11 Temmuz 2016 Pazartesi

D.HEARST: FİLİSTİN LİDERİNİ DEVİRMEK İÇİN GİZLİ ARAP PLANI



FİLİSTİN LİDERİ ABBAS’I ALAŞAĞI ETMEK İÇİN GİZLİ ARAP PLANI

David Hearst (Uzun seneler İngiliz Guardian gazetesinin dış politika başyazarlığını yaptı. Son iki senedir Ortadoğu’nun nabzını tutan, analizlere ve haberlere yer veren internet sitelerinden Middle East Eye’ın başında bulunuyor)
The Middle East Eye, 27.5.2016

Tercüme: Zahide Tuba Kor


NOT: Aynı konuda el-Monitor'de yayınlanmış Adnan Ebu Amer'in makalesinin tercümesine şu linkten ulaşabilirsiniz: http://ortadogugunlugu.blogspot.com.tr/2016/04/aeamer-mahmud-abbasin-yerine-kim-gececek.html


Middle East Eye’ın edindiği bilgilere göre, Birleşik Arap Emirlikleri, Mısır ve Ürdün üçlüsü; Filistin lideri Mahmud Abbas’ın el-Fetih hareketi içindeki baş rakibi olan Mahmud Dahlan’ın Filistin devlet başkanlığı, Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ) ve Filistin Ulusal Yönetimi liderliğinin kontrolünü ele alacağı Abbas sonrası dönemin planlarını yapıyorlar.

Filistinli ve Ürdünlü üst düzey kaynaklar, ayrı ayrı Middle East Eye’a bu planı anlattılar. Her ne kadar vurgularında farklılıklar olsa da (Ürdünlü kaynak Dahlan’ın bilinen zayıflıkları konusunda da uyarılarda bulundu), ortak bir harekat planının varlığını birbirlerinden bağımsız olarak teyit ettiler.

Mahmud Abbas, 1990’lardan bu yana Filistin siyasetine hâkim bir aktördü ve 2005’ten bu yana da Filistin devlet başkanlığını yürütüyordu.

Dahlan ise önce Gazze [Z.T.K. 2007’de Hamas’a karşı darbe hazırlığı yaparken Hamas durumu fark ederek erken davranıp el-Fetih’e karşı harekete geçmiş, bu sırada Dahlan Mısır’a kaçmıştı], ardından Batı Şeria’dan [Z.T.K. 2012’de Mahmud Abbas’la rekabeti yüzünden] sürgün edilen ve BAE monarşisiyle çok yakın bağları bulunan el-Fetih’in eski bir lideri.

BAE, Abbas’ın yerine Dahlan’ı getirme stratejisi çerçevesinde İsrail’le çoktan gizli görüşmeler yaptı. Suudi Arabistan ise üçlünün bu stratejiye ilişkin nihai bir anlaşmaya varmasının ardından bilgilendirilecek.

Planla ulaşılmak istenen temel hedefler şunlar:
1.      Hamas’ın da yarışacağı gelecek seçimlerden evvel el-Fetih içinde birliği sağlayıp partiyi güçlendirmek
2.      Hamas’ı birbiriyle rakip hiziplere bölerek zayıflatmak
3.      Arap devletlerinin de desteğiyle İsrail’le bir barış anlaşmasına varmak
4.      Filistin kurumlarının –yani Filistin Ulusal Yönetimi, FKÖ başkanlığı ve el-Fetih liderliğinin-  kontrolünü ele geçirmek
5.      Dahlan’ın el-Fetih ve Filistin Yönetimi makamlarının arkasındaki asıl güç olarak geri dönüşünü ayarlamak

Abu Dabi Veliaht Prensi Muhammed bin Zayed planın başlıca mimarlarından. Prens, Filistin lideri Abbas konusundaki ihtilafların BAE-Ürdün ilişkileri zedelediğini Amman yönetimine açıkça bildirdi. BAE, bir noktada Abbas’ın tutuklanmasını, ayrıca Ürdün’e girişinin veya Ürdün üzerinden yurtdışına seyahatlerinin yasaklanmasını istedi.

Üst düzey bir Filistinli yetkili Middle East Eye’a şunları söyledi: “BAE’liler, özellikle de Muhammed bin Zayed, şahsi düzeyde Abbas’ı o denli mutlak bir şekilde reddediyor ki Ürdün’e Filistin liderine karşı bir adım atmadığı için olumsuz bir tavır takındıklarını açıkça ifade ettiler.”

Üç Arap ülkesi bu planı hayata geçirmek için atılacak adımları tek tek belirlediler ve aralarında rol dağılımlarını bile yaptılar.

Bu sene içinde gerçekleştirilebilecek ve Abbas’ın görevinden uzaklaştırılabileceği parlamento ve başkanlık seçimleri öncesinde bir dizi adım atılmak zorunda.

İlk adım, el-Fetih hareketi içinde bir uzlaşma sağlamak. Filistinli bir üst düzey kaynak diyor ki “Dahlan, Gazze’de Hamas’ın el-Fetih’ten ve Batı Şeria’da da el-Fetih’in Hamas’tan daha zayıf olduğuna, el-Fetih’in kendi içinde birliğini sağlaması halinde seçimleri kazanabileceğine, yoksa Hamas’ın kazanmasının muhtemel olduğuna inanıyor. Bunu başarmak için de elde mevcut iki seçenek olduğunu düşünüyor: Ya Ebu Mazin (Mahmud Abbas) istifa edecek -ki bu muhtemel görünmüyor- ya da Ürdün, el-Fetih’i güçlendirme adı altında Dahlan ile Abbas arasında bir uzlaşmaya öncülük edecek.”

İkinci adım, parlamento ve başkanlık seçimlerini gerçekleştirme konusunda Hamas’la bir anlaşmaya varılacak.

Üçüncüsü, seçimler öncesinde Filistin Yönetimi “yeniden şekillendirilecek”. Aynı kaynak şunu da belirtiyor: “BAE, Ürdün ve Mısır; Abbas’ın siyaseten artık ömrünün bittiği inancındalar ve seçimler yapılana kadar el-Fetih liderliğini elinde tutmaya devam edecek olan Abbas’ın herhangi bir sürprizini durdurmaya çalışmaları gerektiği düşüncesindeler. Bu çerçevede ‘Ebu Mazin’i kendisine bir vekil tayin etmesi için zorlamak gerektiği’nde de ısrarcılar.”

Görüştüğümüz kaynaklar göre, “bu aşamada” kendisini devlet başkanlığına aday olarak sunmaya hevesli olmayan Dahlan, devlet başkanlılığını da kontrol edebileceğine inandığı meclis başkanlığı makamını elde etmeye çalışıyor.
Dahlan, -her ne kadar İsrail’in tercihi Ahmed Kurey (Ebu Âlâ) olsa da- devlet başkanlığına eski Dışişleri Bakanı Nasır el-Kudva’yı istiyor. Dahlan her ikisini de etkileyebileceği iddiasında.

Kaynaklardan biri dedi ki “Dahlan, şimdiye kadar tek kişinin elinde bulunan liderlik mevkilerinin el-Fetih liderliği, Filistin Yönetimi devlet başkanlığı ve FKÖ başkanlığı şeklinde üçe bölünebileceği kanaatinde. Ürdün’ün uygun gördüğü kişileri bu mevkiler için aday göstermesine itiraz etmiyor. Dahlan, kendi seçeneklerini ve şahsi tercihlerini sunduktan sonra artık meselenin Ürdünlüler ve BAE’lilerle diyaloga kaldığını ve Ürdün tarafından önerilen isimlerle de iş tutulabileceğini söylüyor.”

Dahlan parlamento ve başkanlık seçimlerinin Hamas’ın baskın olduğu Filistin Yasama Konseyi veya Filistin Yönetimi değil, “Filistin Devleti” adı altında yapılmasını istiyor. Dahlan’a göre bu düzenleme, FKÖ’yü Filistin Yönetimi karşısında daha da güçlendirecek ve tüzük meselesini bypass edecek.

Dördüncü adım ise “Hamas’a boyun eğdirmek.” Dahlan’a göre bunu çeşitli şekillerde başarmak mümkün: (i) örgütü Gazze’deki iç Hamas ve Müslüman Kardeşler’e bağlı dış Hamas olarak bölmek; (ii) Hamas’ı Filistin Yönetimi içinde kuşatmak; (iii) mesela BAE’nin Gazze’ye su temini için Sina’da bir deniz suyunu artıma tesisi kurup [Z.T.K. suyun akışını istedikleri zaman kesecek şekilde] vanaları Mısır ve müttefiklerinin eline vermek suretiyle Hamas üzerinde “yumuşak baskı” oluşturmak.

