Sergey Karaganov etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Sergey Karaganov etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

9 Nisan 2017 Pazar

S.KARAGANOV: DÜNYAYI KARŞILIKLI CAYDIRICILIK KURTARABİLİR



DÜNYAYI ANCAK KARŞILIKLI CAYDIRICILIK KURTARABİLİR

Sergey Karaganov (Rusya’nın en tanınmış siyaset bilimcilerinden ve 2001-2013 yılları arasında Rusya Devlet Başkanı Putin’in dış politika danışmanı; halihazırda Moskova Ulusal Araştırma Üniversitesi Uluslararası İktisat ve Dış Politika Fakültesi dekanı ve Rusya Savunma ve Dış Politika Konseyi onursal başkanı)
Project Syndicate, 17.2.2017

Tercüme: Zahide Tuba Kor

NOT: Rusya’nın en önemli siyaset bilimcilerinden biri olan Sergey Karaganov’un bu blogda yer alan 5 makale ve röportaj tercümesini toplu olarak okumak için TIKLAYINIZ. 

Uluslararası sistemde yönetim şeklinin bozulması, haklı olarak, bugünlerin sıcak tartışma konusu. Kurallara dayalı dünya düzeninin temel dayanakları paramparça oluyor ve uluslararası davranışın temel normları ve ahlakı/nezaketi çürüyor. Adeta kelimenin tam anlamıyla, tehlikeli bir dünyada, hatta savaş öncesi halde yaşıyoruz.
Rusya’nın hem AB hem de AB’nin yakın müttefiki ABD’yle arasındaki ilişkiler gittikçe kırılganlaşıyor. NATO-Rusya askeri ve siyasi bölünmüşlüğü –bu defa Soğuk Savaş’takinin 965 kilometre doğusunda– yeniden canlandırılarak Avrupa’da değişen güç dinamikleriyle baş edilmeye çalışılıyor. Ancak özellikle AB’nin kendi kırılganlığı nedeniyle bu yaklaşım yeni tehlikeler yaratıyor, başarılı olması da mümkün görünmüyor.
Daha genel bir ifadeyle, Amerikan hegemonyasındaki tek-kutuplu dünya düzeni artık ortadan kalkıyor. Tabii ki bu düzen, mükemmellikten epeyce uzaktı. Hatta tam aksine, özellikle dünyanın dört bir yanında rejim değişikliklerine verdiği destekle, geniş ölçekte bir düzensizliğin temel kaynağıydı. Ortadoğu’da tırmanan kaos bu yaklaşımın hatalarına bir örnek teşkil ediyor.
Bununla birlikte Amerikan öncülüğündeki düzenin yerine ne geçeceğine dair endişeler söz konusu, dönüşümün nasıl becerileceği kaygısına hiç girmiyorum bile. Bu endişeler, ABD de dâhil birçok gelişmiş ülkenin karşı karşıya kaldığı siyasi kargaşayla daha da yoğunlaşmış durumda. Müesses nizamın mutedil güçlerinin dijitalleşmeden küreselleşmeye dünyayı sürüklemekte olan dinamikleri idrak edip onlara karşılık vermedeki başarısızlığı, gelinen aşamada ahlaki ve entelektüel boşluğa da yol açan bir yönetim boşluğunu beraberinde getirmiş durumda.
Ancak Amerikan Düzeninden (Pax-Americana) çok daha istikrarlı ve düzgün işleme potansiyeline sahip yeni bir küresel düzenin ufukta belireceğine inanmak için sebepler var. Böyle bir düzenin kilit bir dayanağı Rusya olacaktır.
Barışçıl şekilde adil ve istikrarlı bir dünya düzeni tesis edilebileceğine dair her ne ümidi varsa hepsini kaybetmiş bir aktör olarak Rusya, son dönemde sert gücünü yeniden devreye soktu. Bu gücünü, öncelikle, NATO’nun Rusya’nın kendi güvenliği için hayati addettiği topraklara yayılmasını engellemek ve böylelikle bu yayılmanın kaçınılmaz olarak beraberinde getireceği büyük çaplı bir savaşa meydan vermemek için kullanıyor. İkincisi, erken davranıp, Batı’nın bu defa da Suriye’de gayrimeşru bir şekilde rejimi değiştirme çabasının önüne geçmek maksadıyla hem askeri gücünü hem de diplomatik maharetini gösteriyor.
Bu adımlarıyla Rusya, Soğuk Savaş’ın sona ermesinden bu yana Batı’nın uluslararası çatışmaları kışkırtan ve kendi ahlaki otoritesinin ve yumuşak gücünün altını oyan o yenilmezlik duygusuna bir darbe vurdu. Bu bağlamda Rusya, küresel düzende dengeleyici bir etki unsuru olarak kendisini yeniden şekillendirdi. (Doğru veya yanlış, Rusya’nın siber taktikler ve propaganda yoluyla Batılı kurumların ve hatta Amerikan demokrasisinin altını oymayı başarabileceğine dair iddialar, bu yorumu sadece daha da pekiştiriyor.)
Tabii ki Batı’nın yenilmezlik duygusu, –Soğuk Savaş sonrası stratejik gündemi belirleyip yürüten müesses nizamın elitlerine yönelik siyasi meydan okumaların baş göstermesi örneğinde de görüleceği üzere– zaten içeride bir kuşatma altındaydı. SSCB’nin çöküşüyle elde ettikleri ideolojik zafer kalıcı değildi.
Bu, bugün Rusya için de bir uyarı olmalı. Zira Rusya bugün (SSCB’nin hiçbir zaman iddia edemediği şekilde) “tarihin doğru tarafında” gibi görünse de, karşı tarafın moralini bozmak amacıyla zafer gösterisi yapmak bir hatadır. “Tarihin sonu” diye bir şey yoktur. Ve hatta en azimli aktör dahi istikrarlı, barışçıl ve sürdürülebilir bir küresel düzeni kendi başına inşa edemez.
İşte bu yüzden son dönemde Rusya ile Çin’in gittikçe sağlam bir ittifak kurmaya çalışması iyi bir haber. Ve yine işte bu yüzden Rusya ile –hegemonyasını yitirse de hayati bir jeopolitik aktör olmaya devam eden– ABD arasındaki derin güvensizliğin üzerine gidilmesi gerekecek.
Dünyanın en büyük üç gücünün, yani “büyük üçlü”nün yeni ve daha istikrarlı bir dünya düzenine barışçıl bir şekilde geçişin şartlarını oluşturmak için bir araya gelmeleri şart. Bu fikir yeni de değil; o veya bu şekilde bir büyük üçlünün oluşumu, Henry Kissinger ve Zbigniew Brzezinski gibi isimler tarafından da teklif edilmekteydi. Üç taraflı bir düzenleme, ikili ilişkilerdeki gerginliklerin etkisiz hale getirilmesine de yardımcı olabilir.
Bugün başarının anahtarı, etkisizliği defaatle ispatlanmış olan silahların kontrolü anlaşmalarıyla ilgili saplantıdan vazgeçmek ve bunun yerine uluslararası stratejik istikrarın nasıl geliştirileceğine dair zorlu ve fakat hayati bir üçlü diyalogu başlatmaktır. Karşılıklı çok taraflı caydırıcılığı güçlendirme hayati hedefi çerçevesinde, nükleer silahlardan siber güvenliğe ve politikaya kadar güvenliğin tüm unsurları üzerinde düşünülmeli.
İleriki aşamada bu üçlü, yeni bir “uluslar uyumu”na diğer hakiki ve egemen aktörler de dâhil edilecek şekilde genişletilebilir. Başarısızlığa uğrasa da bu tür bir uyum, en son 19. yüzyılda tesis edilmiş, nispeten barışı sağlamış ve neredeyse bir yüzyıl boyunca çarpıcı bir ilerlemeye destek olmuştu. 21. yüzyıl uluslar uyumu da benzer bir etki doğurabilir, tabii bunun çok-taraflı karşılıklı nükleer caydırıcılıkla da desteklenmesi gerekir.

Yeni bir dünya düzeni gelişmeye başladı bile. Ancak bu süreç şimdiye değin yavaş, kaotik ve risklerle doluydu. Bu tehlikeli dönemde, daha evvel başka tehlikeli dönemleri nasıl sağ salim atlattığımızı hatırlamamız lazım. Bugün, tıpkı Soğuk Savaş’ta olduğu gibi, dünyayı ancak karşılıklı caydırıcılık kurtarabilir.

10 Ağustos 2016 Çarşamba

RUS UZMANLAR DARBEYİ NASIL GÖRDÜ?


Darbeleri mazur gören veya gösteren herkesi kınıyor, darbecileri lanetliyoruz

NOT: Aşağıdaki iki önemli Rus uzmanın darbeyle ilgili görüşlerine Rusya'daki Avrasyacı ekibin sert eleştirilerine http://ortadogugunlugu.blogspot.com.tr/2016/08/gbjornson-rusyada-5-kol-turk-rus.html linkinden ulaşabilirsiniz.


RUS UZMANLAR TÜRKİYE’DEKİ KALKIŞMAYI İSLAMCILAŞMAYI DURDURMA ÇABASI OLARAK NİTELEDİLER
News Russia, 15.7.2016

Tercüme: Zahide Tuba Kor

Rusya Dış ve Savunma Politikası Konseyi Onursal Başkanı Sergey Karaganov, darbe teşebbüsüyle ilgili Interfax ajansına şunları söyledi: “Geçtiğimiz saatlerde Türkiye’de yaşanan olaylar gösteriyor ki Türk askeri eliti, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın öncülüğünde ülkenin İslamcılaşma temayülüne karşı laik devletin bir garantörü olarak harekete geçmeye karar verdi.”
“Türkiye bir kez daha alışıldık yoluna girdi. Türkiye’nin askeri eliti geleneksel olarak İslamcılık karşıtı bir gidişatı savunageldi. Şüphesiz, geçen sene Rus uçağının düşürülmesi Türk eliti arasında bir iç mücadele olduğunu gösterdi. Aşikâr ki elitler arası zıtlaşma ve ordunun İslamcı politikadan duyduğu rahatsızlık bu duruma yol açtı.”
“Bu bir darbe mi yoksa bir darbe teşebbüsü mü şu an için net değil. Laik güçlerin Erdoğan’a karşı böyle bir yola başvurduğu ise kesin. Eğer Erdoğan devrilirse bu bir darbe olacaktır.”
“Mevcut olayların Rus-Türk ilişkilerini nasıl etkileyeceğini değerlendirmek için henüz erken. Moskova beklemede; çünkü kontrolü ele geçirebilecek durumdaki ordunun ne teklif edeceğini anlamak önemli.”


KOSAÇEV TÜRKİYE’DEKİ DARBE TEŞEBBÜSÜNÜN SEBEPLERİNİ ANLATTI
News Russia, 16.7.2016

Tercüme: Zahide Tuba Kor

Interfax’a demeç veren Rusya Federasyon Konseyi Dış İlişkiler Komitesi Başkanı Konstantin Kosaçev’e göre Türkiye’deki darbe teşebbüsünün sebeplerinden biri, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Türkiye’nin kurucu babası Atatürk’ün fikirlerinden sapması. Kosaçev Facebook’ta şunları yazdı: “Mevcut Türk yönetimiyle askeri elit ilişkilerindeki kriz Erdoğan’ın iktidara gelmesinden bu yana yıllardr devam ediyor. Bu krizde de temel anlaşmazlık, Ankara’nın modern Türkiye devletinin kurucu babası Atatürk’ün ‘tek doğru öğretisi’nden sapmasıyla bağlantılı (mevcut cumhurbaşkanının ılımlı İslamcılığı generalleri çok rahatsız etti)”
Senatör, çatışmanın daha pragmatik sebebini askerlerin Erdoğan öncesinde sahip olduğu gerçek iktidarın ellerinden alınmasına bağlıyor.
Türkiye’de iktidar mücadelesinin anayasal olmayan yollara sapılarak yürütülmesinin kötü olduğunu dile getirerek, “Hele de insanlar ölürken… Ukrayna örneği bu yolun sonunun çıkmaz olduğunu canlı bir şekilde göstermiştir” diye konuştu.
“Biz, Türkiye’nin egemenliğine saygı duyarak ve iç işlerine müdahale etmeyerek Rusya’dan gelişmeleri dikkatle takip etmeliyiz. Şu anda temel görevimiz kendi vatandaşlarımızın ve yoldaşlarımızın güvenliğini sağlamaktır. Gerekli talimatlar zaten Devlet Başkanı tarafından verildi ve Dışişleri Bakanlığınca uygulanmakta. Dışişleri ve Savunma Bakanlıklarının acil durumları kullanmak zorunda kalmaması ümit ediliyor.”
“Türk halkına barış ve huzur diliyorum. Bu hepimiz için gerekli”.

