Alastair Crooke etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Alastair Crooke etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

11 Haziran 2017 Pazar

A.CROOKE: TRUMP, SUUD-İSRAİL TUZAĞINA DÜŞÜYOR



TRUMP, SUUD-İSRAİL TUZAĞINA DÜŞÜYOR

Alastair Crooke (İngiliz istihbarat servisi MI6 ve AB diplomasisinde üst düzey görevlerde bulunmuş eski bir casus ve diplomat. Beyrut merkezli Conflicts Forum’un kurucusu ve başkanı. BM Medeniyetler İttifakı Küresel Uzmanlar Komitesi üyesi)
Consortium News, 3.6.2017

Tercüme: Zahide Tuba Kor

NOT: Yazar Alastair Crooke, SSCB’nin Afganistan’ı işgali sırasında Afgan cihatçılarına silah vs. akışıyla ilgilenmiş bir eski İngiliz ajanı olmakla birlikte, uzun yıllardır Sünni İslam dünyasına karşı Şii İslam dünyasının en hararetli savunucularındandır. Aşağıdaki yazısı önemli tespitlerle doludur.

(…)
Neden şimdi? Dolarlar tabii ki etkili. Ama daha önemlisi, damat Jared Kushner, Suudileri pohpohlayıp İranlıları şeytanlaştırmanın İsrail ile Filistinliler arasında barış sürecine girişmenin bir bedeli olduğu, eğer başarılı olunursa Trump dış politikası “miras”ı olarak tarihe geçeceği konusunda kayınpederi Başkan Trump’ı ikna etti.
Saygın İsrailli gazetecilerden Ben Caspit’in Maariv gazetesinde yazdığına göre, “Washington’daki birileri harita üzerinde çalışıp ev ödevini yaptılar. Bunun Jared Kushner ve (Trump’ın Uluslararası Müzakereler Özel Temsilcisi) Jason Greenblatt’ın ortak çalışması olduğu değerlendiriliyor. Son sekiz yıldır tüm vaktini, enerjisini ve hayatını barış sürecine ayırmış Obama ekibinden isimler ve birkaç İsrailli, dumanı tüten ve patlamaya hazır bir barut fıçısı olan Ortadoğu çatışmasına nasıl yaklaşılması gerektiğini kendilerine anlattı.”
(…)
Peki o halde Trump’ın (veya Kushner’in) “yeni” planı nedir? Israel Hayom gazetesinden Daniel Serioti 24 Mayıs’ta yazdı: “Ramallah’taki üst düzey bir yetkili Israel Hayom’a dedi ki, Başkan Trump, Filistin Otoritesi lideri Mahmud Abbas’la baş başa görüşmesi sırasında gündeme getirdiğine göre… büyük ölçüde [2002] Suudi-Arap Barış İnsiyatifi’ne dayanarak bir barış sürecine liderlik etme niyetinde.”
“Başkan Trump, desteklediği barış planının Arap Barış İnisiyatifi’nde olduğu gibi, öncelikle kapsamlı bir bölgesel plana önayak olmaya dayanacağını Abbas’a söylemiş. Filistinli yetkilinin belirttiğine göre, Başkan Trump bunun (…) iki devletli çözüm vizyonundan vazgeçmek anlamına gelmediğini Abbas’a üzerine basa basa vurgulamış.”
“Plan büyük ihtimal şu şekilde ilerleyecek: Önce Suudi-Arap Barış İnisiyatifi’ne önayak olunacak ve ancak bundan sonra (tarafların –bağımsız bir Filistin devletinin kurulmasını ve her iki tarafın İsrail-Filistin çatışmasını sonlandırdığını ilan etmesini sağlayacak– nihai statü anlaşmasına nasıl varacaklarının yollarını tartışacakları) geçici bir anlaşma yapılacak.”
“Filistinli yetkili, Başkan Trump’ın planın temel prensiplerini genel hatlarıyla açıklayıp ayrıntıya girmediğini anlattı. Ona göre, Amerikalıların Arap Barış İnisiyatifi’ni teşvik etmelerinin nedeni, İsrail’in ılımlı Sünni Arap devletleriyle ilişkilerinin normalleşmesini sağlayıcı adımlarla işe başlayacak olmaları.”
(…)

Çok da “yeni” sayılmaz
Buradaki “yeni” oyun, önce İsrail’le ilişkilerin normalleşeceği “bölgesel bir (Sünni-İsrail) ittifak(ı)”; ancak daha sonra bunun “Amerikan himayesi altında ve ABD’nin tam askeri ve diplomatik desteğiyle” “bölgesel bir savunma ittifakı”na dönüşme ve açıkça İran ile müttefiklerini hedef alma ihtimali var.
Ancak bu planda gerçek anlamda bir yenilik yok. Daha evvel “içten dışa” ve “dıştan içe” inisiyatifler hep vardı zaten. Ama Trump/Kushner versiyonunun farklılığı, Suudi Kralı Abdullah’ın inisiyatifi önce bir Filistin devletinin kurulmasını ve ardından İsrail’le ilişkilerde bir normalleşme yaşanmasını esas alırken, Trump’ın bu sırayı değiştirmesi gibi görünüyor: önce Araplarla normalleşme ve ardından Filistinlilerle bir geçici anlaşma.
Aslında bu, “önce güvenlik doktrini”nin yenilenmesinden ibaret gibi görünüyor; yani Arap devletleri, normalleşme üzerinden, İsrail’in kendi kendine ürettiği güvenlik endişelerini dindirmek suretiyle, Tel Aviv’in daha büyük bir özgüven içinde Filistin’le “geçici” –ve belki de kalıcı– bir çözüm sürecine girmesine hizmet edecekler.
Buradaki düzelmeyecek ebedi mesele, Arap liderlerin İsrail Filistinlilere taviz vermeden ilişkileri normalleştirmeyi göze alamaması ve Filistinlilerin de İsrail yerleşim birimi inşasını durdurana kadar ve durdurmadan (ki bunu hiçbir zaman yapmayacaktır) bir jestte bulunmayacak olması.
Bu planın başarısız olacağını düşünmemizin bir diğer nedeni, şu anda Filistinlilerin zayıflığı ve bölünmüşlüğü doğru olmakla birlikte, paradoksal biçimde Netanyahu’nun da [geçmişe göre] daha zayıf olması. Mahmud Abbas’a vereceği basit bir taviz bile hükümetinin sonunu getirebilir. Netanyahu’nın sağ kanadı,  Filistinlilere –sembolik bile olsa– herhangi bir taviz için ortada hiçbir gerekçe görmüyorlar. Niye görsünler ki? Tamamına sahip olmanın eşiğindeler.