Kaynağın söylediğine göre, “Dahlan, Gazze içinde Hamas liderliğiyle birlikte çalışmanın mümkün olabileceği kanaatinde. Bu bağlamda Hamas heyetiyle buluşması için Mısırlıları ikna edenin bizzat kendisi olduğu iddiasında. Mısırlılar uzlaşma için Hamas’ın önüne üç şart koydu: (i) Gazze içindeki tüm düşmanca davranışlarına bir son vermesi, (ii) Sina’daki durumu yatıştırıp güvenliğin sağlanması için çaba sarf etmesi, (iii) Gazze’de bulunan Mısır’ın iadesini istediği kişileri teslim etmesi. Dahlan bu son şartı, özellikle “Hamas’a baskı uygulamak” için kendisinin eklediği iddiasında.”

Gazze’yi kuşatmanın bir diğer yolu, Hamas’a rakip bir hareket olan İslami Cihat’ı –[Z.T.K. ana sponsoru olan] İran’ın kendisini terk ettiği değerlendirmesinden hareketle- BAE’ye bağlı bir örgüt haline getirmeye çalışmak. Nitekim [24 Mayıs] salı günü İslami Cihat’tan bir heyet Kahire’ye ulaştı ve Mısır Genel İstihbaratı’ndan yetkililerle görüşmeler yaptı.

BAE, ayrıca Hamas ve Gazze konusunda Ortadoğu Dörtlüsü’nün eski elçisi Tony Blair ile mevcut BM Temsilcisi Nicolai Mladinov’a çeşitli “görevler verdi” ve Tunus’taki Nahda Partisi lideri Raşid Gannuşi ile de görüşmeyi düşünüyor.

Bu plan, Dahlan’ın 31 Mart’ta Amman’a gerçekleştirdiği ziyaretin ardından (ki bu ziyaret beş yıl aradan sonra Ürdün Krallığı’na ilk gelişiydi) Middle East Eye’ı bilgilendiren üst düzey bir Ürdünlü kaynak tarafından kanıtlarıyla ortaya kondu.

2012’de Abbas ile Dahlan arasındaki çatışma zirveye çıktığında Ürdün, Filistin Yönetimi’nin talimatıyla Dahlan’ın erkek kardeşinin mallarına el koymuştu. Dahlan bir düğün törenine katılma bahanesiyle bu son ziyaretini gerçekleştirse de asıl amacı, Abbas’la arasını bulması için Ürdün’den devreye girmesini talep etmekti.
Bu kaynağa göre Ürdün yönetimi Dahlan’a karşı ihtiyatlı.

Dahlan’ın gücünün kaynağı BAE, İsrail ve ABD’yle güçlü ilişkileri. Ayrıca Yasir Abdurrabbuh, Selam Fayyad ve Nasır el-Kudva gibi önemli Filistinli siyasetçilerle de güçlü bağları var ve elindeki para gücüyle Batı Şeria ve Gazze’de nüfuzunu artırma kapasitesine de sahip.

Dahlan’ın zayıf noktaları
Dahlan’ın Filistinliler arasında pek rağbet görmediği düşünülüyor. Yolsuzluklarla ve İsrail güvenlik birimleriyle bağlantılı olmakla suçlanıyor. Dahlan’ı başkanlığına yönelik en baş tehdit olarak gören Abbas’la “sıfır toplamlı” ilişkileri de onun için bir sorun kaynağı olarak görülüyor; keza Filistin Yönetimi toprakları dışında iş yürütüyor olması da… Üst düzey Ürdünlü çevreler nezdinde ise Dahlan’ın zayıflıkları listesi çok daha fazla uzayıp gidiyor.

Ürdünlülere göre, Abbas’ın Yasir Abdurrabbuh’u FKÖ Yürütme Komitesi Başkanlığından alıp yerine Saib Erekat’ı getirme kararı, Filistin Devlet Başkanının bir saray darbesi ihtimalinin farkında olduğunu bir göstergesi ve [tepki olarak] Kudüs’te Ürdün çıkarları aleyhine çalışabilir.

Buna karşın, Dahlan’ın Ürdün’deki Filistin mülteci kamplarında nüfuz sahibi olduğuna ve “kampların içinde kontrolünü dayatmak suretiyle bunu [kendi lehine] önemli bir koza çevirebileceğine” de dikkat çekiliyor.

Ürdünlü kaynağa göre, Dahlan’ın teklifinin avantajlarını ve dezavantajlarını iyice ölçüp biçen Ürdün yönetimi işi ağırdan almayı seçti. Ürdün’ün politikası, Dahlan’la temaslarını geliştirmeye ve el-Fetih uzlaşmasına kucak açmaya devam etmek; ama aynı zamanda Dahlan’a Amerikan başkanlık seçimlerine kadar beklemesini ve Abbas’ı uzlaşmaya itmek için Amerika’dan yardım istemesini söylemek oldu.

Ürdün, böyle bir adım için öncelikle zeminin hazırlanması gerektiğini Dahlan’a anlatacak; ama aynı zamanda Kudüs’te Ürdün’ün rolünü fiilen desteklemesini istemek suretiyle “Dahlan’ın samimiyetini ve doğruluğunu da ölçecek.”

Ürdün, Dahlan’la birlikte çalışmanın net avantajlarını görüyor. Bu bağlamda mesela el-Fetih içindeki bir uzlaşma Ürdün’ün Batı Şeria’da nüfuzunu kullanmasına yardım edecektir. Ama muhtemel tuzakları da görüyor. Kral Abdullah’ın Filistinli hizipler arasındaki mücadelenin dışında kalmasının öneminin farkındalar; el-Fetih içinde süregelen çatışmada Ürdün’ün bir taraf haline gelmesi ve Abbas’la iyi ilişkilerini tehlikeye atması birer risk olarak önlerinde duruyor.


Ürdünlü kaynak diyor ki “Ürdün Kralı, başarısız olma ihtimali yüksek bir inisiyatife önayak olmamalı. Dahlan’ın bu inisiyatife dahli dikkate alındığında kral, taraf tutan ve bir tarafı diğerine karşı destekleyen biri olarak görülebilir. Abbas, Mısır’ın Sisi’si ile BAE’nin oynadığı rolü işte tam da böyle görüyor.”


Y.PERRY: İSRAİL’İN DEĞİŞEN BÖLGESEL ROLÜ


İSRAİL’İN DEĞİŞEN BÖLGESEL ROLÜ

Yaakov Perry (İsrailli milletvekili ve iç istihbarat teşkilatı Şin-Bet’in eski şefi)
The Cipher Brief, 7.2.2016

Tercüme: Zahide Tuba Kor

İsrail IŞİD tehdidiyle savaşta Ürdün ve Mısır’la nasıl bir işbirliği yapıyor?
Özellikle Sina Yarımadası’nda Mısır ordusunun günbegün yürüttüğü teröristlerle savaşta IŞİD ve el-Kaide’ye karşı önemli bir işbirliği sözkonusu. Aynı zamanda İsrail’in kuzeyinde IŞİD’le bağlantılı el-Yermük örgütü varlık gösteriyor. Mısır ve Ürdün aynı endişeleri paylaşan önemli ortaklar. İsrail tarafından gelen işbirliği, istihbarat paylaşımına ve IŞİD hücreleriyle savaşta günlük çabaları desteklemeye dayanıyor. Tabii ki bunlar gizli olduğundan bu işbirliği konusunda daha fazla şey söylemek mümkün değil. (…)
(…)

İsrail’in Ürdün’e 16 Cobra helikopteri yolladığına ve İsrailli ve Ürdünlü savaş pilotlarının ortak tatbikatlar yaptıklarına dair haberler var. Acaba bu, İsrail-Ürdün savunma işbirliğinde yeni bir aşama mıdır?
İsrail ile bölge ülkeleri arasındaki hassas operasyonel konularla ilgili haberleri yalanlayamam da doğrulayamam da; zira bu, ortak hedefimiz olan radikal İslam’ın teröristleriyle savaşımıza hizmet etmez.

İran tehdidine karşı İsrail, Suudi Arabistan ve bazı Körfez ülkeleri birlikte neler yapıyor?
İran meselesi bahsettiğiniz tüm ülkeler için ortak bir endişe kaynağı. İsrail Başbakanı Netanyahu, baştan beri İran’la nükleer anlaşmaya karşı çıkan ve dünyayı nükleer tehdide ve İran İslam Cumhuriyeti’ne karşı uyaran tek uluslararası ses konumunda. Suudi Arabistan ve Körfez ülkelerinin ekseriyeti, İran nükleer tehdidi konusunda bizim endişemizi paylaşıyor ve İran’ın nükleer kapasitesini ve Ortadoğu’daki terör örgütleri arasında genişleyen nüfuzunu sınırlayıp engelleme konusunda onlarla çıkarlarımız tamamen aynı. Ancak hala İsrail’le bu ülkeler arasında diplomatik ve resmi ilişkiler yok. Bu yüzden operasyonel işbirliği konusunda daha az konuşuyoruz, ama ortak bir çıkarımız ve ortak bir endişemiz var.

