5 Haziran 2016 Pazar

S.KARAGANOV - DÜNYA SAVAŞ ÖNCESİ HALİ YAŞIYOR


DÜNYA SAVAŞ ÖNCESİ HALİ YAŞIYOR

Röportajı veren: Sergey Karaganov (2001-2013 yılları arasında Rus Devlet Başkanı Vladimir Putin’in dış politika danışmanı. Tarih doktoru, Milli Araştırma Üniversitesi Dünya Ekonomisi ve Uluslararası İlişkiler dekanı ve aynı zamanda Dış ve Savunma Politikası Konseyinin onursal başkanı)
Röportajı yapan: Yevgenia Albats ve Boris Yunanov
Russia in Global Affairs, 26.2.2016 (Rusça orijinali: The New Times)

Tercüme: Zahide Tuba Kor

Kırım’da yaşananlar kaçınılmazdı
Sizinle en son Kırım’ın ilhakından kısa bir süre sonra mülakat yapmıştık (The New Times, 21.4.2014). Siz o mülakatta [ilhakı], Rusya büyük ihtimalle Kırım’da Yugoslavya senaryosunu engelledi ve Kırım’daki durum ahlaki ve hukuki açıdan Kosova’dan çok daha iyi diyerek meşrulaştırmıştınız. Yine Kırım, Rusya’ya iç politikada avantaj sağladı da demiştiniz. Üzerinden neredeyse iki sene geçti. Sonuçlar tam bir felaket: ekonomi derin bir kriz içinde, para birimimiz ruble üçte iki değer kaybetti, artık Rus iş dünyasına Batı’dan ucuz borç verilmiyor ve yakın gelecekte de böylece devam edecekmiş gibi görünüyor, Rusya Suriye’ye müdahale etti, Türkiye’yle kavgalı hale geldi ve BM’de aleni problemler yaşıyor – bunlar meselenin “ahlaki ve hukuki” yönleri. Bu gerçekten gerekli miydi? Son iki seneyi nasıl değerlendiriyorsunuz?
Ben bütün bunları, muhteşem dış politika zaferleri dizisi ve olağanüstü iktisadi başarısızlıklar olarak değerlendiriyorum. Ekonomimizin çökeceği zaten beş, hatta yedi sene evvelinden belliydi, mevcut hükümetle bağları olmayan işinin ehli tüm iktisatçılar bunu söylüyordu.

2008-2009’da bir önceki iktisadi krizimizi yaşadığımız dönemde yani?
Evet, öyle. 2009’da krizden daha henüz çıkmaya başladığımızda yenisinin çok da uzakta olmadığı belliydi; zira ekonomide hiçbir reform yapılmadı. 2010-2011’de belirgin bir yavaşlama başlamıştı. O yüzden rublenin devalüasyonundan dış politika sorumlu tutulamaz; ama hem etkili bir iktisadi ve sosyal politika uygulamayan elitlerimiz hem de böyle bir politikanın uygulanmasını talep etme azmi göstermeyen halkımız sorumlu. Bu birinci nokta. İkincisi ise petrol fiyatlarındaki düşüş. Pek değerli elitimiz Rusya’nın büyük bir enerji gücü olacağına bizi inandırmaya çalışırken bunun saçmalık olduğunu söyleyip durdum. Problem şu ki –gerek Kremlin yanlısı gerekse karşıtı– bütün elitimiz hep kaynak kirasından/rantından beslendi. Aslında –iyice fakir veya işinin oldukça ehli bir küçük grup dışında– bu ülkedeki insanların ekseriyeti, ekmeğini çalışarak kazanmadı, kira parasıyla geçindi. Şimdi artık para kazanmak için çalışmak zorunda kalacaklar. Demem odur ki, bu arka plana karşın bizim dış politikamız son derece muhteşem görünüyor.

Ciddi misiniz?
Evet, kesinlikle. Normalde ekonomisi çöküşte bir ülkenin stratejik olarak etkili bir dış politikası olamaz. Bu açıdan paradoks gibi görünse de gerçek bu. Ancak Kırım’da yaşanan önlenemezdi. Bunu iki sene evvel söyledim, şimdi yine tekrarlayabilirim.

Önlenemez olan neydi, ilhak mı?
Siz buna “ilhak” diyorsunuz, ama ben Ukrayna Krizi öncesinde ve esnasında (Batılı) ortaklarımızın yaptıklarına Rusya’nın verdiği güçlü tepki diyorum. Eğer ki Batılı örgütler Ukrayna’ya uzanırlarsa buradan bir savaş çıkacağına öteden beri -15, 10 ve 7 yıl öncesinden beri- hep inandım (ve hatta dillendirdim). Aslında bunun büyük bir savaş olmasından korkuyordum ve şimdiye kadar, binlerce cana mal olmasına ve on binlerce mülteciyi evinden etmesine rağmen, küçük bir savaş olarak kalmasından oldukça memnunum. Her şeye rağmen bu bedeller de Yugoslavya’yla veya Suriye’yle karşılaştırıldığında hiçbir şey sayılmaz. Şunu anlamıyız ki Ukrayna Krizi SSCB’nin çöküşünün gecikmiş etkilerinden biri. 1992-2001 arasında sayısız Rus-Ukrayna komisyonuna başkanlık ettim ve bunu yapma sebebim, bir savaşa sürüklenebileceğimizi bilmemdi ve bunu önlemek için de iki taraf arasında ilişkiler ve dostluklar inşa etmeye çalıştım. Ama bir noktadan sonra çok yorulduğumdan bu işi bıraktım.
Bana göre Ukrayna hikâyesi, Avrupalı meslektaşlarının arkasına [sığınarak gizlice] oyununu oynayan Amerikalıların, Ukrayna’nın NATO’ya kabul edilme sürecini başlatmaya karar verdiklerini 2007-2008’de keşfettiğimizde başladı. Bildiğim kadarıyla, [dönemin Ukrayna Devlet Başkanı] Victor Yuşçenko’yla yaptıkları bir anlaşma uyarınca Yuşçenko örgüte adaylık için başvuracak ve Amerikalılar da konuyu NATO zirvelerinden birinde oylatacaktı. Bu gerçekleşmedi; çünkü Almanya ile Fransa protesto etti ve ortalığı birbirine kattı. Bunun üzerine Amerikalılar, gelecekte bir gün Gürcistan ve Ukrayna’nın NATO’ya kabul edilebileceğine dair sadece bir açıklama yapabildi. Putin, Bükreş’teki NATO zirvesinde, eğer ki Ukrayna’nın NATO’ya kabulü meselesi bir kez daha gündeme gelirse ortada Ukrayna diye bir ülke kalmayacağını çok net bir şekilde ifade etti. Gelinen noktada kısmen de olsa bu sözünü tuttu. Dış politikamızı başarılı kılan şey, son iki yıldır ortaklarımızın, Rusya’nın –tıpkı daha evvel olduğu gibi– bundan böyle kendi menfaatlerine göre hareket edeceği ve bu menfaatlere saygı duyulması gerektiği fikrine yavaş yavaş razı olmaları.

Küresel oyunlar
Afrika’da, Latin Amerika’da ve bir ölçüde Asya’da ciddi nüfuzu olsa dahi SSCB dağıldı… Rusya’nın ise böyle bir nüfuzu yok.
Öncelikle, nüfuz alanları veya bölgeleri dünyanın doğal bir halidir. Eğer ki birileri tutup da bunu reddetmeye kalkışırsa sonucuna katlanır. İkincisi, SSCB, kendisini ayakta tutan komünist ideolojinin çöküşünün ardından dağıldı. Haklısınız, SSCB’nin 1950’ler, 1960’lar ve 1970’lerde Afrika ve Latin Amerika’da belli bir nüfuzu vardı. Hatta komünist fikirlerin cazibesine kapılan solcu güçler Avrupa’da da oldukça kuvvetliydi. Ama devasa maliyetine rağmen bu nüfuz, 1980’lere gelindiğinde neredeyse tamamen tükenmiş/eskimişti. Aslında SSCB, hacim olarak, dünyanın geri kalanından toplamda çok daha fazla iktisadi yardım yaptı.
SSCB’nin ayrıca berbat bir jeopolitik konumu vardı, bugünün Rusya’sınınkinden çok daha kötüydü: sol tarafında –muhalif olduğumuz ve iktisaden bizden çok daha güçlü olan– bütünleşmiş bir Batı’yla yüzleşiyordu, sağında ise hasım Çin’le karşı karşıya geliyordu. Bu, çift-kutuplu değil üç-kutuplu bir dünyaydı: iki kutup birlikte [Batı ve Çin] bir kutba [SSCB] karşıydı. Bugün Rusya çok daha iyi bir konumda.

Rusya’nın nüfuz satın almak için para ödemeden de küresel bir oyuncu olabileceğini mi söylüyorsunuz?
Rusya kesinlikle küresel bir oyuncu. Şu anda dünyada bu küresel oyunculardan üç tane var: ABD, Rusya ve Çin. Öngörülebilir bir gelecekte bunlara belki bir dördüncüsü, Hindistan da katılabilir. Hepsi bu kadar. Başka oyuncu yok. Ama SSCB’nin aksine Rusya ideolojik bir oyuncu değil. Belki zamanla olabilir, ama şahsen ben böyle bir şey görmek istemem.

