11 Kasım 2020 Çarşamba

J.TEPPERMAN&A.TOOZE: TRUMP AMERİKASI’NIN BAŞKANI BİDEN MI?

 

 TRUMP AMERİKASI’NIN BAŞKANI BİDEN MI?

 

Biden Kazansa Bile Bu Artık Trump’ın Amerika’sı

Jonathan Tepperman (Foreign Policy dergisi yazı işleri müdürü)

Foreign Policy, 4 Kasım 2020

Küresel Ekonomi için En Kötü Seçim Sonucuna Hoş Geldiniz

Adam Tooze (Tarih profesörü, Columbia Üniversitesi’ne bağlı Avrupa Enstitüsü müdürü)

Foreign Policy, 4 Kasım 2020

 

Tercüme ve editoryal katkı: Zahide Tuba Kor

 

NOT: Bu özet tercüme Fikir Turu web sitesinde 6.11.2020 tarihinde yayınlanmıştır. https://fikirturu.com/jeo-strateji/trump-amerikasinin-baskani-biden-mi/

Jonathan Tepperman’a ait, İngilizcesi “Even if Biden Wins, It’s Trump’s America Now” başlığıyla yayınlanan yazının tamamını okumak için TIKLAYINIZ. 

Adam Tooze’a ait, İngilizcesi “Welcome to the Worst Election Outcome for the Global Economy” başlığıyla yayınlanan yazının tamamını okumak için TIKLAYINIZ. 


NOT: Blogda yer alan 800 küsur içeriğe http://ortadogugunlugu.blogspot.com.tr/2018/01/bu-blogda-neler-var.html linkinden toplu olarak ulaşabilirsiniz.

Kaynak göstermeden blogdaki yazı, tercüme ve infografikleri kullanmamanız önemle rica olunur.

 

Özet: Biden zafer kazansa bile artık “Trump’ın Amerikası” olgusu bir gerçek. Peki, Biden bölünmüş ABD’de hangi yaralara merhem olabilir? Sonuç ne olursa olsun, kaybeden neden küresel ekonomi?

 

Aylardır Amerikan seçimlerinin sonucu merakla bekleniyordu. Siyasal ve toplumsal kutuplaşmanın zirvesindeki Amerikan halkı, tarihinde nadir görülen bir şeyi yaparak oy vermeye koştu. Çok büyük bir ihtimalle kıl payı, Cumhuriyetçilerin adayı Donald Trump kaybedecek ve Demokratların adayı Joe Biden kazanacak. Ancak her iki tarafta da hayal kırıklığı yaratan bu başa baş sonuç Biden’ın zaferi olmayacak. Zira karpuz gibi ortadan ikiye bölünen Amerikan toplumunda 2020 seçimleri, Trump’ın ve Trumpçılığın ne denli benimsendiğini gözler önüne serdi. Bu şartlar altında zayıf bir iktidar ve kendine güveni artmış güçlü bir muhalefet denkleminde önümüzdeki dönemde daha güçsüz ve istikrarsız bir Amerika göreceğimiz aşikar.

Seçimin ertesi günü Foreign Policy dergisinde yayınlanan iki yazı, tam da siyasi ve iktisadi alanda nasıl bir Amerika’yla karşı karşıya olduğumuzu ele alıyordu.

 

“Biden kazansa bile bu artık Trump’ın Amerika’sı”

Bunlardan birincisi, derginin yazı işleri müdürü Jonathan Tepperman imzalı. “Biden Kazansa Bile Bu Artık Trump’ın Amerika’sı” başlıklı yazıda Tepperman, başa baş biten bu seçimi kim kazanırsa kazansın artık hepimiz Trump’ın Amerika’sında yaşıyoruz, diyor.

Yazara göre, seçimlerin en önemli sonuçlarından biri yarışın başa baş bitmesi ve asıl büyük soru bunun ne anlama geldiği. Uzmanlar, Başkan Donald Trump’ın güç gösterisini çeşitli şekillerde açıklamaya çalışsalar da “bu rasyonelleştirmeler tüm hikayeyi anlatmıyor. En önemlisi de -Beyaz Saray’ı her kim kazanırsa kazansın- Amerikan seçmeninin neredeyse yarısının yüzyılın en ciddi sağlık krizini çarpıcı şekilde yüzüne gözüne bulaştıran beyaz milliyetçisi bir seri yalancıyı desteklediği gerçeğine açıklama getirmiyor.”