Tuzağa düşülüyor
Bu Sünni-İsrail bölgesel ittifakı ve yenilenen barış süreci, Trump’ın girmeye ikna edildiği bir tuzak. Zira bir kere girildiğinde barış süreci tüm diğer siyasi süreçleri zehirler. Şimdiye kadar bize, (anlamsız) bir “barış süreci”ni tehlikeye atabilir gerekçesiyle “bunu yapamazsın, şunu edemezsin” diye ne çok söylendi.
Barış süreçleri, hep yaptığı gibi, İsrail’e bölgede muazzam narkoz kozu veriyor. Bu bir tuzak; çünkü Trump’ı, Suudi Arabistan’ın İran fobisini yatıştırmaya çalışma suçuyla bağlantılı hale getiriyor – ki günün sonunda bu fobinin tıpkı İsrail’in “güvenlik ihtiyaçları” kadar tatmin edilemez olduğu görülecek.
Bu tür taahhütler, Trump’ın IŞİD’i yenilgiye uğratma ve Rusya’yla yumuşama imkânlarını da baltalayacak. Rusya, Şiileri ve Türkleri Suriye konusunda müzakere masasına getirtmeye çalışıyor. Trump’ın rolü, daha geniş bir bölgesel uzlaşma için Sünni tarafı da masaya çekmeye yardımcı olmaktı. Ama Suudi Arabistan, Trump’ın ziyaretini İran’ı zayıflatmak için kullandığından artık bu ihtimal çok daha düşük.
Trump’ın Sünni davasına bağlanmasıyla birlikte Sünni-Şii çatlağının daha da derinleşmesi çok daha muhtemel. Tamamen realpolitik bir perspektiften bakıldığında, acaba Trump gerçekten Suudi Arabistan ve müttefiklerinin Rusya, İran, Suriye, Irak ve Hizbullah ittifakını zayıflatmayı başaracağına inanıyor mudur?
Peki ya İsrail? Şu an bildiğimiz gibi, tehlikenin işaretleri [bugünlerde 50. yıldönümünü idrak ettiğimiz 1967’deki] Altı Gün Savaşı sonrası İsrail bakanlar kurulu toplantılarında ayan beyan ortadaydı. Amerikalılar, İsrail’in, eğer ki savaş sonunda “kazanan her şeyi alır” politikasında ısrar ederse güçsüzleştirilen, haklarından mahrum bırakılan ve mülksüzleştirilen (ve sayıları artan) Filistin halkını bu şekilde tutmasını savunmanın ABD için giderek zorlaşacağı konusunda İsrail bakanlar kurulunu uyarmıştı.

Bu hala daha bir şekilde kendi yöntemleriyle bitmesi gereken bir şey. Ancak Beyaz Saray danışmanı Steve Bannon’ın filmi Generation Zero’da dikkat çektiği üzere “Antik Yunan tragedyasının özü, birilerinin öldüğü bir trafik kazası gibi değildir. Yunan algısına göre trajedi, olması gerektiği için vuku bulur… Çünkü buna karışan insanlar vuku bulmasını sağlar. Ve bunun olmasını sağlamaktan başka bir seçenekleri yoktur.”

10 Ağustos 2016 Çarşamba

A.CROOKE: BAŞARISIZ DARBEDE BÜYÜK GÜÇ ETKİSİ


Darbeleri mazur gören veya gösteren herkesi kınıyor, darbecileri lanetliyoruz


TÜRKİYE’NİN BAŞARISIZ DARBESİNDE BÜYÜK GÜÇ ETKİSİ

Alastair Crooke (İngiliz istihbarat servisi MI6 ve AB diplomasisinde üst düzey görevlerde bulunmuş eski bir casus ve diplomat. Beyrut merkezli Conflicts Forum’un kurucusu ve başkanı. BM Medeniyetler İttifakı Küresel Uzmanlar komitesi üyesi)
Consortium News, 21.7.2016