11 Temmuz 2016 Pazartesi

S.KARAGANOV: RUSYA DÜNYA GÜVENLİĞİNİ TESİSTE KİLİT


 

RUSYA’NIN EN ÖNEMLİ EMİTASI, DÜNYA GÜVENLİĞİNİ TESİSTİR

Röportaj veren: Sergey Karaganov (2001-2013 yılları arasında Rus Devlet Başkanı Vladimir Putin’in dış politika danışmanı. Tarih doktoru, Milli Araştırma Üniversitesi Dünya Ekonomisi ve Uluslararası İlişkiler dekanı ve aynı zamanda Dış ve Savunma Politikası Konseyinin onursal başkanı)
Röportajı yapan: Alexei Peskov
South Front, 11.4.2016

Tercüme: Zahide Tuba Kor

Rusya-Batı ilişkilerindeki mevcut krizin kökeninde neler var?
İlişkilerdeki kriz birçok sebebe dayanıyor:
Birincisi, 1990’larda kendisini muzaffer addeden Batı bunun ebediyen devam edeceğini zannetti. Ama 21. yüzyılın ilk on yılında süreç değişti ve bilhassa Irak, Libya ve Afganistan’a müdahale hatalarıyla bir anda hızla kaybetmeye başladı. Bütün bu müdahaleler Batı’nın mağlubiyetiyle sonuçlandı. Dünya meselelerinin çözümü için sundukları reçetelerin ne denli etkisiz olduğu küresel finans krizinin patlak verdiği 2008-2009’a gelindiğinde aşikâr bir hal aldı. Bunu Batı’nın ahlaki, siyasi, iktisadi ve askeri konumunun çöküşü takip etti - ki bu gidişatı fark edenlerin sayısı çok azdı… Ne olmuştu hatırlayalım: ABD silahlanma için trilyonlarca dolar harcadı ve o dönemde tüm dünyada hegemonyasını tesis etmiş gibi görünüyordu; ama ordusunu sahaya sürdüğünde tüm savaşları kaybetti. Bütün bu devasa harcamalarının aslında değerini düşürdüğü ortaya çıktı. Üstünlükleri, hegemonyası değerini kaybetti.
İkinci önemli faktör, daha evvel de yükselmekte olan ama son yıllarda başarıları çok daha fazla belirgin ve mühim bir hal alan Çin ve Hindistan başta olmak üzere diğer devletlerin güçlenmekte olması.
Üçüncü faktör Rusya. Bir şekilde Batı’ya yönelmeye, onu yatıştırıp rahatlatmaya ve onun politikalarına uymaya çalıştı; ama sonra bütün bu çabaların ne denli manasız olduğunun farkına vararak çark etti. Batı ülkelerinin iktisadi, askeri ve siyasi çöküşü esnasında Rusya’nın bu davranışı,  son derecede can sıkıcı olarak algılandı. Batı’da hala Rusya’nın iktisaden zayıf olduğu ve tıpkı SSCB gibi şoklara dayanamayacağı hissiyatı hâkim olduğundan Moskova bir dizi “eğitici eylem”e [Z.T.K. iktisadi ambargoları vs. kastediyor] maruz kaldı.

Batı’nın Rusya’yla savaşının nihai hedefi nedir?
Birçok analist ABD’nin bunlara uygun bir dizi hedefi ve eylemi devreye soktuğundan emin. Bu gerçekse bile devreye soktukları çok küçük bir düzeyde. Bugünün Amerikan siyasetine ilişkin yorumlardan biri, ABD’de yönetici elitin bölündüğü ve siyasetin gidişatını belirleyenlerde liyakat düzeyinin yerlerde süründüğü yönünde. Irak’ta demokrasiyi tesis için savaştıklarını söylediklerinde insanların çoğu savaşın asıl gayesinin petrol kaynaklarının kontrolü olduğundan emindi. Ama ben bu savaşı, yönetici elitin müthiş bir liyakatsizliğinin, yetersizliğinin bir tezahürü olarak görüyorum. Silahlı kuvvetleri tamamen anlamsız bir şekilde et kıyma makinesine atmak, siyasi bir hezimete katlanmak ve yüz binlerce insanı telef etmek… Bu, sorumsuzluğun ve ahmaklığın zirvesi…

Hırslar aklı galebe çalıyor yani?
Hırslara ilaveten, bir de hem yurtiçindeki hem de yurtdışındaki makul ve sorumluluk sahibi elitleri dinlemekte bir isteksizlik var. Birçok Rus ve Amerikalı elit Amerikan yönetimini Irak’ı işgal etmemesi konusunda uyardı. Ama onları dinlemediler. Üstelik biz de uyardık, sakın Afganistan’da bir kara operasyonuna girişmeyin, yoksa mağlubiyetiniz kaçınılmaz olur diye. Bizi de dikkate almadılar. ABD’de son derece entelektüel bir elit varken nasıl bu denli faydasız, başarısız bir dış politika yürüttüklerini anlayabilmek gerçekten zor. Belki bu durum elitlerin hizipleşmesi ve ideolojisiyle açıklanabilir. Şu anda ABD’de iki grup hâkim: yeni-muhafazakârlar/neoconlar (mutaassıp sağ) ve ona karşı duran liberal müdahaleciler. Araçları farklı olsa da her ikisi de Amerikan hayat tarzını tüm dünyaya yaymakta istekli. En önemlisiyse her ikisinin de yetersiz.
Bu iki uç tarafın temsilcileri şu anda başkanlık yarışındalar; vatanperver görüşlere sadık elit ise modern dünya işleyişinin nasıl gölgelendiğinin farkında. Bu elitin duayeni (…) Henry Kissinger. (…) Realist olarak nitelenebilecek isimler bugünün siyasi tartışmalarına hemen hiç katılmıyorlar. Yönetimde ideolojik bayağılık var. Böyle şeyler, vakti zamanında bizde de siyasette aklın yerini ideolojinin aldığı başka ülkelerde de yaşandı.

Soğuk Savaş sırasında ABD McDonald’s, kot kıyafet, rock müzik ve Hollywood aksiyon filmleriyle dünyaya başarılı bir şekilde boyun eğdirmişti… Eğer hedefi dünyayı kendi hayat tarzına zorlamaksa değişim için silah kullanmaya ne gerek vardı ki?
Batı’nın ideolojik nüfuzunun diğer ülkelere yayılması, Amerikan iktisadi politikası lehine bir rıza göstermek demektir. İdeolojik savaşın amacı, sadece ahlaki bir zafer değil, çok daha elle tutulur başka şeylerdir. Mesela 1990’larda Doğu Avrupa ülkelerinin Batı Avrupa nüfuz alanına geçmesi, iktisadi durgunluk içinde oldukları bir anda Batı’ya yeni bir iktisadi destek sunmuştu.
Herkesin anlayamadığı bir nokta daha var: Küreselleşmenin yükselişi yüzünden ideolojik yayılma hız keserek durdu. Bunun sonucu ise Batı’nın kendi isteklerini dayatamadığı üçüncü tarafların iktisadi bir patlama yaşaması oldu. SSCB müdahale etmeyip sadece kendi blogundaki ülkeleri korumaya odaklandığında [ABD] bunu yapabiliyordu. Ama artık dünya nispeten daha tekdüze bir hale geldi ve sonunda güvenlik sistemi de değişti. ABD, sadece Çin’in sahip olduğu nükleer silahlar nedeniyle değil, aynı zamanda bunun Rus çıkarlarını olumsuz etkileyip Rusya’yla bir savaşı tetikleme riskinden dolayı da Çin’e saldıramaz. Nükleer unsur artık dünyaya yayıldı ve bu sayede ülkeler Soğuk Savaş’takinden çok daha fazla egemen hale geldiler. Hindistan, İran, Malezya, İsrail, Tayland ve Singapur her geçen sene gittikçe çok daha bağımsız dış politikalar uygulayan ülkeler arasında yer alıyor.
Egemenliğin artmasıyla birlikte bu ülkelerdeki geleneksel değerlerin dışarıdan ihraç edilen değerlere kıyasla artık vatandaşlar için çok daha önemli bir hale geldiği açık. Otoriter ülkelerde dahi halkın siyaset üzerindeki etkisinin çok daha aktif bir hal almasıyla birlikte bir demokratikleşme süreci başladı. İnsanlar kot kıyafetleri kabul ediyor ama geleneksel kültürünü de istiyor. Bu, dünyanın “McDonald’s’ları reddetmeye başladığı anlamına gelmez; daha ziyade kendilerinden olan bazı şeyleri de insanların beğenisine sunar hale geldiler. Ve şu anda Çin mutfağı Amerikan “fast-food”larından çok daha fazla dünyayı etkiliyor.

Rusya buna nasıl karşılık verebilir? Dünyayı kendi safımıza çekebileceğimiz “yumuşak güç”ümüz nedir?
Rusya yapıcı avantajlarını dünyaya sunabilir. Mesela suya ve enerjiye muazzam bir talep var ve bunların üretimi sayesinde Rus coğrafyası içindeki Sibirya ve Uzak Doğu bölgeleri kendi ayakları üzerinde durur hale gelebilir. Ancak -her ne kadar eskisine kıyasla azalsa da- elitimiz bu bölgelerin daha fazla gelişmesine karşı hala bir direnç gösteriyor.
Kim olduğumuzun farkın varabilmemiz için tarihimize bakmamız lazım. Dünyanın yarısını fetheden dönemin Çin yöneticisi Cengiz Han’dan başlayıp ardından Avrupa’nın yarısını ele geçiren Cermen etnik gruplardan olan İsveçlilere, daha sonra Napolyon’dan Hitler’e kadar bütün imparatorlukları yıkan tek devlet biziz.
Şunun farkında olmalıyız ki biz tüccar ve ayakkabı üreticisi bir millet değiliz; çünkü diğer şeylerle ne kadar çok uğraşırsak uğraşalım, sonuçta tanklarımız en önemli ve en değerli ürünümüz. Biz nasıl savaşılır ve bir savaş nasıl kazanılır, bunu biliyoruz. Dünyanın bize ihtiyacı var; çünkü biz en önemli emtiayı/değeri sağlıyoruz, yani güvenliği. [Z.T.K. “emtia” tam çeviri olmakla birlikte Karaganov’un burada kastettiğini “ticaret malı/ihraç malı” olarak da algılamak mümkün. Yani “Rusya’nın en önemli ihraç malı dünya güvenliğini sağlamaktır” şeklinde düşünübiliriz.] Ayrıca şunu da hiç unutmamalıyız ki, şu an her ne kadar geliştirmiyor olsak da, bizim arkamızda muhteşem bir kültür var ve dünyada nüfuzumuzu sürdürebilmek için kültürümüzden faydalanabiliriz.

Yani Tolstoy ve Dostoyevski’nin yardımıyla mı dünyayı fethedeceğiz?
Dünyayı niye fethedelim ki? Biz, herkesin bize saygı duyduğu veya en azından biraz olsun korktuğu güçlü, zengin ve büyük bir ülkede yaşamak istiyoruz. İktisadi ve entelektüel olarak gelişmek ve böylece galip devlet olduğumuzun haklı gururunu yaşamak tüm istediğimiz; daha ötesine ihtiyacımız yok. Ama aynı zamanda dünyanın Tolstoy’un Savaş ve Barış romanına erişmesini sağlamalıyız; çünkü bunu okuyan herkes ilelebet Ruslara saygı duyacaktır.
Rusya ile ABD arasındaki mevcut ilişkilere bir analojiyle bakabiliriz: Bütün rollerin dağıtıldığı bir tiyatro oyuncu grubunda aniden yedektekilerden birinin çıkıp da “kahraman sevgili rolü benim” diye tutturduğunu düşünün; bu durumda mevcut oyun kahramanı çileden çıkar…
Şunu bilmelisiniz ki mevcut kahraman sevgili Rusya’dan değil, Çin’den ürküyor. Eğer Çin mevcut hızda büyümeye devam ederse birkaç sene içinde dünyadaki bir numaralı güç olacak. ABD’yi askeri kuvvet veya kişi başına düşen milli gelir bakımından aşacak demiyorum; ama jeopolitik nüfuzu açısından bir numara olacak. Ve ABD bu gidişattan hiç memnun değil.