“Dahası Trump’ın aleni insafsızlığını ve cinsiyetçiliğini, yönetim ve dünya hakkındaki ilgisizliğini ve bilgisizliğini, dürüstçe oynama ve hukukun üstünlüğü gibi geleneksel Amerikan değerlerini hor görmesini ve -kusurlarına rağmen yıllar yılı barışı ve refahı sağlayan- yurtiçi ve yurtdışındaki yönetişim kurumlarını yıkma hevesini bilerek görmezden geldiler veya isteyerek benimsediler. 2016’da bazı Cumhuriyetçiler, Trump hakkında fazla bir şey bilmedikleri için ya da makamının sorumluluklarının zamanla onu bir devlet adamına dönüştürebileceği beklentisiyle oy verdi. Ama bugün kimse bunu iddia edemez. Artık hepimiz Trump’ın kim olduğunu gayet iyi biliyoruz.”

Yazar şöyle devam ediyor: “Trump’ın bu sefer 2016’dan daha fazla oy kazandığı, Latin ve siyahi seçmenler arasındaki itibarını artırdığı ve Cumhuriyetçi Parti’nin Senato çoğunluğunu elinde tutacağı gerçeğini hesaba katarsanız, tek bir sonuca varırsınız: 2016 seçim sonucu bir şans eseri değildi. 2020 seçimini kim kazanırsa kazansın, artık hepimiz Trump’ın Amerika’sında yaşıyoruz.”

 

Trump bundan sonra Amerikan siyasetini nasıl etkileyebilir?

Peki, yazar niçin bu kanaatte?

“Her şeyden evvel, Trump ve partisinin güç gösterisi, -seçimi ister kazansın ister kaybetsin- Trump’ın gitmeyeceği ve Cumhuriyetçi Parti’nin de onu yüzüstü bırakmayacağı anlamına geliyor.”

Oysa yazara göre, seçimden evvel Trumpçılığın sona ereceği kesin gibi görünüyordu. “Giderek daha fazla sayıda Cumhuriyetçi, -sessizce- partinin reforma ihtiyacı olduğunu ve bir dört yıl daha Trump’la kalmanın hepsinin kıyameti olacağını savunuyordu. Senatör John Cornyn gibi sadık yandaşlar bile başkandan uzaklaşmaya başlamıştı.”

Yazar, Trump ve destekçileri bu kadar iyi bir iş çıkardığına göre, Cumhuriyetçilerin çoğunun yakın zamanda Trump’tan veya Trumpçılıktan çark edeceğini düşünmek artık zor kanaatinde. Bu noktada Tepperman önemli bir noktaya parmak basıyor: “Partisinin ve halkın yarıya yakınının desteğini arkasına alarak güçlenmiş bir Trump, -ister başkan ister muhalefet lideri isterse serbest tweet atıcı ve medya yıldızı olarak- muazzam boyutta dikkat ve destek çekmeye devam edecek ve bunu, Demokratların gözlerini korkutup altlarını oymak ve son dört yıldır verdiği aynı hırçın, gerçek dışı, ‘bize karşı uzmanlar ve diğer herkes’ tarzındaki mesajını zorla kabul ettirmek için kullanacak. Cumhuriyetçi ‘Trump’a Aslacılar’, yani yetkin yönetim tarzına, kurumların önemine ve en azından temelde bir ulusal birliğin tesisine kendisini adamış eski Cumhuriyetçi Parti yetkilileri marjinal kalacak veyahut partiyi tamamen terk edecek.”

