29 Mart 2022 Salı

Z.T.KOR: İSRAİL CUMHURBAŞKANININ TÜRKİYE ZİYARETİNE DAİR

 

İSRAİL CUMHURBAŞKANININ TÜRKİYE ZİYARETİ HAKKINDA SOSYAL MEDYA PAYLAŞIMIM

 

NOT: Blogda yer alan 850 küsur içeriğe http://ortadogugunlugu.blogspot.com.tr/2018/01/bu-blogda-neler-var.html linkinden toplu olarak ulaşabilirsiniz.

 

10 Mart 2022

Dünden beri sosyal medya hesaplarıma İsrail cumhurbaşkanı Isaac Herzog’un Türkiye ziyareti hakkında ne düşündüğüm sorusu geliyor. Ziyareti takip etmedim; çünkü 1991 ve 2003 işgallerinin Irak halkı üzerindeki etkileri konulu BİSAV’da vereceğim seminer için eski okumalarımı tekrarlamakla meşguldüm.

Tam da ABD’nin Irak’ı işgal etmesi için İsrail lobisinin yıllarca uğraş verdiği ve 2. İntifada yıllarına tekabül eden o meşum 2003 işgalini... İsrail sadece Filistinlilerin değil, Ortadoğu halklarının birçoğunun geleceğini yıktığı gibi, geçmişini de ilelebet kararttı. Nasıl mı?

Amerikan askerlerinin gözü önünde Irak Milli Kütüphanesi ve Arşivleri ile Dini İşler Bakanlığının Kur’an Kütüphanesi önce yağmalandı, ardından cayır cayır yakıldı.

Bakanlığın Kur'an-ı Kerim Kütüphanesi

O anlara şahit olan İngiliz gazeteci Robert Fisk, Büyük Medeniyet Savaşı: Ortadoğu’nun Fethi kitabında bu konuda bakın neler diyor: “(…) binayı ateşe verenler benzini son derece ustaca dökmüş olmalıydı. Alevler o kadar kuvvetliydi ki mermer zemin kaplaması bile bükülmüştü (…). Yerlerdeki kâğıtların (…) üzerlerinde hiçbir iz veya yazı kalmamıştı ve elime almaya çalıştığım an paramparça oluyordu.”

“Asırlardır biriktirilmiş bu belgeler, sadece Irak değil, Arap tarihinin de bir dökümüydü. Bağdat asırlarca Arap dünyasının kültürel başkentiydi. Ortadoğu’nun en aydın halkına ve en yüksek okuryazar oranına sahipti. Cengiz Han’ın torunu 13. asırda şehri yaktı ve denildiğine göre Dicle Nehri kitapların mürekkebinden siyah aktı. Şimdi de binlerce eski belgenin siyah külleri Irak semalarını dolduruyordu. Niye? Bu ülkenin kimliğini kim yok etmek istemişti?” diyen Fisk, eski kraliyet arşivlerinin de bulunduğu bu mekânda Osmanlı belgelerini içeren paha biçilmez bir hazinenin de yanıp kül olduğunu belirtiyor.

5000 yıllık tarihi barındıran Milli Arkeoloji Müzesi’nin akıbeti de benzerdi.
Fisk’e göre “Bu, Irak için Sıfır Yılı’ydı; Müzedeki eski eserlerin tahribi, Milli Arşivlerin ve bakanlığın Kur’an kütüphanesinin yakılmasıyla birlikte Irak’ın kültürel kimliği siliniyordu.”

Amerikan askerleri, petrol ve (istihbarat arşivinin bulunduğu) içişleri bakanlığı hariç, diğer bakanlıkların ve resmi kurumların yağmalanıp yakılmasını sadece seyretti. Bu basit bir acemilik işi değildi. Irak kasıtlı bir tarihsizleştirme ve kültürsüzleştirme yaşadı. Irak’ın hem insanlığın beşiği olan Mezopotamya birikimi hem İslam medeniyet mirası hem de modern Irak devleti kayıtları, kısaca binlerce yıllık hafızası yok edilmeye kalkışıldı. Petrol Bakanlığı arşivi ise korunarak Amerikan petrol şirketlerine uçuruldu.

Daha evvel sizinle ABD’nin kullandığı seyreltilmiş uranyumlu silahlar yüzünden hala sakat doğan Felluceli ve Basralı bebeklerin hikâyesini paylaşmıştım. 




Muazzam insani vahşetlerin de yaşandığı ve onurun ayaklar altına alındığı bu işgal, Ortadoğu’nun müstakbel yıkımının da habercisiydi.

 
 

Yüz binlerce Iraklının kanında -Saddam kadar, ABD ve İngiltere kadar- İsrail’in ve Siyonist lobinin de doğrudan parmağı vardı. Bugün Ortadoğu barışı için vazgeçilmez bir aktör sayılan İsrail’in bölge halkının yaşadığı istibdat, fukaralık ve akan kandaki rolü unutulmamalı.



Zihnen Ortadoğu insanının son 40 yıldır yaşadıklarına odaklandığım böyle bir dönemde üzgünüm ki İsrail’le ilişkilere ve dünkü ziyarete jeopolitik güç mücadeleleri, iktisadi çıkarlar, boru hatları ve devletimizin âlî menfaatleri bağlamında daha soğukkanlılıkla bakamıyorum.

Devletlerle ilişkileri her krizde bozmayı doğru görenlerden hiç değilim; ama ilişkileri yeniden kurmak icap ettiğinde de bunun elimiz güçlüyken olması gerektiği kanaatindeyim.
Ciddi bir ekonomik krizle boğuşurken eski hasımlarla dost olmak verilecek tavizin boyutunu artırır. Ekonomisi iyi olmayan devletler, ahlak temelli ilkesel dış politika yürütemeyip realpolitiğin derin sularına dalmak zorunda kalırlar.

Öte yandan Çin’le ilişkilerimizin Doğu Türkistan meselesini bize unutturması gibi, İsrail’le ilişkilerin Filistin meselesini unutturacağını hiç sanmıyorum. İleride ilişkiler yeniden gerilebilir.

Ümit edelim yeni ilişkilerden Filistinliler de azami derecede istifade edebilsin. Ama geçmişte ve bugün Ortadoğu’da yaşanan birçok acının ve yıkımın arkasında İsrail lobisinin doğrudan veya dolaylı rolü olduğunu da unutmayalım. Ortada sevimlileştirebileceğimiz bir İsrail yok.

 


27 Mart 2022 Pazar

Z.T.KOR: RUSYA’NIN UKRAYNA’YI İŞGALİ ÜZERİNE SOSYAL MEDYA PAYLAŞIMLARIM


RUSYA’NIN UKRAYNA’YI İŞGALİ ÜZERİNE SOSYAL MEDYA PAYLAŞIMLARIM

Zahide Tuba Kor

Rusya’nın Ukrayna’yı işgalinin akabinde 24, 25 ve 28 Şubat tarihlerinde yazdığım dört ayrı tvit zincirimi bir araya getirerek blogumda istifadenize sunuyorum.

NOT: Blogda yer alan 850 küsur içeriğe http://ortadogugunlugu.blogspot.com.tr/2018/01/bu-blogda-neler-var.html linkinden toplu olarak ulaşabilirsiniz.