Mevcut bölgesel kargaşayı İsrail’in belirli bazı Arap ülkeleriyle ilişkilerini geliştirmesi için bir fırsat olarak görüyor musunuz?
Evet, içinde İsrail, Suudi Arabistan, Ürdün, Mısır ve Körfez ülkelerinin çoğunun yer alacağı ve İsrail ile Filistin Yönetimi arasında müzakereleri yeniden başlatacak bölgesel bir şemsiyeyi güçlü bir şekilde destekliyorum. Bu sürece sözkonusu ılımlı Arap ülkelerini dâhil etmek, İsrail ile Filistin Yönetimi arasındaki müzakerelere ivme kazandırmak için gerekli siyasi desteğin ve yoğun iktisadi yardımın verilmesini sağlayabilir. Böyle bir yaklaşım, ilerleme kaydedebilmek için Filistinlileri bazı tavizler vermeye cesaretlendirebilir. Bu tarz bir bölgesel işbirliği, İsrail ile –henüz diplomatik ilişkilerimizin bulunmadığı– Arap ülkeleri arasındaki ilişkileri normalleştirmek için önemli olumlu potansiyeller taşıyor. Filistin-İsrail çatışmasına bölgesel bir yaklaşımı teşvik etmek Ortadoğu’daki ilişkilerde yeni bir aşama yaratabilir. Ama tabii ki böylesi bir bölgesel uzlaşma teşviki, ABD, AB ve Rusya gibi Batı ülkelerinin ve uluslararası kamuoyunun iteklemesi/çabası ve adil desteği olmaksızın gerçekleşemez.

IŞİD tehdidi artmaya devam ederken ve nükleer anlaşmanın ardından İran milyarlarca dolar kazanırken, acaba İsrail artan bu tehditlere karşı kendini korumak için daha başka neler yapmalı?
Şüphesiz gerek IŞİD gerekse İran güç ve ivme kazanıyor. Her biri ayrı birer tehdit teşkil ediyor ve her ikisi de dünyada ama özellikle Ortadoğu’da yıkıcı etkilere yol açma potansiyeli taşıyor.
İsrail, İran’ın nükleer anlaşmanın şartlarına riayette dürüstlüğünü henüz ispat etmediği konusunda dünyada bir farkındalık yaratmalı. Ayrıca dünya güçleri, İran’ın hem diğer ülkeler hem de bölgedeki Hamas ve Hizbullah gibi terör örgütleri üzerindeki geniş çaplı nüfuzunu çok daha yakından takip etmeli. Aynı zamanda İsrail, eğer ki IŞİD kuzey sınırımıza yaklaşırsa ve ülkemizin kuzey ve hatta orta bölgelerine yönelik gerçek bir tehdit haline gelirse, ordu ile IŞİD arasında asimetrik bir savaş ihtimaline hazırlık yapmalı.

IŞİD ve İran tehdidi artamaya devam ederken İsrail’in bölgede güvenliği sağlama rolü de acaba artacak mı?

Cevabım tabii ki olumlu. İsrail IŞİD konusunda Batı koalisyonuna ve Rusya’ya güvenemez, hele de bu güçler IŞİD’in güçlenmesini ve gelişmesini etkin bir şekilde engellemezken.


A.CROOKE: SUUD’UN YEMEN’DE TÖKEZLEMESİYLE GÜÇ DOĞUYA KAYIYOR



SUUDİ ARABİSTAN’IN YEMEN’DE TÖKEZLEMESİYLE BÖLGEDEKİ GÜÇ DOĞUYA KAYMAYA BAŞLADI

Alastair Crooke (İngiliz istihbarat servisi MI-6 ve AB diplomasisinde üst düzey görevlerde bulunmuş eski bir ajanı ve diplomat. Beyrut merkezli Conflicts Forum’un kurucusu ve başkanı. BM Medeniyetler İttifakı Küresel Uzmanlar komitesi üyesi.)
Huffington Post, 29.6.2015

Tercüme: Zahide Tuba Kor

Amerikan ordusu en baştan beri Suudi hava bombardımana karşı son derece kuşkuluydu ve başıbozuk bombalamanın yol açacağı ölümcül hasarı azaltmak için hedef tespit desteği verdi. Amerikalı komutanlar, bir kara harekatının faydalarından sadece kuşku duymakla kalmadılar, dahası (son derece doğru bir şekilde) Yemen’i –Suudi Arabistan’ın içine saplanma riski taşıdığı– çamurlu bir bataklık olarak gördüler.
(…)

Savaşa fiilen dahil olma konusunda Pakistan ve Türkiye’nin erken ve beklenmedik geri kaçışının ve Ürdün, (karşılığında büyük paralar isteyen) Mısır ve (başbakanı söz konusu girişimi açıkça eleştiren) Irak’ın ise belirgin bir isteksizliğinin sıkıntısını yaşadı. Daha da kötüsü, Suudiler son dönemde BAE Veliaht Prensi Muhammed bin Zayed’in, [Suudilerin] arkalarından iş çevirerek Ali Abdullah Salih’in çıkarına hizmet edecek siyasi bir çözüm bulmak amacıyla onunla [Salih’le] komplo kurduğundan şüphelenmeye başladı. (Hatırlayın, bin Zayed’in Kral Abdullah’ın en yakın adamı Tuveycri’yle birlikte Kral Selman’ın başa geçmesini engellemek için komplo kurduğuna dair haberler vardı.)

Daha da önemlisi, kraliyet bu yeni aşamada dahi hala, abartılı bir retorikle başladığı hedeflerini nasıl başaracağına dair etkili bir plana sahip görünmüyor.

Washington Enstitüsünden Simon Henderson, “Suudi Arabistan’ın Tecrübesiz Delikanlısı” başlıklı makalesinde [Z.T.K. kralın oğlu olan Veliahtın Veliahtı ve Savunma Bakanı Muhammed bin Selman hakkında] şöyle diyor: “Ülkelerin ekseriyetinde net bir başarı elde edemeyen askeri lider veya savunma bakanı siyasi bir ölüye dönüşür. Eğer Suudi Arabistan’da bu gerçekleşmezse, Kral Selman kendisini çok daha temel değişimler isteyen üst düzey prenslerin baskısı altında bulacaktır.”

Henderson’ın işaret ettiğinin ötesinde asıl soru, bu başarısızlığın bölge için ne anlama geleceği. Eski Amerikan Ulusal Güvenlik Konseyi Başkan Yardımcısı Graham Fuller şöyle yazmış: “Eski Soğuk Savaş jeopolitik konseptlerinden biri olan Kuzey Kuşak Devletlerini hatırlayanınız var mı? SSCB’nin güney sınırındaki Türkiye, İran ve Pakistan’ı (zaman zaman da Afganistan’ı) içeriyordu; Batı’da bu devletler Ortadoğu’ya yönelik muhtemel bir Sovyet saldırganlığına karşı birer tampon olarak görülüyordu. Acaba biz bugün ‘Kuzey Kuşağı’ bloğunun yeniden nüksetmesi ihtimaliyle karşı karşıya olabilir miyiz? Ama bu defa kesinlikle Rusya’ya karşı birlik olmayacaklardır. Tam aksine bu üç devlet, Rus, Çin ve ‘Avrasya’ jeopolitik görüşüne birçok açıdan jeopolitik yakınlık gösteriyor.”

Nasıl ki Ukrayna çatışması, Rusya ve Çin’i küresel finansal yönetişimde Amerikan askeri tahakkümüne karşı zafiyetlerini azaltmak üzere harekete geçirdiyse, Yemen “savaş”ı da Ortadoğu’ya ilişkin bazı hususları bir şekilde açığa kavuşturdu. Güç/iktidar sarkacının Körfez kutbundan uzaklaşıp eski yörüngesine doğru gitmeye başladığı söylenebilir.

Çok farklı sebeplerden bölgenin kilit konumdaki direkleri (İran, Türkiye, Mısır) ve Pakistan Doğuya doğru kendilerine yeniden yön veriyorlar. Çin’in “Tek Kuşak, Tek Yol” inisiyatifinin bu yön değişiminde ne kadar ehemmiyet arz ettiği tam olarak Batı’da takdir edilebilmiş değil. (...)


Bütün bunlar sadece birkaç alıcı bulabilen, İran’a karşı “büyük Sünni inisiyatifi”ni Suudilerin kötü yönetmelerinden kaynaklanmıyor. Aynı zamanda şu anda (altyapı inşası için) paranın bulunduğu Çin’in ve (muhtemelen yaptırımlardan kurtulacak olan) İran’ın bu yeni iktisadi ve siyasi tasarının güçlü siyasi unsurları olarak ortaya çıkacaklarının bilinmesinin de payı var. Kısaca, Ortadoğu’nun kırılgan monarşilerini desteklemesi istendiğinde devletler geleceğe yönelmeyi tercih edeceklerdir.