Çin’e bir uyarı mahiyetinde Rusya bir şamaroğlanı olarak seçilmişe benziyor; bu konuda ne dersiniz?
Bir bakıma evet. Ama bunun yanı sıra kendi elitimiz, ekonomimizi geliştirme noktasındaki acziyetiyle veya isteksizliğiyle baskıyı daha da kışkırtıyor. Batı’daki hissiyat, eğer Rusya’nın işini SSCB döneminde bitiremediyse bunu şimdi yapmak. İktisadi durgunlukları devam ettiği müddetçe bizi dövme şevkleri daha da artacak. Rus-Batı ilişkilerindeki bozulmanın nedenleri Batı’daki toplumların iç yapılarında aranmalı. Avrupalı elitler arasında Rus karşıtı hissiyat zaten hep güçlüydü; ama Avrupa projesinin krizi yüzünden bu hissiyat şimdi belirgin bir şekilde arttı. AB zirve noktasına 1990’larda ulaştı, ardından Doğu Avrupa ülkelerine yeni pazarların akışı buna destek oldu, ama artık genişçe bir alanda kaybediyorlar. AB düşüşe mahkûm, ama umarım bu gidişat bir çöküşe yol açmaz. Çünkü AB’nin çöküşü Rusya için de oldukça kötü bir seçenek. Şu anda Avrupalı elitler düşüş sürecini durdurmayı sağlayacak yollar arıyorlar. Bu yollardan biri de düşman imajını yenilemek. Hatırlayın, AB projesi iki sütun üzerine inşa edildi: savaşın olumsuz sonuçlarını aşmak ve komünizm karşıtlığı. Her iki problem de çözüldü. Yerine ne gelecek? 2010’da Rusya ve Putin’le işe başladılar. 2013’e gelindiğinde Avrupa’da Rus karşıtı propaganda her yere taşmıştı ve şimdi ise Rusya’nın eli dünyadaki her kötülüğün içinde görülmek suretiyle ileri hayal gücü gerektiren (fantazmagorik) bir boyut kazandı.

ABD ve Avrupa 1990’larda bizi nasıl sevmişlerdi… Baba Bush, dükkanlarımızın rafları boşken bize tavuk butları yolladı; ikinci el ürünlerle bizi kazıkladılar. Bunun karşılığında ne istediler?
Karşılığında bizim kendileri gibi olmamızı, onları takip etmemizi istediler. Biz ise bugünün Avrupa’sı gibi olmayı değil, 1950’lerdeki gibi, ortak büyük tarihimizi yeğledik. Biz uzun yıllardır kesip koparıldığımız Hristiyan ideallere bağlı kalarak kültürel anlamda Avrupalılaşmayı arzu ettik. Biz Adenauer, Churchill ve de Gaulle’ün Avrupa’sını istedik. Ama tamamen farklı bir Avrupa’ya ulaştık; kendisini reddeden ve bugün artık tamamen farklı değerler ilan eden bir Avrupa… Ümit ederim ki Avrupa eski ideallerine geri döner de bir araya gelip konuşacağımız bir şeylerimiz olur.
Hatırlayın, 1990’lı yıllarda biz egemenlik konusundan pek bahsetmiyor, [Avrupa tarafından] beğenilmek istiyorduk. Onlar bizim sırtımızı sıvazlarken, biz de bir minnettarlık göstergesi olarak tavize hiç değmeyecek şeyleri dahi vermeye hazırdık. NATO’nun yayılmasını fiilen kabul ettik. Bu sevgi, Rusya’nın petrol ve doğalgaz varlıklarını elden çıkarma gibi bir planı olmadığının bir anda netleştiği Khodorkovsky davası sayesinde 2000’li yılların başlarında sona ermeye başladı.

Şu anda karşı karşıya olduğumuz en büyük tehdit nedir?
1960’lı yıllardan bu yana ilk kez savaş tehdidi bu denli büyük. Ve yaklaşık sekiz senedir de bu böyle. Burada nesnel tehditlerden bahsediyorum; tabii ki ve çok şükür ki şu anda hiç kimse gerçek bir savaş istemiyor. Tehdit, dünyadaki güç dengelerinde meydana gelen hızlı değişim nedeniyle çözülemeyen çelişkilerin birikmesi yüzünden var. Başta Batılılar olmak üzere elitlerin çoğu bu durumdan nasıl çıkılacağını da bilmiyor. Böyle zamanlarda basit çözümler onlara cazip görünür. Rusya’nın nükleer potansiyeli şimdiye kadar bu tarz basit çözümlerden alıkoydu; ama mevcut karşılıklı güvensizlik şartlarında kazara bir savaş patlak verebilir.

Rusya’da reformlar konusu ne oldu? Herkes reformlara “taraftar”, herkes ülkemizde nelerin yanlış gittiğinin bilincinde. Ama çıkıp da “Bu nasıl iyi bir şekilde yapılır, ben biliyorum” diyen tek bir teknoloji uzmanı dahi görmüyoruz.
Rusya 1990’larda ve 2000’lerde ortaya çıkan iki ayrı türden elit tarafından idare ediliyor. Her iki elit da reform yapmaya hala hazır değil. Öyle görünüyor ki bunun temel sebebi, Rusların çoğunluğunun geçmiş 10-12 yılda bu rant sayesinde refah içinde yaşaması ve bunun devamını istemesi. Putin karşıtı koalisyon, petrol rantı sağ olsun, gayet iyi yaşadı ve Putin yanlısı koalisyon da ondan daha da fazla refah içindeydi. Gelirin dağıtımına halk da dahil oldu ve bu yüzden son yıllarda Rus halkı, Rus tarihinin herhangi bir dönemindekinden çok daha iyi şartlarda yaşıyor. Hepsi de reform vaktinin kendi kendine gelmesini bekliyor. İşte bu yüzden reform meselesi henüz olgunlaşmadı maalesef. Her ne kadar harekete geçme vakti çoktan gelip geçmiş olsa da hala bir adım atmadan boş boş konuşuyorlar. Konu olgunlaştığında zaten var olan reform teknolojilerini bulacaklar. Reformlar daha 2008-2009’da başlamalıydı, paranın bol olduğu ve her şeyin çok daha etkili bir şekilde yapılabileceği dönemde… Ama hiç kimse adım atmak istemedi, herkes tatlı hayatı sevdi. Bununla birlikte bu süreçte hayata geçirilen ve son derece de başarılı olan bir reform var: silahlı kuvvetlerin reformu.

Sıradan insanlar orduda iki tür reformu ayırt edebilir durumda: Birincisi, savunma bakanlığını 2007-2012 yılları arasında yürüten Anatoly Serdyukov’un reformları, ikincisi ise 2012’den bugüne savunma bakanlığını sürdüren Sergey Şoygu’nunkiler. Serdyukov, askeri birlikleri ve harp akademilerini yeniden yapılandırdı ve bu, orduda bir infial dalgasına yol açtı; Şoygu ise her şeyi rayına oturttu.
Hayır, bunlar aynı reformun iki farklı aşamasıydı. Serdyukov, işlerinin yaklaşık %10’unda, özellikle bilimsel ve eğitimsel askeri kurumlarla ilgili mantıksızlıklar yaptı; ama genel olarak kendisine verilen görevi hızlıca ve kararlı bir şekilde yerine getirdi. Herkes ona sövüp saydı, başkalarının hatalarından sorumlu tutuldu; ama orduyu bugünkü durumuna getirme görevinin büyük çoğunluğunu üstlenen bizzat oydu. Şoygu da çok şeyler yaptı; ama en zorlu reformların kahir ekseriyetini yapan selefiydi.

Batı niçin Putin’i tüm kötülüklerin anası olarak görüyor? Acaba iktidardan düşürülürse sihirli bir şekilde her şeyin değişeceğine mi inanılıyor? Batılı uzmanlar naifliğin de ötesinde değil mi?
Putin’in şeytanlaştırılmasının asıl nedeni, Batı’nın devlet başkanının arkasında Rus halkının çoğunun durduğunu gözlemlemesi. Batılı dostlarımızın Rusya’nın [bir bütün olarak] kötülüklerin kaynağı olduğunu söylemeleri zor; bu yüzden bizzat kendileri için kötülüğün müşahhaslaşan bir simgesi olarak Putin’e ihtiyaçları var. Yani Rusya’ya karşı seferberlik çağrısı yapmaları her şekilde aptalca olacağından Putin’in yerine bir başkasının geçmesini istediklerini söylemeleri kulağa bir nebze daha hoş geliyor. “Putin bizzat mültecileri Avrupa’ya yönlendirdi”, “Kıtada siyasi alanda sağ partilerin yükselişini organize etti”, “Teröristlerin arkasındaki isim o” benzeri bütün bu sözler, sadece gazeteciler değil büyük siyasetçiler tarafından da söyleniyor. Bu elverişli bir pozisyon aslında; zira Avrupa’nın reformları başarısızlıkla sonuçlandığından bu sözler hem niye başarısız olunduğuna bir açıklama getiriyor hem ortak düşmana karşı konsolidasyonu sağlıyor hem de konsolidasyon enerjisini içeriye doğru yönlendiriyor. Sonuç tahmin edilebilir: reform yok, meydan okuma var.
Acaba büyük güçler, niye bütün iç meselelerini bir kenara bırakıp da dünyayı birlikte yönetebilmek için bir rol dağılımı üzerinde uzlaşmıyorlar? İyi polis, kötü polis… İran ve Kuzey Kore konusunda bu entrikanın uygulamaya geçirildiğini görmüştük hissiyatı söz konusu…
Böyle bir uzlaşma ideal olacaktır; ama kilit oyuncular olan Çin, Hindistan ve İran’ın yanı sıra birkaç ülkeyle daha iş tutmalıyız. Şimdilik bu, Batı için imkansız. Zira Batı, 1990’lardaki gibi tahakkümünü sürdürmeye çalışıyor. Tali taktik anlaşmalar aramızda mevcut. Ama gelişmeye devam eden derin eğilimler dolayısıyla –ki bunlar çok büyük ölçüde Avrupa’daki iç krizlerden kaynaklanıyor- genel olarak biz [AB’yle] bir anlaşmaya, bir mutabakata varamayız. Öte yandan zannedersem birkaç sene içinde ABD ve Çin’le çok büyük çaplı müzakereler yürütmeyi başarabiliriz; zira Amerikan toplumu Avrupalılardan daha güçlü ve ABD’deki kriz pek de derin değil. Her halükarda Avrupa’yla müzakere etmek zorundayız ve onlardan kopamayız. Çünkü kültürel olarak biz onların bir parçasıyız, onlar da bizim bir parçamız.

Rusya’nın uçuşa geçip hız kazanmaya başladığı, ama henüz daha hazır değilken çok erkenden tekerlekleri yerden havaya kaldırdığını hissediyor musunuz?
Öyle görünüyor. Ama şunu da belirtmeliyim ki yaklaşık 2010 senesi gibi biz hızlanmayı zaten durdurduk. Seneden seneye havalanmanın daha da zorlaşacağı belliydi.

Parlak diplomasimiz ve etkili askeri politikamız sağ olsun, dış politikada işler başarılı görünüyor. Ama ekonomiyi güçlendiremezsek en muhteşem diplomasi ve en mükemmel askeri güç dahi sadece taktik kazanımlar sağlar, o kadar. Evet, SSCB’nin çöküş dönemine kıyasla Rusya’nın durumu bugün çok daha iyi. Dünya çapında sosyalizmi sürdürmek zorunda değiliz. Birliğe bağlı cumhuriyetleri idare etmemiz veya Çin’e direnmemiz gerekmiyor. Ve toplumumuz ölüm döşeğindeki komünist ideoloji için değil, milli vatanperverlik için birleşmek durumunda. İşte bu nedenlerle oldukça iyi bir konumdayız. Ama zaferi mağlubiyete dönüştürme şeklindeki kötü Rus geleneğimizle bunu da kaybedebiliriz.