24 Şubat 2022 Perşembe

Son yıllarda neden Türk medyasını takip edemez olduğumu, uzmanım diye ekranlarda gezinenlerin yorumlarına tahammül edemediğimi Rusya’nın bugün Ukrayna’yı işgaliyle birlikte yeniden anladım.
Haftalardır “Rusya Ukrayna’yı işgal etmeyecek, hepsi ABD’nin uydurması” diye sayıklıyorlardı. “Hedef Türkiye, Karadeniz’e yerleşmek için ABD olayları kışkırtıyor, bak Zelenski bile her şey yolunda diyor” diyorlardı. İkinci Soğuk Savaş 2014’te başladığı halde bizim medyada hala “2. Soğuk Savaş kapıda mı?” manşetleri atılıyordu günlerdir.
Olgulara bu kadar kör ve sağır, kendi hayallerini ve arzularını gerçek gibi sunan bir dolu adam... Belirli ideolojik gündemleri olan bu “uzman”larca nasıl kandırıldığımızın, hatta aptallaştırıldığımızın farkına varmak için bugün çok iyi bir fırsat. Şimdi de “Valla Rusya değil, ABD işgal ediyor Ukrayna’yı” derlerse hiç şaşırmayacağım.
Rus tarihini, siyasetini, jeopolitiğini ve psikolojisini zerrece bilmeyen ve anlamayanlar, 15 Temmuz’da Putin bize yardım etti diye yıllardır yıkama yağlama yapan ve yere göğe sığdıramayanlar, önümüzdeki haftalar, aylar ve yıllarda daha çok şoka uğrayacaklardır.
Putin Rusya’sını ucuz propagandalar dışında bilmeyen, anlamayanlar Putin’in iki gün evvelki kritik konuşmasını defalarca okumalılar, dinlemeliler. Biz tarihi ve jeopolitiği bilmesek de onlar biliyorlar ve unutmuyorlar.
Haftalardır yorumlarıyla çuvallayanlar şu an hala ekranlarda konuşmaya devam ediyorlar.
Dünyada yaşanan her olayı Türkiye’ye bağlayan, Türkiye’den başka dünyayı anla(mlandır)ma ufku olmayan, üstelik kendi ideolojik gündemini hakikat diye bize pazarlayan zevatın bize uzman diye sunulmasına isyan ediyorum artık.
Bu ülkeye ve insanına en büyük ihanet, hakikati saklamak, çarpıtmak ve yok saymaktır. Zira hakikatin er geç ortaya çıkmak gibi “kötü” bir huyu vardır. Doğru düzgün bilgi edinme hakkımızı, gerçekten uzmanlara mikrofon uzatılmasını artık daha yüksek sesle talep etmemiz lazım.

Son olarak, ekranlarda sıkça boy gösterenlerin bir kısmı, resmi veya gayriresmi olarak Türkiye’nin güvenlik ve dış politikasında söz sahibi insanlar. Eğer kapalı kapılar ardında da ekranlardaki gibi akıl yürütüyorlarsa, vah memleketimin haline demekten kendimi alamıyorum.


27 Şubat 2022 Pazar

Retweetim:

SANAL HAFIZA SERGİSİ | “Putin yapmaz” dediler, yaptı. Televizyonda Ukrayna yorumlayan akademisyen, gazeteci ve emekli komutanlar, ABD’nin “Rusya Ukrayna’yı işgal edecek” istihbaratı için neler söylemişti? https://twitter.com/serbestiyetweb/status/1498006437884313612

 

25 Şubat 2022 Cuma

Dünden beri sosyal medya hesaplarımdan Rusya’nın Ukrayna işgalini yorumlamamı isteyenler ve kimin yorumlarına itibar edelim diye soranlar oldu.
Ukrayna’yı işgal edebileceğini baştan beri söylesem de Rusya uzmanı değilim; dolayısıyla bu konuda konuşma/yazma hakkım yok. Yorumladığım takdirde, sözlerim doğru olsa bile, eleştirdiğim insanlardan bir farkım kalmaz.
Öte yandan 2020’de BİSAV’da verdiğim 4 oturumluk “Ortadoğu’ya Yaklaşımımızda Temel Problemler” seminerim, örneklerini ekseriyetle Ortadoğu’dan versem de bölgesel analiz veya ülke analizi nasıl yapılmalı konusunda bir metot dersi niteliğindeydi. Ukrayna krizine ve Rusya’ya da bu seminerde yer yer değiniyordum.
Bu semineri BİSAV TV’den dinlerseniz TV’lerde yorumcuları izlerken kimlere itibar edip etmemeniz gerektiğini kendiniz keşfedebilirsiniz. Rusya konusu da zihninizde netleşir. https://www.youtube.com/playlist?list=PLL8Y0JmQkP6H_nLJu39HCnGgsAMZyjhs0

Kimleri takip edelim diye ısrarla soranlara gelince, tavsiyem (Pasaport programı yapımcısı Mete Çubukçu gibi) sahayı yerinde takip eden veya bilenleri tercih edin; İstanbul ve Ankara’daki sıcak yuvasından konuşanları değil. Çünkü seminerimde de bahsettiğim gibi saha ile masa birbirinden çok farklıdır.
Ayrıca uzmanlık alanı Rusya olan ve Rus coğrafyasını iyi tanıyan akademisyenleri de takip edebilirsiniz. Yalnız akademisyenlerin bir zaafı, dünyanın ve liderlerin rasyonalitesinin değiştiğini bir türlü kabullenemeyip hala makul politikalar üzerinden analiz yapmaları.
Kimlere mesafeli duralım derseniz, ülkemde şu an kendilerini yerlici-millici gibi sunan Rus ve Çin nüfuz ajanları bolca mevcut. Ve bu ideolojik ekol, kasıtlı olarak sahadaki gelişmeleri haftalardır çarpıtıyordu.
Bu ekolün propagandaları ABD ve Batı’ya haklı öfkemiz nedeniyle duygularımızı okşuyor, çok hoşumuza gidiyor. Ancak sinsi bir şekilde olguları çarpıttıklarının, Türkiye’yi Batı nüfuzundan kurtaralım derken Rus ve Çin nüfuz alanına sokmaya ve yeni bir tür bağımlılık kurmaya çalıştıklarının farkına varmamız gerekiyor.

 

25 Şubat 2022 Cuma

Yıllardır ülkemde beni çok güldüren yaygın bir palavra vardı: ABD bir darbeci, Rusya ülkelerin içişlerine karışmayan bir darbe karşıtı!
Putin, birkaç saat evvel Ukrayna ordusuna darbe çağrısı yaptı. “Hâkimiyeti elinize alırsanız uzlaşmak daha kolay olur” dedi. N’apcaz şimdi!?