Tercüme: Zahide Tuba Kor

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın 15 Temmuz ordu “darbe”si için “Allah’ın lütfu” demesi ve bunun Türk devletinin baştan aşağı tasfiyesi için bir imkan sunması, öyle gelişigüzel/tesadüfi bir şeymiş gibi veya tarihi geçmişi tam olarak anlaşılmadan açıklanamaz. 
Erdoğan’ın “lütuf” iması, 15 Haziran 1826’da dönemin elit askeri kuvveti Yeniçerilerin -padişah II. Mahmud tarafından “isyankarlık” olarak görülen- askeri kalkışması etrafında gelişen “Vaka-i Hayriye”yi hatırlatıyor.
(…) [Crooke, İngiliz The London Times gazetesinin 16 Haziran 1826 tarihli nüshasından Yeniçerilerin isyanına ve devletin buna mukabelesine dair satırları alıntılamış ve ardından şunları yazmış:]
Erdoğan’ın “Allah’ın lütfu” imasıyla ilgili asıl ilginç olan konu şu: Wikipedia’ya göre, “Tarihçiler, II. Mahmud’un bu isyanı bilerek kışkırttığı kanaatinde ve bunu padişahın ‘Yeniçerilere karşı darbesi’ olarak isimlendiriyorlar. Yeniçeri elebaşları idam edildi, mal varlıklarına padişah tarafından el kondu. Genç Yeniçeriler de ya sürgüne yollandı ya da hapsedildi. Binlerce Yeniçeri öldürüldü ve böylece elit düzeni sona erdi.”
Acaba Erdoğan, “Allah’ın lütfu” imasında bulunurken “Gülencileri” Yeniçeriler gibi görüyor olabilir mi?

Faydalı “darbe”
(…)
Özetle ben, [Z.T.K. Türkiye’de de saha uzmanı olarak görev yapmış eski CIA ajanı] Philip Giraldi ve onun “Türkiye gözlemcileri” grubuyla aynı kanaatteyim: Bu darbe aslında bir kurguydu; içinde bir grup Gülenci/Kemalist subay gerçekten de bir çeşit darbe tezgahlamıştı. Muhtemelen de bu darbe bilerek kışkırtılmıştı.
Önde gelen Türk uzmanlarından birine göre “darbe” Türk ordusu içindeki derin bölünmüşlüğün bir yansıması: Tezgâhlayanlar, tamamen Gülenciler ve (laik) Kemalistler değil, aslında ordu içinde Türkiye’nin NATO’dan uzaklaşıp Rusya-Çin-İran bloğuna kaymasını destekleyen “Avrasyacılar”a karşı koyan “NATO’cular”.
Kısaca, bunu başlatan Fethullah Gülen değildi, Cumhurbaşkanından duyulan hayal kırıklığı “darbe”yi ateşledi. [İttifaklar sisteminde] “Yeniden yönelme/safları belirleme”, tabii ki Rus uçağının düşürülüp pilotlardan birinin Suriye’de öldürülmesine karşı Erdoğan’ın Moskova’ya yolladığı özür mektubuyla başlamıştı.
Öyle veya böyle gerçek her ne olursa olsun, Erdoğan “darbe”nin rüzgarını arkasına aldı (ve Sultan II. Mahmud’u örnek almaya karar vererek) “Allah’ın lütfu” tabirini kullandı. “Darbe”yi tezgahlayanlar çok büyük bir ihtimalle ordudan tasfiye edilmek üzere olduklarının farkındalardı ve bir an evvel harekete geçmeye karar verdiler. Böyle yaparak alelacele ve henüz olgunlaşmamış bir operasyonu ortaya döktüler, sonuçta ne bekledikleri üzere komuta kademesinin ne de laik ve liberal kamuoyunun desteğini alabildiler (aksine “darbe”nin hemen akabinde kamuoyu darbeye karşı Erdoğan’ın yanında durdu)

Erdoğan’ı gizlice uyarma
Erdoğan’ı kim önceden uyarmış olabilir? (…)
(…) [Z.T.K. Darbeye destek vermesi istenen ama Erdoğan’a sadık kalan bazı ordu komutanları ve Rusya ile İran ihtimallerini ele alıyor; ayrıca BAE ile Suudi veliaht prensin darbedeki rolüne değiniyor]
(…) Erdoğan “affedici” değildir ve yeni Yeniçerilere herhangi bir destek işaretini öyle unutup gidecek de değildir. 
Peki o halde Erdoğan, tartışmalara yol açan Rusya ve İran’ yönelme yolunu niçin tercih etti? Bunun birkaç sebebi olabilir: Birincisi, ekonomi “hızla dibe doğru vuruyor”; Erdoğan –ve Rusya’yla aranın bozulması- bunun sorumlusu olarak gösteriliyor. Türkiye’de terörün bir anda yükselişe geçmesi yüzünden de sertçe eleştiriliyor; Erdoğan’ın izlediği Suriye ve PKK karşıtı politika bunun sebebi olarak görülüyor.
Daha stratejik sebep ise Erdoğan’ın ABD’nin önce Suriye’nin kuzeyinde bir Kürt özerk bölgesi, ardından da Ortadoğu’nun tam kalbinde bir Kürt devleti kurmaya niyetlenmesinden endişe duyması. Bu konuda Ortadoğu’nun her yerinde ABD’nin motivasyonlarından çok derin kuşkular var.
Suriye’nin kuzeyindeki Kürt bölgesinde Batı’nın beş askeri üs kurma planı da ABD’nin -gerçek anlamda bir “devlet inşası” olmasa bile- küçük bir “özerklik inşası”ndan çok daha fazlasına giriştiği şüphelerini tetikliyor. ABD’nin bu tür bir hesabını durdurmak için Türkiye’nin Moskova, Şam, Bağdat ve Tahran’la bir ortak paydada buluşma çabası anlamlı.
(…)