5 Haziran 2016 Pazar

S.KARAGANOV - 2015’TE KÜRESEL EĞİLİMLER VE RUS SİYASETİ

2015’TE KÜRESEL EĞİLİMLER VE RUS SİYASETİ

Sergey KARAGANOV (2001-2013 yılları arasında Rus Devlet Başkanı Vladimir Putin’in dış politika danışmanı. Tarih doktoru, Milli Araştırma Üniversitesi Dünya Ekonomisi ve Uluslararası İlişkiler dekanı ve aynı zamanda Dış ve Savunma Politikası Konseyinin onursal başkanı)
Russia in Global Affairs, 13.2.2016

Tercüme: Zahide Tuba Kor

2015 yılı tarihe bir dönüm noktası olarak geçecek. Birincisi, yıldönümleri itibarıyla dolu doluydu. İkinci Dünya Savaşı sonrası uluslararası ilişkiler sisteminin temellerini atan bir örgüt olan BM’nin kuruluşunun 70. yıldönümüydü. Yine iki Japon şehrinin bombalanmasıyla nükleer çağın da trajik bir başlangıcı oldu. Nükleer silahların ortaya çıkışı belki de dünya tarihinde savaş sonrası dönemin en önemli olayıydı. Geçen yıl, hem Helsinki Nihai Anlaşması’nın 40. yıldönümü, hem de Berlin Duvarı’nın yıkılışının ve ayrıca –adil ve istikrarlı bir Avrupa güvenlik sistemi vaat eden bir belge olan– Yeni Avrupa İçin Paris Şartı’nın kabul edilmesinin 25. yıldönümüydü. Ancak sonunda 2015 yılı, bu ideali tükenen bir rüyaya dönüştürdü. İkincisi ve en önemlisi, 2015 yılı hem İkinci Dünya Savaşı sonrası çağın hem de Soğuk Savaş sonrası dönemin sonunu getirdi. Şu anda biz, yaklaşan yeni büyük uluslararası eğilimlerin şekillendireceği bir döneme giriyoruz. Üçüncüsü, geçen yıl belki de son çeyrek yüzyılda Rus dış politikasının en başarılı yılıydı. Ancak bu, Rusya’nın temel problemini, yani iktisadi durgunluğun giderek derinleşmesini çözmedi.

Eski kurallar gitti, ama henüz yenileri gelmedi
Küresel eğilimleri değerlendirerek başlayayım. İkinci Dünya Savaşı sonunda başlayan çağ artık sona eriyor. Bu dönemin özelliği, görece düzenli ve istikrarlı bir karşılıklı cepheleşme sistemi olmasıydı. Soğuk Savaş’ın sona ermesi yeni bir düzenin ortaya çıkması anlamına gelmedi. Ana güç merkezlerinin büyük ölçüde işbirliğine dayalı ilişkiler tesis edeceği ümidi vardı. Bunun yerine, tahmin edildiği üzere başarısızlıkla sonuçlanan, tek kutuplu bir dünya inşa edilmeye kalkışıldı. Öyle görünüyor ki dünyayı şu anda bir çalkantılar ve vahşi rekabet dalgası vuruyor – her ne kadar herkesin herkese karşı bir mücadelesi şeklinde olmasa da. Gücün hızlı bir şekilde yeniden dağılımına şahit oluyoruz. 20. yüzyılın ikinci yarısının kuralları artık işlemiyor: egemenliğe ve toprak bütünlüğüne mutlak saygı, başka devletlerin içişlerine –en azından alenen– müdahale etmeme ve en azından büyük güçlerin menfaatlerine ve güvenliğine saygı. “Tek-kutuplu an”ın ideologları bütün bu prensipleri rafa kaldırma arayışına girdiler. Ama yerlerine başka hiçbir prensip de icat etmediler; yeni gerçekliğe eski prensipleri uyarlama girişimleri de başarısız oldu.

Böyle bir kaostan geçerken yeni dünyanın kabaca dış hatlarını şekillendirebilecek yeni makro eğilimler de devreye giriyor.

Bu eğilimlerden ilki, yeni bir tür çift-kutupluluğun ortaya çıkışı. Doğrusunu söylemek gerekirse, –yaygın kanaatin aksine– çift-kutupluluk daha evvel hiçbir zaman var olmamıştı. Veya şöyle söyleyelim, sadece 1940’ların sonları ve 1950’lerde var olmuştu, ta ki nesnel şartlar ve Sovyet liderliğinin hataları Çin’le bir karşılıklı cepheleşmeyle sonuçlanana kadar. 1970’lerin başlarında Henry Kissinger ve Richard Nixon’ın kurnaz diplomasisi sağ olsun, fiili bir üç-kutuplu ilişkiler sistemi ortaya çıktı. Pahalı ve güvenilmez bir grup müttefikle birlikte SSCB, ABD’yle ve Batı’yla dünyanın her yerinde ve Çin’le de doğuda kapışmak zorunda kaldı. SSCB nahoş bir jeostratejik pozisyondaydı.

Şu anda dünya ekonomisi ve siyasetinde iki merkez şekilleniyor. Tek kutuplu bir dünya kurma ümidinin ne denli nafile olduğunu fark eden ABD, büyük ölçüde iktisadi ve siyasi araçları kullanmak suretiyle, Çin’i çevreleme ve kendi çevresinde yeni bir Amerikan merkezli yapı inşa etme politikasını benimsedi. Bunun ilk adımı, bir grup Asya-Pasifik ülkesiyle Trans-Pasifik Ortaklığı’nı (TPP) başlatması oldu. TPP üyeleri ASEAN ülkelerini veya hatta jeoekonomik yönelimiyle ilgili henüz nihai bir tercihte bulunmayan Güney Kore’yi içermiyor. Ve tabii ki Çin, büyük ölçüde Pekin’in nüfuzunu sınırlandırmayı hedefleyen stratejinin doğal bir sonucu olarak, dışarıda kalıyor. Eşzamanlı olarak ABD, kendi zayıflığından korkan Avrupalı elitlerin bir kısmını da yanına alarak Trans-Atlantik Ticaret ve Yatırım Ortaklığı (TTIP) üzerinde çalışıyor. Kıta Avrupa’sının Rusya’ya ve Çin’e yaklaşmasını engellemek için Avrupa’daki yenişememe halini kaldığı yerden sürdürmek ve hatta alt-kıtada [Avrupa’yı kastediyor] sistemik askeri-siyasi cepheleşmeyi canlandırmak için çokça şeyler yapılıyor.

TPP ve TTIP’nin geleceği henüz net değil. Kısmen başarılı olabileceği gibi başarısızlığa da uğrayabilir. Ama gidişat ortada: 1990’larda görünüşteki göz alıcı zaferlerin ardından 2000’li yıllarda dramatik bir şekilde alan kaybeden “yaşlı” Batı, şu anda gücünü yeniden konsolide etmeye çalışıyor.

Bu arada Çin birinci lig bir süper güce dönüşüyor ve belki de gelecek on yılda kitlesel güç bağlamında dünyada bir numara olabilir. Öngörülebilir gelecekte gerek kişi başına milli gelir gerekse askeri güç bakımından ABD’yi geçemeyecek, ama aralarındaki büyük farkı azaltacaktır. Otoriter siyasi sistemi sayesinde Çin, dış politika hedeflerini başarmak için çok daha fazla kaynağı seferber edecektir. Çin’in yumuşak gücü, rakiplerini bile cezbeden devasa mali kapasitesinde ve piyasasındadır. İdeolojik yayılmasına ilişkin zihinlerdeki şüpheleri aşama aşama gidermek için Pekin, dünyanın geri kalanına, bilhassa gelişmekte olan ülkelere takip edebilecekleri bir örnek olarak kendi modelini sunmaya başladı: “Çin yöntemi”. Eşzamanlı olarak Çin’in ekonomisi giderek yavaşlıyor ve bu yüzden küresel iktisadi gelişmeden ciddi şekilde çekiliyor.

Pasifik’te ABD’den, yani doğusundan giderek daha fazla direnişle karşılaşan Çin batıya doğru yöneliyor. Pekin yönetimi, Çin’in güneybatısındaki ve batısındaki bölgelerin (uzun vadede Avrupa’yı da katarak) iktisadi ve lojistik kalkınması için İpek Yolu İktisadi Kuşağı projesini de içeren “Tek Kuşak, Tek Yol” stratejisini ortaya attı. Bu strateji, Çin’in çevresinde bir istikrar ve iktisadi kalkınma kuşağı oluşturma ve onu yeni piyasalarla ve dostane güçlerle çevreleme amacı taşıyor. Rusya uzunca bir süredir geciken doğuya doğru iktisadi ve siyasi açılımına sonunda başladı. Uzmanların çoğu Orta Asya’da Rusya’yla Çin’in çatışmasının er ya da geç kaçınılmaz olduğunu tahmin ediyor. Ancak Moskova ile Pekin, potansiyel farklılıklarını potansiyel bir işbirliğine dönüştürerek böyle bir karşılıklı cepheleşmeyi engelleyecek bilgeliğe sahip. İki ülke 2015’te İpek Yolu İktisadi Kuşağı projesi ile Avrasya İktisadi Birliğini entegre etme veya eşleştirme konusunda anlaşmaya vardılar. Gelecekte Orta Asya’da Çin’in yatırım ve kaynak sağlayacağı, Rusya’nın ise güvenliğe ve jeopolitik istikrara katkıda bulunacağı –herkesin avantajına olacak– bir eşbaşkanlık [modeli] ortaya çıkabilir.

2015’te Şanghay İşbirliği Örgütü (ŞİÖ) Hindistan’ı ve Pakistan’ı tam üyeliğe kabul etmeye karar verdi ve şu anda İran’ı ve başka bazı ülkeleri de kabul edip etmemeyi düşünüyorlar. Henüz ŞİÖ pek aktif olmasa da, filizlenmekte olan Büyük Avrasya veya hatta Büyük Avrasya Topluluğunun çekirdeği olmaya doğru bir adım daha attı. Çin ve Rusya arasındaki işbirliği bunda merkezi bir rol oynayabilir. ABD’nin öne çıkardığı modelin aksine, Avrasya topluluğunda bir hegemon olmayacak. Çin iktisadi lider olacak; ama diğer güçlü oyuncular –Rusya, Hindistan ve İran– Çin’in nüfuzunu dengeleyebilecekler. Yeni merkez, gücünü konsolide etmeye çalışan Batı’ya karşı bir karşı-denge işlevi görecek; ama bu otomatik olarak çift-kutuplu bir yüzleşme anlamına gelmez. İşbirliği ve rekabet diyalektik olarak birbirine bağlı olacak.

Avrupa’daki kriz ve yansımaları
2015’te kendisini açıkça gösteren diğer bir mega eğilim, AB’nin çok katmanlı krizinde geldiği yeni aşamaydı. Suriyeli mülteci kriziyle tetiklenen bu yeni aşama, sadece –toplumsal problemler, milliyetçiliğin ve terörizmin artması gibi– kısa vadeli sonuçlar üretmekle kalmadı, yeni şartlar altında AB dış politika modelinin ne denli etkisiz olduğunu da gösterdi. Birleşik Avrupa, yapısal olarak basiretten yoksun, proaktif bir şekilde çalışmaktan aciz ve sadece kendi icat ettiği çerçevede işleyen ama dış dünyaya hiç de uygun olmayan bir yapı. Mülteci krizi, Avrupa’nın daimi krizlerinden bir çıkış olarak görülen Almanya’nın tartışmasız liderliğini sorgulattı. AB içinde sadece küçük bir azınlık Almanya’nın mültecilere kapıları açmasını destekliyor. Ayrıca Alman toplumu da bu kitlesel akına karşı hükümetin istediği ölçüde vefalı görünmüyor. Bir şiddet ve terörizm kaynağı olarak mülteci dalgaları, Avrupa projesinin en önemli başarılarından biri olan Şengen Anlaşması’na büyük bir darbe vurdu.

Eski Dünya’nın [Avrupa’nın] çektiği bu sıkıntılara sevinmemek gerekir. Üç asırdan beri Avrupa kalkınma modeli Rus modernleşmesinin itici gücüydü, ama artık cazibesini kaybediyor. Avrupa –her daim dostane olmasa da– bir kez daha zengin ve istikrarlı bir komşu ve ortak olmaktan bir problemler (ama istikrarsızlık değil) kaynağına dönüşebilir. Zayıflık ve gelecek korkusu Avrupalı eliti, Rus karşıtı bir cephede ABD’yle birleşme yönünde gereksiz çabalara itiyor. AB’nin artan iç problemleri, tek bir yapı olarak, hatta salt bürokratik anlamda dahi, onunla yakınlaşmayı çok daha zorlaştırıyor. Avrupa için yeni bir mücadele başlıyor.