Bu işgalin bir hayrı olacaksa o da Rusya ve Putin’le tanışacak olmamız… Bu tanışma, beş-altı yıldır yapılan tüm propagandaları ve üretilen kahraman Putin mitlerini tersyüz edecek kadar travmatik olacak.
Rusya hep darbeciydi, 20. ve 21. yüzyılda nice ülkelerin yönetimlerini devirdi. Tıpkı ABD gibi… Tıpkı her büyük gücün küçüklere tarih boyunca yaptığı gibi...
Ama dünya algımız Türkiye Cumhuriyeti sınırlarıyla sınırlı olduğu ve kendi tecrübemizi dünyanın biricik tecrübesi sandığımız, kendi milli güvenliğimiz ve çıkarlarımızla ilgili olmayan ülkelerde yaşananlara kulak asmadığımız için Rusları darbe savar bir dünya kahramanı saymamız doğal!
Ama bakın ne paylaşacağım: “Putin, Erdoğan’ı tehdit etti: Gerekirse sana karşı hemen bir askeri darbe düzenlettirebilirim; seni de Amerikalı patronunu da Suriye’de yenilgiye uğratacağım” http://ortadogugunlugu.blogspot.com/2016/08/bir-senedir-darbeyle-ilgili-dis-basinda.html

24.9.2015’te AWD News’te yayınlanan bu yazıyı, Amerikan ve Rus basınında Türkiye’de bir darbe ihtimali ile ilgili yazıları ararken, 15 Temmuz’dan aylar evvel 30 Mart 2016’da bulup çevirmiştim. O dönemde dış basında darbe dedikoduları çoktan çıkmaya başlamıştı.
(Bu arada bu haberin doğru olup olmadığını bilmiyorum. Ama Putin Rusya’sında basının güdümlü olduğunu dikkate alırsak, en azından kendisi bizzat bunları söylemese bile, basına böyle bir haberin Kremlin tarafından kasıtlı olarak Türkiye’ye mesaj vermek maksadıyla yazdırtıldığı açık.)
Şunu bilmemiz gerekir ki büyük devletlerin küçük devletlere muamele tarzı üç aşağı beş yukarı birbirine benzerdir. Biri şeytan, öbürü kahraman değildir. Hepsi de kendi küresel menfaatleri neyi gerektiriyorsa hiç acımadan onu yapmaktadır. Ne ahlaki ne insani kaygıları vardır.
Velhasıl, uluslararası siyaseti, hele de büyük güçlerle ilişkileri duygusala bağlamak hiç doğru değildir. Çünkü onlar buz gibi çıkarları doğrultusunda hareket ederler. Çıkarlarının fazlaca çatıştığı aktörlerin defterini zamanı geldiğinde dürmekten de çekinmezler.


14 Nisan 2022 Perşembe

Tanzanya’ya bağlı Zanzibar adasından yeni dönen bir arkadaşım herkesin Ukrayna savaşını konuştuğunu, Ukraynalı mülteciler için dertlendiklerini anlattı. Zanzibarlılara benzerlerinin 10 yıldır Suriye'de yaşandığını, Suriyelilerin de hem Rus hem rejim bombardımanından kaçıp Türkiye'ye sığındığını söylediğinde şaşırmışlar. Suriye diye bir devlet olduğunu ilk kez duymuşlar. 

Bunu öğrendiğimde savaş ve medya ilişkisinde dünyada yepyeni bir sayfanın açıldığını fark ettim. Nasıl mı? 

1991 Körfez Savaşı, CNN International üzerinden 24 saat canlı yayınlarla dünyaya sunulan ilk savaştı. Saddam rejimi 20. yüzyılın en ağır bombardımanıyla 42 günde dize getirilirken yeşil-siyah görüntülerle Amerikan gücü ve Yeni Dünya Düzeni cümle âleme ilan edildi. Bu yayınlarda Irak’ın yıkımı ve halkın yaşadığı dehşet yoktu.


1990’lardan itibaren birçok savaşı ekranlardan izleyecektik. Canlı yayınların kimi gazetecilik icabıydı kimi savaşları haklı gösterme amaçlıydı. 30 yıl sonra Ukrayna Savaşı yeni bir milat oldu. İlk kez savaşın sivil halk ve şehirler üzerindeki ağır tahribatı bu kadar net ve sürekli biçimde canlı yayınlarla gösteriliyor. Ukraynalılar, dünya çapında yoğun medya propagandası eşliğinde bir (s)empati odağına dönüşüyor. Hint Okyanusu’ndaki bir adada bile ana gündem oluyor.




Hiç şüphesiz medyanın savaşın yıkıcılığına ve sivillerin travmalarına odaklanması son derece doğru. İlk kez savaşın gerçek yüzünü idrak ediyoruz. Ancak saldırganın ABD değil de Rusya olması ve savaşın Batı çıkarlarını vurması, bu doğru ve aslında gecikmiş değişimin çirkin saiki.


Gelelim Zanzibarlıların Suriye(liler)den bihaber oluşuna. Sadece bu ada sakinleri mi bihaber? Hayır, kapı komşusu Türk halkı bile on yıldır ekranları dolduran asker emeklisi ve güvenlik saplantılı zevat sayesinde ve medyamızın utanç verici performansı yüzünden sahadan habersiz.


Bugün Ukrayna’da gördüğümüz yıkımın ve halkın can havliyle kaçışının daha ağırını 11 yıldır Suriyeliler de yaşadı, yaşıyor. Ve biz, evi üzerine yıkılıp yaralanmış ve ülkemize sığınmış çocuklara bile ne geldin diyoruz.



Ülkemde Suriyelilerle hiç empati kuramamış ve onlara nefretle bakmış kitleler, bugün Ukraynalılara üzülüp sempati besleyebiliyorsa medyamızın dünyaya ayak uydurup muhabirler yollaması, sahadan bilgiler ulaştırması ve Ukraynalılara mikrofon uzatıp görünür kılması sayesinde. Suriyeliler ne kadar da bahtsız. 


Onlara bir gün olsun güvenlik kaygısından çıkıp insani nazarla bakamadık. Yaşadıkları korku, acı, dehşet ve yıkım Ukraynalılarınkiyle aynı. En büyük fark, sadece bir dış işgalcinin değil, kendi liderleri ve askerleri eliyle bunları yaşamaları...





Batı medyasının savaşı sunumundaki büyük değişim, Ukraynalıların acısını dünyanın en ücra köşelerinde bile hissedilir kılıyor. Batı, kendi gündemine ve çıkarına göre medyanın propaganda tarzını belirlemeyi biliyor. Peki ya bizler? Savaşa daha insanca bakabilmeyi biliyor muyuz?



28 Şubat 2022 Pazartesi

Bugün sizinle iki farklı dünya haritası paylaşmak istiyorum: Biri Pasifik, diğeri Amerika kıtaları merkezli dünya haritası. Malum, alıştığımız Atlantik merkezli dünya haritalarının ortasında yer aldığımızdan ve sürekli Türkiye konuştuğumuzdan kendimizi dünyanın merkezi sanıyoruz.



Pasifik merkezli haritada hangi güçler göze çarpıyor? ABD, Çin, Rusya, Japonya, Kanada, Koreler, Avustralya vs. Peki biz var mıyız? Bu coğrafyaya bir etkimiz var mı? Şimdi de Amerika merkezli haritayı inceleyelim. ABD hangi ülkelerle okyanus ötesi sınırdaş? Rusya, Çin, Japonya, AB, Afrika... Kuzeyinde Kanada, güneyinde ise arka bahçesi gördüğü Meksika ve bir yığın Latin Amerika devleti... Peki, bu haritaya baktığımızda Türkiye ABD için en temel öncelik mi? Acaba zannettiğimiz gibi Amerikalı karar alıcılar işi gücü bırakıp sabah akşam sürekli Türkiye aleyhine planlar mı yapıp dururlar?