A.CROOKE: IŞID: BİLİŞSEL, SİSTEMİK BİR FİYASKO



IŞID: BİLİŞSEL, SİSTEMİK BİR FİYASKO

Alastair Crooke (İngiliz istihbarat servisi MI-6 ve AB diplomasisinde üst düzey görevlerde bulunmuş eski bir ajanı ve diplomat. Beyrut merkezli Conflicts Forum’un kurucusu ve başkanı. BM Medeniyetler İttifakı Küresel Uzmanlar komitesi üyesi)
Huffington Post, 13.12.2014

Tercüme: Zahide Tuba Kor

Ortadoğu’nun şiddet çılgınlığı içinde kendi kendini paramparça ettiğini izlerken birçok gözlemci gördüklerine inanamıyor: Bu nasıl olabilir? Nasıl böyle altüst olabilir? Beklenmedikliğiyle herkesi şok ettiği aşikar. Peki bu yeni bir istihbarat fiyaskosu mu, diye soruyorlar. Hayır, bu bir “istihbarat fiyaskosu” değil. Çok daha kötüsü. Sistemin kendi bilişsel ve zihinsel fiyaskosu bu. Aslında eli kulağındaki bu “cinnet”in işaretleri son 25 yıldır ortadaydı, açıkta “saklı”ydı. Nereye doğru gittiğimizi söylemek için “gizli istihbarat”a ihtiyaç yoktur; bunun için sadece bilişsel açıklık/berraklık yeterlidir. Yani olayların aktığı yönü “okuma” kabiliyeti gereklidir.

Batılı algılama hatası, Ortadoğu’yu tek bir bakış açısından anlamaya çalışmaktan kaynaklandı. Bu bakış açısı da çarpıktı. Öyle ki, şu anda gaza gelmiş Sünni radikaller yelpazesine giren güçleri destekleyecek denli çarpıktı. Besledikleri bu grupların bir gün kendilerine döneceklerini idrak edemeyecek denli onlara “yatırım” yapmışlardı. Uzunca bir süredir bu devlet [Z.T.K. Suudi Arabistan’ı kastediyor] Amerikan (ve İngiliz) müttefiki olageldi ve ABD’nin Sünni dünyanın liderliğine inancı o derece köklü idi ki bütün “sistem” de algısal olarak çarpık hale geldi.

Şu anda bile “sistem” kimle iş tuttuğunu algılamakta sıkıntı yaşıyor. Görünüşte Batı IŞİD’le savaşta. Bu basit bir iş gibi görünüyor, ama fiiliyatta ABD kendisini birçok “savaş”ın tepesine yerleştirdi. Vehhabi IŞİD’e karşı bir savaş var, ama aynı zamanda Vehhabi IŞİD ile Vehhabi Nusra Cephesi ve yine Vehhabi Suudi Arabistan ile Vehhabi Katar arasında da “savaş” var. Kısaca gerek Vahhabiliğin gerekse Sünni İslam’ın liderliği için bir “savaş” yürüyor.

Bunların dışında Sünni İslam’ın “Emir”i olmak için Türkiye de -Suriye’de ve IŞİD’in işgali altındaki Suriye ve Irak topraklarında- (Suudi Arabistan pahasına) bir “savaş” veriyor. Ve son olarak “tüm İslamcılar”a karşı Mısır, Suud ve BAE’nin ilan ettiği ve hâlihazırda Libya toprakları üzerinde yürütülen bir “savaş” var. Ve işte Amerika, İngiltere ve Fransa bütün bu Sünni-Sünni teolojik ve seküler-teolojik “savaşlar”ına dahil olmak istiyorlar.

Ama bu denli bir keşmekeş nasıl ortaya çıktı? Aslında bu kaçınılmaz değildi. (19. yüzyıl sonu ve 20. yüzyıl başında) İslam’ı çağdaş modern dünyayla uyuşur hale getirmek için ortak bir İslami çaba söz konusuydu. Ancak bu Arap Rönesansı başarısız oldu ve olaylar henüz gelişmekte olan İslami hareketleri çok farklı bir yöne çevirdi.

Tam olarak anlayabilmek için şunu bilmeliyiz ki 19. yüzyıl ortalarından 1920’lere kadarki dönemde birçok Avrupa menşeli laiklik ve liberal piyasa kapitalizmi projesiyle İslam’a dil uzatıldı/saldırıldı. Açıkça söylemek gerekirse, bölgeye laikliğin davetsiz/zorla girişi hiçbir zaman iyi niyetli veya tarafsız olmadı. Türkiye’de Atatürk İslam’a karşı tavırlarında tam anlamıyla “Jakoben”di. İslam’ı aciz bırakmaya/güçten düşürmeye niyetlendi. İran ve Mısır da militan laikliği uyguladı.

İslam direndi ama zar zor. Ve ardından şahmerdan darbesi, yani Atatürk’ün İslam ümmetini dağıtan Hilafeti ilgası geldi. Bu laik, (Müslüman perspektiften) Türk ikonoklazm adımının ardından bölgeye İslamcılığın girişi başladı (1928-1929 Müslüman Kardeşler’in kuruluşu). Son derece önemli olan nokta, bu dönemde İslamcılığın “Arap Rönesansı”na –yani tam da Atatürk’ün temsil ettiği laik modele karşı– bir tepki olarak ortaya çıkışıydı. Duruş olarak son derece savunmacıydı ve doğrudan laiklikle ve sosyalizmle rekabet edip nihai noktada onları galebe çalmayı hedefliyordu.

Ama buradaki asıl önemli nokta şu oldu: Laik Batı modernitesinin çekiciliğiyle “yarışmak” için Sünni İslamcılık literal bir hale büründü. (Literal olmayan) tarihî söylemle ve entelektüel İslami gelenekle bağını kopardı ve dinselliği [yani Sünni İslamcılığın dinselliği] dışsallaşan, aşırı görünür, neredeyse sekülerleşmiş/dünyevileşmiş harici bir tasarıma dönüştü. Bir taraftan kamusal toplumsal hayır işleriyle, diğer taraftan metinlerin ve şeriatın harici ve literal yönüne vurguyla ve İslami “kimliğin” son derece görünür bir dışavurumuyla alakalı hale geldi.

Sosyoekonomik cazibesinden ve seküler iktidarı elde etmenin en iyi yolu olarak görülmesinden dolayı bu yapının peşinden gidildi. Müslüman Kardeşler bu yönelimin baş örneğiydi. Mesela 2012’deki Mısır seçimlerinde bu hareket, sadece sosyoekonomik başarılarıyla değerlendirilmeyi istedi.

Ancak bu inisiyatif iki yönlüydü. Tayyip Erdoğan, Türk “tarihi misyonu”nu ve Sünni dünyada Türk nüfuzunu yeniden canlandırmada bir araç olarak bu yönelime ağırlık verdi. Ama Cumhurbaşkanı Mursi’ye karşı Suud’un ve BAE’nin Mısır’daki darbeyi finanse etmeleri ve Müslüman Kardeşler’i (ve Türkiye’nin büyük hedefini) yok etmek için topyekun bir savaş başlatmaları, Sünni İslamcılığın tam anlamıyla literal olmayan ve halkın egemenliği anlayışına bağlı olan bir unsurunu tüketti.

Müslüman Kardeşler’in düşüşüyle birlikte “ayakta kalan” tek Sünni İslamcı akım, (yeni kolu kanadı kırılan İhvan modelinin aksine) İslam’ı tamamen unutup dinden çıkan toplumları “imana davet”in nasıl gerçekleştirileceği konusuna daha fazla odaklanan [yani davetçi] akımlardı.

(...) [Z.T.K. Yazar, Afganistan’da Vehhabilikle İslamcılığın nasıl birbiriyle bütünleştiğinden ve Suud destekli Vehhabi “Kültürel Devrim”den bahsettikten sonra şunları yazmış:]

Ama bunun [Afganistan’daki Vehhabilikle İslamcılığın kaynaşmasının] devasa önemi Batılılar gözünde hiç yer etmedi. Zira Afganistan, Amerikan Başkanı Reagan ve İngiliz Başbakanı Thatcher’ın dış politikasında “tacın mücevheri” mesabesindeydi. Kimse bu “başarı”nın sorgulanmasını istemiyordu. (O dönemdeki şahsi tecrübelerimden bunu yakinen biliyorum.) Bir an üzerinde düşünmeyi bırakın, Batı –kendi çıkarları için Sünni İslam’ın gaza gelmiş savaşçılarını kullanmak suretiyle– Suudi müttefikiyle büyük oynadı.

11 Eylül’ün akabinde bile çok az şey değişti. Suudi Arabistan’ın Şiilerden nefret gibi bazı en derin önyargıları Batı tarafından absorbe edilerek kendi amaçları için kullanıldı. Onların Şii karşıtı söylemi bizim “Şer Ekseni”miz oldu. “Şer Ekseni”ndeki Saddam Hüseyin, Kaddafi, Hizbullah, Esed ve İran’ın hiçbirisi aslında Batı’ya gerçek birer tehdit değildi; ama tamamı, –bizim tarafımızdan absorbe edilen– Körfez’in antipatisinin hedefleriydi.