Herkesin herkese karşı savaşı
Ortadoğu’da başlayan herkesin herkese karşı savaşı, daha onlarca sene küresel siyasetin mega eğilimi olacak. Savaşın ardındaki sebepler, büyük ölçüde iç kaynaklı olmakla birlikte, Batı’nın geçen on yılda bölge meselelerine –kötü niyetli olmasa da– pervasızca müdahalesiyle daha da ağırlaştı.  2015’te Rusya bölgedeki yerel çatışmalardan birine, yani Suriye’ye, hem terörist tehdidini Rusya’dan olabildiğinde uzak tutmak hem de bölgedeki ve dünyadaki pozisyonunu güçlendirmek için doğrudan müdahil oldu. Rusya’nın bu hareketi statüko gücü olma ruhuyla oldukça uyumlu ve Rusların-Sovyetlerin kanunlara riayet geleneğiyle de uyumlu; nitekim bu müdahale Suriye’nin meşru hükümetinin daveti üzerine gerçekleşti. Ancak işin ucunda Ortadoğu çatışmaları bataklığına saplanma tehlikesi de var.

Türkiye’nin bizi “sırtımızdan hançerlemesi” ilk tehlike çanıydı. Maalesef ki böyle şeyler bölgenin siyasi kültürü ve kalkınma dinamikleri nedeniyle tekrar tekrar yaşanacak. Bu yüzden askeri ve diplomatik başarılara dikkatlice yaklaşılmalı ve Ortadoğu’nun problemlerinin öngörülebilir gelecekte çözülemeyeceği anlaşılmalı.

2015’te ortaya çıkan en rahatsız edici mega eğilim terörizmin yükselişi oldu. [Mısır’dan kalkan] bir Rus uçağının havada infilak etmesi, Paris’teki terör saldırıları, başka yerlerdeki onlarca saldırı ve Avrupa’ya mültecilerin akışı bir kez daha bu problemi dünya siyasetinin ana gündemine taşıdı. Daha evvel dar görüşlü siyasetçiler bunu görmemeye çalıştı ama artık bu mümkün değil. Yaklaşan terörizm dalgası –ki aslında bu, haksızlık ve adaletsizlikten ve süregelen demografik problemlerden kaynaklanan, İslam’ın nev-i şahsına münhasır özellikleriyle çarpan etkisi yapan, fakirin zengine karşı bir isyanıdır– önümüzdeki onlarca yılın en önemli özelliği olmaya devam edecek. Ülkeler arasındaki ve içindeki artan eşitsizliğin göçle birlikte ağırlaşması dikkate alındığında, gelişmiş dünyada sağ ve sol radikalizminin bir karşı-dalgası beklenebilir. Avrupa’dakiler de dâhil toplumlar ve devletler, yeni meydan okumalara uyum sağlayabilmek için –daha evvel hiç olmadığı kadar sert polisiye tedbirler almak ve özgürlükleri sınırlandırmak da dahil– sancılı dönüşümlerden geçmek zorunda kalacaklardır. Diğer bir muhtemel cevap ortak uluslararası hareket olacaktır. 

İlki zaten yaşanmaya başladı, diğeri ise şimdiye kadar yetersiz kaldı. Bunun önündeki engeller arasında, eski ve yeni kuşkular ve –bilhassa Batı kanadında– dış müdahaleyle demokrasiyi ve içeride çok-kültürlülüğü teşvik stratejisinin başarısızlığını kabullenme ve bundan ders almadaki isteksizlik yer alıyor. Şu an için işbirliği filizleri, olumsuz propagandayla ve “senin teröristin benim özgürlük savaşçım” prensibinin tetiklediği adımlarla bastırıldı. Buna rağmen özellikle Suriye’de sınırlı uzlaşma mümkün görünüyor.

Küreselleşmeye meydan okunuyor
Geçen yıl gündeme oturan diğer bir mega eğilim, Batı tarafından dayatılan küreselleşmenin önceki biçiminin yeni ve farklı bir türde küreselleşmeyle değişmesi ve hatta küreselleşmenin geriye çevrilmesiydi (de-globalization). Dünya Ticaret Örgütü (DTÖ) mutlak bir çıkmazda ve yavaş yavaş çürümeye mahkum. Şu anda birçok bölgesel ticari ve iktisadi anlaşma ve yapı onun yerine geçiyor; TPP ve TTIP bunun en açık örnekleri. BM onayı olmaksızın ve DTÖ kuralları hilafına dayatılan uluslararası ekonomik yaptırımlar, artık istisnai bir durum değil, bu derginin baş editörü Fyodor Lukyanov’un iddia ettiği üzere “yeni bir norm”. Rusya’ya yönelik ekonomik yaptırımların süresi 2015’te uzatıldı. Ve hatta Rusya’da dahi hemen herkes yaptırımların gayrimeşru olduğunu unutup gitti. Bu kötü örneği takip ederek Rusya da Türkiye’ye karşı yaptırımları yürürlüğe koydu. Belki çok daha sert bir misilleme takip edilmeliydi. Ancak yaptırımlar gri alandadır. Ve genellikle etkisizdir, hatta ters de teper. IMF çok çeşitli hilelere başvurdu ve borçlarını ödemekte başarısız olan hükümetlere para vermeme “altın kural”ını ihlal etti. Ukrayna’ya borç verilmesine tamamen siyasi sebeplerle, Rus karşıtı rejimin ömrünü uzatmak için müsaade edildi.

Mevcut gidişat gerçek ticaret savaşlarına zorlayabilir, özellikle de bunun bir alt türü olan gayrimeşru yaptırımlar dikkate alındığında. Tabii ki birileri çıkıp da ticaret savaşlarının, bırakın küresel bir çatışmayı, geçmişte yaşandığı gibi gerçek savaşlara da yol açmayacağı teminatını verebilir. (Gücün inanılmaz hızlı bir şekilde yeniden dağılımı başta olmak üzere) bütün ön koşulların var olmasına rağmen, küresel bir çatışmanın henüz hala patlak vermemesi, insanlardan değil, nükleer mühimmattan ve nükleer faktörden kaynaklanıyor. Nükleer meselenin dünya siyasetinin ana gündemine dönüşü kuşkusuz 2015’in diğer bir önemli eğilimiydi.

Bunun birçok nedeni var. En önemlisi, belirsizlikten ve istikrarsızlıktan duyulan dünya çapındaki endişe ve hatta korku. Bu belirsizlik ve istikrarsızlık başlı başına günümüz dünyasının başlıca mega eğilimlerinden biri. Nesnel olarak dünya, 7-8 senedir savaş öncesi hali yaşıyor, tıpkı 1914 öncesindeki gibi. 1980’lerin sonunda neredeyse hiç sarsılmazmış gibi görünen ve Soğuk Savaş’ın resmen sona etmesinden sonraki ilk 20 yılda çok da önemsenmeyen stratejik istikrarın aşınmış ve altının oyulmuş olabileceğine dair endişeler, profesyonel askeri-siyasi topluluk arasında giderek büyüyor (ki stratejik istikrar, nükleer savaş riski düzeyinin de bir göstergesidir). Yeni bir savaş ihtimaline dair söylentiler artıyor. Onlarca yıldır nükleer yüzleşmeye dayanan Rusya ile Batı arasındaki çatışmanın bir anda tırmanması da nükleer meseleyi gündeme taşıyor. İşte bu arka plan çerçevesinde Rusya, son dönemde uluslararası kamuoyunun dikkatini bu faktöre çekmiş bulunuyor. Propaganda düzeyinde bu söylem belki zaman zaman aşırıya kaçmış olabilir, ama resmi düzeyde son derece doğruydu.

Suriye’deki IŞİD hedeflerine karşı uzun menzilli güdümlü füzelerin havadan ve denizden fırlatılması dünya çapında dikkat çekti. Teorik olarak bu füzeler nükleer savaş başlığı taşıma kapasitesine sahip ve Orta Menzilli Nükleer Kuvvetler Antlaşması’nın kapsamında yer almıyor. Antlaşma müzakere edilirken bu tür füzeler üzerinde bir tekele sahip olan ABD, SSCB’nin zayıflığından istifade ederek, bunların antlaşmanın sınırladığı konular arasına girmemesinde ısrarcı olmuştu. Gelinen noktada ABD bundan pişmanlık duyuyor olmalı. Ancak nükleer meselenin çokça gündeme taşınmasında, Devlet Başkanı Vladimir Putin’i ve Rusya’yı nükleer şantaj yapmakla ve uluslararası antlaşmaları ihlal etmekle suçlayarak şeytanlaştırmaya çalışan Batı propagandasının rolü var.

ABD yeniden nükleer silahlanma planını ilan etti. Mevcut histeri görüntüsü endişeleri daha da artırabilir; ama aynı zamanda –tıpkı Yugoslavya ve Irak’ta olduğu gibi–  büyük çaplı müdahaleleri veya – Ukrayna ve Suriye’deki gibi–  çatışmaların tırmanması tarzı pervasızca kararları caydırabilir. Çığırından çıkan uluslararası propagandaya rağmen, “tek kutuplu dönem”de neredeyse yok olan rasyonaliste ve dikkat artık siyasete geri dönüyor.

Ülkelerin kullandığı kilit siyasal araçlardan biri olarak askeri kuvvetin geri dönüşü ve nükleer silahların rolünün kısmen yeniden gündeme gelmesi, ana makro eğilimi tersine çevirmedi ama tali bir hale getirdi. Devletlerin ve toplumların ağırlığı ve menfaatlerini artırma ve koruma kabiliyeti, hala büyük ölçüde insan sermayesinin kalitesine bağlı olan iktisadi ve teknolojik güç tarafından belirleniyor.

Alarm verici eğilimlere rağmen 2015’te bazı olumlu gelişmeler de söz konusuydu. Büyük bir savaş gerçekleşmedi ve, endişelere rağmen, henüz hala bir savaşın çıkacağına dair somut bir işaret yok. Yerkürenin demokratikleşmesi devam ediyor: Toplumların kendi içinde dikey demokratikleşme yaşanırken uluslararası toplumda ise yatay demokratikleşme daha da gelişiyor. Eski hegemonlar zayıflarken yerlerine yenileri ortaya çıkmıyor. Ülkeler ve halklar kendilerini daha özgür hissediyor. İnsan kitleleri hükümetlerinin siyasetleri üzerinde daha evvel görülmemiş ve giderek artan bir şekilde etkide bulunuyor. Temel talepleri refaha ulaşmak. Artan karşılıklı bağımlılıkla birlikte bu faktör, savaş taraftarlarını dizginlerken barış taraftarlarını güçlendiriyor; her ne kadar, ne daha fazla refah talebi ne de karşılıklı bağımlılık barışın bir garantisi olsa da. Bu noktada nükleer faktör oyuna dahil oluyor ve böylelikle bir yandan birçok problemin çözümü için zaman kazandırırken, diğer yandan yeni problemler yaratıyor ve kısaca tarihin akışını sürdürüyor.

Diğer bir cesaret verici eğilim ise Paris’teki İklim Değişikliği Konferansı sayesinde insanlığın “daha yeşil” ifadelerle düşünmeye başlaması. Şu anda neredeyse hiç kimse, sera gazı emisyonunu ve gezegenin kirliliğini sınırlandırma konusunda etkin bir şekilde ortak hareket ihtiyacını sorgulamıyor. Bu alandaki ahlaki-siyasi liderlerin arasına artık ABD’nin de katılması memnuniyet verici; zira daha evvel ABD, kendi ülkesi içinde güçlü bir çevre hareketi olmasına rağmen, uluslararası iklim anlaşmalarını engellemişti.

Son olarak, Ortadoğu’da terörizmin ve savaşların yayılmasına rağmen dünyadaki genel şiddet düzeyi azalmaya devam ediyor (sadece silahlı çatışmalardaki can kayıpları değil, aile iç şiddet ve cebirle ölümlerin sayısı hesaba katıldığında da). İnsanlık, düşük düzeyli şiddetin ana özelliklerinden biri olduğu medeni devletin daha ileri bir formuna doğru gidişatı henüz durdurmuş değil. Ancak ülkelerin istikrarsızlığı ve kitlesel terörizm bu rahatlatıcı eğilimi tersyüz edebilir.

Rus siyaseti: Şanssızlıkları BAŞARIya Dönüştürmek
2015 senesi, Rus dış politika tarihindeki en başarılı senelerden biriydi.