Şimdi de Geopolitical Futures web sitesinin hazırladığı iki perspektif haritasını paylaşacağım. İlki Rusya’nın, ikincisi İngiltere’nin perspektifinden dünya. Bu iki gücün başkentlerinin dünyaya baktığında ne gördüğünü, nasıl gördüğünü gösteriyor. Türkiye olarak yerimiz nedir?


Bu haritaları incelersek şunu daha kolay fark edebiliriz: Biz dünyanın Kâbe’si değiliz, dünya etrafımızda dönmüyor, tavaf etmiyor. Dünyanın büyük güçleri, sabah-akşam bizi konuşmuyor, sürekli bizim üzerimizden hesap yapmıyor. Onların bin bir türlü başka gündemleri var. Biz sürekli kendimizi konuştuğumuz için dünya da böyle sanıyoruz.

Dünyada yaşanan her şeyi Türkiye üzerinden okumak narsist bir bakış açısıdır; keza dünyadaki her şey bize karşı yapılıyor, her olay bizi hedef alıyor sanmak da şizofrenik bir bakış açısıdır. Peki o zaman Türkiye olarak bizim konumumuz nedir? Büyük güç rekabetinin neresindeyiz?

1800’lü yıllar boyunca Rus Çarlığı ile Britanya Krallığı arasında Asya üzerinden yürüyen rekabeti ifade eden “Büyük Oyun” dünya siyasetindeki konumumuzun bir özetidir aslında. Aynı oyun Soğuk Savaş yıllarında kara gücü SSCB ile deniz gücü ABD arasında da devam etti. Bugün de aynen sürüyor. Büyük Oyun kendiniz araştırabilirsiniz. Peki, Türkiye’nin konumu nedir? Küresel bir güç değiliz, Afro-Avrasya’nın merkezinde önemli bir bölgesel gücüz. Küresel güçlerin hedeflerine ulaşmak için yanına çekmeye çalıştığı bir gücüz, ama başlı başına bir hedef değiliz.

Bölgesel önemli bir gücüz; yani Doğu Akdeniz ve Karadeniz havzası ile Balkanlar, Kafkasya ve Ortadoğu’da önemliyiz. Güç denklemimizi şöyle özetleyebiliriz: Bu bölgelerde Türkiye tek başına düzen kuramaz, ama Türkiye dışlanarak da bir oyun, bir düzen kurulamaz, istikrar sağlanamaz.

Gelelim Ukrayna krizine. Bu kriz birilerinin iddia ettiği gibi Türkiye’yi kuşatmak için çıkarılmadı, biz bu krizin öznesi değiliz. Amerikan hegemonyasına dayalı tek kutuplu dünya düzeninin sonuna 2008’de ABD’de patlak veren küresel finans kriziyle birlikte çoktan gelindi. Son on yıldır büyük güçler arasında yeni bir dünya düzeninin mücadelesi yaşanıyor. Bunun bir alanı Asya Pasifik, diğer alanı da Kutuplardan başlayıp Karadeniz’e inen hat boyunca Doğu Avrupa. Ukrayna 2014’ten beri bu Atlantik-Avrasya küresel mücadelesinin aktif bir çatışma sahası.

Yani Ukrayna’da patlak veren savaş, Türkiye’yi aşan, küresel sistemin geleceğini belirleyecek bir mücadelenin konusu. Bu savaşın en çok etkileyeceği ülkelerden biri biz olacağız, buna hiç şüphe yok. Ekonomimizi de, savunma sanayimizi de, dış politikamızı da etkileyecek. Ama ne Rusya ne ABD ne AB bu savaştaki stratejilerinde bizi doğrudan merkeze koymuş değil, tabii ki Boğazlar ve Montrö Boğazlar Sözleşmesi hariç. Kısaca biz bu savaşın ana hedefi yani öznesi değiliz. Ama savaşın sonuçları bizi doğrudan ve derinden etkileyecek. Bu ince fark önemli.

Son olarak çok kıymetli bir coğrafyada yaşadığımız, jeopolitik konumumuzun çok önemli olduğu kesin. Ama bu coğrafya küresel güç mücadelelerinin tek sahası değil. Küresel güçler dünyaya küresel bakarlar, sadece bizim coğrafyamıza odaklanarak politikalarını şekillendirmezler. Bunu görebilmek ve idrak edebilmek için bizim de kendi kabuğumuzu kırıp dünyaya daha küresel bakabilmeyi öğrenmemiz lazım. Olaylara daha bütüncül bakabilmek için bizi ilgilendirmeyen coğrafyalarda yaşanan gelişmeleri de takip etmeye, perspektifimizi genişletmeye var mıyız?

Öte yandan bir parantez açmam gerekir. Bu yazdıklarım küresel güç mücadelesi bağlamında Türkiye’nin konumuna ilişkindi. Konu bölgesel güç mücadelesi olduğunda konumumuz daha kritik oluyor ve iş değişiyor. Bu bağlamda size önemli bir örnek vermek isterim. “Arap Baharı”nın sembol isimlerinden biriyle yıllar evvel özel bir toplantıda görüşmüştük. Şunu söyledi: “Bize dediler ki demokrasi mücadelenizde size destek vermeyi çok isterdik, ama bunu yapamayız. Çünkü size destek verirsek Türkiye bölgenin hegemonu haline gelir.”

Bölgesel güç mücadeleleri bağlamında Türkiye kritik bir konumdadır ve bu konumumuza ABD’nin de, AB’nin de, Rusya’nın da takoz koymaya çalıştığı yıllardır hepimizin malumudur. Bölgedeki Arap-Fars-Türk dengesinde herhangi bir aktörün hegemon olarak sivrilmesi istenmemektedir. Ama “grand strategy” denen büyük güçlerin küresel stratejileri bağlamında öncelikli aktör değiliz. Hatta bu ülkelerin milli güvenlik strateji belgelerinde Türkiye olarak adımız geçmez bile. Ukrayna savaşı da -Karadeniz dengelerini etkilese de- asıl küresel dengelerle alakalıdır.

 

2 Mart 2022 Çarşamba

Rusya’yı daha iyi anlamak için mesela Küre Yayınları’nın şu serini okuyabilirsiniz.

Düşünceden jeopolitiğe Rusya…

https://twitter.com/kureyayinlari/status/1499041028342521859



20 Şubat 2022 Pazar

Z.T.KOR: İSRAİL’İN KUDÜS’Ü YAHUDİLEŞTİRME POLİTİKALARI


İSRAİL’İN KUDÜS’Ü YAHUDİLEŞTİRME POLİTİKALARI

Zahide Tuba Kor

Din ve Hayat dergisi, Kudüs sayısı, 2022 Kış, sf. 74-79.


NOT: Blogda yer alan 850 küsur içeriğe http://ortadogugunlugu.blogspot.com.tr/2018/01/bu-blogda-neler-var.html linkinden toplu olarak ulaşabilirsiniz.