Tepperman’a göre seçimin sonuçları vahim olacak. “Cumhuriyetçiler Beyaz Saray’ı kazanırsa veya kaybedip Senato’yu elinde tutarsa, son dört yıldaki politika felci devam edecek, hatta daha da kötüye gidecek. Dahası, eski Başkan Yardımcısı Joe Biden başkanlığında da işler daha iyi olmayabilir. Kongre’yi kontrol eden başkanlar bile, -genellikle yasama desteğini kaybettikleri- ilk ara seçimler öncesinde nadiren birkaç büyük iş başarırlar. Eğer ki Biden başkanlık unvanını kazanırsa, -Senato zaferini buna ekleyemezse (ki bu pek muhtemel görünmüyor)- bu kadarını bile yapamayabilir.”

Yazara göre ABD’nin önündeki en önemli dert bu.

 

Biden Trump’ın izlerini silebilir mi?

“Biden, Washington’daki tonu değiştirmeye çalışsa bile, (…) Cumhuriyetçiler ‘istemezük’ partisi olarak kaldığı sürece, bunu başarma şansı sıfıra yakın. Bölünmüş bir hükümet altında pandemi ve ekonomi gibi devasa sorunlarda daha fazla eylemsizlik görmemiz muhtemel; zira Biden, pandemi konusunda kendi yürütme yetkisini kullanarak bazı iyileştirmeler yapabilirse de, ekonomi alanında Kongre olmadan pek bir şey yapamaz. Eğer ki Biden, pandeminin etkilerini hafifletmeye dönük yardımları ve diğer hükümet harcamalarını Kongre’den geçiremezse, piyasalar bata çıka işleyecek ve mali istikrarsızlık artacak. Amerikan yönetiminin tüm erkleri koordineli çalışmazsa pandemi çok daha kötüye gidecek.”

“Bu nedenle Beyaz Saray’ı kim kazanırsa kazansın, Trump’ın Amerika’sı (…) daha fazla kendi kendini sürdüren işlevsizlik anlamına gelecek. Hükümetin yardım edememesinden duyulan öfke ya da Cumhuriyetçilerin hükümetin (virüsün yayılmasını sınırlandırmak için kısıtlamalar yoluyla) yardım etme girişimlerine öfkesi, ülkenin zaten içinde bulunduğu kısır kutuplaşmayı yalnızca daha da yoğunlaştıracak, iki partinin iş birliği şansını daha da azaltacak ve muhtemelen şiddete yol açacak.”

 

Biden kutuplaşmaya merhem olabilir mi?

Tepperman’a göre Biden’ın ulusun bölünmüşlüklerine merhem olma ve herkesi bir araya getirecek şekilde yönetme hedefi, artık yapılması oldukça zor bir iş.

Zira “Obama’nın aynısını yapma girişimleri, yalnızca Cumhuriyetçilerin asiliğini ve yaygaracılığını körükledi ve halkın büyük bir bölümünü, [Obama’nın Amerikalı değil Kenyalı olduğu iddiasıyla Amerikan başkanı olamayacağını savunan bir hareket olan] birtherism’in ve (bir kısmı sonunda QAnon’a [yani dünya genelinde Şeytana tapan bir pedofili topluluğu olduğunu ve politikacılar, medya ve Hollywood üzerinden dünyayı kontrol ettiğini, Başkan Trump’ı devirmek için kumpaslarla gizli bir savaş yürüttüğünü iddia eden aşırı sağcı bir gruba] dönüşen) diğer komplo teorilerinin tehlikeli fantezi diyarına sürükledi.

Ve şimdi Trump’ın yaklaşımı, tüm çirkinliğine rağmen, ülkenin neredeyse yarısı tarafından çarpıcı bir şekilde benimsendiğine göre, Biden gibi bir başkanın fark yaratacak kadar işleri yoluna sokacağını düşünmek zor. Ve Trump gibi bir başkanın ise bunu deneyeceğini dahi düşlemek imkansız.”