Peki, ne görmek istersiniz?
Kendi menfaatleri ve kendi özü doğrultusunda hareket eden, güçlü ve bağımsız bir güç olarak ortaya çıkan bir Rusya görmek isterim.

Peki, bizim özümüz nedir?
İki milli fikrimiz var. Birincisi bağımsızlık veya egemenlik ve ikincisi savunma. Devlet Başkanı Putin kısa süre evvel bunları “vatanperverlik” kavramı altında birleştirdi. Egemenlik, güvenlik ve savunma olduğu sürece doğru yoldayız demektir.

Acaba bu doğru yol mu? Çünkü televizyonun bizi ikna etmeye çalıştığı üzere “her yerimizde düşman” var. Veyahut birileri bize gerçekten saldırmak veya işgal etmek istiyor mu?
Bizi hiç kimse işgal etmeyecek. Ancak şunu hiçbir zaman unutmamalıyız ki, demokratik ülkelerin en barışsever savunma ittifakı sayılan NATO, nükleer kapasiteye sahip eski SSCB’nin namlusunun ucunda artık olmadığını gördüğü anda, Balkanların Gorbaçov’u olarak görülen, demokratik yolla seçilmiş bir cumhurbaşkanı bulunan Yugoslavya’yı bombalamaya başlamakta hiç tereddüt etmedi. Ardından bu savunma ittifakını oluşturan ülkelerin ekseriyeti, devlet başkanı pek de hoş görülmeyen Irak’a saldırdı. 1 milyona yaklaşan can kaybıyla ülke paramparça olmasına rağmen daha sonra aynısı Libya’da yapıldı.
Demokrasi bizatihi iyidir, ama dizginlenemeyen demokrasi kötüdür. Rus dış politikasının iyi olan tarafı, “demokratik Mesihçilik” denilen yeni musibetten dünyayı vazgeçirtiyor. Farklı türde Mesihçiliklere şahit oluyoruz: Hristiyan, komünist ve İslamcı. Ama hepsi de (dışarıdan kuvvet kullanarak) kendi dünya vizyonlarını dayatma arayışındalar. Şimdi artık herkes bunun bir kez daha olmasına izin verilmeyeceğini anlamaya başlıyor. Şükürler olsun. Bu, ülkelerin ve halklarının kendi yollarını tamamen veya kısmen bilinçli bir şekilde seçme şansına sahip olması anlamına geliyor. Ve işte bu, özgürlüktür.

Peki ama Rusya, Girkin–Strelkov, Givi veya Motorola gibi kişilerle birlikte çalışarak “Rus dünyası”nı Donbass’a [Ukrayna’nın ayrılıkçı doğu bölgesine] taşıyıp ardından binlerce cana mal olduğunda, acaba bu ne tür bir “Mesihçiliğe” tekabül ediyor?
Ukrayna’da büyük bir hata yapıldı. Rus elitin önemli bir kısmı Ukraynalıların bizimle birleşmek isteyen dostane bir halk olduğuna ve Donbass’ın bunun yolunu açacağına inandı. Ancak ortaya çıktı ki Ukrayna halkı bizimle birleşmek istemedi. İşte bu yüzden acaba bizim böyle bir birliğe ihtiyacımız hakikaten var mıydı?  Rus elitler geçtiğimiz çeyrek yüzyılda Ukrayna’nın nasıl perişan edildiğini fazla anlamadı. Ancak Kırım’a girdiğimizde bunun farkına vardılar…

Yalnız oynamak ve üstünlük taslamak
Suriye’deki askeri operasyonların, Rus liderliğinin Batı’nın Ukrayna’dan dikkatini dağıtma ve böylece uluslararası terörizmle ortak mücadele söylemini kullanarak izolasyonu kırma girişimi olduğuna dair yaygın bir kanaat var. Buna katılıyor musunuz?
Öncelikle, Rusya ve silahlı kuvvetleri Suriye’de gördüğümüz tarzda müdahaleye karşı yıllardır hazırlık yapıyor. Operasyon için adam akıllı etraflıca hazırlık da yapıldı. Bunun kendileri için tam bir sürpriz olduğunu söyleyenler ya ahmaktır ya da yalancıdır. Rusya, askeri uzmanlarını, teknik donanımlarını ve askeri teçhizatını hava köprüsüyle taşıdı; uçak pistlerini ve ikmal yollarını tamir etti; askerler için kalacakları evler inşa etti. Bütün bunlar sebepsiz yere niçin yapılsın? Sadece parayı çöpe atmak için mi? İlk savaş uçağımız daha yere inmeden bir yıl öncesinden beri Lazkiye üssünde çalışmalara başladık.
Suriye’ye müdahalemizin birçok sebebi var. Birincisi, uzunca bir süre evvel Ortadoğu’nun önümüzdeki on yıllar içinde felaketlere sürüklenmeye meyyal olduğunu fark etmiştik: Asırlara dayanan İran ve inanılmaz bir ben-idrakine sahip İsrail dışında bölgedeki devletlerin çoğu önümüzdeki 20-30 yılda parçalanacaktı. Bizim için cevaplanması gereken soru şuydu: Acaba Ortadoğu bizsiz mi parçalanacak, yoksa biz orada bir şeyleri tamir etmeye/düzenlemeye mi çalışmalıyız? Çünkü orada on binlerce potansiyel terörist var ve onların orada birbirini öldürmesi, çoğalıp bizim sınırlarımıza doğru ilerlemelerinden çok daha iyi olacaktı.
İkincisi, Rusya daha büyük bir felaketi –yani önce Suriye’de ardından da Ortadoğu’nun diğer yerlerinde Sünnilerden veya Şiilerden birinin kazanması halinde yaşanması kaçınılmaz olan felaketi– önlemek için bölgede bir denge sağlamak gerektiğinin farkındaydı. Hiçbir tarafın diğerine üstün gelmemesini sağlamak en iyisi.
Üçüncüsü, biz üstünlük taslıyoruz. Büyük bir güç olmak istiyoruz. Aslında bu da bir diğer yarım kalmış milli ideal sayılır, ta Büyük Petro ve Büyük Catherine’dan miras almışız.
Ve dördüncüsü, Suriye’nin bir bakıma Ukrayna’dan dikkatleri dağıtma ve Batılı ülkelerle ilişkilerimizi farklı bir temele sokma yolu olduğunu kabul ediyorum. Bunda tam anlamıyla başarılı da olduk.

Tamamen başardı mı? Minsk Anlaşmalarının uygulanmasında problemler yok mu?
Minsk Anlaşmaları, Amerikalılar ve Avrupalılar da dâhil tüm taraflar, onu uygulama vakti geldiğine karar verdiklerinde uygulanacaktır. Anlaşmada uygulanamayacak hiçbir madde yok, Donbass’taki seçimler ve Rus-Ukrayna sınırı üzerindeki kontrol de dahil. Minsk II üzerindeki pazarlıklar halen devam ediyor, ama tam olarak hangi konuda olduğunu gerçekten bilmiyorum.
Suriye’ye geri dönersek, apaçık askeri ve diplomatik başarılara rağmen bu savaş kazanılamaz. Her an geri çekilmeye hazır olmalıyız. Ve insanları önceden buna hazırlamaya başlamamız lazım. Bu birinci nokta. İkincisi, bu süreçte başka çatışmalara dâhil olmamalıyız.
Bu yüzden de olabilecek en adi şekilde bizi açıkça sırtımızdan vuran Türkiye’yle çatışma konusunda son derece endişeliyim. Niye uçağımızı vurmaya karar verdiler? Cevap kısmen bu bölgedeki siyasi kültürün özelliklerinde yatıyor. Biz, kişinin sözünde dürüst olması fikri de dahil, bu özellikleri çoğunlukla yanlış anlıyoruz. Ancak bizim tepkimiz de oldukça duygusaldı. Ümit ederim ki kendi ellerimizle yeni bir Kırım Savaşı’na girmeyiz.

Genel olarak Türkiye’den ne istiyoruz?
Neyi istemediğimizi söylemek daha kolay olacaktır. Artık bölgeye girmiş bulunmaktayız; tabii ki ne bir Osmanlı imparatorluğu ne bir Pers imparatorluğu ne de bir hilafet görmek istiyoruz.

Diğer bir deyişle, biz hem İran’ın hem de Türkiye’nin elini kolunu bağlayacak mıyız?
Bunu siz söylüyorsunuz. Ne diyorsam az evvel dedim… Görüyorsunuz, ahlaki bakımdan Türkiye 19. yüzyıl sonu ve 20. yüzyıl başı Rusya’sına çok benziyor. (Aslında bu da niye onların hala büyük edebi/fikri eserler üretirken bizim üretmediğimizi de açıklıyor.) Onlar bir anda Osmanlı İmparatorluğu’nu canlandırmaya karar verdiler ve bunu yaklaşık 5-10 sene evvel dillendirmeye başladılar. Bu bir delilikti/geçici hevesti. İşte bu yüzden dört sene evvel “Arap Baharı”nı desteklediler.