CIA Komplosu mu?
(…)
O halde ABD darbeye katılmış olabilir mi? Buna ilişkin elde bir kanıt yok; ancak Türk ordusuyla derin bağları bulunan ABD’nin ordu içindeki ihtilafları ve bir “darbe” ihtimalini sezmemiş olmasına inanmak zor. Net bir şekilde Türkiye’nin ABD’yle ilişkiler hızla bozuluyor, tıpkı AB’yle olduğu gibi.
Şimdiye kadar ordudan tasfiye edilenler ve edilecekler Avrupa’nın Türkiye’deki dostları ve irtibat halinde oldukları. Ancak Avrupa, ABD’ye kıyasla bu tasfiyelere karşı daha ihtiyatlı olmalı; zira Cumhurbaşkanı Erdoğan, Türkiye’ye yönelik aşırı bir eleştiriyi Avrupa’ya akacak mültecilere kapıları açarak cezalandıracaktır.
Dışarıda çok az dostu bulunan Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın hayatta kalabilmek için stratejik derinliğe ihtiyacı var. Rusya ve İran’la daha yakın ilişkiler kurmak suretiyle bu siyasi stratejik derinliğe kavuşmayı ümit edecektir. İktisadi stratejik derinliğe (turizm ve ticaret) de ihtiyacı var. Türkiye’nin “Türk Akımı” projesiyle Avrupa’ya bir enerji koridoru haline gelerek gelecekte değerli bir ek gelire kavuşması önemli. Bunun için de Türkiye’nin Rusya ve İran’a ihtiyacı var.
Her iki ülke de Türkiye’yle yakınlaşmanın taktik avantajlarından faydalanacaklar, ama ona güven duymayıp dikkatli olacaklar ve Erdoğan’la mesafeyi koruyacaklardır. 
Rusların ve İranlıların zihninde “Acaba Erdoğan jeopolitik anlamda gerçek bir değişim mi yaşıyor?” sorusu dolanıyor olmalı. Erdoğan şu anda hiç şüphesiz çok büyük bir baskı altında ve bir an evvel kartları yeniden karmak için bir şeyler yapma ihtiyacıyla görünüşte Rusya’ya kayıyor olabilir. 
Eski bir Batılı üst düzey yetkilinin bana sorduğu üzere “Acaba bütün bunlar, Erdoğan’ın stratejik yöntem ve hedeflerinde (yani yabancı cihatçıları kullanmak suretiyle Avrupa, Kafkaslar, Rusya, Orta Asya ve Uygur bölgelerinin derinliklerinde bir nüfuz alanı kurarak Türkiye’yi yeni Osmanlıcı küresel bir güç yapma hedefinde) aslında hiçbir sahici değişim olmadığını saklayarak yaptığı sadece taktik manevralar olabilir mi?”
Yayınlanmamış bir rapora göre, birkaç hafta önce Erdoğan, bir an evvel bu bölgelere konuşlandırmak üzere cihatçıların eğitilmesinin hızlandırılması talimatını vermiş. Suriye ve Irak’taki savaş alanında başarılarını ispat eden Kuzey Kafkasyalı, Uygur, Özbek ve Arnavut cihatçılara ve ayrıca Kırım Tararlarına özel bir önem veriliyor.