Kaynak göstermeden blogdaki yazı, tercüme ve infografikleri kullanmamanız önemle rica olunur.

NOT: Bilim ve Sanat Vakfı’nda 2021’de verdiğim “Filistinlilerin Gündelik Hayatı” başlıklı seminerimin Kudüslülerin hayatını anlattığım üçüncü oturumunu linkten izleyebilirsiniz: https://youtu.be/SYl5tXJ8_jA   Seminerin diğer oturumlarına BİSAV TV'den ulaşabilirsiniz.


Kudüs’ün kaderini şekillendiren dönüm noktalarından ilki, İngiliz mandasının ardından uluslararası yönetime bırakılması öngörülen Kudüs’ün 1948 Arap-İsrail Savaşı sonucunda İsrail ile Ürdün arasında ikiye bölünmesidir. Siyonist çeteler, askerî ve psikolojik harp taktiklerini kullanarak Kudüs’ün %88’ini ele geçirirken buradaki 64 ila 80 bin kadar Filistinliyi Ürdün’ün kontrolündeki alanlara sürerler[1] ve İsrail Yahudileştirdiği Kudüs’ü başkenti ilan eder. Etnik temizlik ve yıkım politikasına hafıza katliamı da eşlik eder; Batı Kudüs’teki Arap mirasını ve kimliğini zihinlerde yok etmek amacıyla tarihî eserlerin, sokakların, mahallelerin, coğrafî yüzey şekillerinin isimleri Tevrat esas alınarak İbraniceleştirilir.


İkincisi, 1967 Altı Gün Savaşı’yla Doğu Kudüs de dahil bütün Filistin topraklarının İsrail işgaline girmesidir. Ağlama/Burak Duvarı’nın bitişiğindeki Meğaribe Mahallesi’nin yıkılması, Eski Şehir ve çevresinde Yahudileştirmenin ilk aşamasıdır. İsrail, 1967’den beri şehrin doğusunu da demografik, siyasal, toplumsal ve kültürel olarak Yahudileştirmek için her metodu dener. Ancak dünyadaki imajına önem verdiğinden, yeni bir etnik temizliğe girişmenin maliyetiyle yüzleşmek yerine Filistinlilerin hayatlarını çekilmez kılıp “gönüllü” terke zorlayıcı daha sinsi taktikler geliştirir.

Bu taktikler arasında neler yoktur ki… İkamet iznini vermeme/iptal etme, belediye sınırlarını genişletme ve yeni imar planları geliştirme, meclisten Filistinliler aleyhine kanunlar geçirme, bürokratik engeller çıkartma, belediye hizmeti götürmeme/kısıtlı götürme, para cezaları, iktisadî hayatı kontrol altında tutma ve fakirleştirme, evleri yıkma ve toprakları gasp etme, yeni Yahudi yerleşimleri kurma veya yerleşimcilerin Filistinlilerin evlerine el koymasını kolaylaştırma, Yahudilere mahsus yollar, duvarlar, kontrol noktaları ve askerî bölgeler inşa etme, sit alanı ilan edip millî parklar kurma, askerî güç kullanma, istihbarat aygıtlarıyla ve yeni dijital teknolojiyle[2] nüfusu sıkı takip altına alma, gece yarısı ev baskınları ve keyfî gözaltılarla korkutma, psikolojik yıldırma, arkeolojik kazılar yürütme… Yazımızda işte bu taktiklerin bir kısmını inceleyeceğiz.

Son sözü baştan söyleyelim. İsrail’in bütün bu çabalarında ne ölçüde başarılı olduğu bir soru işareti. Evet, türlü taktiklerle Doğu Kudüs ve çevresinde %39’luk bir Yahudi nüfus oluşturmayı başardı; ancak 1967’de tüm Kudüs’te 66 bin (%24) olan Filistinli nüfus, bugün 320-350 bine (%38) ulaştı.[3] Filistinlilerin çok çocuklu olmaları İsrail’e karşı en büyük silahları.


İkamet İzni Vermeme veya Geri Alma

Doğu Kudüslüler ne Filistin ne de İsrail vatandaşı; tıpkı İsrail’deki diğer yabancılar gibi kalıcı ikamet izniyle şehirde yaşıyorlar. Zaten en baştan beri Siyonistlerin nazarında Filistinliler, Yahudilere ait topraklarda yaşayan birer “yabancı”. 1967’den beri 15 bin Kudüslünün ikamet izni çeşitli gerekçelerle iptal edildi.[4]

Çıkartılan kanunlarla ikamet hakkının kapsamı daraltılıyor. Mesela yedi yıl Kudüs’te yaşamayanların ikameti iptal ediliyor. Ebeveyni Kudüslü olan çocuklar başka bir yerde doğduysa kaydedilmiyor. 2003’ten beri Kudüslülerle evlenen Batı Şerialı veya Gazzeli eşlere oturma izni verilmiyor; böylece Kudüslü gençler evlilik tercihleriyle şehri terke zorlanıyor. Buna mukabil dünyanın herhangi bir yerindeki bir Yahudi İsrail’e göçtüğü anda Kudüs’ün istediği yerine yerleşebiliyor.

Belediye Sınırlarını Değiştirme

İsrail Doğu Kudüs’ü işgalinin ardından 1967 ve 1993’te iki defa belediye sınırlarını değiştirerek şehri iki kat büyüttü. Bugünkü şehrin yarısı, Kudüs’e “azamî toprak, asgarî Filistinli nüfus” katma temelinde Batı Şeria’dan alınan topraklar. Nüfus dengelerini altüst edecek üçüncü bir sınır değişikliği planı şu an Kudüs belediye meclisinde bekletiliyor.

Bürokratik Engeller ve Ev Yıkımları

300 bini aşkın Filistinlinin bütün nüfus işlemleri (doğum, evlilik, ölüm kayıtları vs.) tek binadan yapılıyor ve her bir işlem için bir yığın belge isteniyor. Sürekli uzun kuyrukların olduğu ve aşağılandıkları bu bina için Filistinliler “tam bir cehennem” diyorlar.

Belediye sınırları genişletilirken Filistinlilere inşaat izni Doğu Kudüs’ün sadece %13’lük kısmında verildi.[5] Bu alan da zaten binalarla dolu olduğundan şu an ciddi bir ev krizi yaşanıyor. İmar izni ve inşaat ruhsatı için belediyeye başvuranların %93’ü red cevabı alıyor. Mecburen kaçak inşaat veya tadilat yapıyorlar. Bu da yıllarca belediyeye astronomik cezalar ödemelerine, mahkemelerle boğuşmalarına ve sonunda evlerinin yıkılmasına yol açıyor. En az 15.000 dolarlık yıkım parasını ödeyemeyenler, evlerini -yani hayallerini ve geleceklerini- kendi elleriyle yıkmaya zorlanıyor.[6]


Bugün Doğu Kudüs’te her on evden dördü yıkım tehlikesi altında. Kenize Murad, isabetli bir tespitle der ki “Ev güvenliktir, yuvadır; yuvası yıkılan kendisini ölüm tehlikesi içinde hisseder.”[7] Kudüs eski Müftüsü ve Mescid-i Aksâ İmam Hatibi Şeyh İkrime Sabri de şöyle der: “Ölüm insanın evinin yıkılmasından daha iyidir. Çünkü ölüm sadece bir kez yaşanır. Ama çocuklarınla birlikte, endişe ve banka borcu içinde, tüm birikimini bir anda kaybederek evsiz yaşamaya tahammül edebilmek çok zordur.”[8] 

Kudüs’te ev krizinin dışında bir de mezarlık krizi var; aile mezarlığı olmayanların ölülerini gömeceği yer yok.

