (eşcinselliği, kürtajı) yayarken Trump dünyayı kurtuluşa hazırlıyor.”[5] 

Seçimlerin ertesi günü Hasidik Yahudi Haham Isser Zalman Weisberg, Trump’ın kazanacağına neden emin olduğunu anlatırken Biden ile Demokratları cennette Hz. Havva’yı kandırıp yoldan çıkaran yılana benzetti. “Bu seçimler Biden ile Trump değil, her insanın kalbini kaydıran yılan ile onun daha derinlerinde yatan ilahi ruh arasında. (…) Bu seçimler ekonomi, Covid-19, iklim değişikliğiyle vs. ilgili değil; ilahi düzen için epik kozmik bir savaş. (…) Yahudi halkının ve tüm dünyanın kurtuluşu yakın. Bu nedenle Tanrı’nın savaşını vermek ve O’nun seçilmiş halkının yanında durmak üzere seçilen Trump’a bu misyonunu tamamlama fırsatı verileceğine %1000 eminim.”[6] 

Amerikan seçimleri kıyamet ve kurtuluş üzerinden de değerlendirildi. ABD’nin sonunun geldiği ve bir iç savaşın kaçınılmaz olduğu vurgulandı. Kabalacı yazar Haim David Targan şöyle dedi: “Bugün resmen Amerikan İmparatorluğu çağı sona eriyor. Biden kazanırsa, tıpkı Roma gibi, Amerika sert bir şekilde çökecek ve yanacak. Trump galip gelirse, Amerikan çağı zarif bir şekilde sona erecek; gücünü, otoritesini ve egemenliğini tamamen kurtuluş liderlerine devredecek (…) Amerika’nın günleri sayılı.”[7]

Bu söylemler ve Trump’ın eylemleri, Evanjelik veya Ortodoks Yahudi seçmeni cezbetse de Amerikalı Yahudilerin kahir ekseriyetini hiç etkilemediği aşikâr. Nitekim son seçimlerde Amerikalı Yahudilerin yüzde 21’i Trump’a, yüzde 77’si ise Biden’a oy verdi.[8] 2016’da yüzde 24’ü Trump, yüzde 71’i de Clinton için oy kullanmıştı.[9] İsrailli Yahudiler arasında Trump’a destek ise yüzde 70’lerde. Bu da bize İsrailli ve Amerikalı Yahudiler arasındaki derin farkı gösteriyor. İsrail’i ve/ya dini değerleri önceleyen Ortodoks ve milliyetçi Yahudiler Trumpçı, ABD’yi önceleyen seküler-liberal evrenselci Yahudiler ise Bidencı bir çizgide yer alıyor.

Amerikalı tarihçi ve Siyonizm savunucusu Gil Troy, “Yahudi Oyu: Amerikan Seçimlerinde Siyasal Güç ve Kimlik” başlıklı makalesinde[10] 2016 seçimleri sırasında Yahudiler arasında yaygın olan bir espriye yer vermiş: “Bakın şu işe. Cumhuriyetçi ve Demokrat başkan adayları Trump ve Clinton’ın damatları Yahudi; başkanlık ön seçimlerini kazanan ilk Yahudi aday olan Demokrat Bernie Sanders’ın ise tek bir Yahudi torunu bile yok.” Aslında bu, Amerikan Yahudiliğini anlamamız bakımından oldukça öğretici.