Armagedon Silahı
Batı’yla kavga ederek Rusya Doğu’ya, Çin’e doğru yüzünü döndü. İki sene evvelki mülakatınızda Rus-Çin birliği konusunda parlak bir gelecekten bahsetmiştiniz. Çin ekonomisi şu anda zor günlerden geçerken bu konuda ne söylersiniz?
Tıpkı Rusya’daki gibi Çin ekonomisi de tamamen tahmin edildiği üzere gelişiyor. Eğitimli herhangi bir kişi dahi size üç sene evvel Çin’in büyümesinin 2016’da %7’ye, beş sene sonra da %5’e gerileyeceğini ve sonunda %4-5 bandına oturacağını söyleyebilirdi. Bu, ekonomide Çinlilerin bilerek başlattıkları yapısal değişimin sonucu.
Mesela Çin “Asya için Asya” politikası uyguluyor; bunun anlamı, üretimini artık dış dünyaya ve Batı’ya değil, iç piyasaya ve kendi kalkınmasına yönlendirecek. “Tek Kuşak, Tek Yol” da dedikleri yeni İpek Yolu kavramı, Çin ekonomisi ve sanayisini batıya doğru geliştirmenin şartlarını oluşturmaya matuf. Başarırlar mı başaramazlar mı bilmiyorum. Çin ekonomisinin çökeceğine dair kehanetler, Çin’in hala ekonomi politikalarından faydalanmaya devam ettiğini düşünenlerden geliyor.
Bizim Çin’le ilişkilerimize gelince, sizi temin ederim ki Çin’den daha dostane ve daha özenli/dikkatli bir başka ülke daha bulmamız neredeyse imkânsız. Ayrıca eğer ekonomimizde bir atılım yaparsak Çin bize büyük miktarlarda borç vermeye istekli olacaktır. Ama şimdi diyorlar ki, kendi kendinize bir şeyler yapın da potansiyelinizi bir görelim. Doğal olarak eğlence için, yiyip bitirelim diye bize borç verecek değiller, tıpkı 1991’den beri Avrupa’dan sağlanan borçları çarçur ettiğimiz gibi. Bu arada o dönemde borç alınmasına karşıydım, şimdi de karşıyım; çünkü bu sadece bizim borçlarımızı artırmamıza yol açıyor.
Öte yandan Uzak Doğu’da –yavaş da olsa– bazı değişikliklerin meydan geldiğini görebiliriz. Asya piyasalarına doğru yöneliyoruz. Genel ihracat hacmimiz düşerken Asya’ya ihracatımız %20 arttı, Avrupa’ya ihracatımız ise bu orandan çok daha fazla düştü. Önceki dış ticaret sistemi nihai tüketicinin faydasına değildi; zira avantalar uğuruna Avrupa’dan pahalı ilaçlar veya Polonya’dan elmalar satın alıyorduk. Şu anda bu sistemi tedrici olarak değiştiriyoruz, Avrupa’ya karşı olduğumuzdan değil, daha ihtiyatlı/açıkgöz hale geldiğimizden.
Mali ve iktisadi bakımdan Çin’in küçük kardeşi gibi görünmekten kaygılanmıyorum. Eğer ki iktisaden büyümeye başlarsak ve dünyada öncü askeri-siyasi güç olma pozisyonumuzu korursak Rusya ile Çin arasında son derece kazançlı bir evlilik gerçekleşeceğini görebiliyorum.

Uzun menzilli bir balistik füzeyle dünyayı korkutan Kuzey Kore konusunda ne yapmalıyız? Onların ne yapmakta olduğunu gerçekten biliyor muyuz?
Zannetmiyorum. Uzunca bir süredir onların hamisi olan Çinliler de [bu konuda] bilgisiz. Öyle görünüyor ki Kuzey Kore’yle yeniden birleşme hevesini –bunun ne denli sancılı bir süreç olabileceğini anlamaya başlayan– Güney Kore de bir ölçüde kaybetti. Bu konuda en iyi yöntem, sessiz sedasız yol göstermek ve onları Çin’le birlikte yönlendirmektir.

İddia ettikleri gibi komşularına ve dünyanın kalanına şantaj yapacakları nükleer silahları gerçekten var mı?
En basit teknolojiyi kullanarak yaptıkları ve tehdit veya caydırma amacıyla kullanabilecekleri yeterli sayıda nükleer silahları tabii ki var. Mevcut Kuzey Kore rejimi nükleer silahları iktidarda kalmanın temel ve tek yolu olarak görüyor. Ve bu rejim elli tane kilit adamdan değil, milyonlardan oluşuyor.
Ama her şeyi sadece Kuzey Kore’den gelen tehdide indirgemeyeceğim. Bütün dünya uzunca bir süredir savaş öncesi hali yaşıyor, en azından son on yıldır bu böyle. Eğer ki nükleer “Armagedon silahları” olmasaydı bir savaş çok evvel başlamış olurdu. Daha evvel güçler dengesinde veya ideolojik köşe taşlarında hiç bu denli hızlı bir değişime şahit olmadık. Buna bir de terörizm adını verdiğimiz fakirlerin zenginlere karşı isyanını da ekleyin. Bu isyan bugün başlamadı. Sadece artık herkes tarafından fark edilir hale geldi, özellikle geçtiğimiz yıl Avrupa’ya 1,5 milyon insanın gitmesiyle birlikte. Eğer ki [Mısır Cumhurbaşkanı Abdülfettah] es-Sisi olmasaydı Mısır da mahvolacak ve bir 5 milyon insan daha Avrupa’ya gidecekti. Eğer ki Cezayir de düşerse –ki bu oldukça muhtemel– daha milyonlarca Afrikalı Avrupa’ya akacaktır.

Bütün bunları öngörmek hiç de zor değil. Ancak modern siyasi kültürde –kimseyi rencide etmemek için bilerek “Batılı” demekten kaçınıyorum– hiç kimse, önümüzdeki yıllar boyunca neler yaşanabileceğini öngörebilecek kapasitede görünmüyor.


G.FRIEDMAN - SOĞUK SAVAŞ’IN ÖTESİNDE BİR AMERİKAN STRATEJİSİ


SOĞUK SAVAŞ’IN ÖTESİNDE BİR AMERİKAN STRATEJİSİ

George Friedman (Amerikalı siyaset bilimci, Stratfor’un kurucusu ve 2015 yılına kadar başkanı, Geopolitical Futures’ın kurucusu ve yöneticisi)
Geopolitical Futures, 16.5.2016

Tercüme: Zahide Tuba Kor

1991’de ABD dünyanın tek küresel gücü haline geldi. 45 sene evvelinde SSCB’yle girdapvari bir küresel üstünlük mücadelesine saplanıp kalmıştı ve bu sürecin birçok aşamasında ABD hiç de SSCB karşısında galip gelecekmiş gibi görünmüyordu. Bundan daha evvel 20. yüzyılın başlarında ise ABD, dünyadaki kanlı çatışmaların ortasında yerini [yani dünyadaki konumunu] henüz bulmakta olan yeni gelişen bir güçtü.

1991’de ABD yeni bir rolü kabullenmek zorunda kaldı. SSCB’nin çöküşü ABD’yi beklemediği bir şekilde sürpriz yakaladı. Soğuk Savaş sırasında Washington’ın stratejisi, gerek askeri gerekse iktisadi konularda karmaşık bir ittifak yapısı oluşturmaktı. Ordusu askeri ittifaklar içinde hareket etti ve diğer ülkeleri SSCB’den uzak tutup Amerikan öncülüğündeki ticari sisteme yaklaşmaya ikna edecek şekilde ticari yapılanmalar geliştirmeye odaklandı. ABD gelişmiş bir ittifaktan iktisadi faydalar elde etmeye hazırdı. Ayrıca kendisinin kaynakların çok büyük bir kısmını temin edeceği, müttefiklerinin ise yapabileceklerinden çok daha azını sağlayacakları asimetrik askeri ittifaklara da hazırdı.

ABD kendisinin stratejik ve ahlaki boyutlu bir küresel mücadeleye tutuştuğunu düşündüğünden bu dengesizlik [yani asimetrik askeri ilişki] anlaşılabilirdi. Yine Amerikan kuvvetlerinin sadece ittifakın güvenliğini temin için değil, aynı zamanda müttefiklerinden asgari destekle doğrudan askeri operasyonlara girişmesinin de anlaşılabilir bir tarafı vardı. Kore ve Vietnam savaşlarından tutun 1958 Lübnan ve 1983 Grenada krizlerine ve ayrıca sayısız örtülü operasyona kadar birçok alanda ABD hep farklı yoğunluklarda da olsa komünizme karşı küresel bir savaş vermişti.

ABD’nin temel saikleri kendi milli menfaati ve –Almanları yatıştırmak için Çekoslavakya’nın bir kısmını ilhak etmesine izin veren– 1938 Münih Anlaşması’ndan çıkardığı tarihi derslerdi. Münih’in İkinci Dünya Savaşı’nı önlemekteki başarısızlığı, Washington tarafından, hem yatıştırma siyasetinin hem de ABD’nin İngiliz-Fransız ittifakına daha çabuk katılmaktaki başarısızlığının bir sonucu olarak okundu. Bu nedenle Soğuk Savaş boyunca Amerikan stratejisi, müttefiklerin sayısını artırırken uzlaşmaya varmayı hep reddetmek oldu. İkinci Dünya Savaşı’ndan çıkan dersler Soğuk Savaş’ın stratejisine dönüştü. Sonunda bu işe de yaradı. Bir nükleer savaş patlak vermedi ki bu, zaten başarılı bir milli stratejinin ölçüsüydü.