2014 başında Rusya, Batı’yla –bir önceki yıl görünür hale gelen– üstü örtülü yüzleşmesine artık bir son verme kararı aldı ve ilk vuran taraf olarak sözkonusu yüzleşmeyi aleni çatışmaya dönüştürdü. Olaylardaki beklenmedik değişim Rus-Batı ilişkilerini bir anda gerdi. Batı ittifakı içinde merkeze doğru çeken eğilimler artarken, Rusya nahoş yaptırımlarla ve Batı’nın Moskova’ya karşı uluslararası tecridi örgütleme çabasıyla karşı karşıya kaldı.

Ancak Batı’nın –yaptırımlarla hedef alınan oligarkların rahatsızlıkları kışkırtılarak veya halkın memnuniyetsizlikleri abartılarak– bir saray darbesiyle Rusya’da rejimi değiştirme ümidi, tahmin edileceği üzere başarısız oldu. Güçlü bir dış baskıyla karşı karşıya kalan Rus toplumu ve eliti, çok küçük bir kısım dışında, Kremlin’in etrafında kenetlendi. Daha da önemlisi, Kırım’ın Rusya’ya katılması ve Ukrayna’nın güneydoğusunda isyancılara destek, Moskova’ya kendi güvenliği için hayati addettiği topraklara Batı ittifakının yayılmasını önleyecek asgari koşulları yaratma imkanı verdi. Artık yayılma konusu konuşulmuyor. Rusya’nın kendi hayati menfaatlerini kararlı bir şekilde savunmaya hazır olduğunu göstermesi, Batı’nın onu daha çok sevmesini sağlamadı ama Moskova’dan duyduğu korkuyu ve böylece Rus menfaatlerine saygı duyma istekliliğini artırdı. Batı ittifakının yayılması maalesef ki karşılıklı anlaşmayla değil, sert bir politikayla durdurulmak zorunda kalındı. Ortaya çıktı ki Rusya’nın ortakları farklı bir dilden anlamak istemedi. Şimdi ise yeni gerçekliğe ve başkalarının menfaatlerine saygı duymaya dayalı oyunun kurallarına alışıyorlar. Kırım’a neredeyse hiç değinilmiyor. Sadece ABD’nin ve ona en itaatkar olan Avrupalı müttefiklerinin söylemlerinde (düşük tonda) yer alıyor. Ukrayna Krizi’ni daha da körükleyecek yeni girişimler mümkün. Ancak Rusya karşılıklı yüzleşmesinin ve baskının ilk raundunda direndi ve Ukrayna üzerinden yürüyen çatışmada siyasi bir zafer kazandı. Batılı ortaklarla –birbirinin menfaatlerine saygı duymaya dayalı– daha sağlıklı ilişkilerin koşulları oluşturuldu. Ancak bu sadece potansiyel bir ihtimal. Karşılıklı güvensizliğin, geçmişteki hataların ve yanılsamaların yükü çok büyük ve her iki taraf da hala kendi toplumlarını konsolide etmek için dış düşman imgesini kullanma hevesindeler.

2015’te en sonunda ortaya çıktı ki, en azından bana göre, Soğuk Savaş’ın ardından kurulan Avrupa güvenlik sistemi tamamen ve belki de geri döndürülemez şekilde çöktü. Sistem Batı’nın fiili hakimiyetine, siyasi örgütlenmelerine ve görüşlerine dayanıyordu. Rus elitinin ekseriyeti için kabul edilemez olan bu hakimiyet, alt kıtaya [Z.T.K. Avrupa’yı kastediyor] barış ve istikrar getirmedi. Her ne kadar AGİT faaliyetlerini artırsa da, eski sistemin ihya edilemeyeceğine hiç şüphem yok. Vardığım bu sonuç, Avrupa güvenlik sistemine ilişkin bir reform teklifi hazırlaması beklenen AGİT Akiller Heyeti’ndeki 12 aylık tecrübeme dayanıyor. Kesintisiz çabalara rağmen neredeyse hiçbir ilerleme kaydedilemedi.

AGİT Soğuk Savaş’ın genetik hafızasını taşıyan bir örgüt. Bloklaşma sonrası [Z.T.K yani Soğuk Savaş’ın ardından Doğu ve Batı bloklarının dağılması sonrası] yeni bir güvenlik sistemi inşası için etkili bir araca dönüşmesine izin verilmedi. Sonuç olarak yirmi yıldır örgüt, –ülkelerin Avrupa’da sanki her şey yolundaymış gibi davranmalarına ve sürekli birbirini farklı bir çağa ait prensipleri ihlal etmekle suçlayarak Soğuk Savaş ruhunu sürdürmelerine müsaade etmek suretiyle– büyük ölçüde olumsuz bir rol oynadı. AGİT’in sadece ve sadece geçmiş savaşın külleri Ukrayna’da aniden parladığında faydalı olduğunu ispatlaması bir tesadüf değil; zira bu savaşın ateşi tamamen söndürülmemişti ve AGİT bu toprakları korumaktaydı. Burada AGİT, barışı koruma misyonunun koordinatörü olarak faydalı bir işlev gördü. Belki örgüt bir müddet daha ayakta kalacaktır, ama sadece bir diyalog forumu ve kriz karşıtı bir merkez olarak… Ancak Batılı ortakların, örgütü revize ederek veya alternatif kurumlar oluşturarak Avrupa’daki güvenlik boşluğunu doldurma konusunda gerçekten istekli olduğuna dair işaretler ortada yok. Bu arada sözkonusu boşluk gerçekten tehlikeli.

2015’te Rusya, iktisadi alanda Doğu’ya doğru önemli bazı gerçekçi adımlar attı. Rus ve yabancı yatırımcıları çekmesi beklenen öncelikli kalkınma bölgeleri kurdu. İktisadi altüst oluştan, düşen petrol fiyatlarından ve rublenin değer kaybetmesinden dolayı Rusya’nın dış ticareti azalırken Asya piyasalarının dış ticaretteki oranı arttı. Bu temayül, Rusya’nın dış ticaretini daha dengeli ve avantajlı bir hale getirerek önümüzdeki dönemde de devam edecek. Rusya ile Çin arasında İpek Yolu İktisadi Kuşağını ve Avrasya İktisadi Birliğini birbirine entegre etme konusundaki anlaşma, Sibirya’nın komşu bölgeleri ve Çin’in batı bölgeleri ile birlikte Geniş Orta Asya’da yeni bir iktisadi büyüme merkezi kurulması için çok büyük fırsatlara kapı açıyor. Ancak bu sadece bir potansiyel. Bu vizyonu gerçekliğe dönüştürmek, anlaşmanın imzalanmasından bu yana neredeyse hiç var olmayan sistemik bürokratik çabaları gerektiriyor. Yine bu konuda somut projelere de ihtiyaç var.

2015’teki hiç şüphe götürmeyen başarılardan bir diğeri, İran nükleer meselesinin çözümü oldu. Rus diplomatların aktif ve yaratıcı katılımı olmasaydı bir çözüme ulaşmak imkansızlaşırdı. İran anlaşması, sadece dünyanın en istikrarsız bölgesinde zincirleme bir nükleer yayılmayı değil, aynı zamanda iki-üç sene evvel oldukça muhtemel görünen İran’a karşı bir savaşı da önlemiş oldu. Böyle bir savaş sadece Ortadoğu’yu havaya uçurmakla kalmayacak, bunun küresel sonuçları da olacaktı. Şimdi ise potansiyel bakımından bölgenin en güçlü ülkesiyle yapıcı ilişkiler kurmayı ümit edebiliriz.

Geçen sene Suriye’nin kimyasal silahları sonunda imha edildi. Bu da Rus diplomasisinin bir diğer başarısıydı. Bu başarı, Rus sınırlarından uzakta İslami terörizmle savaşmak, meşru hükümetin düşmesini engellemek, IŞİD kontrolündeki alanların genişlemesini önlemek, uluslararası konumunu güçlendirmek, silahlı kuvvetlerinin yeni gücünü [dünyaya] göstermek ve Ortadoğu’daki gelişmeleri aktif bir şekilde etkileme kabiliyetini artırmak için Suriye’ye hava kuvvetlerini yolladığında daha da perçinlendi. Şimdiye kadar Rusya bunu harikulade bir şekilde başardı. Ama ısrarla söylüyorum ki Ortadoğu krizi önümüzdeki daha onlarca yıl çözümsüz kalacak. Birçoklarının arzu ettiği şekilde bu bataklığa saplanmamamız için aşırı derecede dikkatli davranmamız lazım.

Eğer ki böyle bir tehlike ortaya çıkarsa hızlıca geri çekilme cesaretine de sahip olmalıyız ve toplumu bu ihtimale karşı [şimdiden] hazırlamalıyız.

Suriye[de siyasi çözüm] konusunda karşılıklı etkileşim, –uzun vadede bir dezavantaja dönüşebilecek– Batı’yla gerilimin düşmesine ve işbirliği unsurlarının geliştirilmesine yardımcı oldu. Ancak gerilim, henüz sona ermiş değil ve yakın gelecekte de sonlanmayacaktır. Bunun, Batı’nın kendi iç faktörleri de dahil çeşitli nedenleri var: Özellikle Avrupa’da bazı elitler iç konsolidasyon için dış düşman arayışındalar. Diğer bir kısım geçen on yılda yaşanan gerilemelerden intikam almak istiyorlar. Diğerleri ise –kuralları büyük ölçüde Batı tarafından kendi menfaatleri doğrultusunda dayatılan– çökmekte olan mevcut dünya düzenini kurtarmaya çalışıyorlar.

2015’te hemen tüm Rus eliti, Batı’yla karşı karşıya gelme halinin geçici olmadığını, daha uzun yıllar bunun böylece devam edeceğini fark etti. Rusya, bağımsızlığını ve egemenliğini korurken, geçmişteki Batı’yla entegrasyon hayallerini bırakıp yeni bir gerçeklikle yaşamak zorunda kalacak. Bu tozpembe hayaller neredeyse 2000’li yılların sonuna kadar Rus siyasi sınıfında yaygındı. Ancak bu farkındalık, iktisadi ve toplumsal kalkınmanın rotasında gerekli temel değişimlere veya iktisadi kalkınma ve büyüme için devlet, burjuvazi ve toplum nezdinde kararlı bir mutabakata henüz yol açmış değil.

2014’te Rus dış politikasında geri dönüşü destekleyenlerin çoğu böyle bir değişimin olacağı ümidindeydi. Ancak Rus yönetici eliti henüz gerçekliği görmek veya bundan dersler çıkarmak istemiyor. Ancak bu gerçeklik oldukça basit: Dış baskının ardındaki temel saiklerden biri, iktisadi durgunluğun devam etmesinin er ya da geç Rusya’yı –teslim olma veya çökme olmasa da en azından– boyun eğmeye zorlayacağı ümidi. Bu endişeler hem müttefikleri hem de dostları frenliyor; mesela Çin Rusya’nın 1990’ların politikalarına dönebileceğinden korkuyor.

Kısaca Rus dış politikası birçok alanda başarılıydı. Tüm dalgalanmalarına rağmen stratejik bakımdan doğruydu ve tutarlıydı. Rusya uluslararası pozisyonlar için rekabeti, daha güçlü olduğu alanlara –yani askeri-siyasi alana ve beyin gücü ve irade yarışına– taşımayı başardı. Rus diplomatları, orduyu, siyasi liderliği ve temsil ettikleri ülkeyi tebrik etmek istiyorum.

Ama kutlama için henüz oldukça erken. Nihayetinde bir ülkenin kapasitesi ve nüfuzu, hemen her zaman –hele de günümüz dünyasında– iktisadi gücüyle, teknolojik gelişmesiyle ve insan sermayesinin kalitesiyle ölçülüyor.

Bununla birlikte tekrarlıyorum: Bir ülkenin liderliğinin kalitesi de bunda önemli bir rol oynar. İşte size bir örnek. 2000’lerin başlarında ABD tartışmasız iktisadi ve teknolojik liderdi. Savunma harcamaları, geri kalan tüm dünya ülkelerinin toplamınınkinden fazlaydı. Ayrıca ABD birçok bakımdan ahlaki bir otoriteydi. Ancak kötü yönetişimi ve başarının yol açtığı baş dönmesi yüzünden bu avantajlarını boşa tüketti ki bu başarı, galibiyeti olmayan savaşlara girmesine, hayati iktisadi reformları geciktirmesine ve borçlarının büyümesine yol açtı.