Ve bu bugüne kadar devam etti. [Z.T.K. Suudi Arabistan Milli Güvenlik Konseyi genel sekreteri, Suud istihbarat başkanı ve Kral Abdullah’ın özel elçisi olan, daha evvel de 22 yıl Suud’un ABD büyükelçiliğini yürüten] Suudi Prensi Bender, Cumhurbaşkanı Esed’den kurtulma görevi kendisine tevdi edilirken Kral Abdullah’tan aldığı talimatı anlatırken dedi ki “bulabildiğim ‘her ... cihatçı’yı kiralamayı gerektirse dahi Kraliyetin talimatlarını yerine getireceğim.” Batı görmezden geldi (yine bir sistemik fiyasko) ve birkaç yıldır –cihatçılar da dahil– yabancı savaşçıların eğitimine ve Suriye’ye girişine bilfiil yardım etti. (...)

Öyle görünüyor ki Başkan Obama bu orantısızlığın olumsuz sonuçlarını anlamış durumda; zira Sünnilerle Şiiler arasında yeniden denge kurma ihtiyacından bahsetti, tek başına bunun bölgenin tüm problemlerini çözmeye hizmet etmeyecek olsa da bazı zehirleri kurutabileceğini de ekleyerek… Ancak alışılagelmiş davranış dinamiği öne çıkmışa benziyor. Zira Obama da –esasında Sünni Hilafet “fikri”ne karşı Sünni İslam’ın doğası etrafında dönen– çok-cepheli bir savaşın içine çekilmiş durumda.

Ortadoğu konusunda oldukça yetkin isimlerden Scott Ritter şöyle yazıyor:
"İslam Devletine karşı (herhangi bir Amerikan) zaferi elde edebilmek için kilit nokta ... ‘Hilafet’in sözde ‘teröristler’in suni bir inşasından ibaret değil, ondan çok daha fazlası olduğu hakikatini dikkate almayı gerektiriyor. (...) Arap Hilafeti fikri, İslam Devletinin radikal cihatçılarının hiç yoktan icat ettikleri yeni bir olgu değil. Aksine Yakın Doğu ve Mezopotamya’daki Sünni Arapların bilinçaltında yüz yılı aşkın bir süredir bu zaten mevcut.
Şimdiye kadar İslam Devletinin başarısının özü, radikal vizyonunun geniş kitlelerce sahiplenilmesinden değil, uzunca bir süredir Batılı güçler ve onların bölgesel otokratik müttefiklerince söndürülen bir rüyayı dillendirmesinden kaynaklanıyor. (...) Bombalar ve füzeler, binaları havaya uçurup şehitler yaratmada mahirdir, ama fikirleri yok etmeye sıra geldiğinde hiçbir zaman başarılı olamamıştır.
Rakip herhangi bir ideolojinin yokluğunda, İslam Devletine karşı bu yeni savaşın –bugün Suriye ve Irak’ta çok fazla sayıda Sünni Arap’ın gönüllerinde ve zihinlerindeki Sünni Arap Hilafeti rüyasını alt etmede– başarılı olmasını beklemek gerçekten zor. Aksine, bu askeri seferberliğin radikal Sünni çeperi güçlendirerek körüklemekten başka bir işe yaramaması muhtemel.”

Ve bu, hayati bir stratejik hatayı yansıtıyor: Sünni bir “terörist” grubun sadece ve sadece Sünnilerce alt edilebileceği faraziyesi, ki bu yanlış. ABD bir kez daha –aslında kendisine hiçbir yardımda bulunamayacak olan– “vazgeçilmez müttefiki”ne [Z.T.K. Suudi Arabistan’ı kastediyor] yüzünü dönmüş durumda. ABD radikalleşmiş Sünni İslam’a çeşit çeşit yollarla aşırı derecede yatırım yapıyor. (...)


Bu kargaşada Amerikan politikasının dümenini ele almak için hakiki bir Amerikan “Bismark”ı gerekiyor. Bu çetrefilli Sünni teoloji ile Hilafet idealizmi arasındaki ümitsiz bağ ortadayken ABD herhangi bir şekilde aracı olmayı nasıl ümit edebilir? Gerçek şu ki Sünni İslam’ın temelleri yıkıldı ve kralın bütün atları da bütün adamları da bunu tekrar bir araya kolayca getiremeyecek. Sünni İslam’ın derin bir şekilde yarılan ve dağılan parçalarını bir araya getirmeye çalışmak acaba Amerikalılara ve Avrupalılara mı düşer?


W.R.MEAD: ARAP İÇ PATLAMASI DEVAM EDİYOR



ARAP İÇ PATLAMASI DEVAM EDİYOR

Walter Russell Mead (Amerikalı dış politika profesörü, serbest yazar)
The American Interest, 2.5.2016

Tercüme: Zahide Tuba Kor

(...)
Bu iki haber, dünyamızı şekillendiren önemli süregiden anlatılardan birine işaret ediyor: Arap cumhuriyetlerinin içeriden patlaması ve “modernleşmeci” Arap devletlerinde postkolonyal siyasi gelişmenin kapsamlı bir başarısızlığı. Gelenekçi monarşiler net bir şekilde cumhuriyetlerden daha iyi işliyor ve her ne kadar bu, kısmen birçoklarını ayakta tutan petrol gelirlerinden olsa da, aynı zamanda monarşilerin geleneksel güç merkezlerini dengelemedeki üstün becerisinden de kaynaklanıyor.

Modernleşmeci Arap cumhuriyetlerinin uzunca bir süredir gerilemelerinin ve sonunda düşmelerinin yol açtığı birçok sonuç var: Arap dünyasını –en sonuncusunda Rusya ve İran tarafından– müdahaleye açık hale getiren güç boşluğu, fanatik cihadi hareketleri ortaya çıkaran kültürel ve toplumsal kriz, iktisadi kriz ve büyük göç, düzenin ve güvenliğin hızla çöküşü, son olarak da yönetimlerin topraklarının çoğunu kontrol altında tutamaz hale gelmesi ve kurucu postkolonyal devletlerin zayıflamasıyla sözde bağımsız ayrılıkçı milislerin yükselişi.

ABD, silahlı müdahaleden tutun teknik destek sağlanmasına ve karşılıksız yardım teşvikine kadar çeşitli yollarla defalarca ulus inşasını denedi. Ama şimdiye kadar hiçbir gerçek başarıya ulaşamadık ve bundan sonra neyi denememiz gerektiği konusunda da hiçbir fikrimiz yok. Dindar çılgınlar meseleleri çözecek bir ideolojiye sahip oldukları iddiasındalar; ama kendilerinden evvel gelenlerden daha başarılı olacaklarına dair ortada çok az işaret var. Bu yüzden öngörülebilir gelecekte dünyanın geri kalanı, Arap başarısızlığının sonuçlarıyla baş etmek durumunda kalacak, ama buna yol açan temel şartlar hakkında pek bir şey yapmaksızın. 

Bu gerçeğin muhtemel sonuçları arasında şunlar var: İnsan hakları bakımından sicilleri kötü olsa da, en azından bir ölçüde düzeni temin edebilecek gerek bölgedeki gerekse bölge dışındaki rejimlere destek artacak. Dünya daha büyük ve daha acil meselelere odaklanacağından Filistin meselesine ilgi daha da azalacak. (...) Arap dünyasının zafiyeti karşısında İsrail içinde Yahudi yerleşimlerin artırılmasına dönük baskılar artacak. Bölgedeki boşluğu doldurmak için Körfez monarşileri, İran, Rusya ve diğerleri arasındaki nüfuz rekabeti daha da şiddetlenecek. Ve Akdeniz’le uzun sınırı olan ön cephe AB ülkeleri göç dalgalarına maruz kaldıkça problemler artacağından AB içindeki gerilim büyüyecek.


Bugün yaşadığımız şey, bir medeniyetler çatışmasından ziyade Arap medeniyetinin bir krizidir: Arap dünyasının, moderniteyle başa çıkmadaki başarısızlığıdır; yani temel kültürel ve toplumsal değerleri kaybetmeden modern koşullar altında siyaseten ve iktisaden başarılı olmanın bir yolunu bulmadaki başarısızlığı. Bu durum 19. yüzyıl Çin’inde yaşananlarla mukayese edilebilir; Çin, Batılı metotları ve fikirleri kendi şatlarına uyarlamak için bir yol bulmakta başarısız olmuş – bu, onlarca yıl devam edecek devletin iflasına, zayıflığına ve Çin halkının inanılmaz acılar çekmesine yol açmıştı.