Gerçek Asimetri
Soğuk Savaş’ın sona ermesinden bu yana ABD milli stratejisini belirlemekte başarısız oldu. 11 Eylül saldırılarına, tıpkı Pearl Harbor’da yaptığı gibi, konvansiyonel kuvvetlere dayanan çok cepheli askeri harekatlarla karşılık vermeye kalkıştı. Çabalarına destek için bir ittifak yapısı kurmaya çalıştı. Stratejisinin merkezine Münih’ten alınan dersi koymaya devam etti. Ama bu yaklaşım işe yaramadı. İkinci Dünya Savaşı’nın ve Soğuk Savaş’ın derslerini İslamcı radikalizmle savaşa transfer etmek başarılı olamadı. 7 Aralık 1941’den 31 Aralık 1991’e kadarki dönemde geliştirilen Amerikan stratejisini 11 Eylül 2001 saldırılarına bir cevap için kullanmak, geçtiğimiz 15 yılın gerçek asimetrisiydi.

NATO’yu, IMF’yi ve diğer çok-taraflı yapıları üreten dünya 25 sene evvel çöktü. ABD geçmişin yapılarını bugünkü amaçlarına hizmet etmesi için kullanmaya çalıştı, hem alışkanlıktan hem de bu kurumların ötesine geçerse mümkün olan en kötü strateji olarak gördüğü izolasyonculuğa saplanıp kalmaktan korktuğu için. Ama şunu hiç unutmayın ki ABD aslında hiçbir zaman izolasyoncu olmadı. Bu, ikinci bir Avrupa çatışmasına dahil olmayı önlemek isteyenlere karşı kullanılan bir itham edici bir kavramdı.

İzolasyonculuğun tartışıldığı dönemde ABD iyice Asya’ya müdahil olmuş, Japonya’ya karşı Çin’i destekliyordu. Dolayısıyla ABD’ye izolasyoncu demek çok zor. Birinci Dünya Savaşı’nın ardından ABD’deki genel kanaat, Amerikan müdahalesinin Avrupa problemini çözmekte hiçbir işe yaramadığı ve kemikleşmiş, kanlı bir Avrupa savaşına bir daha girmenin Amerikan menfaatlerine hizmet etmeyeceği yönündeydi. Avrupa güç dengesinin Almanya’yı durduracağı ve bir savaş çıkması halinde Birinci Dünya Savaşı senaryosunun tekrarlanmasına ve Almanya’nın yenilgisine yol açacağı farz ediliyordu. Eğer ki [İkinci Dünya Savaşı’nda] Fransa altı hafta içinde düşmeyip de Birinci Dünya Savaşı’ndaki gibi savaşmaya devam etseydi Amerikan stratejisi çok daha ihtiyatlı olurdu. Fransa’nın kısa sürede çöküşü herkesin hazırlıksız yakalandığı bir sonuç yarattı. Aynı zamanda stratejik denklemi de değiştirdi ve nihayetinde Amerikan stratejisinin değişmesine yol açtı.

Amerikan stratejisi, Asya’ya odaklanmak ve Avrupa dengesinin kendi içinde işlemesine imkan vermek üzerine kuruluydu. Bu stratejinin bugün bize öğreteceği bir ders var. Büyük bir Amerikan kuvvetinin [bir bölgeye] girişi ilk adım değil, elzem hale geldiğinde atılması gereken son adımdır. İkinci Dünya Savaşı sırasında Asya ve Avrupa’daki Amerikan stratejisi, bölgesel güçlerin menfaatlerine ve onların birbirlerini dengeleyip sınırlandırma kabiliyetine dayalıydı. ABD yardım sağladı, ama Japonya ve Almanya’ya karşı Asya ve Avrupa’nın garantörü olmadı, ta ki mevcut güç dengesi çöküp de Washington’ın müdahilliği elzem hale gelene kadar.

ABD son derece güçlü, ama kadiri mutlak değil. Doğrudan kuvvet kullanımıyla dünyayı yönetme kabiliyetine sahip değil. Ne İngilizler ne de Romalılar yönetmenin temel aracı olarak kendi askeri kuvvetlerini kullandılar. Daha ziyade güçlerinin temeli olarak kullandıkları şey, müstakbel imparatorlukları içinde cereyan eden şiddetli çatışmalardı. İngilizler, Hindistan’ı 1 milyonluk bir askeri kuvvetle işgal etmedi; İngiliz gücünü bölgede artırabilmek için bir yandan taraflardan birini diğerine karşı desteklemek suretiyle içerideki rakip güçler arasındaki çatışmalardan faydalandılar, diğer yandan iktisadi ilişkileri kullandılar ve hedeflerine ulaşmak için İngiliz danışmanlar ve komutanlar yollayarak yerli Hint orduları yetiştirdiler. Menfaatlerini gerçekleştirmede temel araç olarak asli [askeri] kuvvetlerini kullanmadılar. Eğer ki böyle yapsalardı [yönettikleri bölgelerde] çok daha evvel kendi kendilerini tüketirlerdi.

1991’den beri ABD’nin yüz yüze olduğu soru kendi gücünü nasıl yöneteceği. İkinci Dünya Savaşı ve Soğuk Savaş modeli Ortadoğu’da işe yaramadı; zira ABD, konvansiyonel orduları tahrip ettikten sonra bu ülkeleri huzura kavuşturmak için yeterli kuvvete sahip değil. Ayrıca Soğuk Savaş sırasında geliştirdiği ittifaklar yeni küresel modelde bir anlam ifade etmiyor. Zira bu ittifaklar, yeni gerçeklik çerçevesinde stratejik açıdan önemli bir güç oluşturmak için gerekli kuvvetten ve motivasyondan mahrumlar. ABD sanki eski strateji, amaçlarına hala hizmet edecekmiş gibi yoluna devam ediyor. Ama böyle olmayacak.

Tabii ki ABD’nin Ortadoğu’da bir menfaati var; ama bu, –birbirine güvenmeyen ve bölgeyi [yani bölgedeki nüfuz mücadelesini] de terk edemeyen– Türkiye, İran, Suudi Arabistan ve İran’ın menfaatleri kadar büyük değil. Ortadoğu’yu şekillendirmek için bölgenin büyük güçleri arasındaki bu dinamiği kullanmak, geleneksel emperyal stratejiye uygun olup işe yaraması epeyce muhtemel. Benzer şekilde Avrupalıların da bölgede giderek artan menfaatleri söz konusu. ABD Ortadoğu’da başat kuvvet olmayacağını açıkça ortaya koymalı; ama kendi takdiriyle/inisiyatifiyle Avrupalıların çabalarına destek verebilir. Ama eğer ki Avrupalılar harekete geçebilecek bir kuvvet inşa etmekte başarısız olursa bunun sonuçlarına katlanmak zorunda kalacaklardır.

Olgun bir gücün stratejisi
Tek küresel güç olarak ABD her yere müdahil durumda. Ama gücünün sınırları dikkate alındığında her yerde başat aktör olamaz. İlginin/menfaatlerin derinliği kuvvet[lerin] tasarrufunu ve dikkatli olmayı gerektirir. İki savaş arası dönemde Amerikan politikası dönemin şartlarına uygundu. Keza Soğuk Savaş stratejisi de Soğuk Savaş’ın şartlarına uygundu. Ama iki savaş arası dönemin stratejisi Soğuk Savaş esnasında kullanılamadığı gibi bugün de Soğuk Savaş stratejisi uygulanamaz.

Bu yüzden Soğuk Savaş kurumları ve kavramları yeniden gözden geçirilmeli. Bunların en başında da gerek durağan bir ittifak yapısının gerekse Soğuk Savaş ürünü karmaşık, çok-taraflı ticaret ve mali ilişkiler ağına bağlılığın ABD’nin faydasına olacağı varsayımı geliyor. Bu, ittifakların ve ticari ve mali ilişkilerin gerekli olmadığı anlamına gelmez. Ama bu tarz ilişkilerin gerekliliği de, genel anlamda, Soğuk Savaş yıllarında işe yaradığı şekliyle bu ittifakların ve ilişkilerin yapılandırılmasını gerektirmez.

ABD Soğuk Savaş’tan şaşırarak çıktı. Soğuk Savaş sonrası dünyaya, özellikle de farklı bir strateji ihtiyacına hiçbir zaman tam anlamıyla adapte olamadı. Hâlihazırda ABD, hangi konuların ülkesi için büyük önem taşıdığını tanımlamakta ve ekseriyeti olmasa da birçoğunun kendisini pek de ilgilendirmediğini kabullenmekte problem yaşıyor. Bu süreçte Amerikan stratejisinin temel prensibi şu olmalı: ABD’nin öncelikli birkaç menfaati sözkonusu; –bu menfaatleri diğer ülkelerle paylaştığı ve bir menfaat birlikteliği oluştuğu takdirde– diğerlerinin bunların idaresinde ana sorumluluğu ve riski üstlenmesi lazım.


Tek küresel güç dünyanın istikrarı için sorumluluğu üstlenemez. Bunu denemeye kalkışmak başarısızlığa uğramak anlamına gelir. ABD [müttefiklerine] destek verebilir ve önemli meselelerde de kendisi bizzat devreye girip müdahil olabilir. Ama dünyayı yönetme gücüne sahip değil, bundan bir menfaati de yok. Bu yüzden Amerikan gücünün ve menfaatinin sınır(lılık)larına dayalı bir dış politikaya ve bu menfaatlere meydan okunduğunda da harekete geçme irade ve istekliliğine ihtiyacımız var. Bu, büyük bir kuvvet değil, incelik gerektiren bir strateji. Bu, olgun bir gücün stratejisi; henüz bu olgunlukta değiliz ama böyle bir olgunluğa erişmek zorundayız.