Rus eliti ve liderliği, cepheleşmeyi ve vatanperverliğin yükselmesini liberal veya anti-liberal bir temelde veya ikisinin bir karışımı şeklinde bir iç –her şeyden önemlisi de iktisadi– canlanma için henüz kullanmadı. Bu olmaksızın mevcut muhteşem dış politika başarılarını sürdürmek zorlaşacak. Soğuk Savaş’ın sona ermesinin ardından Rusya kaybetti. Son yıllarda bu eğilimi tersine çevirdi. Ancak gelecekte kazanabilmesi için Rusya’nın ileriye dönük yeni bir stratejiye ve siyasete, her şeyden öte yerli bir ekonomiye acilen ihtiyacı var.


Yoksa Rusya büyük bir ihtimalle bir kez daha kaybedecek, hem de tartışmasız bir şekilde… 


S.KARAGANOV - DÜNYA SAVAŞ ÖNCESİ HALİ YAŞIYOR


DÜNYA SAVAŞ ÖNCESİ HALİ YAŞIYOR

Röportajı veren: Sergey Karaganov (2001-2013 yılları arasında Rus Devlet Başkanı Vladimir Putin’in dış politika danışmanı. Tarih doktoru, Milli Araştırma Üniversitesi Dünya Ekonomisi ve Uluslararası İlişkiler dekanı ve aynı zamanda Dış ve Savunma Politikası Konseyinin onursal başkanı)
Röportajı yapan: Yevgenia Albats ve Boris Yunanov
Russia in Global Affairs, 26.2.2016 (Rusça orijinali: The New Times)

Tercüme: Zahide Tuba Kor

Kırım’da yaşananlar kaçınılmazdı
Sizinle en son Kırım’ın ilhakından kısa bir süre sonra mülakat yapmıştık (The New Times, 21.4.2014). Siz o mülakatta [ilhakı], Rusya büyük ihtimalle Kırım’da Yugoslavya senaryosunu engelledi ve Kırım’daki durum ahlaki ve hukuki açıdan Kosova’dan çok daha iyi diyerek meşrulaştırmıştınız. Yine Kırım, Rusya’ya iç politikada avantaj sağladı da demiştiniz. Üzerinden neredeyse iki sene geçti. Sonuçlar tam bir felaket: ekonomi derin bir kriz içinde, para birimimiz ruble üçte iki değer kaybetti, artık Rus iş dünyasına Batı’dan ucuz borç verilmiyor ve yakın gelecekte de böylece devam edecekmiş gibi görünüyor, Rusya Suriye’ye müdahale etti, Türkiye’yle kavgalı hale geldi ve BM’de aleni problemler yaşıyor – bunlar meselenin “ahlaki ve hukuki” yönleri. Bu gerçekten gerekli miydi? Son iki seneyi nasıl değerlendiriyorsunuz?
Ben bütün bunları, muhteşem dış politika zaferleri dizisi ve olağanüstü iktisadi başarısızlıklar olarak değerlendiriyorum. Ekonomimizin çökeceği zaten beş, hatta yedi sene evvelinden belliydi, mevcut hükümetle bağları olmayan işinin ehli tüm iktisatçılar bunu söylüyordu.

2008-2009’da bir önceki iktisadi krizimizi yaşadığımız dönemde yani?
Evet, öyle. 2009’da krizden daha henüz çıkmaya başladığımızda yenisinin çok da uzakta olmadığı belliydi; zira ekonomide hiçbir reform yapılmadı. 2010-2011’de belirgin bir yavaşlama başlamıştı. O yüzden rublenin devalüasyonundan dış politika sorumlu tutulamaz; ama hem etkili bir iktisadi ve sosyal politika uygulamayan elitlerimiz hem de böyle bir politikanın uygulanmasını talep etme azmi göstermeyen halkımız sorumlu. Bu birinci nokta. İkincisi ise petrol fiyatlarındaki düşüş. Pek değerli elitimiz Rusya’nın büyük bir enerji gücü olacağına bizi inandırmaya çalışırken bunun saçmalık olduğunu söyleyip durdum. Problem şu ki –gerek Kremlin yanlısı gerekse karşıtı– bütün elitimiz hep kaynak kirasından/rantından beslendi. Aslında –iyice fakir veya işinin oldukça ehli bir küçük grup dışında– bu ülkedeki insanların ekseriyeti, ekmeğini çalışarak kazanmadı, kira parasıyla geçindi. Şimdi artık para kazanmak için çalışmak zorunda kalacaklar. Demem odur ki, bu arka plana karşın bizim dış politikamız son derece muhteşem görünüyor.

Ciddi misiniz?
Evet, kesinlikle. Normalde ekonomisi çöküşte bir ülkenin stratejik olarak etkili bir dış politikası olamaz. Bu açıdan paradoks gibi görünse de gerçek bu. Ancak Kırım’da yaşanan önlenemezdi. Bunu iki sene evvel söyledim, şimdi yine tekrarlayabilirim.

Önlenemez olan neydi, ilhak mı?
Siz buna “ilhak” diyorsunuz, ama ben Ukrayna Krizi öncesinde ve esnasında (Batılı) ortaklarımızın yaptıklarına Rusya’nın verdiği güçlü tepki diyorum. Eğer ki Batılı örgütler Ukrayna’ya uzanırlarsa buradan bir savaş çıkacağına öteden beri -15, 10 ve 7 yıl öncesinden beri- hep inandım (ve hatta dillendirdim). Aslında bunun büyük bir savaş olmasından korkuyordum ve şimdiye kadar, binlerce cana mal olmasına ve on binlerce mülteciyi evinden etmesine rağmen, küçük bir savaş olarak kalmasından oldukça memnunum. Her şeye rağmen bu bedeller de Yugoslavya’yla veya Suriye’yle karşılaştırıldığında hiçbir şey sayılmaz. Şunu anlamıyız ki Ukrayna Krizi SSCB’nin çöküşünün gecikmiş etkilerinden biri. 1992-2001 arasında sayısız Rus-Ukrayna komisyonuna başkanlık ettim ve bunu yapma sebebim, bir savaşa sürüklenebileceğimizi bilmemdi ve bunu önlemek için de iki taraf arasında ilişkiler ve dostluklar inşa etmeye çalıştım. Ama bir noktadan sonra çok yorulduğumdan bu işi bıraktım.
Bana göre Ukrayna hikâyesi, Avrupalı meslektaşlarının arkasına [sığınarak gizlice] oyununu oynayan Amerikalıların, Ukrayna’nın NATO’ya kabul edilme sürecini başlatmaya karar verdiklerini 2007-2008’de keşfettiğimizde başladı. Bildiğim kadarıyla, [dönemin Ukrayna Devlet Başkanı] Victor Yuşçenko’yla yaptıkları bir anlaşma uyarınca Yuşçenko örgüte adaylık için başvuracak ve Amerikalılar da konuyu NATO zirvelerinden birinde oylatacaktı. Bu gerçekleşmedi; çünkü Almanya ile Fransa protesto etti ve ortalığı birbirine kattı. Bunun üzerine Amerikalılar, gelecekte bir gün Gürcistan ve Ukrayna’nın NATO’ya kabul edilebileceğine dair sadece bir açıklama yapabildi. Putin, Bükreş’teki NATO zirvesinde, eğer ki Ukrayna’nın NATO’ya kabulü meselesi bir kez daha gündeme gelirse ortada Ukrayna diye bir ülke kalmayacağını çok net bir şekilde ifade etti. Gelinen noktada kısmen de olsa bu sözünü tuttu. Dış politikamızı başarılı kılan şey, son iki yıldır ortaklarımızın, Rusya’nın –tıpkı daha evvel olduğu gibi– bundan böyle kendi menfaatlerine göre hareket edeceği ve bu menfaatlere saygı duyulması gerektiği fikrine yavaş yavaş razı olmaları.

Küresel oyunlar
Afrika’da, Latin Amerika’da ve bir ölçüde Asya’da ciddi nüfuzu olsa dahi SSCB dağıldı… Rusya’nın ise böyle bir nüfuzu yok.
Öncelikle, nüfuz alanları veya bölgeleri dünyanın doğal bir halidir. Eğer ki birileri tutup da bunu reddetmeye kalkışırsa sonucuna katlanır. İkincisi, SSCB, kendisini ayakta tutan komünist ideolojinin çöküşünün ardından dağıldı. Haklısınız, SSCB’nin 1950’ler, 1960’lar ve 1970’lerde Afrika ve Latin Amerika’da belli bir nüfuzu vardı. Hatta komünist fikirlerin cazibesine kapılan solcu güçler Avrupa’da da oldukça kuvvetliydi. Ama devasa maliyetine rağmen bu nüfuz, 1980’lere gelindiğinde neredeyse tamamen tükenmiş/eskimişti. Aslında SSCB, hacim olarak, dünyanın geri kalanından toplamda çok daha fazla iktisadi yardım yaptı.
SSCB’nin ayrıca berbat bir jeopolitik konumu vardı, bugünün Rusya’sınınkinden çok daha kötüydü: sol tarafında –muhalif olduğumuz ve iktisaden bizden çok daha güçlü olan– bütünleşmiş bir Batı’yla yüzleşiyordu, sağında ise hasım Çin’le karşı karşıya geliyordu. Bu, çift-kutuplu değil üç-kutuplu bir dünyaydı: iki kutup birlikte [Batı ve Çin] bir kutba [SSCB] karşıydı. Bugün Rusya çok daha iyi bir konumda.

Rusya’nın nüfuz satın almak için para ödemeden de küresel bir oyuncu olabileceğini mi söylüyorsunuz?
Rusya kesinlikle küresel bir oyuncu. Şu anda dünyada bu küresel oyunculardan üç tane var: ABD, Rusya ve Çin. Öngörülebilir bir gelecekte bunlara belki bir dördüncüsü, Hindistan da katılabilir. Hepsi bu kadar. Başka oyuncu yok. Ama SSCB’nin aksine Rusya ideolojik bir oyuncu değil. Belki zamanla olabilir, ama şahsen ben böyle bir şey görmek istemem.

Peki, ne görmek istersiniz?
Kendi menfaatleri ve kendi özü doğrultusunda hareket eden, güçlü ve bağımsız bir güç olarak ortaya çıkan bir Rusya görmek isterim.

Peki, bizim özümüz nedir?
İki milli fikrimiz var. Birincisi bağımsızlık veya egemenlik ve ikincisi savunma. Devlet Başkanı Putin kısa süre evvel bunları “vatanperverlik” kavramı altında birleştirdi. Egemenlik, güvenlik ve savunma olduğu sürece doğru yoldayız demektir.

Acaba bu doğru yol mu? Çünkü televizyonun bizi ikna etmeye çalıştığı üzere “her yerimizde düşman” var. Veyahut birileri bize gerçekten saldırmak veya işgal etmek istiyor mu?
Bizi hiç kimse işgal etmeyecek. Ancak şunu hiçbir zaman unutmamalıyız ki, demokratik ülkelerin en barışsever savunma ittifakı sayılan NATO, nükleer kapasiteye sahip eski SSCB’nin namlusunun ucunda artık olmadığını gördüğü anda, Balkanların Gorbaçov’u olarak görülen, demokratik yolla seçilmiş bir cumhurbaşkanı bulunan Yugoslavya’yı bombalamaya başlamakta hiç tereddüt etmedi. Ardından bu savunma ittifakını oluşturan ülkelerin ekseriyeti, devlet başkanı pek de hoş görülmeyen Irak’a saldırdı. 1 milyona yaklaşan can kaybıyla ülke paramparça olmasına rağmen daha sonra aynısı Libya’da yapıldı.
Demokrasi bizatihi iyidir, ama dizginlenemeyen demokrasi kötüdür. Rus dış politikasının iyi olan tarafı, “demokratik Mesihçilik” denilen yeni musibetten dünyayı vazgeçirtiyor. Farklı türde Mesihçiliklere şahit oluyoruz: Hristiyan, komünist ve İslamcı. Ama hepsi de (dışarıdan kuvvet kullanarak) kendi dünya vizyonlarını dayatma arayışındalar. Şimdi artık herkes bunun bir kez daha olmasına izin verilmeyeceğini anlamaya başlıyor. Şükürler olsun. Bu, ülkelerin ve halklarının kendi yollarını tamamen veya kısmen bilinçli bir şekilde seçme şansına sahip olması anlamına geliyor. Ve işte bu, özgürlüktür.