Amerikalı Yahudiler, 1920’li yıllardan bu yana Demokrat çizgide; Cumhuriyetçiler ne yaparsa yapsın sağa döndüremiyor. Çünkü ABD’de Ortodoks olmayan yüzde 90’lık Yahudi kitle modern liberal kültüre sıkı sıkıya bağlı; geleneksel dini ritüelleri ve duaları modası geçmiş sayıp dinlerini, Amerikan liberalliğini esas alarak yeniden kurgulamış, önemli bir kısmı da asimile olmuş durumda. Kurtuluşu Mesih’te değil, liberal bireycilikte görüyorlar; ABD’yi kendi “Vaat Edilmiş Topraklar”ı sayıyorlar. Sağcı Cumhuriyetçilerden de, Evanjelik Hristiyanlardan da korkuyorlar, hele de Trump gibi bir başkandan... Trump’ı “beyaz milliyetçileri ve antisemitleri doğrudan ve kasıtlı olarak cesaretlendiren nefret dolu bir otoriter lider[11] olarak görüyorlar. Avrupa’daki tarihi tecrübelerinin de etkisiyle aşırı sağın sonunda ırkçılığı ve antisemitizmi doğuracağına inanıyorlar. Dinin de devletin de her türlü dayatmasına karşılar. Daha hoşgörülü, çoğulcu ve eşitlikçi bir toplum için ABD’deki sivil haklar mücadelesinin hep ön saflarındalar.

İsrail ise Amerikan tecrübesinden çok farklı bir çizgide. Sosyalist ve liberal ideolojileri mezceden kurucu Siyonist kadro sol seküler bir devlet tasarlasa da zamanla hem Ortodoks dini otorite alanını genişletti hem de parçalı siyasi sistemin de etkisiyle dini ve muhafazakâr partiler hükümetlerde kilit ve etkin roller oynadı. 1970’lerin sonlarına doğru sağ partiler siyasi arenada hızla yükselirken, 1990’larda barış sürecinin başarısızlığa uğraması ve 2. İntifada’nın patlak vermesiyle birlikte 2000’li yıllarda sol partiler iyice eridi. Ülkeyi uzun yıllar yönetmiş kurucu partinin devamı olan İşçi Partisi, 2020’deki son seçimlerde sadece üç milletvekili çıkarabildi. Eskinin aşırı sağının günümüzün merkez partilerine dönüştüğü İsrail siyaseti istikrarlı bir şekilde sağın da sağına kayarken Amerikalı Yahudilerin siyasi eğilimleriyle tam bir tezat teşkil ediyor. Öte yandan İsrail’de Trump’a destek sadece dini değil aynı zamanda milli bir temele oturuyor.

Merkezi ABD’de bulunan PEW şirketinin bir araştırmasına göre, iki ülke Yahudileri siyasi yelpazede kendilerini bakın nasıl konumlandırıyor: Amerika’dakilerin yüzde 49’u liberal, yüzde 29’u ılımlı, yüzde 19’u da muhafazakâr. İsrail’dekilerin yüzde 55’i merkezde, yüzde 37’si sağda, yüzde 8’i ise solda.[12] Her iki ülkede de dindar Yahudiler daha sağda, sekülerler ise daha merkezde veya solda yer alıyor.

Dini konumlanışları da önemli. Günümüzde ABD’de hakim Yahudi ekollerin oranları PEW araştırmasına göre şöyle: Ortodokslar yüzde 10 (Ultra Ortodokslar yüzde 6, Modern Ortodokslar yüzde 3), Reformistler yüzde 35, Muhafazakârlar yüzde 18, Yeniden Yapılanmacı vb. gruplar yüzde 6, hiçbir gruba bağlı olmayanlar ise yüzde 30.[13] Bu ekollerin Yahudiliği liberal değerlere göre modernleştirdiklerini ve çoğu Yahudi’nin sekülerleştiği ve asimile olduğunu da belirtelim. Dolayısıyla bu ekollerin bir kısmı Ortodokslarca dinden sapmış olarak görülüyor.

Gelelim Ortodoks Yahudiliğin tek resmi dini anlayış kabul edildiği İsrail’e. Aydınlanma’nın etkisiyle 19. yüzyıldan itibaren Batı’da gelişen modern dini ekollerin her birinin İsrail’de sadece yüzde 2-3 kadar müntesibi var. PEW araştırmasına göre 2015 yılı itibarıyla[14] İsrail toplumu kendisini şöyle tanımlıyor: yüzde 22 Ortodoks (yüzde 9 ultra Ortodoks, yüzde 13 dindar), yüzde 78 Ortodoks olmayan (yüzde 29 geleneksel, yüzde 49 seküler).