Yahudi Yerleşimleri İnşası

İsrail 1967 işgali ertesinde Doğu Kudüs’ün büyük kısmına el koydu ve Yahudileştirilmesi elzem olan şehir, yerleşimciler için bir pilot proje alanına dönüştü. Kudüs’ün içi ve çevresinde Yahudi yerleşimci sayısı 1983’te 50 bini aşkınken günümüzde 220-250 bin kadar olup Doğu Kudüs’ün %35’i de Yahudilerin kullanımında.

Bugün hem Kudüs’ün mahalleleri hem de merkezi ile kırsalı arasında büyük yerleşim blokları yükseliyor. Ayrıca hem Eski Şehir’in içinde hem de Silvan, Şeyh Cerrah gibi kritik önemdeki mahallelerde kâh baskı ve şantajla, hatta silah zoruyla kâh sahte belgeler ve İsrail mahkemelerinde yürütülen hukuk savaşıyla araziler ve evler yerleşimcilerce bir bir ele geçiriliyor.[9] Yahudilere 1948 öncesine ilişkin mülkiyet iddiasında bulunma ve kaybettikleri mülkleri geri alma hakkı tanıyan kanun, yerleşimci örgütlerin en önemli dayanağı. Bir de son yıllarda yerleşimci örgütler, başta BAE’li olmak üzere zengin Arap şahısları paravan aracılar olarak devreye sokarak Filistinlilerin evlerini satın alıyorlar.[10] (Filistinliler, Yahudilerin teklif ettiği milyonlarca doları maddî durumları çok kötü olduğu halde inatla reddettikleri için artık Arap paravanlar kullanılıyor.) 

Eski Şehir’de müslüman ve hıristiyan mahallelerinin içine 1000 küsur Yahudi yerleşmiş durumda. Bu yerleşimciler, 24 saat güvenlik görevlilerinin koruması altındalar ve etraflarında yaşayan Filistinlilere çok fazla güçlük çıkarıyorlar. Ayrıca Eski Şehir’in her yeri kameralarla donatılarak Filistinliler sürekli takip ediliyor; en ufak bir şüphede gözaltına alınıyorlar.

Kudüs’teki yerleşimciler daha ziyade aşırı milliyetçi veya aşırı dindar kökenden olup hemen hepsi silahlılar. Filistinlilere, evlerine, arabalarına, dükkânlarına, bahçelerine, tarım arazilerine ve ibadethanelerine saldırılar düzenliyorlar. Çoğunlukla herhangi bir ceza da almıyorlar. 2014’te Şufat mülteci kampından 16 yaşındaki Muhammed Ebu Hudayr’ın sabah namazı için evinden çıktığında yerleşimciler tarafından kaçırılıp benzin içirilerek yakılması vakası saldırıların hangi noktaya varabileceğine acı bir örnek.

 

Öte yandan Doğu Kudüs’teki her Yahudi de yerleşimci kapsamına girmiyor; 1874’te kurulan Mea Şearim mahallesindeki[11] ultra-ortodoks anti-Siyonist Yahudiler, İsrail karşıtı olup devletle çatışıyor ve Filistinlileri destekliyor.

Irkçı-Ayrımcı Duvar

Doğu Kudüslülerin hayatını en çekilmez kılan, 2002’den itibaren Batı Şeria’nın etrafına örülen duvarlar. Yılan gibi kıvrıla kıvrıla Batı Şeria’yı verimli topraklarından, su kaynaklarından, stratejik noktalarından ve Kudüs’ten koparan 700 km.’lik duvarın 120 km.’si küçücük bir şehir olan Kudüs’ün etrafından ve içinden geçiyor.


Duvar, Kudüs kimlikli Filistinlilerin üçte birinin yaşadığı Şufat mülteci kampı ve Kfar Aqab gibi mahalleleri dışarı atarken ve Doğu Kudüs’ün merkezini kırsalından ve köylerinden koparırken, Batı Şerîa-Doğu Kudüs bağlantısını kesmek için şehrin dışına inşa edilen toplamda 150 bin nüfuslu büyük Yahudi yerleşimlerini Kudüs’ün içine katıyor. İsrail, duvarla çizdiği fiilî sınırları, Kudüs belediye meclisinden geçireceği “Büyük Kudüs” planıyla resmîleştirmeye hazırlanıyor. Belediye sınırlarının değişimi, Ir Amim adlı STK’da araştırmacı Aviv Tatarsky’nin deyimiyle “silahsız bir etnik temizlik” olacak.[12]

İkinci İntifada’da güvenlik bahanesiyle örülen bu duvarlar, hareket serbestisini sınırlayarak Kudüslülerin iktisadî hayatına darbe vurdu. Batı Şerialılar artık İsrail otoritesinden izinsiz Kudüs’e giremiyorlar. Kudüs nüfusunun üçte biri de duvarlar yüzünden merkezdeki işyerlerine, okullarına ve hastanelere gayriinsanî ve keyfî muameleye maruz kaldıkları kontrol noktalarından gidip geliyor. Kudüs’ün en önemli üretim merkezi tam önüne örülen duvar yüzünden artık bir hayalet mahalle.


Kudüs’ün duvarın dışında kalan mahalleleri ve kırsalı, nüfusu hızla artmakla birlikte, “sahipsiz topraklar”a dönüşüyor. Hayat pahalılığı, ev krizi ve yıkımları, Batı Şerialı eşleri getirememe vs. yüzünden Kudüslüler duvarın dışındaki bu bölgelere taşınıyor. Kudüs belediyesine düzenli vergi ödedikleri halde hiçbir hizmet gitmiyor, okullar ve sağlık imkanları yetersiz, kimi yerler altyapısız, hayat şartları giderek kötüleşiyor. Güvenlik güçleri de bulunmadığından suçun ve kanunsuzluğun kol gezdiği mekânlara dönüşüyor. İsrail’in kasıtlı ihmal ettiği bu topraklara, 1995 Oslo Anlaşması gereği Filistin yönetiminin hizmet götürmesi de yasak.[13]

(Kaçak ve hızlı bir şekilde yapılaşıp belediye hizmetinin gitmediği Kfar Aqab)

Belediye Hizmetlerinden Mahrumiyet

Sadece belediye seçimlerinde oy kullanma hakları var, ama çoğunlukla boykot ediyorlar. Kudüs işleri bakanları ve belediye başkanları, Filistinlileri düşman sayan aşırı sağ kanattan çıkıyor. Filistinlilerin Kudüs Belediyesi’ne ödediği vergiler yılda 100 milyon doları aşsa da yaşadıkları bölgelere belediye hizmeti ya sınırlı gidiyor ya da hiç gitmiyor. %40’lık Filistin nüfusu için belediyenin ayırdığı bütçe sadece %11 kadar.[14] Dolayısıyla Filistinlilerin mahalleleri bakımsız.