G.FRIEDMAN - DÜNYA CİDDİ BİR İHRACAT KRİZİNDE


DÜNYA CİDDİ BİR İHRACAT KRİZİ İÇİNDE

George Friedman (Amerikalı siyaset bilimci, Stratfor’un kurucusu ve 2015 yılına kadar başkanı, Geopolitical Futures’ın kurucusu ve yöneticisi)
Geopolitical Futures, 21.1.2016

Tercüme: Zahide Tuba Kor

Bazıları hâlihazırda yaşanan iktisadi problemleri 2008’de yaşananın bir benzeri olarak görüyor. Ancak arada çok temel farklılıklar var. 2008’de mali bir kriz söz konusuydu. Mali sistem iktisadın muhasebe sistemidir; bu yüzden tüccarların istismar edebileceği iç mantıksızlıklar nadiren gelişir. Ancak bankaların ve mali hizmetler sektörünün emlak ipotek kredilerini (mortgage) idare etme şekli, daha sonra istismar edilecek çok büyük mantıksızlıklar yarattı. Mali problemler tabii ki iktisadi altüst oluşlara yol açabilir; ama bu, bugün karşı karşıya olduğumuz problemden farklı bir kökene sahip.

Problem 2008 Krizinin iktisadi sonuçlarından kaynaklanıyor. 2008 Krizi ABD’de ve Avrupa’da iktisadi durgunluğa yol açtı ve bu da tüketime ve ithalata olan talebi azalttı. Mal ihraç eden ülkelerin satışları azaldı ve ekonomileri darbe yedi. Dünyanın en büyük ikinci ekonomisi olan Çin özellikle fena darbe aldı. Sadece iktisadi modeli için kritik önemdeki ihracat gelirlerini kaybetmekle kalmadı, devasa büyüme hamlesinin zaten yapısal nedenlerle yavaşlamaya başladığı bir dönemde pazarlarını da kaybetti. Bu iki bileşenin kaybı Çin ekonomisinin yavaşlamasıyla eşzamanlı gerçekleşerek ciddi toplumsal ve siyasal sonuçları tetikledi. Çin’in hızlı büyümesinin ülke olgunlaştıkça sürdürülemez hale geldiği aşikardı.

Çin küresel iktisadi büyümenin motoruydu. Yavaşlamasının küresel sanayi ürünleri pazarlarında ve petrol başta olmak üzere bakır, demir gibi maden piyasasında çok büyük etkileri oldu. Çin’in ihracat krizi neredeyse tüm sanayi mallarının ihracatçılarını krize soktu. Özellikle Çin’den büyük talep beklentisi, maden çıkarma ve rafineri sektörünün aşırı derecede büyümesine yol açmıştı. Başlangıçtaki düşüş sinyallerine rağmen bu malların fiyatları, öncelikle Çin’in büyümeyi sürdüreceği beklentisiyle aşırı ithalatı sürdürmesi nedeniyle aynı seviyelerde kaldı. Daha sonra Çin ithalatı azalttığında da düşüşün konjonktürel olduğu, tüketimin eski düzeyine yeniden çıkacağı beklentisiyle fiyatların düşmesine engel olundu.

Sonunda bu beklentilerin temelsiz olduğu netleşti ve talepteki düşüş, arzdaki fazlalık nedeniyle emtia fiyatları küresel olarak altüst oldu. Bundan sonra asıl etki ihracatçılar üzerinde görüldü. Bu da iki kategorideydi: Birincisi, Çin gibi imalat sanayi ihracatçıları, Avrupa’nın ve bir ölçüde de ABD’nin iktisadi zayıflığı nedeniyle hala sıkıntı içinde. Bu, henüz yatışmış değil. İkincisi, maden ihracatçıları ve petrol üreticileri, ki bunlar özellikle fena halde etkilendiler. Petrolün varil fiyatı 30 dolara kadar düştü; petrol gelirleri ihracatçı ülkelerin ekonomileri için son derece hayati olduğundan etkisi de bir o kadar büyük oldu.

1970’lerde petrol fiyatlarının katlanması kalkınmış ülkeleri vurmuştu. 1980’lerde petrol fiyatlarındaki düşüş petrol üretenleri olumsuz etkilemişti. Şu anda ise çok ender görülen bir durumla karşı karşıyayız; zira bu defa ister hammadde isterse sanayi ürünü ihracatçısı olsun fark etmez, ihracata bağımlı olan herkesin başı dertte. Düşeşteki ihracat piyasası sadece –yeni teknolojiler sayesinde arz artışı yaşanan– petrolü değil, neredeyse tüm sanayi ürünlerini etkiliyor. Mevcut iktisadi ortamda uluslararası ticarete en az bağımlı olan ülkeler bu altüst oluştan en az etkilenen ülkeler olacaktır. Onlar hem uluslararası sistemin etkisinden fazla zarar görmeyecekler hem de farklı düzeylerde kendi ekonomilerini kontrol edebilecekler. Şu anda “serbest ticaret her daim kazançlıdır” teorisi acı bir testten geçiyor.

Bu dönüşümün fiili etkisini göstermek için iki ayrı liste hazırladık. İlk liste, ne ihraç ettiğine bakmaksızın ihracat krizinden en kötü şekilde etkilendiğini düşündüklerimizin listesi. Bu listedeki ülkelerde mevcut krizin iktisadi boyutun ötesine geçerek siyasal ve toplumsal sonuçlarına bakacağız. İkinci liste, krizin bir sonraki kurbanları olması muhtemel beş ülkeyi içeriyor. Tüm listeler gelişigüzel olup hiçbiri hikayenin tamamını anlatmıyor. (…) Amacımız bu konuda bir tartışma başlatmak.

İhracat krizinin kurbanı ilk 10: Çin, Rusya, Suudi Arabistan, Güney Kore, Avustralya, Zambiya, Angola, Nijerya, Güney Afrika, Moğolistan.
(…)
En fazla zarar görecek 5 ülke: Almanya, Şili, Tayvan, Azerbaycan, Türkmenistan.
(…)


Bu 15 ülkeyi seçerken kaçınılmaz bir şekilde bazılarını dışarıda bırakmış olduk. Singapur, Malezya, Tayland, Irak, Kazakistan ve Peru da bu kategoriye girebileceğini ciddi olarak düşündüğümüz ülkeler arasında yer alıyor. Listeye hangi ülkeleri koyup koymadığımızın bir önemi yok. Önemli olan dünyanın, hangi ülkenin ne ihraç ettiğinden bağımsız, ciddi bir ihracat krizi içinde olduğudur. Ve biz kırılmanın şu anda daha ilk dalgalarını yaşıyoruz. (…) İhracat krizinin altında ithalat krizi yatıyor. Ve ithalat krizi de Avrupa ve Asya’daki kaosla bağlantılı.


M.PEROSINO - NATO RUSYA’YLA SAVAŞA HAZIRLANIYOR



NATO, RUSYA’YLA SAVAŞ KAÇINILMAZMIŞÇASINA HAZIRLIK YAPIYOR

Monica Perosino (İskandinavya, Doğu Avrupa ve Baltık ülkeleri uzmanı Foreign Affairs muhabiri)
World Crunch, 26.5.2016

Tercüme: Zahide Tuba Kor


Baltık ülkeleri, İskandinavya ve Doğu Avrupa boyunca soru artık “Acaba Rusya’yla bir savaş olur mu?” değil, “Ne zaman olur?”.

Ukrayna’ya iki sene evvelki müdahalesinden bu yana Moskova, komşularını kışkırtıp gerilimi yükseltme noktasında hiçbir fırsatı kaçırmadı. NATO’nun hava sahasını mütemadiyen ihlal ediyor ve batı sınırına asker yığıyor. Rusya ayrıca bilgisayar korsanlığı, propaganda ve dezenformasyon faaliyetlerini yoğunlaştırarak siber savaş seferberliğini iyice derinleştirdi. Öyle ki sadece geçen sene Estonya’ya yönelik bu tür saldırılar %200 arttı.

Polonya’nın batısındaki Szczecin NATO üssünde Kuzeydoğu Çok-Uluslu Kolordusu’ndan üst düzey bir yetkili “Biz savaştayız, hem de hibrid bir savaştayız, yani silahların konuşmasından evvelki son adımdayız” diyor.

2014’te Galler’de yapılan NATO zirvesinden sonra ittifak, tepki süreleri arasındaki devasa uçurumu kapatmaya başladı; zira Rusya anında bir saldırı başlatma kabiliyetine sahipken NATO birliklerinin seferber edilmesi için 30 gün gerekliydi. Bu senenin şubat ayında RAND Corporation’ın yayınladığı bir raporda Moskova’nın Baltık devletleri olan Estonya, Letonya ve Litvanya’yı sadece 60 saatte işgal edebileceği bilgisine yer vermesi NATO yetkililerini teyakkuza geçirdi.

İttifak Rusya’dan gelen yeni tehdidin ne denli acil olduğunu daha yeni kavrayabildi.