Peki ama Rusya, Girkin–Strelkov, Givi veya Motorola gibi kişilerle birlikte çalışarak “Rus dünyası”nı Donbass’a [Ukrayna’nın ayrılıkçı doğu bölgesine] taşıyıp ardından binlerce cana mal olduğunda, acaba bu ne tür bir “Mesihçiliğe” tekabül ediyor?
Ukrayna’da büyük bir hata yapıldı. Rus elitin önemli bir kısmı Ukraynalıların bizimle birleşmek isteyen dostane bir halk olduğuna ve Donbass’ın bunun yolunu açacağına inandı. Ancak ortaya çıktı ki Ukrayna halkı bizimle birleşmek istemedi. İşte bu yüzden acaba bizim böyle bir birliğe ihtiyacımız hakikaten var mıydı?  Rus elitler geçtiğimiz çeyrek yüzyılda Ukrayna’nın nasıl perişan edildiğini fazla anlamadı. Ancak Kırım’a girdiğimizde bunun farkına vardılar…

Yalnız oynamak ve üstünlük taslamak
Suriye’deki askeri operasyonların, Rus liderliğinin Batı’nın Ukrayna’dan dikkatini dağıtma ve böylece uluslararası terörizmle ortak mücadele söylemini kullanarak izolasyonu kırma girişimi olduğuna dair yaygın bir kanaat var. Buna katılıyor musunuz?
Öncelikle, Rusya ve silahlı kuvvetleri Suriye’de gördüğümüz tarzda müdahaleye karşı yıllardır hazırlık yapıyor. Operasyon için adam akıllı etraflıca hazırlık da yapıldı. Bunun kendileri için tam bir sürpriz olduğunu söyleyenler ya ahmaktır ya da yalancıdır. Rusya, askeri uzmanlarını, teknik donanımlarını ve askeri teçhizatını hava köprüsüyle taşıdı; uçak pistlerini ve ikmal yollarını tamir etti; askerler için kalacakları evler inşa etti. Bütün bunlar sebepsiz yere niçin yapılsın? Sadece parayı çöpe atmak için mi? İlk savaş uçağımız daha yere inmeden bir yıl öncesinden beri Lazkiye üssünde çalışmalara başladık.
Suriye’ye müdahalemizin birçok sebebi var. Birincisi, uzunca bir süre evvel Ortadoğu’nun önümüzdeki on yıllar içinde felaketlere sürüklenmeye meyyal olduğunu fark etmiştik: Asırlara dayanan İran ve inanılmaz bir ben-idrakine sahip İsrail dışında bölgedeki devletlerin çoğu önümüzdeki 20-30 yılda parçalanacaktı. Bizim için cevaplanması gereken soru şuydu: Acaba Ortadoğu bizsiz mi parçalanacak, yoksa biz orada bir şeyleri tamir etmeye/düzenlemeye mi çalışmalıyız? Çünkü orada on binlerce potansiyel terörist var ve onların orada birbirini öldürmesi, çoğalıp bizim sınırlarımıza doğru ilerlemelerinden çok daha iyi olacaktı.
İkincisi, Rusya daha büyük bir felaketi –yani önce Suriye’de ardından da Ortadoğu’nun diğer yerlerinde Sünnilerden veya Şiilerden birinin kazanması halinde yaşanması kaçınılmaz olan felaketi– önlemek için bölgede bir denge sağlamak gerektiğinin farkındaydı. Hiçbir tarafın diğerine üstün gelmemesini sağlamak en iyisi.
Üçüncüsü, biz üstünlük taslıyoruz. Büyük bir güç olmak istiyoruz. Aslında bu da bir diğer yarım kalmış milli ideal sayılır, ta Büyük Petro ve Büyük Catherine’dan miras almışız.
Ve dördüncüsü, Suriye’nin bir bakıma Ukrayna’dan dikkatleri dağıtma ve Batılı ülkelerle ilişkilerimizi farklı bir temele sokma yolu olduğunu kabul ediyorum. Bunda tam anlamıyla başarılı da olduk.

Tamamen başardı mı? Minsk Anlaşmalarının uygulanmasında problemler yok mu?
Minsk Anlaşmaları, Amerikalılar ve Avrupalılar da dâhil tüm taraflar, onu uygulama vakti geldiğine karar verdiklerinde uygulanacaktır. Anlaşmada uygulanamayacak hiçbir madde yok, Donbass’taki seçimler ve Rus-Ukrayna sınırı üzerindeki kontrol de dahil. Minsk II üzerindeki pazarlıklar halen devam ediyor, ama tam olarak hangi konuda olduğunu gerçekten bilmiyorum.
Suriye’ye geri dönersek, apaçık askeri ve diplomatik başarılara rağmen bu savaş kazanılamaz. Her an geri çekilmeye hazır olmalıyız. Ve insanları önceden buna hazırlamaya başlamamız lazım. Bu birinci nokta. İkincisi, bu süreçte başka çatışmalara dâhil olmamalıyız.
Bu yüzden de olabilecek en adi şekilde bizi açıkça sırtımızdan vuran Türkiye’yle çatışma konusunda son derece endişeliyim. Niye uçağımızı vurmaya karar verdiler? Cevap kısmen bu bölgedeki siyasi kültürün özelliklerinde yatıyor. Biz, kişinin sözünde dürüst olması fikri de dahil, bu özellikleri çoğunlukla yanlış anlıyoruz. Ancak bizim tepkimiz de oldukça duygusaldı. Ümit ederim ki kendi ellerimizle yeni bir Kırım Savaşı’na girmeyiz.

Genel olarak Türkiye’den ne istiyoruz?
Neyi istemediğimizi söylemek daha kolay olacaktır. Artık bölgeye girmiş bulunmaktayız; tabii ki ne bir Osmanlı imparatorluğu ne bir Pers imparatorluğu ne de bir hilafet görmek istiyoruz.

Diğer bir deyişle, biz hem İran’ın hem de Türkiye’nin elini kolunu bağlayacak mıyız?
Bunu siz söylüyorsunuz. Ne diyorsam az evvel dedim… Görüyorsunuz, ahlaki bakımdan Türkiye 19. yüzyıl sonu ve 20. yüzyıl başı Rusya’sına çok benziyor. (Aslında bu da niye onların hala büyük edebi/fikri eserler üretirken bizim üretmediğimizi de açıklıyor.) Onlar bir anda Osmanlı İmparatorluğu’nu canlandırmaya karar verdiler ve bunu yaklaşık 5-10 sene evvel dillendirmeye başladılar. Bu bir delilikti/geçici hevesti. İşte bu yüzden dört sene evvel “Arap Baharı”nı desteklediler.

Armagedon Silahı
Batı’yla kavga ederek Rusya Doğu’ya, Çin’e doğru yüzünü döndü. İki sene evvelki mülakatınızda Rus-Çin birliği konusunda parlak bir gelecekten bahsetmiştiniz. Çin ekonomisi şu anda zor günlerden geçerken bu konuda ne söylersiniz?
Tıpkı Rusya’daki gibi Çin ekonomisi de tamamen tahmin edildiği üzere gelişiyor. Eğitimli herhangi bir kişi dahi size üç sene evvel Çin’in büyümesinin 2016’da %7’ye, beş sene sonra da %5’e gerileyeceğini ve sonunda %4-5 bandına oturacağını söyleyebilirdi. Bu, ekonomide Çinlilerin bilerek başlattıkları yapısal değişimin sonucu.
Mesela Çin “Asya için Asya” politikası uyguluyor; bunun anlamı, üretimini artık dış dünyaya ve Batı’ya değil, iç piyasaya ve kendi kalkınmasına yönlendirecek. “Tek Kuşak, Tek Yol” da dedikleri yeni İpek Yolu kavramı, Çin ekonomisi ve sanayisini batıya doğru geliştirmenin şartlarını oluşturmaya matuf. Başarırlar mı başaramazlar mı bilmiyorum. Çin ekonomisinin çökeceğine dair kehanetler, Çin’in hala ekonomi politikalarından faydalanmaya devam ettiğini düşünenlerden geliyor.
Bizim Çin’le ilişkilerimize gelince, sizi temin ederim ki Çin’den daha dostane ve daha özenli/dikkatli bir başka ülke daha bulmamız neredeyse imkânsız. Ayrıca eğer ekonomimizde bir atılım yaparsak Çin bize büyük miktarlarda borç vermeye istekli olacaktır. Ama şimdi diyorlar ki, kendi kendinize bir şeyler yapın da potansiyelinizi bir görelim. Doğal olarak eğlence için, yiyip bitirelim diye bize borç verecek değiller, tıpkı 1991’den beri Avrupa’dan sağlanan borçları çarçur ettiğimiz gibi. Bu arada o dönemde borç alınmasına karşıydım, şimdi de karşıyım; çünkü bu sadece bizim borçlarımızı artırmamıza yol açıyor.
Öte yandan Uzak Doğu’da –yavaş da olsa– bazı değişikliklerin meydan geldiğini görebiliriz. Asya piyasalarına doğru yöneliyoruz. Genel ihracat hacmimiz düşerken Asya’ya ihracatımız %20 arttı, Avrupa’ya ihracatımız ise bu orandan çok daha fazla düştü. Önceki dış ticaret sistemi nihai tüketicinin faydasına değildi; zira avantalar uğuruna Avrupa’dan pahalı ilaçlar veya Polonya’dan elmalar satın alıyorduk. Şu anda bu sistemi tedrici olarak değiştiriyoruz, Avrupa’ya karşı olduğumuzdan değil, daha ihtiyatlı/açıkgöz hale geldiğimizden.
Mali ve iktisadi bakımdan Çin’in küçük kardeşi gibi görünmekten kaygılanmıyorum. Eğer ki iktisaden büyümeye başlarsak ve dünyada öncü askeri-siyasi güç olma pozisyonumuzu korursak Rusya ile Çin arasında son derece kazançlı bir evlilik gerçekleşeceğini görebiliyorum.

Uzun menzilli bir balistik füzeyle dünyayı korkutan Kuzey Kore konusunda ne yapmalıyız? Onların ne yapmakta olduğunu gerçekten biliyor muyuz?
Zannetmiyorum. Uzunca bir süredir onların hamisi olan Çinliler de [bu konuda] bilgisiz. Öyle görünüyor ki Kuzey Kore’yle yeniden birleşme hevesini –bunun ne denli sancılı bir süreç olabileceğini anlamaya başlayan– Güney Kore de bir ölçüde kaybetti. Bu konuda en iyi yöntem, sessiz sedasız yol göstermek ve onları Çin’le birlikte yönlendirmektir.

İddia ettikleri gibi komşularına ve dünyanın kalanına şantaj yapacakları nükleer silahları gerçekten var mı?
En basit teknolojiyi kullanarak yaptıkları ve tehdit veya caydırma amacıyla kullanabilecekleri yeterli sayıda nükleer silahları tabii ki var. Mevcut Kuzey Kore rejimi nükleer silahları iktidarda kalmanın temel ve tek yolu olarak görüyor. Ve bu rejim elli tane kilit adamdan değil, milyonlardan oluşuyor.
Ama her şeyi sadece Kuzey Kore’den gelen tehdide indirgemeyeceğim. Bütün dünya uzunca bir süredir savaş öncesi hali yaşıyor, en azından son on yıldır bu böyle. Eğer ki nükleer “Armagedon silahları” olmasaydı bir savaş çok evvel başlamış olurdu. Daha evvel güçler dengesinde veya ideolojik köşe taşlarında hiç bu denli hızlı bir değişime şahit olmadık. Buna bir de terörizm adını verdiğimiz fakirlerin zenginlere karşı isyanını da ekleyin. Bu isyan bugün başlamadı. Sadece artık herkes tarafından fark edilir hale geldi, özellikle geçtiğimiz yıl Avrupa’ya 1,5 milyon insanın gitmesiyle birlikte. Eğer ki [Mısır Cumhurbaşkanı Abdülfettah] es-Sisi olmasaydı Mısır da mahvolacak ve bir 5 milyon insan daha Avrupa’ya gidecekti. Eğer ki Cezayir de düşerse –ki bu oldukça muhtemel– daha milyonlarca Afrikalı Avrupa’ya akacaktır.

Bütün bunları öngörmek hiç de zor değil. Ancak modern siyasi kültürde –kimseyi rencide etmemek için bilerek “Batılı” demekten kaçınıyorum– hiç kimse, önümüzdeki yıllar boyunca neler yaşanabileceğini öngörebilecek kapasitede görünmüyor.