Bu arada İsrail’de dindarlık ABD’dekinden çok daha fazla olsa da, iki tarafta da yüzde 20 kadar ateist var ve bunlar kendilerini etnik ve kültürel temelde Yahudi olarak tanımlıyor.


ABD’deki Yahudilerin seçim tercihleri

Amerikan Yahudi Komitesi’nin (AJC) anketine göre[15] 2020 seçimlerinde Yahudilerin oy tercihinde belirleyici birincil ve ikincil öncelikleri Kovid-19, sağlık hizmetleri, ekonomi, ırk ilişkileri, suçlar ve dış politika; İsrail’i zikredenlerin oranı ise sadece yüzde 5. Bu öncelik listesinin geçmişte de çok benzer olduğunu J-Street anketleri ortaya koyuyor. Liberal Yahudi kitlenin oy verme davranışında İsrail yanlılığından ziyade (kürtaj ve cinsellikle ilgili konularda) bireysel tercih hakkı öne çıkıyor. Bu oranlar seçmenin sandıkta ve siyasette Yahudiliklerinden ziyade Amerikalılıklarını ön plana çıkardığını gösteriyor. Öte yandan oy tercihlerinde İsrail’i göz ardı etseler de normalde İsrail yanlısılar. Amerikalı siyasetçiler zaten İsrail savunucusu olduğundan karşılarında İsrail yanlısı ve karşıtı diye iki ayrı aday profili yok.

İsrail yanlısı liberal bir lobi kuruluşu olan J-Street tarafından 2018 ara seçimleri sırasında yapılan bir ankete göre[16] Trump’ın başkanlık performansını onaylayan Amerikalı Yahudilerin oranı yüzde 25. İran’la nükleer anlaşmayı destekleyenler yüzde 67, İsrail-Filistin arasında iki devletli çözümü savunanlar yüzde 83, Batı Şeria’nın her yerinde yeni Yahudi yerleşim inşasını destekleyenler ise sadece yüzde 23. Bu veriler, Amerikalı Yahudiler arasında Trump’ın ve Netanyahu’nun değil, Obama-Biden ikilisinin Ortadoğu politikalarının revaç bulduğunu gösteriyor.

Yine anketlere göre Netanyahu, Amerikalı Yahudiler arasında epey olumsuz bir imaja sahip ve yıllar geçtikçe bu algı daha da pekişiyor. Bunda hem kendisinin sağcı kimliği hem de ABD’deki Evanjelik ekiple sıkı işbirliği etkili.

AJC anketine dönersek, Amerikalı Yahudilerin yüzde 77’si Trump’ın performansından rahatsız. Beğenenlerin oranı ise Ortodokslarda yüzde 75, Muhafazakârlarda yüzde 24, Reformistlerde yüzde 20, Yeniden Yapılanmacılarda yüzde 4 ve laik Yahudilerde yüzde 15.[17] Seçimlerde Trump’a oy verenlerin ekollere göre dağılımı da bu verilerle örtüşüyor.

Tam da bu noktada Trump İçin Endişeli Hıristiyanlar ve Yahudiler hareketinin kurucusu Ronald J. Edelstein’in şu cümlesi anlam kazanıyor: “Yahudi oyu bir tür ümitsiz vaka. Çoğu Yahudi değişmez. Biz bu nedenle Hıristiyanlara odaklanıyoruz.”[18] Aynı hareketten Alan Bergstein’in ifadeleri ise daha çarpıcı: “ABD’deki Evanjelik Hıristiyan desteği olmasaydı İsrail’in sonu gelirdi. Pek çok liberal Yahudi, İsrail’e ve kendi refahına çok az değer veriyor; onlar bilinçli cahiller. Hıristiyanlar daha açık sözlü ve mücadeleye daha istekli. (…) 87 yaşındayım. Yahudileri Demokratlara oy vermenin dini hükmü konusunda ikna etmeye çalışmaktan vazgeçtim. Yahudilerin oy kullanma alışkanlıklarını değiştirmenin tek yolu, İsrail’e olan bağlılıklarına odaklanmak değil, cüzdanlarıyla onları korkutmaktır.”[19]