Jeopolitik yansımalar
Bütün bunlar jeopolitik olarak ne anlam ifade ediyor? Birincisi, kıyafetleri soyulmuş, kalabalıklar tarafından dövülüp tekmelenmiş Türk askerlerinin ve ayrıca elleri bağlı yara bere içindeki ve yüzleri koridor duvarlarına dönük itilip kakılan generallerin fotoğraflarını gören herkes, Türk ordusunun kamuoyu önünde tamamen küçük düşürüldüğünü ve bu aşağılamaların daha da devam edeceğini tahmin edebilir.
Ordu dağılmış ve morali iyice bozulmuş durumda. Keyfi siyasi suçlamalardan duyulan korku kökleştikçe ordu mensupları arasında şek ve şüphe bulaşıcı bir hastalık gibi yayılacaktır. Ordu iç karartıcı bir hale bürünecek/içe çekilecek ve görevlerini ifa ederken kayıtsızca davranacaktır.
NATO’nun da bir aracı olan bölgedeki bu en büyük ordu, birçok açıdan aciz hale getirildi. Eğer ki darbenin dışında kalmayı seçen komutanlar, daha iyisi olmadığı için bunu tercih ettilerse, bunun silahlı kuvvetlere ve güvenlik birimlerine verdiği zarardan dolayı pişmanlık içinde dizlerini dövüyor olmalılar
NATO’nun da bir aracı olan bölgedeki bu en büyük ordu, birçok açıdan aciz hale getirildi. Eğer ki darbenin dışında kalmayı seçen komutanlar, daha iyisi olmadığı için bunu tercih ettilerse, silahlı kuvvetlere ve güvenlik birimlerine verdiği zararı görüp hayıflanıyor olmalılar.
Ve Türk toplumunun önemli bir bölümünü oluşturan laik, Batılı ve liberal kesim şu anda Türkiye’nin, benimsedikleri Avrupa değerlerinden uzaklaşarak İslamcılaşmaya doğru bir başka tarihi adım attığına şahit oluyor. Onlar öfkeli ve yenik düşmüş haldeler – tıpkı kamu hizmetlerinde ve akademide olduğu gibi; ama daha uzun vadede bir fırsat kollayacaklar, Erdoğan’a ve İslamcılara kin ve nefret güdeceklerdir.
Türkiye iyice kutuplaşmış bir toplum (…) ve zorlu ekonomik şartlara doğru sürükleniyor. Önümüzdeki süreçte iş dünyasının iyimserliği zayıflarken borçlar artacak ve yatırımcılar çok daha dikkatli olacaktır.
Erdoğan güçlü mü? Kısa vadede öyle olabilir. Türkiye’yi çoktandır tüm yetkileri ele almış bir sultan gibi kontrol ediyor. Sultan II. Mahmud’la aralarında kurduğumuz paralelliği sürdürürsek, Yeniçerilerin mağlubiyeti de başlangıçta padişahın pozisyonunu güçlendirmişti. Ama “Vaka-i Hayriye”den 5-6 yıl sonra Osmanlı İmparatorluğu gerileyip çözülmeye devam etti.  Erdoğan eğer ki kendi Yeniçeri imasını daha da ileri götürmeye kalkışırsa, işte bu akıbeti unutmamalı.
15 Temmuz “darbe”sinden en fazla faydalanan Suriye [rejimi] olabilir (eğer ki jeopolitik değişim gerçekleşirse). Haberlere bakılırsa Türkiye, ordusunu zaten Irak’ın kuzeyinden ve istihbaratçılarını da Suriye’nin kuzeyinden geri çekti. Bu çekilmenin etkisi, Suriye ordusunun ilerleme kaydetmesiyle Halep’te görülmeye başlandı bile.
Eğer ki Türkiye, Rusların istediği şekilde Suriye’yle sınırını tamamen geçişlere kapatırsa bunun gerek Suriye’deki çatışma gerekse Ortadoğu’daki güç dengesi bağlamında stratejik etkileri olacaktır.
Türkiye’nin sınırlarını isyancılara kapatması, Suudi Arabistan ve İsrail için çok büyük bir yenilgi olarak algılanacaktır. Suriye’de Suudi politikası Türk sınırın kapatılmasıyla felce uğrayacaktır (Güney geçişi, uçsuz bucaksız çöl olduğundan hava saldırılarına karşı oldukça korumasızdır ve zaten Ürdün de çoktandır Suriye’ye fazla angaje olmaktan kaçınmaktadır.)
Suudi Veliaht Prens Muhammed bin Selman’ın son aylarda Suriyeli isyancılara yardımları iyice artırması da başarısızlığa uğrayacaktır. Türkiye’deki “darbeciler”e sempati gösterdiği için Kraliyet ailesi içinden şiddetli eleştiriler alması muhtemeldir. Buna karşılık İran’ın ve Hizbullah’ın Suriye’deki nüfuzu artacaktır.
Her ne kadar Rus lider Putin’in, Suriye’de İran nüfuzunun artmasına –İsrail’in tehdit algılamasını dikkate alarak- engel olmaya çalışması ihtimal dahilinde olsa da İsrail’in Hizbullah’a karşı Güney Lübnan ve Golan’daki saldırı riski artacaktır. Zira İsrail tarafı, Golan’a İran birliklerinin yerleşmesinin “harekete geçme”yi gerektiren bir “kırmızı çizgi” olduğunu belirtiyor.

11 Temmuz 2016 Pazartesi

A.CROOKE: SUUD’UN YEMEN’DE TÖKEZLEMESİYLE GÜÇ DOĞUYA KAYIYOR



SUUDİ ARABİSTAN’IN YEMEN’DE TÖKEZLEMESİYLE BÖLGEDEKİ GÜÇ DOĞUYA KAYMAYA BAŞLADI

Alastair Crooke (İngiliz istihbarat servisi MI-6 ve AB diplomasisinde üst düzey görevlerde bulunmuş eski bir ajanı ve diplomat. Beyrut merkezli Conflicts Forum’un kurucusu ve başkanı. BM Medeniyetler İttifakı Küresel Uzmanlar komitesi üyesi.)
Huffington Post, 29.6.2015

Tercüme: Zahide Tuba Kor

Amerikan ordusu en baştan beri Suudi hava bombardımana karşı son derece kuşkuluydu ve başıbozuk bombalamanın yol açacağı ölümcül hasarı azaltmak için hedef tespit desteği verdi. Amerikalı komutanlar, bir kara harekatının faydalarından sadece kuşku duymakla kalmadılar, dahası (son derece doğru bir şekilde) Yemen’i –Suudi Arabistan’ın içine saplanma riski taşıdığı– çamurlu bir bataklık olarak gördüler.
(…)

Savaşa fiilen dahil olma konusunda Pakistan ve Türkiye’nin erken ve beklenmedik geri kaçışının ve Ürdün, (karşılığında büyük paralar isteyen) Mısır ve (başbakanı söz konusu girişimi açıkça eleştiren) Irak’ın ise belirgin bir isteksizliğinin sıkıntısını yaşadı. Daha da kötüsü, Suudiler son dönemde BAE Veliaht Prensi Muhammed bin Zayed’in, [Suudilerin] arkalarından iş çevirerek Ali Abdullah Salih’in çıkarına hizmet edecek siyasi bir çözüm bulmak amacıyla onunla [Salih’le] komplo kurduğundan şüphelenmeye başladı. (Hatırlayın, bin Zayed’in Kral Abdullah’ın en yakın adamı Tuveycri’yle birlikte Kral Selman’ın başa geçmesini engellemek için komplo kurduğuna dair haberler vardı.)

Daha da önemlisi, kraliyet bu yeni aşamada dahi hala, abartılı bir retorikle başladığı hedeflerini nasıl başaracağına dair etkili bir plana sahip görünmüyor.

Washington Enstitüsünden Simon Henderson, “Suudi Arabistan’ın Tecrübesiz Delikanlısı” başlıklı makalesinde [Z.T.K. kralın oğlu olan Veliahtın Veliahtı ve Savunma Bakanı Muhammed bin Selman hakkında] şöyle diyor: “Ülkelerin ekseriyetinde net bir başarı elde edemeyen askeri lider veya savunma bakanı siyasi bir ölüye dönüşür. Eğer Suudi Arabistan’da bu gerçekleşmezse, Kral Selman kendisini çok daha temel değişimler isteyen üst düzey prenslerin baskısı altında bulacaktır.”