Polonya Cumhurbaşkanı Andrzej Duda, kuzey şehri Redzikowo’da inşa edilen bir Amerikan füze savunma üssünün resmi açılış törenini yaptı; diğer bir üssün inşası ise Romanya’nın güneyindeki Deveselu’da devam ediyor.

Bu yıl Varşova’da yapılacak NATO zirvesine iki aydan az bir süre kala Polonya Savunma Bakanı Antoni Macierewicz, ittifakın dikkatini Rus sınırına çekmek için açıkça manevra yapıyor. Ona göre, Polonya ile Baltık ülkeleri arasında kalmış bir Rus toprağı olan Kaliningrad’da İskender tipi balistik füzelerin varlığı bir tesadüf değil: “Moskova Litvanya’yı saniyeler içinde yok edebilir, ama aynı zamanda Berlin’i de vurabilir.”

Polonya Dışişleri Bakanı Witold Waszczykowski kısa süre evvel bunu açık açık diler getirdi: “Çeçenistan, Gürcistan ve Ukrayna’da neler olup bittiğini gördük. Daha neyi bekliyoruz ki?”

Polonya askeri üssündeki bir uzmana göre, İskender füzelerinin teşkil ettiği tehdit iki türlü: “Bunlar kısa menzilli füzeler olduğundan havada engellenmesi oldukça zor; ama öte yandan Avrupa’nın yarısı bu füzelerin menzili içinde.”

Doğu Avrupa ülkelerinin NATO’dan birliklerini kalıcı olarak Rus sınırında konuşlandırmasını istemesi zaten Moskova’yla bozuk olan ilişkileri daha da kötüleştirecek. Macierewicz ve bölgedeki diğer mevkidaşları ise böyle bir adımın Rus saldırılarını caydırabileceği kanaatinde.

Moskova’ya karşı koymak
İttifak, muhtemel bir Rus işgaline karşı belirli bir komuta zinciri ve hızlı tepki süresiyle bir savunma mimarisi oluşturmaya çalışıyor.

Polonya’da NATO karargâhlarının taktik komutanı dedi ki “NATO ve üye devletler askeri tatbikatların ve hava devriye misyonlarının sayısını artırıyor; ama bir saldırı anında asıl önemli olan husus tepki süresidir. Ukrayna’dan evvel tepki süremiz 30 gündü ama artık 48 saat; daha hızlı tepki vermek ve herhangi bir saldırıyı caydırmak için yeni kuvvet entegre üniteleri kurduk.”

Eğer Rus birlikleri bugün sınırı geçse 900 NATO askeri ve 400 tank iki gün içinde hemen konuşlanacak ve iki hafta içinde 5600 asker daha bunlara katılacak.

Aynı kaynak diyor ki “Ben daha önce hiç bu denli Rus askeri tatbikatını ve kışkırtmasını aynı anda görmedim. Bütün bular bizim hazırlıklarımızı test etme amacı taşıyor. Bu, bölme ve istikrarsızlaştırma amacına matuf konvansiyonel olmayan bir savaş; bizim misyonumuzsa Rus lider Putin’e mukabeleye hazır olduğumuzu göstermek ve bunu yapıyoruz da.”

Lask’taki Polonya Hava Kuvvetleri üssünde pilotlar, sınırı ihlal ederek Polonya hava sahasında uçan Rus pilotlarla sık sık temas ediyorlar. Polonyalı pilotlardan biri “İki hafta içinde tam 18 yakın temas oldu. Sonuncusu bir Sukhoi Su-27 uçağıydı. Rus pilot kokpitten bana gülümsedi ve uçağının kaç bomba taşıdığını göstermeye çalıştı. Gerçekten uçakta çok bomba vardı” dedi.

Rusya ile Batı arasındaki yeni hibrid savaş, sadece gökyüzünde değil, daha birçok cephede yaşanıyor. Kuzeydeki Polonya şehri Bydgoszcz’deki Müşterek Kuvvet Eğitim Merkezinde 20 ülkeden asker, (…) savaş simülasyonu kullanarak eğitim alıyor.

Merkezdeki bir yetkili “Bu, propaganda ve kamuoyunun manipülasyonuyla yürütülen hibrid bir savaş; bu bir siber ve enformasyon savaşı” diyor ve ekliyor: “Moskova’nın stratejisi, Avrupa’da etnik Rusların içine sızıp onları manipüle ederek ve ayrıca AB ve NATO’nun birliğini ve etkinliğini sorgulatmak için kargaşa tohumları ekerek NATO’yu sürekli provokasyonlarla bölmek.”

Polonya ve Doğu Avrupa’daki NATO üslerinde askerler ve yetkililer siber savaş ve karşı propaganda sanatında eğitiliyor.


Merkezden bir yetkili diyor ki “Hibrid savaş, sadece Kırım’da ortaya çıkan küçük yeşil adamlardan ibaret değil, aynı zamanda sahte Facebook hesapları ve uyduruk online gazeteler de devrede; bunların yaydıkları (sahte) içerikler daha sonra itibarlı medya organlarında da yayınlanıyor. Ve hibrid bir savaşta kelimeler son derece tehlikeli olabilir.”


A.APPLEBAUM & E.LUCAS - RUS DEZENFORMASYONUNUN TEHLİKESİ


RUS DEZENFORMASYONUNUN TEHLİKESİ

Anne Applebaum (Washington Post köşe yazarı) & Edward Lucas (The Economist’in kıdemli editörü)
Washington Post, 6.5.2016

Tercüme: Zahide Tuba Kor

Yabancı dezenformasyonun Avrupa ülkeleri için bir problem haline geleceği fikri 15 sene evvel dillendirilse çok saçma bulunurdu. Özgür medya tıpkı serbest piyasalar gibi büyük bir zafer olarak görülüyordu; Batılı televizyonlar ve gazeteler çok rahatça finanse ediliyor, geniş bir seyirci kitlesine hitap ediyordu. Ancak bir zamanlar kıtanın dört bir yanında medyayı desteklemekte olan iş modeli artık çalışmıyor. Batı gazeteciliğinin önemli bir kısmının kaynakları artık yetersiz; bilgi kaynaklarının çoğalması da insanların gördüklerinin ve okuduklarının doğruluğunu muhakeme etmesini zorlaştırdı.

Aynı zamanda Rusya’nın öncülük ettiği, Çin’in de yakından takip ettiği otoriter rejimler bu sektörde alternatiflerin üretimine iyice yatırım yapmaya başladı. Avrupa’daki ulusal medya çoğunlukla zayıf kaldığından RT (eski adıyla Russia Today) ve Sputnik (Rus haber ajansı) gibi kanalların küçük Avrupa piyasalarında inandırıcılıklarını tesis edebilmeleri çok daha kolaylaştı. Büyük ülkelerde dahi Rusların sosyal medyayı ve –“haber” siteleri, bilgi portalları, troller gibi– geniş bir yelpazede online araçları kullanımları bir etki uyandırmaya başladı. Öyle ki Başbakan Angela Merkel, bir mültecinin bir kıza tecavüz ettiğine dair yalan haberin –kısmen ortaklaşa planlanmış Rus online faaliyetleri sayesinde– büyük bir skandala dönüşmesinden sonra, Alman istihbarat teşkilatını Almanya’da Rus propagandasının kullanımını soruşturmakla görevlendirdi.

Mesajın Soğuk Savaş propagandasıyla ortak yönü çok azdı. Nitekim Rusya, kendi reklamını yapma arayışında değil, daha ziyade çelişen mesajlarla Batı’nın kurumlarının altını oymayı hedefliyor. RT kanalı mülteciler hakkında korku hikâyeleri pompalıyor ve aynı zamanda Batı’yı ırkçı ve yabancı düşmanı olarak sunuyor. Rus destekli web siteleri, Rus siyasetçiler, işadamları, suç çeteleri ve istihbaratı arasındaki bağlantıları ifşa eden Batılıların dört dörtlük araştırmacı gazeteciliğini dalgaya alırken, 11 Eylül “içeriyle bağlantılı bir işti”, “Zika virüsünü CIA üretti” gibi komplo teorilerini yayıyor.

Avrupa çapında aşırı sol ve aşırı sağ siyasi partiler tarafından seçilip kullanılan bu mesajlar Kremlin’in dış politika hedefleriyle uyuşuyor. AB özellikle hedef alınıyor ve bu hiç de şaşırtıcı değil. Nitekim AB, Rus gazına bağımlılıktan kıtayı vazgeçirmede ve Doğu Avrupa’da yozlaşan ve sömüren Rus gaz ihraç modelini dağıtmada etkili. Üyelerinin bazılarına yönelik Rusların oluşturduğu tehdidin icabına gecikmeli de olsa bakmaya başlayan NATO da sürekli bir saldırgan gibi sunuluyor.