Aslında Amerikalı Yahudilerin seçimlerde İsrail’i öncelememelerini salt bencil bireysel çıkarlar üzerinden okumak yanlış. Zira Amerikalı Yahudi seçmenler, iç siyasette İsrail’e desteğin partiler üstü “milli” bir uzlaşma olduğunun bilincindeler. Biden’ın da Trump kadar İsrail dostu olduğuna ve Orta Doğu politikasında bambaşka bir paradigmaya geçmeyeceğine şüphe yok. Aradaki temel fark, Biden’ın İsrail’e dini bir perspektiften adanmışlıkla bakmaması ve Trump’ın Evanjelik ve Modern Ortodoks Yahudi ekibini dağıtıp yerine daha seküler ve liberal Yahudileri koyacak olması. Türkiye’den baktığımızda bunu “ha Ali Veli, ha Veli Ali” diye görüyoruz. Oysa İsrail’den bakıldığında Biden’ın İran’la nükleer anlaşmaya geri dönme ve ambargoları kaldırma/hafifletme, mimarı Trump’ın damadı olan sözde Yüzyılın Anlaşması’nı sahiplenmeyip klasik Amerikan politikasına dönme niyeti ve bu bağlamda İsrail’in ilhakı politikasına karşı çıkması, sınırsız Yahudi yerleşim inşasına razı gelmemesi, Filistin tarafıyla diplomatik ilişkileri yeniden kurup kesilen paraları yollama ihtimali ve iki devletli çözüm için İsrail tarafına da baskı uygulayacak olması adeta bir Nekbe (Büyük Felaket) gibi algılanıyor. Tabii Nekbe’ye İsrail’in mi, yoksa bütün yatırımını Trump’a yapan Netanyahu’nun mu duçar olacağını, eli kulağındaki dördüncü erken seçimin sonucunda göreceğiz.

***

Son olarak Yahudilerin Amerikan siyasetindeki etkinliği üzerine birkaç bilgi daha eklemek istiyorum. Yahudilerin ABD nüfusu içindeki oranı sadece %2 ve dolayısıyla -her ne kadar tıpkı Evanjelikler gibi- seçimlere %85’lerde büyük bir katılım gösterseler de sonuçlar üzerindeki belirleyicilikleri son derece düşük.  Gil Troy’un bahsi geçen makalesine göre[20], “salıncak eyaletler” diye anılan, Yahudi nüfusun da yoğunlukta olduğu Florida, Pensilivanya gibi iki parti arasında ortadan bölünmüş eyaletlerde kritik önemdeler. (2000 seçimlerinde Cumhuriyetçi başkan adayı George W. Bush’un Florida’yı kıl payı kazanarak başkan olabilmesinde Yahudi oylar doğrudan etkilidir. Florida’da %9,2’lik bir orana sahip Yahudiler, daha ileri yaşlarda olup -bir istisna olarak- Cumhuriyetçilere oy verme eğilimleri daha fazladır.) Yahudilerin Amerikan seçimleri üzerindeki asıl etkinlikleri medyadaki hakimiyetlerinden, lobi faaliyetlerinden ve yaptıkları bağışlardan geliyor. Bağışlara bağımlı Amerikan siyasi sisteminde Demokratların topladığı bağışların %50’sinin, Cumhuriyetçilerinkinin de %25’inin Yahudilerden gelmesi önemli bir ayrıntı. Ayrıca Amerikan Kongresi’nde, yönetimde ve yüksek yargıda Yahudilerin sayısına baktığımızda %2’lik nüfus oranlarının katbekat üzerinde temsil ediliyorlar.