Henderson’ın işaret ettiğinin ötesinde asıl soru, bu başarısızlığın bölge için ne anlama geleceği. Eski Amerikan Ulusal Güvenlik Konseyi Başkan Yardımcısı Graham Fuller şöyle yazmış: “Eski Soğuk Savaş jeopolitik konseptlerinden biri olan Kuzey Kuşak Devletlerini hatırlayanınız var mı? SSCB’nin güney sınırındaki Türkiye, İran ve Pakistan’ı (zaman zaman da Afganistan’ı) içeriyordu; Batı’da bu devletler Ortadoğu’ya yönelik muhtemel bir Sovyet saldırganlığına karşı birer tampon olarak görülüyordu. Acaba biz bugün ‘Kuzey Kuşağı’ bloğunun yeniden nüksetmesi ihtimaliyle karşı karşıya olabilir miyiz? Ama bu defa kesinlikle Rusya’ya karşı birlik olmayacaklardır. Tam aksine bu üç devlet, Rus, Çin ve ‘Avrasya’ jeopolitik görüşüne birçok açıdan jeopolitik yakınlık gösteriyor.”

Nasıl ki Ukrayna çatışması, Rusya ve Çin’i küresel finansal yönetişimde Amerikan askeri tahakkümüne karşı zafiyetlerini azaltmak üzere harekete geçirdiyse, Yemen “savaş”ı da Ortadoğu’ya ilişkin bazı hususları bir şekilde açığa kavuşturdu. Güç/iktidar sarkacının Körfez kutbundan uzaklaşıp eski yörüngesine doğru gitmeye başladığı söylenebilir.

Çok farklı sebeplerden bölgenin kilit konumdaki direkleri (İran, Türkiye, Mısır) ve Pakistan Doğuya doğru kendilerine yeniden yön veriyorlar. Çin’in “Tek Kuşak, Tek Yol” inisiyatifinin bu yön değişiminde ne kadar ehemmiyet arz ettiği tam olarak Batı’da takdir edilebilmiş değil. (...)


Bütün bunlar sadece birkaç alıcı bulabilen, İran’a karşı “büyük Sünni inisiyatifi”ni Suudilerin kötü yönetmelerinden kaynaklanmıyor. Aynı zamanda şu anda (altyapı inşası için) paranın bulunduğu Çin’in ve (muhtemelen yaptırımlardan kurtulacak olan) İran’ın bu yeni iktisadi ve siyasi tasarının güçlü siyasi unsurları olarak ortaya çıkacaklarının bilinmesinin de payı var. Kısaca, Ortadoğu’nun kırılgan monarşilerini desteklemesi istendiğinde devletler geleceğe yönelmeyi tercih edeceklerdir.


A.CROOKE: IŞID: BİLİŞSEL, SİSTEMİK BİR FİYASKO



IŞID: BİLİŞSEL, SİSTEMİK BİR FİYASKO

Alastair Crooke (İngiliz istihbarat servisi MI-6 ve AB diplomasisinde üst düzey görevlerde bulunmuş eski bir ajanı ve diplomat. Beyrut merkezli Conflicts Forum’un kurucusu ve başkanı. BM Medeniyetler İttifakı Küresel Uzmanlar komitesi üyesi)
Huffington Post, 13.12.2014

Tercüme: Zahide Tuba Kor

Ortadoğu’nun şiddet çılgınlığı içinde kendi kendini paramparça ettiğini izlerken birçok gözlemci gördüklerine inanamıyor: Bu nasıl olabilir? Nasıl böyle altüst olabilir? Beklenmedikliğiyle herkesi şok ettiği aşikar. Peki bu yeni bir istihbarat fiyaskosu mu, diye soruyorlar. Hayır, bu bir “istihbarat fiyaskosu” değil. Çok daha kötüsü. Sistemin kendi bilişsel ve zihinsel fiyaskosu bu. Aslında eli kulağındaki bu “cinnet”in işaretleri son 25 yıldır ortadaydı, açıkta “saklı”ydı. Nereye doğru gittiğimizi söylemek için “gizli istihbarat”a ihtiyaç yoktur; bunun için sadece bilişsel açıklık/berraklık yeterlidir. Yani olayların aktığı yönü “okuma” kabiliyeti gereklidir.

Batılı algılama hatası, Ortadoğu’yu tek bir bakış açısından anlamaya çalışmaktan kaynaklandı. Bu bakış açısı da çarpıktı. Öyle ki, şu anda gaza gelmiş Sünni radikaller yelpazesine giren güçleri destekleyecek denli çarpıktı. Besledikleri bu grupların bir gün kendilerine döneceklerini idrak edemeyecek denli onlara “yatırım” yapmışlardı. Uzunca bir süredir bu devlet [Z.T.K. Suudi Arabistan’ı kastediyor] Amerikan (ve İngiliz) müttefiki olageldi ve ABD’nin Sünni dünyanın liderliğine inancı o derece köklü idi ki bütün “sistem” de algısal olarak çarpık hale geldi.