 

Küresel ekonomi için en kötü seçim sonucu

Foreign Policy’de yayınlanan ikinci yazı ise Columbia Üniversitesi’ne bağlı Avrupa Enstitüsü müdürü olan tarih profesörü Adam Tooze’a ait. “Küresel Ekonomi için En Kötü Seçim Sonucuna Hoş Geldiniz” başlıklı bu yazıda Tooze, seçimin ertesi sabahı bahis borsasında Joe Biden’ın kazanma şansına %60 verilse de “Kazanmak var, kazanmak var.” diyerek aslında bu galibiyetin ne menem bir şey olduğunu şöyle anlatıyor:

“Karar vericilerin ve dünya ekonomisini yönlendiren piyasaların umduğu, ABD’nin koronavirüs krizine yeni ve tutarlı bir cevap vaat eden bir sonuçtu. Altyapı ve iklim değişikliği gibi uzun vadeli meselelere ABD’nın vereceği yanıtlar için bir yol haritası istiyorlardı. Bunu sağlamak için gerekli olan şey, Amerikan ekonomisinin Merkez Bankası’nın erişemediği kısımlarını canlandıracak geniş çaplı bir mali programdı. Tabii bu, Amerika’daki büyük para sahiplerinin yeknesak biçimde Biden/Harris listesini desteklediği veya iş dünyası seçkinlerinin eğitimin finansmanı, çocuk bakımı veya sağlık konusunda ilerici bir gündeme rağbet ettiği anlamına gelmez. Ancak Donald Trump’a kıyasla, Demokratların net galibiyet elde edeceği beklentisi, en azından Amerika’nın çıkmazına tutarlı bir yanıt sunuyordu. (…)”

“Ardından 3 Kasım akşamı saat 21.30 civarında Demokratlar lehine mavi dalganın bir fantezi olduğu netleşti. Biden ucu ucuna bir zafer kazanabilir. Ama bu gerçekleşse bile Beyaz Saray’a siyasi bir yükseliş dalgasıyla taşınmayacak. ABD derinlemesine bölünmüş durumda. Trump, vaktinden evvel zafer iddia ederek sonucun meşruiyetine daha şimdiden gölge düşürdü.”

Yazara göre bu, en kötü durum senaryosu. “En muhtemel sonuç, (Senato’da Cumhuriyetçilerin kontrolü sürdürmesiyle) Kongre ile Beyaz Saray’ın [iki parti arasında] bölünmüşlüğü, mali politikanın felç oluşu ve sadece Amerikan ekonomisinin değil, tüm küresel ekonominin temel dayanağı olarak Amerikan Merkez Bankası’na bağımlılığın devam etmesi olacak. Bu da gelecekteki mali istikrarsızlık riskini artırıcı ve finansal varlıklara sahip zengin azınlığa fayda sağlayıcı dengesiz finansal balonlara davetiye çıkaracak. Koronavirüsün yol açtığı ekonomik zarara gelince, bunu aşmanın hala en çıkar yolu aşı olarak görünüyor.”

“Bu da hikayenin akışı değiştikçe, paranın iki yöne, yani -fiyatları artıran ve getirileri düşüren- Hazine tahvillerine ve NASDAQ vadeli işlemlere doğru kaydığı dönemlere bir işaret. Amerikan çıkmazının derinleşme tehlikesiyle karşı karşıyayken bunlar güvenli olana doğru birer kayış; ancak gerçek ve sürdürülebilir bir toparlanmadan uzak.”


6 Kasım 2020 Cuma

Z.T.KOR: AMERİKAN SEÇİMLERİNİN SONUCUNA DAİR TWITTER PAYLAŞIMLARIM

 

AMERİKAN SEÇİMLERİNİN SONUCUNA, İSRAİL İLE AMERİKAN YAHUDİLERİNİN VE HRİSTİYAN EVANJELİKLERİN İLİŞKİSİNE DAİR TWİTTER PAYLAŞIMLARIM

4 Kasım 2020

Seçimleri çok çok büyük bir ihtimalle Biden kazandı. İsrail kanalı i24’te Yahudilerin ABD seçimlerindeki tutumu tartışıldı.

Amerikalı Evanjelik aktivist ve yazar Joel Rosenberg durumu çok iyi özetledi: “Amerikalı Yahudilerin çoğu Biden’a oy verdi; İsrailli Yahudilerin kahir ekseriyeti ile Amerikalı Hristiyan Evanjeliklerin kahir ekseriyeti Trump’ı destekledi. Amerikalı Yahudiler ile İsrailli Yahudiler arasındaki fark bağdaşamaz şekilde genişlerken İsrailli Yahudiler ile Amerikalı Evanjelikler birbiriyle giderek örtüşüyor.”