Bazı ülkeler, özellikle de bu propagandalarda en sert şekilde hedef olanlar ayılmaya başladı. 2014’te Ukrayna’nın işgali ve parçalanması öncesinde son derece etkili bir propaganda savaşı yürütülmüş ve bu, Rusça konuşan bölgelerde kafa karışıklığına yol açmış ve gerek Ukraynalıları gerekse Batılıları gerçekte neler olup bittiği konusunda körleştirmişti. Buna karşılık Stop Fake gibi Ukraynalı örgütler Rus propagandasını ifşa edip dalga geçmeye başladılar. “Medya okuryazarlığı”nı öğretmeye dönük büyük bir proje de devreye sokuldu. (…)

Bu problemle mücadele için Avrupa’da daha geniş çaplı çabalar mevcut. (…)

Ancak şimdiye kadar ABD, bu problemi anlayıp da karşı koyacak ciddi bir yatırım yapmakta başarısız kaldı. Soğuk Savaş sırasında Sovyet propaganda ve dezenformasyonuyla mücadeleye odaklanan ABD Bilgi Ajansına denk bir modern çaba yok. Her ne kadar Özgür Avrupa Radyosu gibi birtakım Amerikan destekli yabancı yayıncılara ekstra fon ayrılsa da bunlar tam bir karşılık üretemiyorlar.


Kısmen Amerikan medya pazarı çok geniş olduğundan dezenformasyon kampanyalarının burada nasıl işlediği konusunda hala fazla bir bilgi yok. Tabii ki Rusya’nın nerede, ne zaman, ne söylediğine dair de genel bir analitik veri tabanı da bulunmuyor. Batılı istihbarat çevreleri de dâhil hiç kimse yayınların kopyalarını biriktirmiyor. Keza Rus mesajlarının hangi unsurlarının etkili olduğunu, kimin neye niçin inandığını da bilmiyoruz. Üstelik öğrenmek için çok geç kaldık. Başta Çin olmak üzere farklı ülkeler de Rusların bazı tekniklerinin aynısını kullanmaya başladı bile. 15 sene evvel özgür medyaya meydan okunamaz gibi geliyordu; bundan sonraki 15 yılda, tıpkı 2 sene evvel Ukraynalılar gibi, mücadeleye hazırlıksız yakalanarak kendimizi dezenformasyon kampanyalarının hedefi olarak bulabiliriz. 

J.SMITH - BÖLGESEL ÇATIŞMA İHTİMALİ


BÖLGESEL ÇATIŞMA İHTİMALİ

James B. Smith (ABD’nin eski Suudi Arabistan büyükelçisi)
The Cipher Brief, 7.2.2016

Tercüme: Zahide Tuba Kor

1979 yılı, Amerikalıların çoğu tarafından Tahran’daki ABD büyükelçiliğinin ele geçirilmesiyle hatırlanır. O yıl bölge halkı için bir dönüm noktasıydı. İran’da İslamcı bir hükümet kurulurken Mekke’de de Cüheyman öncülüğünde bir grup radikal Kâbe’yi işgal etti. Bu iki olay, bölgede gelecek 35 yılı ve daha da ötesini şekillendirecekti. [Z.T.K. 1979 yılı daha birçok açıdan dönüm noktası: Ocak ayında İran Devrimi yaşanıyor, martta Mısır-İsrail arasında barış anlaşması imzalanıyor, temmuzda cumhurbaşkanı yardımcısı olan Saddam Hüseyin –kendi akrabası olan– cumhurbaşkanını devirip yerine geçiyor, aralık ayında da hem SSCB Afganistan’ı işgal ediyor, hem de Suudi Arabistan’da Cüheyman ve ekibinin Kâbe baskını ile Doğu Vilayetinde Şiilerin ayaklanması yaşanıyor. (Tabii bir sene sonra Türkiye’deki 1980 darbesi de bu süreçten bağımsız okunamaz.) Ve böylece bölgesel sistem değişerek bugüne kadar gelen sürecin önemli bir dönüm noktası oluyor.]

1979’dan itibaren İran bölgede istikrarsızlaştırıcı bir politika benimsedi. Siyasi hedefi belliydi: Komşular zayıf kaldığı sürece İran’ın liderleri ülke içindeki istikrarı garanti altına alabilirdi. Taktikleri, mezhep çatışmalarına odaklanmak ve Lübnan’da Hizbullah’ı, Gazze’de Hamas’ı, Yemen’de Husi isyancıları ve Bahreyn ile Suud’un Doğu Vilayeti’nde muhalifleri desteklemek oldu.

Bugünü farklı kılan ise Arap devletlerinin, ABD’nin artık bölgede liderlik rolü oynamaya isteksiz olduğu yönündeki algılamaları ve bu çerçevede Suudi Arabistan öncülüğünde bölgede kendi çıkarlarını savunmak adına daha aktif bir rol üstlenmeleri gerektiğini düşünmeleri. Yemen operasyonu aslında bir Arap koalisyonu. (…)
(…)
İran Nükleer Anlaşması şüphesiz bölgedeki endişeyi körüklüyor. Sünni çoğunluklu ülkeler için nükleer mesele değil, İran’ın istikrarsızlaştırma stratejisi temel endişe kaynağı olageldi. Onlara göre Batı, nükleer meseleyi [bir araç değil, başlı başına] bir amaç olarak görüyor. Anlaşma yürürlüğe girdikten sonra Batı, bölgeye sırtını dönerek İran’ın diğer Arap ülkelerinin işlerine burnunu sokmayı sürdürmesine fırsat verecek. İşte bu endişe, sadece Suudi Arabistan’ın değil, diğer Arap ülkelerinin de çok daha saldırgan bir politika izlemesine katkı sağlıyor.

Birçokları son olayların daha geniş bir çatışmaya yol açacağını düşünüyor. “Ağustos Silahları” senaryosu [Z.T.K. yani Birinci Dünya Savaşı’nın ilk aylarına odaklanan ve savaşa yol açan sebepleri irdeleyen Barbara W. Tuchman’ın kitabının adı] ihtimali mümkün olsa da (çatışmalar çoğunlukla nevi şahsına münhasırdır) bu, gerginliğin yavaş yavaş ve içten içe kaynamaya devam etmesi ihtimalinden daha düşük. Birincisi, iki ordunun –karşı tarafın hamle yapmasını beklemek suretiyle– nerede karşı karşıya geleceği konusundan bir senaryomuz yok. İkincisi, her iki ülkenin de halkı hükümetlerini çatışmaya zorlamıyor. Bu yazıyı Riyad’dan kaleme aldığımdan burada işler her zamanki gibi, normal görünüyor. Tahran’dan yeni dönen bir arkadaşım, İran’da insanların siyaset değil, tamamen yaptırımlardan kurtulmayı konuştuklarını anlattı. Üçüncüsü, tırmanmayı engellemek için araya girmeye istekli birçok taraf var. Sonuncusu, İran ile Suudi Arabistan, iki ülkeyi birbirine yaklaştıracak birçok ortak çıkar ve meydan okumayı da paylaşıyor.

Bu tehditlerden biri IŞİD ve eğer ki İran’la Suud birlikte hareket etmezlerse bu tehdide karşı etkili bir strateji yürütülemez. İkincisi, eğer birbirileriyle görüşmezlerse Suriye’de bir geçiş süreci gerçekleşemez. Sonuncusu, hac ve umre ziyaretlerinin devam etmesi için iki ülke diplomatik ilişkilerinin kesilmemesi lazım. Bu ortak endişeler tırmanmayı engelleyecektir.


Son birkaç yıldır dış politika uzmanları için kilit meydan okuma, “Nasıl bir Ortadoğu?” temel sorusuna cevap bulmak için Tahran ile Riyad’ı bir araya getirmenin bir yolunu aramak oldu. Geçtiğimiz onlarca yıldır bölgedeki mücadele Batı ile İslam arasında bir çatışma olarak sunuldu. Acı gerçek ise yüz binlerce Müslüman’ın yine Müslüman kardeşleri tarafından katlediliyor olması. İşte bu, bölgedekilerin halletmesi gereken bir meydan okuma. 

P.ZWACK - SURİYE MESELESİ


SURİYE MESELESİ

Peter Zwack (Emekli Tümgeneral, Amerikan Savunma Bakanlığı eski yetkilisi ve Rusya ataşesi; şu anda Milli Savunma Üniversitesi Milli Güvenlik Araştırmaları Enstitüsünde Rusya-Avrasya kıdemli uzmanı)
The Cipher Brief, 1.4.2016

Tercüme: Zahide Tuba Kor

Rusya’nın Ortadoğu’daki kısa ve uzun vadeli hedefleri neler? Bu hedefler son dönemlerde bölgedeki Rus faaliyetleriyle ne ölçüde uyuşuyor?
Rusya ve SSCB 1970’ten beri Suriye’de bulunuyor [Z.T.K. aslında ilk defa 1954’te Çekoslovakya üzerinden Suriye’ye silah satışıyla SSCB, Arap ülkeleriyle yakın ilişkiler kurmaya başlıyor] ve özellikle 1972’de [Z.T.K. Sovyet askeri danışmanlarının] Mısır’dan kovulmasının ardından Suriye daha da önemli bir hale geldi. Soğuk Savaş’ın sona ermesinden bu yana Suriye, eski Sovyet coğrafyası dışında bir Rus üssünün bulunduğu tek ülkeydi. Rusya Suriye’de istikrarlı bir Baas rejimi istiyor, Esed’in iktidarda kalması tercihi; ama bu, tamamen kendisini ona bağladığı anlamına gelmez. Rejimin düşmesinin bölgeye tamamen kaos, radikalizm ve parçalanma getireceğine iyice kani olmuş durumda. Doğu Akdeniz’deki varlığını sürdürmek istiyor. Öyle görünüyor ki kısa vadede bunu başardı. Geri çekileceğini ilan etmesine rağmen S-400 hava savuma sistemlerini konuşlandırdığı Suriye’deki varlığının gözle görünür bir şekilde değişeceğini falan beklemeyin.