Şu anda bile “sistem” kimle iş tuttuğunu algılamakta sıkıntı yaşıyor. Görünüşte Batı IŞİD’le savaşta. Bu basit bir iş gibi görünüyor, ama fiiliyatta ABD kendisini birçok “savaş”ın tepesine yerleştirdi. Vehhabi IŞİD’e karşı bir savaş var, ama aynı zamanda Vehhabi IŞİD ile Vehhabi Nusra Cephesi ve yine Vehhabi Suudi Arabistan ile Vehhabi Katar arasında da “savaş” var. Kısaca gerek Vahhabiliğin gerekse Sünni İslam’ın liderliği için bir “savaş” yürüyor.

Bunların dışında Sünni İslam’ın “Emir”i olmak için Türkiye de -Suriye’de ve IŞİD’in işgali altındaki Suriye ve Irak topraklarında- (Suudi Arabistan pahasına) bir “savaş” veriyor. Ve son olarak “tüm İslamcılar”a karşı Mısır, Suud ve BAE’nin ilan ettiği ve hâlihazırda Libya toprakları üzerinde yürütülen bir “savaş” var. Ve işte Amerika, İngiltere ve Fransa bütün bu Sünni-Sünni teolojik ve seküler-teolojik “savaşlar”ına dahil olmak istiyorlar.

Ama bu denli bir keşmekeş nasıl ortaya çıktı? Aslında bu kaçınılmaz değildi. (19. yüzyıl sonu ve 20. yüzyıl başında) İslam’ı çağdaş modern dünyayla uyuşur hale getirmek için ortak bir İslami çaba söz konusuydu. Ancak bu Arap Rönesansı başarısız oldu ve olaylar henüz gelişmekte olan İslami hareketleri çok farklı bir yöne çevirdi.

Tam olarak anlayabilmek için şunu bilmeliyiz ki 19. yüzyıl ortalarından 1920’lere kadarki dönemde birçok Avrupa menşeli laiklik ve liberal piyasa kapitalizmi projesiyle İslam’a dil uzatıldı/saldırıldı. Açıkça söylemek gerekirse, bölgeye laikliğin davetsiz/zorla girişi hiçbir zaman iyi niyetli veya tarafsız olmadı. Türkiye’de Atatürk İslam’a karşı tavırlarında tam anlamıyla “Jakoben”di. İslam’ı aciz bırakmaya/güçten düşürmeye niyetlendi. İran ve Mısır da militan laikliği uyguladı.

İslam direndi ama zar zor. Ve ardından şahmerdan darbesi, yani Atatürk’ün İslam ümmetini dağıtan Hilafeti ilgası geldi. Bu laik, (Müslüman perspektiften) Türk ikonoklazm adımının ardından bölgeye İslamcılığın girişi başladı (1928-1929 Müslüman Kardeşler’in kuruluşu). Son derece önemli olan nokta, bu dönemde İslamcılığın “Arap Rönesansı”na –yani tam da Atatürk’ün temsil ettiği laik modele karşı– bir tepki olarak ortaya çıkışıydı. Duruş olarak son derece savunmacıydı ve doğrudan laiklikle ve sosyalizmle rekabet edip nihai noktada onları galebe çalmayı hedefliyordu.

Ama buradaki asıl önemli nokta şu oldu: Laik Batı modernitesinin çekiciliğiyle “yarışmak” için Sünni İslamcılık literal bir hale büründü. (Literal olmayan) tarihî söylemle ve entelektüel İslami gelenekle bağını kopardı ve dinselliği [yani Sünni İslamcılığın dinselliği] dışsallaşan, aşırı görünür, neredeyse sekülerleşmiş/dünyevileşmiş harici bir tasarıma dönüştü. Bir taraftan kamusal toplumsal hayır işleriyle, diğer taraftan metinlerin ve şeriatın harici ve literal yönüne vurguyla ve İslami “kimliğin” son derece görünür bir dışavurumuyla alakalı hale geldi.

Sosyoekonomik cazibesinden ve seküler iktidarı elde etmenin en iyi yolu olarak görülmesinden dolayı bu yapının peşinden gidildi. Müslüman Kardeşler bu yönelimin baş örneğiydi. Mesela 2012’deki Mısır seçimlerinde bu hareket, sadece sosyoekonomik başarılarıyla değerlendirilmeyi istedi.

Ancak bu inisiyatif iki yönlüydü. Tayyip Erdoğan, Türk “tarihi misyonu”nu ve Sünni dünyada Türk nüfuzunu yeniden canlandırmada bir araç olarak bu yönelime ağırlık verdi. Ama Cumhurbaşkanı Mursi’ye karşı Suud’un ve BAE’nin Mısır’daki darbeyi finanse etmeleri ve Müslüman Kardeşler’i (ve Türkiye’nin büyük hedefini) yok etmek için topyekun bir savaş başlatmaları, Sünni İslamcılığın tam anlamıyla literal olmayan ve halkın egemenliği anlayışına bağlı olan bir unsurunu tüketti.

Müslüman Kardeşler’in düşüşüyle birlikte “ayakta kalan” tek Sünni İslamcı akım, (yeni kolu kanadı kırılan İhvan modelinin aksine) İslam’ı tamamen unutup dinden çıkan toplumları “imana davet”in nasıl gerçekleştirileceği konusuna daha fazla odaklanan [yani davetçi] akımlardı.

(...) [Z.T.K. Yazar, Afganistan’da Vehhabilikle İslamcılığın nasıl birbiriyle bütünleştiğinden ve Suud destekli Vehhabi “Kültürel Devrim”den bahsettikten sonra şunları yazmış:]

Ama bunun [Afganistan’daki Vehhabilikle İslamcılığın kaynaşmasının] devasa önemi Batılılar gözünde hiç yer etmedi. Zira Afganistan, Amerikan Başkanı Reagan ve İngiliz Başbakanı Thatcher’ın dış politikasında “tacın mücevheri” mesabesindeydi. Kimse bu “başarı”nın sorgulanmasını istemiyordu. (O dönemdeki şahsi tecrübelerimden bunu yakinen biliyorum.) Bir an üzerinde düşünmeyi bırakın, Batı –kendi çıkarları için Sünni İslam’ın gaza gelmiş savaşçılarını kullanmak suretiyle– Suudi müttefikiyle büyük oynadı.