Aynı programda konuşan bir Amerikalı Yahudi de dedi ki “Bizler Trump’ın ırkçılığı, beyaz üstünlüğü, azınlıkları dışlamasından çok rahatsızız ve endişeliyiz; bizim derdimiz ABD’nin temel meseleleri ve bu ülkedeki geleceğimiz. Netanyahu ile Trump’ın gündemi bizim gündemimiz değil.”

Programda, eğer Amerikalı Yahudilerin kahir ekseriyeti Trump’a oy verseydi seçimi kazanabilirdi de dediler.

Bu sözler durumu iyi özetliyor. Netanyahu ölümüne Trump’ı destekledi; ama Amerikan Yahudilerini ikna edemedi. Dün İsrail ve dünyadaki sinagogların çoğunda Trump kazansın diye dualar edilmiş.

Yahudiler içindeki bu farkları/fay hatlarını iyi bilmek lazım. Ayrıca İsrail’i kuran ve ayakta tutanların, Yahudilerden daha fazla Evanjelik Hristiyanlar olduğunu da bilmek gerek. Yani Evanjelikler, Yahudilerden fazla ‘Yahudici’dir. 2020 Amerikan seçimleri bunun iyi bir kanıtı.

Trump destekçisi Evanjelik Joel Rosenberg şunu da söyledi: “Biden’dan duyduğumuz endişe, çok zayıf bir lider olması. Dünyada Amerikan imajını iyice zayıflatacak. İsrail ve Körfez ülkeleriyle ilişkileri sarsacak. Türkiye-İran-Rusya arasında kurulmakta olan ittifakın önünü açacak.”

Ayrıca Biden’ın kılpayı kazanacak olmasından sadece Cumhuriyetçiler değil, Demokratlar da hayal kırıklığı içinde. Çünkü Biden’a daha yüksek bir oy bekliyorlardı. Programda Amerikalı Yahudi’nin söylediği şu söz de dikkat çekiciydi: “Biden kazansa bile toplumda kökleşen Trumpçılık ortadan kalkmayacak. Bu tedirgin edici bir durum.”

Seçim sonucunu Trump’ın ve Trump taraftarlarının kabullenmeyeceği kesin; -partisi destek vermese de- konuyu mahkemeye taşıyacağı da aşikar. ABD’de önümüzdeki aylarda sokaklar epeyce karışacak. Karpuz gibi tam ortadan yarılmış ABD’de siyasal ve toplumsal kriz kapıda.

Geçtiğimiz bir sene içinde hükümet kurulamadığı için İsrail’de üç defa erken seçime gidildi. Her seçimin arifesinde Trump Netanyahu kazansın diye elinden gelen her şeyi yaptı; Golan işgalini tanımaktan tutun tüm Yahudi yerleşimlerini meşru saymaya kadar her türlü hediyeyi verdi. Ama Netanyahu istediği hükümeti kuracak çoğunluğu elde edemedi. Koronavirüs olmasa İsrail dördüncü seçime de giderdi; zaten İsrail’de yeni bir seçim de kapıda… Amerikan seçimleri arifesinde de Netanyahu Trump’ın kazanması için elinden gelen her şeyi yaptı; ama büyük ihtimalle Trump kılpayı kaybetti. Amerikan tarihinde İsrail’e Trump kadar her istediğini veren bir başkan daha çıkmamıştı. 2020 Amerikan seçimlerini iyi okumak lazım. Zihnimizdeki birçok basmakalıp çözümlemeyi çökerten sonuçlar içeriyor.

İsrail kanalı i24, Netanyahu’nun geçtiğimiz dönemde çok fazla Trump’a yatırım yapıp onunla özdeşleştiğini, yeni Amerikan başkanı yemin edip göreve başlamadan İsrail’de erken seçim kararı alınabileceğini, İsrail siyasetinin de -tıpkı ABD gibi- en sallantılı dönemlerinin birinden geçtiğini söyledi. Ben de bir ekleme yapayım. Netanyahu’nun kaderi de Trump gibi olabilir; tıpkı ülkelerinin kaderi de benzer olabileceği gibi.