Ortadoğu’daki Rus faaliyetleri Amerikan çıkarlarıyla çelişiyor mu? Eğer çelişiyorsa ABD ne yapabilir?
Her iki ülke de radikal Sünni bir İslami geçiş hükümetine karşılar. Aralarındaki temel farklılık şu ki 2011’den beri ABD, eli kanlı Esed rejimini iktidardan düşürmeyi taahhüt ederek kendisini bağladı; Ruslar ise buna tamamen karşılar. Her iki ülke de IŞİD’i ana tehdit olarak görmekle birlikte, Rusların temel hedefi Esed rejimini tehdit eden isyancılar olageldi; ABD ise IŞİD’e karşı baskı yapıyor. Bu, zaman zaman birbiriyle örtüşen, ikili, epeyce “hareketli” mücadeleler aslında potansiyel olarak oldukça tehlikeli; Rus SU-24 uçağının Türk F-16’ları tarafından vurulmasında gördüğümüz gibi. Rusya’nın İran ve Hizbullah’ın da aralarında olduğu bölgedeki müttefikleri ve vekilleri ABD’nin Türkiye ve Suudi Arabistan gibi müttefikleri ve ortaklarıyla doğrudan bir mücadele içinde. Bu da mevcut zorlu durumu daha da karmaşıklaştırıyor. Kürt ikilemi ise daha da içinden çıkılmaz bir hale sokuyor.

Ortadoğu’da iş tutmaya sıra geldiğinde Rusya’nın ve tabii ABD’nin avantajları ve dezavantajları nelerdir?
Rusların geleneksel faaliyet alanı (eski Sovyet coğrafyası) dışında, bu denli sağlam ve dikkatlice ayarlanmış bir askeri harekata girişme ve onu sürdürme kabiliyetleri doğrusu bizi şaşırttı. Ancak bu agresif askeri varlık, bir yandan Rusya’nın giderek artan zorlu ve iddialı küresel rolüne dair bir küresel ve yerel bilinç örerken, diğer yandan içinden çıkılamayan birer bela olan Suriye İç Savaşı ve bölgesel Sünni-Şii mezhep savaşında –zaman içinde– bir yüke/engele de dönüşebilir.
İşte bu gerçekliğin farkında olarak Rusya, kısa süre evvel Suriye’den bazı askeri ekipmanını geri çekeceğini ilan etmiş olabilir – ki bu yine ona gerek uluslararası alanda gerekse yurtiçinde çok olumlu bir medya propagandası imkânı sağladı. Rusya’nın sınırlı askeri ve mali kaynağını çeken çok şey var. Bu kaynaklar, gerek Ukrayna’nın doğusunda hiç bitmeyecek gibi görünen toplumsal, mali ve pek de rağbet görmeyen ayrılıkçı çıbanın gerekse petrol fiyatlarındaki tarihi düşüşle ve yüksek enflasyonla hayatta kalma mücadelesi veren bir ekonominin baskısı altında. 2014’ten beri hayat kalitesi düşen kendisini destekleyen ve sıkıntılara katlanan nüfusunu sağlama almaya çalışırken Rusya, zamanla bütün bu faaliyetlerini sürdürmekte de zorlanacaktır.
ABD ise bir yandan Suriye ve Irak’ta IŞİD’le savaşırken diğer yandan daha evvel ilan ettiği Esed rejimini devirme politikasının meydan okumasıyla boğuşuyor. Bu, Rusya’nın Baas rejimini iktidarda tutma niyetiyle tamamen çelişiyor. Her iki tarafın da –müttefikleriyle, ortaklarıyla ve vekilleriyle birlikte– bölgesel çıkış için bir çözüm üzerinde uzlaşamaması, ABD ile Rusya’nın –kendilerini tehdit eden bölgesel istikrar ve radikal İslamcı militan grupları mağlup etme de dâhil– asli ortak çıkarlarına odaklanmalarını zorlaştırıyor.

Ortadoğu’da ABD’yle Rusya’nın muhtemel işbirliği alanları nelerdir?

Devam eden uluslararası ve bölgesel müzakerelerde ve kırılgan ateşkeste neler olup biteceğini bekleyip görelim. Başta bölgesel ve uluslararası radikal Müslüman terörünü etkisiz hale getirme ortak kaygısı olmak üzere, büyük strateji (grand strategy) bağlamında ABD ve Rusya’nın ortak noktaları çok fazla. Gerek Sünni-Şii mezhep çatışmasını ülke ülke bertaraf etmek gerekse Suriye İç Savaşı’ndaki şiddetin en kötüsünü bastırmak için bölgesel olarak birlikte çalışmak her iki ülkenin de çıkarlarına olacaktır.


J.RUBIN - KERRY SURİYE GÖRÜŞMELERİNİ ANLAMIYOR


KERRY SURİYE GÖRÜŞMELERİNDEN İŞ ÇIKMAYACAĞINI GÖREMEYEN TEK KİŞİ

Jennifer Rubin (Amerikan muhafazakar görüşüne ve Cumhuriyetçi Parti’ye yakın Washington Post blog yazarı)
Washington Post, 4.2.2016

Tercüme: Zahide Tuba Kor

Suriye’nin geleceğine ilişkin görüşmeler durdu. (…)
Ne bekliyordu ki? ABD’nin Türkiye’deki eski büyükelçisi Eric Edelman “Maalesef bu tamamen tahmin edilen bir sonuçtu” diyor ve ekliyor: “Tüm kozları Rusya ve İran’a teslim ederek Obama yönetimi fiilen bu sonucu garantiledi. Bir dışişleri bakanının bu kadar uzun bir süre ve bu kadar yoğun bir emek sarf edip de karşılığını bu denli az görmesi nadirdir.” Ve nadiren bir dışişleri bakanı kaba güç ile diplomasi arasındaki bağı bu denli az bilir.

Kerry, ister Ukrayna ister Suriye isterse İran olsun müzakerelerle ilgili temel gerçeklikleri hiçbir zaman idrak edememiş gibi görünüyor. Hedefine kilitlenmiş düşmanlarla muhatap olurken hiç kimse, askeri avantajları veya askeri güç kullanma tehdidini bir kenara bırakıp da hedeflerine müzakere masasında ulaşmayı bekleyemez. (…)

Suriye müzakerelerine gelince, Demokrasileri Savunma Vakfından Jonathan Schanzer bana dedi ki “Kürt temsiline ilişkin didişme [müzakerelerin başarısızlığa uğrayacağının] bir göstergesiydi. Ama aynı şekilde İran’ın ve Suriye rejiminin pozisyonunu üstü örtülü ve aşırı bir şekilde meşrulaştırmak da. Ama tabuta çakılan çivi, Amerikan stratejisinin ve ahlaki netliğinin/berraklığının olmamasıydı. Savaş alanında hem Esed’i hem de IŞİD’i temizlemeye dönük net bir plan olmaksızın Suriye’yi yumuşak bir inişe geçirmenin [yani çatışmayı azaltmanın] makul bir yolu yok.”

Amerikan yönetimi sürekli Rusya’nın Suriye’deki rolünü yanlış anlamakta ve hafife almakta. (…)
(…)
Uzmanlara ve yetkililere göre Rus hükümeti, bu kazançları, ülkenin bütçesinden nispeten düşük bir maliyetle, çok az can kaybıyla ve çok büyük ölçüde destek veren bir kamuoyuyla elde ettiğine inanıyor.

Rus müdahalesi, Obama yönetiminin savaşın müzakereler yoluyla sonlandırılması yaklaşımını alaşağı etti. (…)
(…) Rusya müttefiklerinin arkasında dururken, biz bunu yapmadığımız gibi bir de ortak düşmanlarımızı (Esed, İran, Putin) güçlendirecek şekilde davrandık. Bu onların nasıl kazanıp bizim kaybettiğimizi ortaya koyuyor:

“Putin Ortadoğu’da jeopolitik satrancı oynayabildi, çünkü bunun pek de bir maliyeti yoktu” diyor Moskova’dan bağımsız bir siyasal analist olan Konstantin von Eggert. “Suriye’deki çatışmaya girmek, Putin’e ABD’nin rejim değiştirme politikasına karşı mücadele etme imkan sağladı, askeri gücünü göstererek bölgedeki müttefiklerine Moskova’nın sadık/vefakar bir ortak olduğu güvencesini verdi” diye de ekliyor.

Unutmamalıyız ki jeopolitik yenilginin yanı sıra Amerikan yönetimi, [Suriye’de] -boyutunu ancak Ruanda [soykırımı]nın geçebileceği- devasa bir insani felakete de başkanlık etti/seyirci kaldı. (…) Washington Post’un başyazısında da belirtildiği üzere:
Bütün bunlar yaşanırken Sayın Kerry ve Obama yönetiminin ürettiği tek karşılık, retorik [yani sadece etkili konuşmalar yapıyorlar]. (…)


Amerikan sorumsuzluğunun/amaçsızlığının maliyeti oldukça yüksek ve barış, istikrar ve insan hakları için Amerikan gücünün araçlarını kullanmaktan tamamen aciz bir yönetimin geriye kalan günlerinde bu maliyet sadece daha da fazla artacak.