11 Kasım 2020 Çarşamba

J.TEPPERMAN&A.TOOZE: TRUMP AMERİKASI’NIN BAŞKANI BİDEN MI?

 

 TRUMP AMERİKASI’NIN BAŞKANI BİDEN MI?

 

Biden Kazansa Bile Bu Artık Trump’ın Amerika’sı

Jonathan Tepperman (Foreign Policy dergisi yazı işleri müdürü)

Foreign Policy, 4 Kasım 2020

Küresel Ekonomi için En Kötü Seçim Sonucuna Hoş Geldiniz

Adam Tooze (Tarih profesörü, Columbia Üniversitesi’ne bağlı Avrupa Enstitüsü müdürü)

Foreign Policy, 4 Kasım 2020

 

Tercüme ve editoryal katkı: Zahide Tuba Kor

 

NOT: Bu özet tercüme Fikir Turu web sitesinde 6.11.2020 tarihinde yayınlanmıştır. https://fikirturu.com/jeo-strateji/trump-amerikasinin-baskani-biden-mi/

Jonathan Tepperman’a ait, İngilizcesi “Even if Biden Wins, It’s Trump’s America Now” başlığıyla yayınlanan yazının tamamını okumak için TIKLAYINIZ

Adam Tooze’a ait, İngilizcesi “Welcome to the Worst Election Outcome for the Global Economy” başlığıyla yayınlanan yazının tamamını okumak için TIKLAYINIZ


NOT: Blogda yer alan 800 küsur içeriğe http://ortadogugunlugu.blogspot.com.tr/2018/01/bu-blogda-neler-var.html linkinden toplu olarak ulaşabilirsiniz.

Kaynak göstermeden blogdaki yazı, tercüme ve infografikleri kullanmamanız önemle rica olunur.

 

Özet: Biden zafer kazansa bile artık “Trump’ın Amerikası” olgusu bir gerçek. Peki, Biden bölünmüş ABD’de hangi yaralara merhem olabilir? Sonuç ne olursa olsun, kaybeden neden küresel ekonomi?

 

Aylardır Amerikan seçimlerinin sonucu merakla bekleniyordu. Siyasal ve toplumsal kutuplaşmanın zirvesindeki Amerikan halkı, tarihinde nadir görülen bir şeyi yaparak oy vermeye koştu. Çok büyük bir ihtimalle kıl payı, Cumhuriyetçilerin adayı Donald Trump kaybedecek ve Demokratların adayı Joe Biden kazanacak. Ancak her iki tarafta da hayal kırıklığı yaratan bu başa baş sonuç Biden’ın zaferi olmayacak. Zira karpuz gibi ortadan ikiye bölünen Amerikan toplumunda 2020 seçimleri, Trump’ın ve Trumpçılığın ne denli benimsendiğini gözler önüne serdi. Bu şartlar altında zayıf bir iktidar ve kendine güveni artmış güçlü bir muhalefet denkleminde önümüzdeki dönemde daha güçsüz ve istikrarsız bir Amerika göreceğimiz aşikar.

Seçimin ertesi günü Foreign Policy dergisinde yayınlanan iki yazı, tam da siyasi ve iktisadi alanda nasıl bir Amerika’yla karşı karşıya olduğumuzu ele alıyordu.

 

“Biden kazansa bile bu artık Trump’ın Amerika’sı”

Bunlardan birincisi, derginin yazı işleri müdürü Jonathan Tepperman imzalı. “Biden Kazansa Bile Bu Artık Trump’ın Amerika’sı” başlıklı yazıda Tepperman, başa baş biten bu seçimi kim kazanırsa kazansın artık hepimiz Trump’ın Amerika’sında yaşıyoruz, diyor.