Bu arada yazmadan geçemeyeceğim. Amerikan seçimlerini sanki Türk seçimleriymiş gibi partizanca izleyenleri garipsiyorum. Evet, Türkiye için Bidenlı bir ABD, Trumplı bir ABD’den daha zor geçecektir. Ama Trump’ın inşa ettiği yeni Ortadoğu ittifakının baş hedefi İran kadar Türkiye’dir. Dolayısıyla Trump kazansaydı da bu dönem İran’dan sonra baskı ve tecrit sırası Türkiye’ye gelecekti. Türkiye ile ABD’nin tehdit algıları ve çıkarları artık çok farklı. Değil Biden veya Trump, Cumhurbaşkanımız Erdoğan ABD başkanı seçilseydi bile Türk-Amerikan ilişkileri kolay kolay düzelemez.

ABD seçimlerinin sonucu ne olacak diye soranlara hep şunu söyledim: Kim kazanırsa kazansın sonuç kaos olacak. Kitleler sokaklara dökülecek, olaylar çıkacak. Seçimlerden sonra mısırları patlatıp ekran başına geçin; komedi ile trajedi arasında gidip gelen uzun bir film seyredeceğiz…

Artık iç ve dış politikada çok daha zayıf ve karizması çizilmiş bir ABD olacak. Ekonomik istikrarsızlık derinleşecek. Belki Trump gibi renkli ve dengesiz bir lider başkanlıktan gidecek ama Amerikan sistemini dengesizleştirmeyi sürdürecek. Trump’ın deyimiyle “Sleepy Joe” ABD için bir kurtarıcı olabilir mi, zor görünüyor.

Son olarak Joe Biden seçimleri kazanırsa Amerikan tarihinin 2. Katolik başkanı olacağını biliyor musunuz? İlki, 1961-1963’te görev yapan ve suikasta kurban giden John F. Kennedy idi. Amerikan tarihinde WASP (beyaz, Anglo-Sakson, Protestan) başkanlar geleneğini Kennedy ve Obama’dan sonra bozan 3. başkan olacak.

 


27 Ekim 2020 Salı

S.BRANNEN: 2025-2030’A DAİR DÖRT SENARYO


2025-2030’A DAİR DÖRT SENARYO


Samuel Brannen (Stratejik ve Uluslararası Araştırmalar Merkezi (CSIS) kıdemli uzmanı ve Risk ve Öngörü Grubu Direktörü)

Stratejik ve Uluslararası Araştırmalar Merkezi (CSIS), 16 Eylül 2020


Tercüme ve editoryal katkı: Zahide Tuba Kor


NOT: Bu özet tercüme Fikir Turu web sitesinde 1.10.2020 tarihinde yayınlanmıştır. https://fikirturu.com/jeo-strateji/2025-2030a-dair-dort-senaryo/6


İngilizcesi “Four Scenarios for Geopolitical Order in 2025-2030: What Will Great Power Competition Look Like?” başlığıyla yayınlanan yazının tamamını okumak için TIKLAYINIZ. 


NOT: Blogda yer alan 800 küsur içeriğe http://ortadogugunlugu.blogspot.com.tr/2018/01/bu-blogda-neler-var.html linkinden toplu olarak ulaşabilirsiniz.

Kaynak göstermeden blogdaki yazı, tercüme ve infografikleri kullanmamanız önemle rica olunur.


Özet: ABD düşünce kuruluşu CSIS’in gelecek tahmini senaryolarına göre, yeni dünya düzenini, aşıyı kimin bulacağı belirleyecek. ABD-Çin dengesinin nasıl kurulacağı üzerine şekillenecek dünyayı gevşek bir çok-kutuplu düzen bekliyor.