11 Eylül’ün akabinde bile çok az şey değişti. Suudi Arabistan’ın Şiilerden nefret gibi bazı en derin önyargıları Batı tarafından absorbe edilerek kendi amaçları için kullanıldı. Onların Şii karşıtı söylemi bizim “Şer Ekseni”miz oldu. “Şer Ekseni”ndeki Saddam Hüseyin, Kaddafi, Hizbullah, Esed ve İran’ın hiçbirisi aslında Batı’ya gerçek birer tehdit değildi; ama tamamı, –bizim tarafımızdan absorbe edilen– Körfez’in antipatisinin hedefleriydi.

Ve bu bugüne kadar devam etti. [Z.T.K. Suudi Arabistan Milli Güvenlik Konseyi genel sekreteri, Suud istihbarat başkanı ve Kral Abdullah’ın özel elçisi olan, daha evvel de 22 yıl Suud’un ABD büyükelçiliğini yürüten] Suudi Prensi Bender, Cumhurbaşkanı Esed’den kurtulma görevi kendisine tevdi edilirken Kral Abdullah’tan aldığı talimatı anlatırken dedi ki “bulabildiğim ‘her ... cihatçı’yı kiralamayı gerektirse dahi Kraliyetin talimatlarını yerine getireceğim.” Batı görmezden geldi (yine bir sistemik fiyasko) ve birkaç yıldır –cihatçılar da dahil– yabancı savaşçıların eğitimine ve Suriye’ye girişine bilfiil yardım etti. (...)

Öyle görünüyor ki Başkan Obama bu orantısızlığın olumsuz sonuçlarını anlamış durumda; zira Sünnilerle Şiiler arasında yeniden denge kurma ihtiyacından bahsetti, tek başına bunun bölgenin tüm problemlerini çözmeye hizmet etmeyecek olsa da bazı zehirleri kurutabileceğini de ekleyerek… Ancak alışılagelmiş davranış dinamiği öne çıkmışa benziyor. Zira Obama da –esasında Sünni Hilafet “fikri”ne karşı Sünni İslam’ın doğası etrafında dönen– çok-cepheli bir savaşın içine çekilmiş durumda.

Ortadoğu konusunda oldukça yetkin isimlerden Scott Ritter şöyle yazıyor:
"İslam Devletine karşı (herhangi bir Amerikan) zaferi elde edebilmek için kilit nokta ... ‘Hilafet’in sözde ‘teröristler’in suni bir inşasından ibaret değil, ondan çok daha fazlası olduğu hakikatini dikkate almayı gerektiriyor. (...) Arap Hilafeti fikri, İslam Devletinin radikal cihatçılarının hiç yoktan icat ettikleri yeni bir olgu değil. Aksine Yakın Doğu ve Mezopotamya’daki Sünni Arapların bilinçaltında yüz yılı aşkın bir süredir bu zaten mevcut.
Şimdiye kadar İslam Devletinin başarısının özü, radikal vizyonunun geniş kitlelerce sahiplenilmesinden değil, uzunca bir süredir Batılı güçler ve onların bölgesel otokratik müttefiklerince söndürülen bir rüyayı dillendirmesinden kaynaklanıyor. (...) Bombalar ve füzeler, binaları havaya uçurup şehitler yaratmada mahirdir, ama fikirleri yok etmeye sıra geldiğinde hiçbir zaman başarılı olamamıştır.
Rakip herhangi bir ideolojinin yokluğunda, İslam Devletine karşı bu yeni savaşın –bugün Suriye ve Irak’ta çok fazla sayıda Sünni Arap’ın gönüllerinde ve zihinlerindeki Sünni Arap Hilafeti rüyasını alt etmede– başarılı olmasını beklemek gerçekten zor. Aksine, bu askeri seferberliğin radikal Sünni çeperi güçlendirerek körüklemekten başka bir işe yaramaması muhtemel.”

Ve bu, hayati bir stratejik hatayı yansıtıyor: Sünni bir “terörist” grubun sadece ve sadece Sünnilerce alt edilebileceği faraziyesi, ki bu yanlış. ABD bir kez daha –aslında kendisine hiçbir yardımda bulunamayacak olan– “vazgeçilmez müttefiki”ne [Z.T.K. Suudi Arabistan’ı kastediyor] yüzünü dönmüş durumda. ABD radikalleşmiş Sünni İslam’a çeşit çeşit yollarla aşırı derecede yatırım yapıyor. (...)


Bu kargaşada Amerikan politikasının dümenini ele almak için hakiki bir Amerikan “Bismark”ı gerekiyor. Bu çetrefilli Sünni teoloji ile Hilafet idealizmi arasındaki ümitsiz bağ ortadayken ABD herhangi bir şekilde aracı olmayı nasıl ümit edebilir? Gerçek şu ki Sünni İslam’ın temelleri yıkıldı ve kralın bütün atları da bütün adamları da bunu tekrar bir araya kolayca getiremeyecek. Sünni İslam’ın derin bir şekilde yarılan ve dağılan parçalarını bir araya getirmeye çalışmak acaba Amerikalılara ve Avrupalılara mı düşer?