İktisadî Hayata Müdahaleler

Kudüs’te hayat çok pahalı ve iş imkanları da oldukça sınırlı. İsrail, Kudüslülerin iktisadî hayatında tam kontrole sahip olup kasıtlı ihmal ve fakirleştirme politikaları yüzünden şehirdeki Filistinlilerin %80’i fakirlik sınırı altında yaşıyor. Duvarlar ve askerî kontrol noktalarıyla Kudüslü köylülerin arazilerine erişmeleri engelleniyor. Üretim çok düşük ve rekabet edebilir değil. Filistinlilerin çoğu Batı Kudüs’te veya Yahudi yerleşimlerinde ucuz ve sigortasız işgücü olarak çalışmak zorunda.

İsrailli zabıta ve vergi memurları özellikle ana caddelerdeki ve Eski Şehir’deki dükkânlara baskınlar yapıyor. Son yirmi yılda yüzlerce dükkân fahiş vergiler, sık kontroller, büyük cezalar ve duvarlar yüzünden kapandı. İsrail yönetimi, turistleri ve hac için gelen yahudi ve hıristiyan kafileleri Eski Şehir içinde Filistinli esnafın olduğu sokaklardan geçirtmemeye çalışıyor. Corona virüsün Kudüs ekonomisine vurduğu ağır darbeyi zikretmeye gerek bile yok.

Keyfî Gözaltılar ve Yıldırma Operasyonları

Güvenlik güçleri, kritik önemdeki Eski Şehir, Silvan, İsaviyye, Tur gibi mahallelerde gece yarısı baskınlarıyla özellikle gençleri ve çocukları gözaltına alıyor. Sorgulamalarda fizikî ve psikolojik şiddet uygulayarak gözdağı veriyor, ailelerine şantaj yapıyor. Birçok çocuk ve genç kefaletle serbest bırakılırken ev hapsine alınıyor. Ev baskınlarında ayrıca eşyalara zarar veriliyor, para ve altınlar çalınabiliyor.


Gelin bu gözaltıların ne demek olduğunu Filistinli psikolog Samah Jabr’dan dinleyelim: “Serbest kalan çocuklar depresyon, anksiyete, odaklanma bozukluğu, içe dönüklük ve saldırganca davranışlar sergiliyorlar. Yaşanan şey kişiliklerin sinsice yıkımı. Gece yarısı baskınlarında çocuklar kendilerini koruyamayan ebeveyninin güçsüzlüğünü ve çaresizliğini şok edici bir şekilde görüyorlar. Birçok çocuk hapisten salınıp ev hapsine alınıyor. İlk başta çocuğum hapiste değil diye düşünebilirsiniz, ama evde olmak psikolojik olarak çok daha yıkıcı. Çünkü kendi çocuklarını hapsetmesi istenen ebeveynler, çocuklarının nazarında artık bir gardiyana dönüşüyor. Hapisten çıkan çocukların ebeveynleriyle güven bağını yeniden kurmaları çok zor oluyor, otoritelerine isyan etmeye başlıyorlar. Eğitimleri de olumsuz etkileniyor, okula uyum sağlamakta zorlanıyorlar, bilgi bakımından geri kalıyorlar ve birçok çocuk okulu bırakıyor. Arkadaşlık kurmakta zorlanıp içe kapanıyor.”[15]

Filistinlilerin aileye ve eğitime çok önem veren bir halk olduğu hesaba katıldığında çocukları ve gençleri gözaltına almanın yol açtığı tahribat daha iyi anlaşılır. Sorgulamalar sırasında arkadaşlarını ihbar etmeye ve işbirlikçiliğe zorlanıyorlar; direnirlerse ailelerinin çalışma izninin iptal edileceği tehdidiyle karşılaşıyorlar. Ayrıca hapiste birçok genç uyuşturucuya alıştırılıyor.  

Arkeolojik Kazılar

(ABD'nin İsrail Büyükelçisi David Friedman ve Beyaz Saray'ın Ortadoğu Elçisi Jason Greenblatt Silvan mahallesinin altında duvarı son baltayı vurup Hac Yolu'nu açarken, 30.6.2019)

Arkeoloji, Filistin topraklarının Yahudileştirilmesinde önemli bir araçtır. Bunlardan en kritiği, arkeolojik kazıların 1996’da Eski Şehir’in ve Harem-i Şerif’in altında resmen başlatılmasıydı. 2000 yıl evvel Romalılar eliyle yıkılmış tapınaklarından nasıl bir iz bulabildikleri koskoca bir soru işareti olsa da yerin altında kurdukları sözde “Dâvûd Şehri”nde[16] yahudi ve hıristiyan hacılar kutsal ve tarihî bir yolculuğa çıkartıyorlar. Bu kazılar birçok evin ve dinî yapının temellerini de sarstı; özellikle Silvan mahallesindeki evlerde çatlaklar ve çökmeler var.[17] Eski Şehir surlarının dibindeki 50 bin nüfuslu Silvan’ın asıl önemi, İsrail’in Tevrat’taki Kudüs’ü yeniden ihya ve inşa etme projesi bağlamında “Dâvûd Şehri”nin girişinde bulunması. Dolayısıyla mahalleyi ev ev ele geçirme mücadelesi uzun yıllardır sürüyor.  

(Silvan Mahallesinde tünellerden etkilenerek duvarları çatlayan bir ev)


(Eski Şehir, Harem-i Şerif ve Silvan'ın altındaki tünelin güzergahı)

Harem-i Şerif’i Bölme

Son yıllarda Yahudileştirme politikasının merkezinde “Tapınak Dağı” dedikleri Harem-i Şerif’i zamansal ve mekânsal olarak bölme girişimleri de var. Günde iki defa baskınlar düzenleyen Tapınakçı gruplar, artık salt ziyaretle yetinmeyip ibadet de etmeye çalışıyorlar. Harem-i Şerif avlusunda talmudik ayinler, Tevrat okuma dersleri ve zaman zaman sessiz ibadet yapıyorlar. Geçtiğimiz günlerde İsrail Sulh Mahkemesi’nin yahudilerin “Tapınak Dağı”nda sessiz ibadetine hukukî bir engel olmadığı yönündeki kararı, mevcut statükoyu değiştirecek çok kritik bir adımdı. İsrail’in 2003’te kapattığı Harem-i Şerif içindeki Babu’r-Rahme Mescidi’ni sinagoga dönüştürme hedefi, Filistinlilerin verdiği büyük mücadeleler sayesinde her defasında akim kaldı, ama rafa kalkmadı. Bu arada Ürdün’e bağlı İslamî Vakıflar İdaresi’nin lağvedilip Harem-i Şerif’in dışı gibi içinin de İsrail egemenliğine geçmesi ve Mescid-i Aksâ’nın yıkılıp Tapınağın yeniden inşa edilmesi çağrıları da artıyor. Yahudi kutsal günlerinde müslümanların Mescid-i Aksâ’ya ve hıristiyanların da kiliselerine erişimleri ve ibadetleri de engellenmeye çalışılıyor. Son dönemde Mescid-i Aksâ’yı korumaya çalışan etkili Filistinlilere yönelik İsrail güvenlik güçlerinin gözaltıları ve uzaklaştırma kararları giderek artıyor.