P.BENSON: ORTADOĞU’NUN GELECEĞİ



ORTADOĞU’NUN GELECEĞİ

Pam Benson (The Cipher Brief sorumlu yazı işleri müdürü)
The Cipher Brief, 25.2.2016

Tercüme: Zahide Tuba Kor

(…)
Brookings Enstitüsünde kıdemli araştırmacı olan Ortadoğu uzmanı Kenneth Pollack, Suriye meselesine çözüm bulmaya çalışan Amerikan Dışişleri Bakanı John Kerry’ye itibar ediyor ve diyor ki Kerry, “bir çivi arayan bir çekiç” misali, askeri bir bileşeni olmayan bir diplomatik çözüm arayışında. Pollack’a göre, eğer Obama yönetimi bizzat kendisinin Eylül 2014’te açıkladığı ama kısa süre sonra vazgeçtiği, Suriye’de muhalefetin toprak ele geçirip orada tutunmasını sağlayacak 15.000 kişilik bir ılımlı muhalefet gücü inşa etme planını uygulasaydı bu, Suriye’de tarafların üzerinde uzlaştığı bir anlaşmaya Rusları razı etmek için ABD’nin eline bir koz verecekti. Ama bu, şimdiye kadar gerçekleşmedi.

Peki, acaba günün sonunda mevcut krize çözüm, Ortadoğu’da bazı sınırların yeniden çizimini de içerecek mi? Pollack mevcut gidişatın bu yönde olduğuna inanıyor ve diyor ki, “Önümüzdeki 5 ila 10 yıl içinde en azından bağımsız bir Irak Kürdistan’ı görme ihtimalimiz oldukça yüksek. Ancak bu Kürdistan’a İran, Suriye ve Türkiye’den parçalar ekleneceğinden şüpheli. “Türkler ve İranlılar buna karşı çok çetin bir mücadele vereceklerdir.” Ama öte yandan Irak Kürdistan’ının da Irak’ın bir parçası olarak kalabileceği, bununla birlikte mevcut özerkliğini çok daha fazla artıracağını düşünüyor.


Suriye’de Alevilerin ve diğer azınlıkların batıda bağımsız bir devlet kurabileceğini, doğuda da Sünni çoğunluklu alanlarda ayrı bir devlet olabileceğini düşünüyor. Ama statüko da devam edebilir. Pollack, 36 yıl süren Peru ve 37 yıl süren Afgan iç savaşına dikkat çekerek diyor ki “İç savaşların onlarca yıl sürmesi gibi kötü bir alışkanlık vardır”. Bu da hiç de ümit verici bir gelecek değil.


M.LANDLER: HILLARY DOKTRİNİ DİYE BİR ŞEY VAR MI?



HILLARY DOKTRİNİ DİYE BİR ŞEY VAR MI?


Röportajı veren: Mark Landler (New York Times muhabiri; “Alter Egos: Hillary Clinton, Barack Obama ve Amerikan Gücü Üzerine Alacakaranlık Mücadelesi” kitabının da yazarı)
Röportjı yapan: Jeffrey Goldberg (The Atlantic dergisi muhabiri ve ödüllü gazeteci)
The Atlantic, 13.5.2016

Tercüme: Zahide Tuba Kor

(…) Hillary Clinton ve Barack Obama arasındaki yaklaşım farklılıkları köklü ve dramatik. (…) Mesele, sadece Clinton’ın uluslararası alanda harekete geçme konusunda daha istekli, Obama’nın ise daha mütereddit ve bunun dezavantajları konusunda daha müteyakkız (hatta kendisini eleştirenlere göre aşırı müteyakkız) olması değil; onların Amerika’nın dünyadaki rolüne ve onu müstesna kılan niteliklerine dair anlayışında da temel farklılıklar var. Bana göre onlar, Amerika’nın vazgeçilmezliği ve güç-diplomasi ilişkisine bakışta da farklılaşıyorlar.
(…)
Aşağıdaki röportajı yaptığım Mark Landler ve ben, Obama ile Clinton arasındaki farklılıkları tamamen aynı okumuyoruz; Landler, Clinton’ın dış politikayı benim düşündüğümden çok daha temkinli bir şekilde yürüteceğini öngörüyor. Ben ise Libya tecrübesinin Clinton’ın müdahaleciliğini kırdığını çok da düşünmüyorum. Mesela Ukrayna ve Suriye konularında Clinton Obama’dan açıkça çok daha müdahaleci bir çerçevede düşünüyor. Bundan iki sene evvel kendisiyle yaptığım röportajda (…) Clinton, Obama’nın aksine, çok daha Soğuk Savaşçı bir yürek taşıdığına sözleriyle beni ikna etmişti. (…)
(…)

(…)
Goldberg: Obama ile Clinton’a dönelim. Bana göre dünyaya yaklaşımları oldukça farklı. Senin de dahil olduğun bazı uzmanlar ise onların hiç de farklı olmadığını düşünüyor. Bu sonuca nasıl vardığınızı anlatır mısın?
Landler: Yaygın iddiaya göre, bir uçta tamamen güvercinlerin diğer uçta ise tamamen yeni-muhafazakârın yer aldığı Amerikan dış politika düşüncesi yelpazesinde hem Obama hem de Clinton liberal uluslararasıcılar kategorisinde yer alıyor. Her ikisi de kurallara dayalı bir düzene inanıyor; her ikisi de İkinci Dünya Savaşı sonrası (…) kurulan dünya düzenini koruyor. Dolayısıyla bu yelpazede birbirlerine çok yakın duruyorlar. Ama benim iddiam şu: Eğer ki onların içgüdülerine ve reflekslerine ve bir krize nasıl mukabelede bulunduklarına bakarsanız, gerek zaman gerekse mekan bakımından çok farklı olduklarını görürsünüz. Obama 1970’lerde yetişti ve bir dönem Endonezya’da yaşadığından bir gezgin/seyyar duruşuna sahip.

Goldberg: Yani Amerika’ya dışarıdan içeri doğru bakıyor.
Landler: Dışarıdan içeri doğru, adeta yurtdışında yaşayan bir Amerikalı gibi bakıyor.

Goldberg: Hillary ise Amerika’nın göbeğinden geliyor.
Landler: Evet, 1950’lerin Amerika’sının tam kalbinden geliyor, deniz astsubayı olan bir babanın kızı. Bu yüzden ABD’yi iyilerin gücü bir ülke olarak görüyor. Amerikan müdahalelerinin olumsuz değil, genellikle olumlu sonuçlandığını düşünüyor. Bence Obama bu konuda çok daha şüpheli.
(…)

Goldberg: Obama’nın Libya konusunda ne söylediğini biliyorsun: Her şeyin doğru olmasına çalıştık, ama işe yaramadı. Ve bu, onun Suriye’deki karar alışını da etkiledi. Clinton ise Libya konusunda bir şahindi. Ama acaba onun reflekslerini değiştirme şansı var mı?
Landler: Suriye’ye yaklaşımına bakarsan, daha 2012’de isyancıları destekleme konusunda öne atılmıştı ve bugün hala uçuşa yasak bölgeyi destekliyor. İddiam o ki Clinton hala Libya daha iyi olabilirdi diye düşünüyor. 

Goldberg: Bugün de mi?
Landler: Bugün de Libya’nın sonu iyi bitebilirdi düşüncesinde. Belki bana katılmazsın ama bence Obama, Libya örneğinin, kendisinin müdahalecilikle ilgili zaten var olan tüm kaygılarını doğruladığını düşünüyor.

Goldberg: Aslında Obama hiçbir zaman Libya’ya müdahale etmek istememişti.
Landler: Bunu yapmak istememişti, ama yaptı; sonra işler kötüye gitti ve bu da onun içgüdüsünü, kaygılarını teyit etmiş oldu.
Goldberg: Belki de Libya’da işlerin kötüye gitmesi, kısmen Obama’nın bunun işe yarayacağına hiç inanmamasından kaynaklanıyordur.
(…)

Goldberg: Diyelim ki Ocak 2017’de Clinton başkanlığa geçti. ABD’nin Suriye politikasında ne değişebilir?
Landler: Bence Clinton ilk baştan beri sahadaki denklemi değiştirmek için bir şeyler yapmak istedi. Başkan Obama ise, zannedersem, büyük bir askeri müdahalede bulunmadan sahadaki denklem değiştirilemez sonucuna vardı. Bence Clinton en azından uçuşa yasak bölge ve insani koridorlar oluşturma imkanını araştıracaktır. Ve bence isyancı gruplara verdiğimiz yardımın düzeyini ciddi bir şekilde artırmak, mesela taşınabilir uçaksavarlar (MANPADS) vs. vermek isteyecektir.
(…)