Yazara göre, seçimlerin en önemli sonuçlarından biri yarışın başa baş bitmesi ve asıl büyük soru bunun ne anlama geldiği. Uzmanlar, Başkan Donald Trump’ın güç gösterisini çeşitli şekillerde açıklamaya çalışsalar da “bu rasyonelleştirmeler tüm hikayeyi anlatmıyor. En önemlisi de -Beyaz Saray’ı her kim kazanırsa kazansın- Amerikan seçmeninin neredeyse yarısının yüzyılın en ciddi sağlık krizini çarpıcı şekilde yüzüne gözüne bulaştıran beyaz milliyetçisi bir seri yalancıyı desteklediği gerçeğine açıklama getirmiyor.”

“Dahası Trump’ın aleni insafsızlığını ve cinsiyetçiliğini, yönetim ve dünya hakkındaki ilgisizliğini ve bilgisizliğini, dürüstçe oynama ve hukukun üstünlüğü gibi geleneksel Amerikan değerlerini hor görmesini ve -kusurlarına rağmen yıllar yılı barışı ve refahı sağlayan- yurtiçi ve yurtdışındaki yönetişim kurumlarını yıkma hevesini bilerek görmezden geldiler veya isteyerek benimsediler. 2016’da bazı Cumhuriyetçiler, Trump hakkında fazla bir şey bilmedikleri için ya da makamının sorumluluklarının zamanla onu bir devlet adamına dönüştürebileceği beklentisiyle oy verdi. Ama bugün kimse bunu iddia edemez. Artık hepimiz Trump’ın kim olduğunu gayet iyi biliyoruz.”

Yazar şöyle devam ediyor: “Trump’ın bu sefer 2016’dan daha fazla oy kazandığı, Latin ve siyahi seçmenler arasındaki itibarını artırdığı ve Cumhuriyetçi Parti’nin Senato çoğunluğunu elinde tutacağı gerçeğini hesaba katarsanız, tek bir sonuca varırsınız: 2016 seçim sonucu bir şans eseri değildi. 2020 seçimini kim kazanırsa kazansın, artık hepimiz Trump’ın Amerika’sında yaşıyoruz.”

 

Trump bundan sonra Amerikan siyasetini nasıl etkileyebilir?

Peki, yazar niçin bu kanaatte?

“Her şeyden evvel, Trump ve partisinin güç gösterisi, -seçimi ister kazansın ister kaybetsin- Trump’ın gitmeyeceği ve Cumhuriyetçi Parti’nin de onu yüzüstü bırakmayacağı anlamına geliyor.”

Oysa yazara göre, seçimden evvel Trumpçılığın sona ereceği kesin gibi görünüyordu. “Giderek daha fazla sayıda Cumhuriyetçi, -sessizce- partinin reforma ihtiyacı olduğunu ve bir dört yıl daha Trump’la kalmanın hepsinin kıyameti olacağını savunuyordu. Senatör John Cornyn gibi sadık yandaşlar bile başkandan uzaklaşmaya başlamıştı.”

Yazar, Trump ve destekçileri bu kadar iyi bir iş çıkardığına göre, Cumhuriyetçilerin çoğunun yakın zamanda Trump’tan veya Trumpçılıktan çark edeceğini düşünmek artık zor kanaatinde. Bu noktada Tepperman önemli bir noktaya parmak basıyor: “Partisinin ve halkın yarıya yakınının desteğini arkasına alarak güçlenmiş bir Trump, -ister başkan ister muhalefet lideri isterse serbest tweet atıcı ve medya yıldızı olarak- muazzam boyutta dikkat ve destek çekmeye devam edecek ve bunu, Demokratların gözlerini korkutup altlarını oymak ve son dört yıldır verdiği aynı hırçın, gerçek dışı, ‘bize karşı uzmanlar ve diğer herkes’ tarzındaki mesajını zorla kabul ettirmek için kullanacak. Cumhuriyetçi ‘Trump’a Aslacılar’, yani yetkin yönetim tarzına, kurumların önemine ve en azından temelde bir ulusal birliğin tesisine kendisini adamış eski Cumhuriyetçi Parti yetkilileri marjinal kalacak veyahut partiyi tamamen terk edecek.”