Erişimin engellenmesi demişken bir de not düşelim: 1990’ların ortasından itibaren hiçbir Gazzeli (2 milyon) Kudüs’e gidemiyor. Yurtdışındaki mülteci Filistinliler (5,6 milyon) de 1948’den beri aynı kaderi paylaşıyor. 2000’lerde inşa edilen duvarlar ve kontrol noktaları yüzünden Batı Şerialılar (3 milyon) ise İsrail otoritelerinden izin almadan Kudüs’e giremiyor. Kısaca bugün İsrail içinde yaşayan 1948 Filistinlileri (1,9 milyon) ile Kudüs nüfusu (320-350 bin) dışında Filistinliler, Mescid-i Aksâ’yı ya hiç göremiyor ya da özel izinle ziyaret edebiliyor.

Psikolojik Çökertme

Kudüslüleri terke zorlamak için uygulanan her bir ırkçı-ayrımcı politikanın psikolojik çökertme boyutu da var. Yukarıda bir kısmını zikrettiğim politikalar gençlerin değer duygusunu yitirtiyor, güveni sarsıp ve aile bağlarını kopartıp bireyselleştiriyor, ümitlerini ve gelecek beklentilerini tüketiyor; yetişkinlerin aile içi ve toplumsal rollerini layıkıyla gerçekleştirmelerini engelliyor, öz saygıyı yitirtiyor, depresyona sokuyor, öğrenilmiş çaresizliği aşılıyor.[18]

Gördüğünüz gibi Kudüs’te yaşamanın bedeli çok ama çok ağır. Hemen her Kudüslünün evinde bir korku, bir belirsizlik yahut fakirlik var. On yıllardır akıl almaz zorluklara maruz kalmalarına rağmen hâlâ ve inadına aktif veya pasif direnişi sürdürüyorlar, terk etmiyorlar. Onları ayakta tutan şey, tabii ki Mescid-i Aksâ’yı canları ve malları pahasına korumak. Bu bakımdan Filistinlilere ne çok şey borçlu olduğumuzun farkında mıyız?

 



[1] “A Rock and a Hard Place: What is it like to live In Jerusalem?”, 2. Bölüm, Al Jazeera Belgeseli, 7.4.2019, https://www.aljazeera.com/program/featured-documentaries/2019/4/7/a-rock-and-a-hard-place-what-is-it-like-to-live-in-jerusalem

[2] İsrail’in yeni dijital teknolojiyle Filistinlileri nasıl kontrol altında tuttuğuna ilişkin ayrıntılı bilgi için bkz. Jonathan Cook, “İsrail’in Casus Teknolojisi Nasıl Hayatımızın Derinliklerine Ulaştı?”, Middle East Eye, 11.11.2019, http://ortadogugunlugu.blogspot.com/2019/11/jcook-israilin-casus-teknolojisi-nasil.html

[3] Meron Rapoport, “Greater Jerusalem: Israel’s failed Project”, Middle East Eye, 23.3.2016, https://www.middleeasteye.net/opinion/greater-jerusalem-israels-failed-project

[4] Ayrıntılı bilgi için bkz. “Israel: Jerusalem Palestinians Stripped of Status”, Human Rights Watch, 8.8.2017, https://www.hrw.org/news/2017/08/08/israel-jerusalem-palestinians-stripped-status

[5] Kudüs belediye sınırlarının büyümesi ve imar planları için bkz. “Right to Develop: Planning Palestinian Communities in East Jerusalem”, UN Habitat, 2015, https://reliefweb.int/sites/reliefweb.int/files/resources/Right%20To%20Develop.pdf

[6] “Kudüs: Kendi evini yıkmak”, Al Jazeera Turk, 18.10.2015,  https://www.youtube.com/watch?v=zjUBd2rl8ws

[7] Kenize Mourad, Toprağımızın Kokusu: Filistin ve İsrail’in Sesleri, s.15.

[8] Hamada Fara’na, “A dark day in Jerusalem”, Middle East Monitor, 24.7.2019, https://www.middleeastmonitor.com/20190724-a-dark-day-in-jerusalem/

[9] Yahudi yerleşimcilerin ve yerleşimci örgütlerin Filistinlilerin evlerini nasıl ele geçirdiğine ilişkin bir örnek olarak bkz. “A Rock and a Hard Place: What is it like to live In Jerusalem?”, 1. Bölüm, Al Jazeera Belgeseli, 31.3.2019, https://www.youtube.com/watch?v=WnhlubuhC5E

[10] “Selling Jerusalem: Middlemen sell Jerusalemite homes to settlers”, Al Jazeera, 14.3.2019,

https://www.aljazeera.com/features/2019/3/14/selling-jerusalem-middlemen-sell-jerusalemite-homes-to-settlers

[11] Mea Şearim Mahallesi için bkz. Laurent Perpigna Iban, “In pictures: The ultra-Orthodox Jews who back Palestine”, Middle East Eye, 3.8.2019, https://www.middleeasteye.net/discover/in-pictures-ultra-orthodox-jews-jerusalem-mea-shearim

[12] Jonathan Cook, “How Israel is ‘cleansing’ Palestinians from Greater Jerusalem”, Middle East Eye, 23.11.2017, https://www.middleeasteye.net/news/how-israel-cleansing-palestinians-greater-jerusalem

[13] A.g.m.

[14] “A Rock and a Hard Place: What is it like to live In Jerusalem?”, 1. Bölüm, Al Jazeera Belgeseli, 31.3.2019, https://www.youtube.com/watch?v=WnhlubuhC5E

[15] Chloé Benoist, “Stolen childhood: Life after prison for Palestinian minors”, Middle East Eye, 12.3.2018, https://www.middleeasteye.net/features/stolen-childhood-life-after-prison-palestinian-minors

[16] Harem-i Şerif’in altındaki kazılarla tarihin yeniden inşası ve “Davud Şehri” hakkında ayrıntılı bilgi için bkz. Par Juman Abu Arafeh, “How Israel’s archaeological excavations work to rewrite history in Jerusalem”, Middle East Eye, 22.7.2020, https://www.middleeasteye.net/fr/node/179646

[17] İsrail’in arkeolojik kazılarının Silvan mahallesine etkisi konusunda ayrıntılı bilgi için bkz. Mustafa Abu Sneineh ve Lubna Masarwa, “Silwan, a Palestinian community torn apart by Israel’s dig to find ‘lost city’”, Middle East Eye, 23.2.2018,  https://www.middleeasteye.net/fr/news/tunnels-silwan-631603974

[18] İşgalin Kudüslüler üzerindeki psikolojik etkisine dair ayrıntılı bilgi için bkz. Samah Jabr, “The occupation in my office: Speaking sense to power in therapeutic work”, Middle East Eye, 3.6.2019, https://www.middleeasteye.net/opinion/occupation-my-office-speaking-sense-power-therapeutic-work