Goldberg: Amerikan müdahaleciliğine ilişkin anlayışları nasıl gelişti, birbirlerinin düşüncelerini etkilediler mi?
Landler: (…) bunu ölçmek zor. (…) Libya örneğinde Clinton öne çıktı, ama Suriye’de önde değildi. Obama Libya’dan çok güçlü bazı dersler çıkardı ve bu yüzden Suriye meselesinde aklı çelinemedi. Clinton’a gelince, bence Obama’dan yaşça daha büyük ve daha tecrübeli olduğundan referans çerçevesi, ders aldığı olaylar çok daha geniş ölçekte. Mesela Clinton, Suriye üzerine konuşurken Obama’dan çok daha rahat bir şekilde Kosova örneğinden bahsedebilir. Dolayısıyla belki Obama kendini daha fazla geliştirmiştir ama o, meseleler üzerine düşünürken Irak’tan başlıyor ve dolayısıyla dış politika pratisyeni veya hatta dış politika düşünürü olarak Clinton’a nispetle daha az tecrübeli. Clinton’ın ise bizzat şahit olduğu 15-20 yıllık tecrübesi var. Dolayısıyla Clinton Suriye’den bahsederken kafasında sadece Irak yok, Balkanları da düşünüyor. Başkan Obama ise başkanlığı sürecindeki herhangi bir müdahalede Balkanları hiç düşünmüş müdür, bilmiyorum.
(…)

Goldberg: Bütün o “Biz Amerikalıyız, bunu mutlaka yapmalıyız” iddiası artık pek de etkili değil.
Landler: Katılıyorum. Obama’ya göre Amerika, hayati milli menfaatlerini ilgilendirdiğinde harekete geçmeli. Ama o, dış politika yönetimindeki birçoklarına kıyasla, bu hayati milli menfaatleri çok daha dar bir şekilde tanımlıyor. Kitabımda da anlattığım gibi, eski yetkililer ve dış politika uzmanlarıyla bir akşam yemeğinde Ukrayna konuşulurken Obama’nın “Acaba biriniz lütfedip de bana Amerika’nın Ukrayna’daki hayati menfaatinin ne olduğunu söyler misiniz?” diye sorduğunda [Brookings Ensititüsü Başkanı] Strobe Talbott’ın ağzı bir karış açık kalmış. Çünkü dış politika yönetimini temsil eden onun gibi biri için, ABD’nin eski bir Sovyet uydusunu savunmaya koşmayacağı fikri düşünülemez bile. Ancak Obama görünene bakıyor; yani bizim Ukrayna’yla ticaretimiz çok az ve bu ülke bize kıyasla Putin ve Rusya için çok daha büyük bir anlam ifade ediyor, o yüzden biz her ne yaparsak Rusya bizim iki-üç katımızla mukabele edecek diyor.
(…)

Landler: (…) Bence Clinton başa geçerse, tıpkı Obama’nın karmaşık dış angajmanları sevmediği gibi, o da diğer ülkelere müdahale etmeyecektir.
(…)

Landler: Çünkü o bir durumsalcı [Z.T.K. yani her durumun birbirinden farklı olduğunu, hepsinin ayrı ayrı ele alınması gerektiğini düşünen biri]; dolayısıyla her olayı ayrı ayrı ele alacaktır. Başa geçtiği gün Obama’nın oyun kitabını yırtıp atmalıyız demeyecektir. Zira o, “Bush’un ardından gelip de bu yeni bir dönem, hataları düzeltip savaşları bitireceğiz” diyen Obama gibi değil. (…) Bununla birlikte başa geçerken müdahaleye yatkın daha enerjik bir ortamla mı karşılaşacak, ben de merak ediyorum doğrusu.
(…)

Landler: Clinton, İsrail’le daha farklı bir ilişki kurmaya çalışacaktır. (…)
(…)

Goldberg: Ama bu bahsettiğiniz şey sadece bir tashih, bir ayarlama; yeni bir doktrin değil. Durumsalcılıktan başka acaba Hillary Clinton Doktrini diye bir şey var mı?
Landler: Net bir doktrin olduğunu düşünmüyorum, tıpkı Obama’nın olmadığı gibi. (…)

Goldberg: Kitabının çoğu Ortadoğu felaketleriyle ilgili olsa da Asya’ya kayışa da epeyce değiniyorsun. Sence Hillary Clinton, Obama’nın yapamadığı şekilde bir yolunu bulup, Ortadoğu’yu bir paranteze alıp da diğer meselelere odaklanabilir mi? Obama’nın başarısız kaldığı konularda kontrolü ele almayı başarabilir mi?
Landler: Son beş-altı başkan Ortadoğu’yu bir paranteze almayı başaramadı. Bildiğin gibi, geleceği öngörebilmek imkansız; ama korkarım ki Ortadoğu bir sonraki başkan döneminde de merkezi konumunu koruyacak. Bugün sahadaki duruma bakmak yeterli. İran nükleer anlaşması, eleştirenlerin düşündüğü gibi, acaba istikrarsızlaştırıcı bir rol mü oynayacak? Yoksa fiiliyatta –Obama’nın ümit ettiği gibi soğuk bir barışla– bölgedeki dengeyi düzeltip de bir nevi istikrar mı sağlayacak?

Goldberg: O halde soru şu: İran son haftalarda –donanma olayı, balistik füze denemesi, dini liderin kafa tutan beyanatları gibi– çeşitli provokatif işler yaptı. Bu yönetimin anlaşmanın ruhunu olmasa bile kelimelerini korumak için her şey yapabileceğine dair bir söylem gelişiyor. Sence Hillary Clinton, İran’ın hilekarlıklarına/uyanıklıklarına karşı daha az hoşgörülü, yeni bir dizi politikayı devreye sokabilir mi?
Landler: Bence kendisini bu anlaşmanın uygulatıcısı konumuna sokacak. Biraz geriye gidip İran diplomasisi boyunca oynadığı rolü incelersen neredeyse hep kötü polise oynadığını görürsün. İran’a yaptırım koalisyonunu oluşturtan da oydu.
(…)
Umman’la gizli kanallardan İran müzakerelerinin yürütüldüğü ilk günlere dönersen görürsün ki Hillary çok daha fazla kuşkulu ve bu işin içine çekilme konusunda çok daha isteksizdi. Ve aslına bakarsan buna eğilen de John Kerry ve Obama’ydı. Bu yüzden Hillary’nin başa geçtiğinde yeni bazı programları yürürlüğe sokacağı kanaatindeyim, belki diğer ihlaller söz konusu olursa daha sert yaptırımlar için harekete geçmek (…) isteyebilir. (…) Bence Clinton, İran’la bu temelde hasmane olan ilişkiyi sürdürmemiz gerektiğini düşünüyor.
(…)
Benim araştırmalarımdan ortaya çıkan şu ki Clinton, Hasan Ruhani’nin cumhurbaşkanı olarak seçilmesinden sonra da yeni yaptırımlarla İran’ın vurulmasını destekledi. Hatırlarsan, Menendez-Kirk yasasının Senato’dan geçmesini Obama engellemişti, bunun müzakereleri bitireceği düşüncesiyle. (…) Yine hatırlarsan, o yönetimde Obama anlaşma için ittiren kişiydi; Clinton ise patronunun politikasının sadık bir uygulayıcısından başka bir şey değildi. (…) “Clinton bu politikayı sürdürür mü?” soruna gelince işte bu konuda şüphelerim var.
(…)




D.IGNATIUS: NETANYAHU'NUN İRAN'LA ANLAŞMA KONUSUNDA İKİLEMDE



NETANYAHU, İRAN NÜKLEER ANLAŞMASI KONUSUNDA TAM BİR İKİLEMLE KARŞI KARŞIYA

David Ignatius (Washington Post gazetesi köşe yazarı, ödüllü gazeteci ve kitapları en çok satanlar listesinde yer alan casusluk romanı yazarı)
Washington Post, 3.9.2015

Tercüme: Zahide Tuba Kor

Başkan Obama’nın Netanyahu’nun “müthiş bir siyasi hata” olarak tanımladığı İran’la nükleer anlaşmayı hayata geçirebilmesi için gereken oya ulaşması karşısında İsrail şimdi ne yapacak?

(…) İsrail lideri Washington’la partilerüstü ilişkileri yeniden kurmaya mı çalışacak, yoksa –Cumhuriyetçi başkan adaylarını seçildikleri takdirde anlaşmayı tanımamaları için teşvik ederek- bir kere daha mı bahse girecek?

Netanyahu’nun yüz yüze olduğu bu ikilem karşısında ne tepki vereceğini henüz bilmiyoruz. (…) Obama başkanlığının en önemli dış politika meselesi olarak gördüğü bu konuda oyunu ciddi oynadı ve kazandı.
(…)

Obama’nın kampanyası, bazı kilit İsrail yanlısı Demokratlara verdiği sözden sonra ivme kazandı. 19 Ağustos’ta Jerrold Nadler’a mektubunda Obama, “İran eğer nükleer silaha dönme arayışına girerse” askeri seçeneğin “her zaman masada kalacağı” sözünü verdi. Salı günü Senatör Chris Coons’a yolladığı mektupta ise Obama, “İran’ın bölgeye dönük asimetrik tehdidine karşı” alınacak tedbirlerin yanı sıra Hizbullah gibi İran destekli gruplara deniz yolundan silah sevkiyatını engelleme sözü verdi. Yine Senatör Bob Casey de İran’ın gizli kapaklı eylemlerine benzer şekilde karşılık verileceğine dair epeyce güvence aldı.