Tepperman’a göre seçimin sonuçları vahim olacak. “Cumhuriyetçiler Beyaz Saray’ı kazanırsa veya kaybedip Senato’yu elinde tutarsa, son dört yıldaki politika felci devam edecek, hatta daha da kötüye gidecek. Dahası, eski Başkan Yardımcısı Joe Biden başkanlığında da işler daha iyi olmayabilir. Kongre’yi kontrol eden başkanlar bile, -genellikle yasama desteğini kaybettikleri- ilk ara seçimler öncesinde nadiren birkaç büyük iş başarırlar. Eğer ki Biden başkanlık unvanını kazanırsa, -Senato zaferini buna ekleyemezse (ki bu pek muhtemel görünmüyor)- bu kadarını bile yapamayabilir.”

Yazara göre ABD’nin önündeki en önemli dert bu.

 

Biden Trump’ın izlerini silebilir mi?

“Biden, Washington’daki tonu değiştirmeye çalışsa bile, (…) Cumhuriyetçiler ‘istemezük’ partisi olarak kaldığı sürece, bunu başarma şansı sıfıra yakın. Bölünmüş bir hükümet altında pandemi ve ekonomi gibi devasa sorunlarda daha fazla eylemsizlik görmemiz muhtemel; zira Biden, pandemi konusunda kendi yürütme yetkisini kullanarak bazı iyileştirmeler yapabilirse de, ekonomi alanında Kongre olmadan pek bir şey yapamaz. Eğer ki Biden, pandeminin etkilerini hafifletmeye dönük yardımları ve diğer hükümet harcamalarını Kongre’den geçiremezse, piyasalar bata çıka işleyecek ve mali istikrarsızlık artacak. Amerikan yönetiminin tüm erkleri koordineli çalışmazsa pandemi çok daha kötüye gidecek.”

“Bu nedenle Beyaz Saray’ı kim kazanırsa kazansın, Trump’ın Amerika’sı (…) daha fazla kendi kendini sürdüren işlevsizlik anlamına gelecek. Hükümetin yardım edememesinden duyulan öfke ya da Cumhuriyetçilerin hükümetin (virüsün yayılmasını sınırlandırmak için kısıtlamalar yoluyla) yardım etme girişimlerine öfkesi, ülkenin zaten içinde bulunduğu kısır kutuplaşmayı yalnızca daha da yoğunlaştıracak, iki partinin iş birliği şansını daha da azaltacak ve muhtemelen şiddete yol açacak.”

 

Biden kutuplaşmaya merhem olabilir mi?

Tepperman’a göre Biden’ın ulusun bölünmüşlüklerine merhem olma ve herkesi bir araya getirecek şekilde yönetme hedefi, artık yapılması oldukça zor bir iş.

Zira “Obama’nın aynısını yapma girişimleri, yalnızca Cumhuriyetçilerin asiliğini ve yaygaracılığını körükledi ve halkın büyük bir bölümünü, [Obama’nın Amerikalı değil Kenyalı olduğu iddiasıyla Amerikan başkanı olamayacağını savunan bir hareket olan] birtherism’in ve (bir kısmı sonunda QAnon’a [yani dünya genelinde Şeytana tapan bir pedofili topluluğu olduğunu ve politikacılar, medya ve Hollywood üzerinden dünyayı kontrol ettiğini, Başkan Trump’ı devirmek için kumpaslarla gizli bir savaş yürüttüğünü iddia eden aşırı sağcı bir gruba] dönüşen) diğer komplo teorilerinin tehlikeli fantezi diyarına sürükledi.

Ve şimdi Trump’ın yaklaşımı, tüm çirkinliğine rağmen, ülkenin neredeyse yarısı tarafından çarpıcı bir şekilde benimsendiğine göre, Biden gibi bir başkanın fark yaratacak kadar işleri yoluna sokacağını düşünmek zor. Ve Trump gibi bir başkanın ise bunu deneyeceğini dahi düşlemek imkansız.”

 

Küresel ekonomi için en kötü seçim sonucu

Foreign Policy’de yayınlanan ikinci yazı ise Columbia Üniversitesi’ne bağlı Avrupa Enstitüsü müdürü olan tarih profesörü Adam Tooze’a ait. “Küresel Ekonomi için En Kötü Seçim Sonucuna Hoş Geldiniz” başlıklı bu yazıda Tooze, seçimin ertesi sabahı bahis borsasında Joe Biden’ın kazanma şansına %60 verilse de “Kazanmak var, kazanmak var.” diyerek aslında bu galibiyetin ne menem bir şey olduğunu şöyle anlatıyor:

“Karar vericilerin ve dünya ekonomisini yönlendiren piyasaların umduğu, ABD’nin koronavirüs krizine yeni ve tutarlı bir cevap vaat eden bir sonuçtu. Altyapı ve iklim değişikliği gibi uzun vadeli meselelere ABD’nın vereceği yanıtlar için bir yol haritası istiyorlardı. Bunu sağlamak için gerekli olan şey, Amerikan ekonomisinin Merkez Bankası’nın erişemediği kısımlarını canlandıracak geniş çaplı bir mali programdı. Tabii bu, Amerika’daki büyük para sahiplerinin yeknesak biçimde Biden/Harris listesini desteklediği veya iş dünyası seçkinlerinin eğitimin finansmanı, çocuk bakımı veya sağlık konusunda ilerici bir gündeme rağbet ettiği anlamına gelmez. Ancak Donald Trump’a kıyasla, Demokratların net galibiyet elde edeceği beklentisi, en azından Amerika’nın çıkmazına tutarlı bir yanıt sunuyordu. (…)”

“Ardından 3 Kasım akşamı saat 21.30 civarında Demokratlar lehine mavi dalganın bir fantezi olduğu netleşti. Biden ucu ucuna bir zafer kazanabilir. Ama bu gerçekleşse bile Beyaz Saray’a siyasi bir yükseliş dalgasıyla taşınmayacak. ABD derinlemesine bölünmüş durumda. Trump, vaktinden evvel zafer iddia ederek sonucun meşruiyetine daha şimdiden gölge düşürdü.”

Yazara göre bu, en kötü durum senaryosu. “En muhtemel sonuç, (Senato’da Cumhuriyetçilerin kontrolü sürdürmesiyle) Kongre ile Beyaz Saray’ın [iki parti arasında] bölünmüşlüğü, mali politikanın felç oluşu ve sadece Amerikan ekonomisinin değil, tüm küresel ekonominin temel dayanağı olarak Amerikan Merkez Bankası’na bağımlılığın devam etmesi olacak. Bu da gelecekteki mali istikrarsızlık riskini artırıcı ve finansal varlıklara sahip zengin azınlığa fayda sağlayıcı dengesiz finansal balonlara davetiye çıkaracak. Koronavirüsün yol açtığı ekonomik zarara gelince, bunu aşmanın hala en çıkar yolu aşı olarak görünüyor.”

“Bu da hikayenin akışı değiştikçe, paranın iki yöne, yani -fiyatları artıran ve getirileri düşüren- Hazine tahvillerine ve NASDAQ vadeli işlemlere doğru kaydığı dönemlere bir işaret. Amerikan çıkmazının derinleşme tehlikesiyle karşı karşıyayken bunlar güvenli olana doğru birer kayış; ancak gerçek ve sürdürülebilir bir toparlanmadan uzak.”