Ama İsrail yanlısı Washington Yakın Doğu Politikası Enstitüsü başkanı Robert Satloff, Beyaz Saray’ın bu vaatlerinin göstermelik/özde değil sözde olduğu görüşünde. Satloff verdiği mülakatta “Son satır şu ki yönetim hiçbir şey vermedi” “çokça hoş laf kalabalığı, çokça şartlı [eğerli amalı] fiiller ve sıfatlar var ama bunlar anlaşmanın herhangi bir ihlalini düzeltemez.”

Washington Post’un Kudüs’teki muhabiri William Booth’un perşembe günü belirttiği gibi, Netanyahu’nun yardımcıları şimdi de, aslında hiçbir zaman anlaşmanın Kongrede durdurulabileceğine inanmadıklarını, sadece İran’ın ne kadar tehlikeli olduğu konusunda dünyayı uyarmak istediklerini söylüyorlar. Ama bu, Netanyahu’nun niçin yakıp yıkan bir kampanya başlattığı ve şimdi bunu telafi etmek için ne yapacağı konusunda işleri daha da karmaşıklaştırıyor.

İsrail liderini iyi tanıyan Washington’daki eski yetkililerden Dennis Ross, verdiği bir mülakatta Netanyahu’nun muhtemelen en iyi strateji konusunda henüz bir karar vermediğini söyledi. Ross, birçok İsrailli askeri yetkilinin başbakana, İran’ın nükleer programının gerçekten 15 yıl boyunca dondurulacağını öngören nükleer anlaşmaya dayalı ortak bir ABD-İsrail stratejisi üzerinde çalışmaya başlaması için ısrar etiklerini söyledi. Ross “Bu 15 yılda ne gibi avantajlar elde edeceksin?” diye sordu.

Ama bu kadar ileri giden İsrail başbakanı, henüz pragmatizme doğru bir geri adım atmaya –en azından kamuoyu önünde- hazır olmayabilir. American Israel Public Affairs Committee gibi İsrail yanlısı lobiler, Kongre’nin Demokrat üyeleriyle ilişkileri düzeltme ve İsrail’e her iki partinin de desteğini yeniden kazanma ümidinde olabilir; ama kampanyaya katkı sağlayan zengin kumarhane sahibi Sheldon Adelson gibi sertlik yanlısı uzlaşmaz Cumhuriyetçiler, Cumhuriyetçileri İsrail’in tek güvenilir dostu olarak sunacak şekilde partizan politikaları daha da ileri götürmek isteyebilir.

Satloff “Netanyahu İran anlaşmasını meşrulaştırmak/tasdik etmek istemiyor. İsrailliler masada değillerdi ve üzerinde anlaşmaya varılan konuyla bağlı değiller [yani kendilerini hukuki yükümlülük altında görmüyorlar]” diyor. Aynı zamanda Netanyahu’nun yavaş yavaş İran’a karşı ortak ABD-İsrail caydırıcı tedbirlerini sağlamlaştırmaya yöneleceğini tahmin ediyor.


(…) Obama [anlaşmanın Kongreden geçebilmesi için gereken] oyu elde etmiş durumda ve artık önündeki asıl meydan okumayı, yani –Netanyahu beğensin beğenmesin- İran’la anlaşmayı başarılı bir şekilde nasıl hayata geçireceğini düşünme zamanı.

D.IGNATIUS: OBAMA’NIN İRAN KONUSUNDA ÇARESİZCE FERYADI



OBAMA’NIN İRAN’LA ANLAŞMA KONUSUNDA ÇARESİZCE FERYADI

David Ignatius (Washington Post gazetesi köşe yazarı, ödüllü gazeteci ve kitapları en çok satanlar listesinde yer alan casusluk romanı yazarı)
Washington Post, 6.8.2015

Tercüme: Zahide Tuba Kor

Bir Amerikan başkanı nispeten az bir siyasi destekle ülkesinin siyasi istikametinde büyük, tarihi bir değişim yapabilir mi? Kongre’den geçirmeye çalıştığı sağlık reformunda Başkan Obama’nın karşılaştığı meydan okuma işte buydu. Aynı problemle bir kez daha, bu defa İran’la nükleer anlaşma atılımına destek bulmaya çalışırken yüzleşiyor.
(…)

İran konusu Obama için bir anda tutuşabilecek kadar sıcak bir konu. Başkanlığının büyük dış politika temalarını içinde mezcediyor: uluslararası ortaklarla birlikte çalışma ve hasımlarla angaje olma; askeri çözümleri diplomatik çözümlere tercih eden Irak Savaşı “mentalistesi”nin tehlikesi. Obama’nın bu derece kendisinin haklı ve aksi görüşlerin kendi deyimiyle “saçma” olduğuna kani olduğu durumlar çok nadirdir. 

Bu ahlaki eminlik hali, Çarşamba günü Amerikan Üniversitesinde yaptığı konuşmaya da güç kattı. Mekan tercihi de tesadüf değildi; Başkan Kennedy’nin SSCB’yle yumuşama (detente) politikasının temellerini attığı meşhur konuşmasını yaptığı üniversiteyi tercih etti. Obama başkan olarak bazı zorlu kararlarla yüzleştiğini, ama İran’la nükleer anlaşma konusunda artı ve eksilerin “birbirine yakın bile olmadığı”nı söyledi [Z.T.K. yani diyor ki anlaşmanın artısı eksisinden daha çok].

Meselenin özünde Obama’yla hemfikirim. Anlaşma İran’ın nükleer silah üretme kapasitesinin en az 15 yıl net, doğrulanabilir şekilde sınırlandırılmasını sağlayacak [ZT.K. uluslararası denetçiler tarafından yapılacak denetimlerle doğrulanmasını kastediyor]. Daha fazla müeyyidenin daha iyi bir anlaşmayla neticeleneceğini düşünenler, Obama’nın dediği gibi “bir fantezi pazarlıyorlar”.
(…)

Tarih bize ülke dışında büyük diplomatik adımların içeride sağlam destek bulduğunda en iyi şekilde işlediğini söylüyor, yoksa Woodrow Wilson’ın idealist Milletler Cemiyeti planı gibi bataklığa saplanır [Z.T.K. Başkan Wilson, Birinci Dünya Savaşı sonunda Milletler Cemiyeti kurulması fikrini ortaya atmış, ancak Amerikan Kongresinde onaylatamadığı için ABD taraf olmamıştı]. Ama Obama bugünün aşırı kutuplaşmış Washington’ında böyle bir geniş uzlaşmanın imkânsızlığı üzerinden yola çıkıyor.

Obama küçük bir gazeteci grubuna şöyle dedi: “Washington’da hâlihazırdaki kutuplaşmanın boyutu o derece ki, kanserin bir tedavisini sunsam bunu kanun olarak Kongre’den geçirmenin tırnak kemirtici olacağını söylesem yanlış olmaz.” Bu, gülünç bir taktik, ama aynı zamanda Obama’nın sözlerinde çaresizce bir feryat duyuyorum: Başkan İran konusunda haklı olduğuna inanıyor, ama Kongre’deki Cumhuriyetçi çoğunluğun kendisini dinlemeyeceğinden de aynı derecede emin. Eleştirenlerin sadece kendi argümanlarını desteklemek, ikna etmek için konuştuklarını söyledi.
(…)

Obama’nın İran’la anlaşmayı başkanlığını tanımlayıcı bir dış politika başarısı olarak gördüğü aşikâr.  Modeli sadece Kennedy’nin Sovyetlerle yumuşama arayışındaki gibi değil, aynı zamanda Başkan Nixon’ın Çin gezisi gibi. Obama, liderlerin büyük düşünerek tartışmalı kararlara imza attıkları sıralarda yaptıkları üzerine de konuştu: “Nixon Çin’e gittiğinde Mao hala iktidardaydı” diye hatırlattı, “Oyunun nasıl sonuçlanacağına dair hiçbir fikri yoktu.”

(…) Cesur ol. Angaje ol. Risk al. Tarih yaz. Obama “6,5 yılın ardından yaptığım değerlendirmelerde artık çok daha kendimden eminim ve eli kulağında olan gelişmeleri daha çabuk görebiliyorum.” dedi.

Evet ama acaba ülkesini de peşinden sürükleyebilecek mi? İran’la anlaşma gibi önemli bir proje, daha geniş bir siyasi destek kazanmak için daha fazla çaba sarf etmeye değer.