 

Bundan 19 yıl önce Amerikan Başkanı George W. Bush, 11 Eylül saldırılarını bahane ederek giriştiği askerî müdahalelerle yeni muhafazakârların (neo-conlar) 21. yüzyılı ‘yeni Amerikan yüzyılı’ haline getirme projesini hayata geçirmeyi üstlenmişti.

Gelinen noktada karşımızda, pax-Americana hayalinden ‘Önce Amerika’ politikasına dönen ve dünyadaki taahhütlerinden bir bir geri çekilen bir ABD var. Karşısında da, ‘Kuşak ve Yol’ inisiyatifiyle Afro-Avrasya boyunca jeopolitik ve jeoekonomik öneme haiz bölgeleri birbirine bağlamaya çalışan Çin.

Bir süredir tek-kutupluluktan çok-kutuplu bir dünya düzenine geçişin sancıları çekilirken COVID-19’la birlikte büyük güçler arası rekabet iyice öngörülmesi zor bir hal aldı.

Stratejik ve Uluslararası Araştırmalar Merkezi (CSIS) Risk ve Öngörü Grubu Direktörü Samuel Brannen, CSIS’ın uzman ekibiyle (Stirling Haig, Habiba Ahmed, Brian Katz, Lindsey Sheppard ve Joseph Federic) birlikte 2025-2030 döneminde küresel güvenlik ortamını ve büyük güç rekabetini şekillendirecek önemli jeopolitik, askerî ve teknolojik eğilimleri araştırarak, konuyla ilgili bir makale kaleme aldı.

Çalışmada kapsamlı bir literatür taramasının ardından Pentagon başta olmak üzere önde gelen savunma ve güvenlik uzmanlarıyla görüşmeler gerçekleştirerek bir tehdit matrisi geliştirmişler. Ulaştıkları önemli bulguları 16 Eylül tarihinde “2025-2030’da Dört Jeopolitik Düzen Senaryosu: Büyük Güç Rekabeti Neye Benzeyecek?” başlığı altında CSIS web sitesinde yayınladılar.

Brannen ve ekibi, COVID-19’un kalıcı birincil ve ikincil dereceden muhtemel etkileri de dâhil olmak üzere 2025-2030’un değişen jeopolitiğini keşfetmek için dört ayrı senaryo üretti. Senaryolar, ABD ve Çin’in mukayeseli gücü ve nüfuzu ile aralarındaki etkileşimin yanı sıra, diğer büyük Amerikan müttefikleri ve hasımlarının ayrıntılı değerlendirmesine odaklanıyor.

Araştırmanın temel bulguları özetle şu şekilde:

Dünya düzeni hızla parçalanıyor

Dünya düzeni, izlenecek net bir düzenleyici ilke olmaksızın parçalanıyor. Bu dönüşen jeopolitik içinde belirleyici en önemli değişkenler, ABD ve Çin’in mukayeseli nüfuzu ve liderliği ile aralarındaki ikili ilişkiler.

Senaryolar, ABD ve Çin’in mukayeseli nüfuzunun ve etkileşiminin, bu zaman diliminde dünyanın dört bir yanındaki kilit bölgelerde uluslararası görünümü tanımlamada baskın bir rol oynayacağını ortaya koyuyor. Her iki ülkenin de COVID-19’dan görece toparlanması ve ne ölçüde zayıflayarak veya güçlenerek çıkacakları, gelecekteki jeopolitik görünümü şekillendirmekte önemli bir rol oynayacak.

Her şey COVID-19 aşısını kimin önce bulacağına bağlı

Projeksiyonu yapanların öngördüğü ilk senaryo, ‘orak çekiç’ adını verdikleri ve Çin’in, COVID-19 aşısını ABD’den önce bulduğu senaryo. Buna göre, Çin askerî ve teknolojik gelişme çabalarını katlıyor, ABD’de iç kutuplaşma devam ediyor ve uluslararası liderlikten çekiliyor.

İkinci ve Ying-Yang adını taşıyan senaryoda, hem ABD hem Çin, etkili ve aynı anda COVID-19 aşısını buluyorlar. Çin iddiasını arttırırken, ABD’nin iddiası biraz azalıyor, iki ülke seçili bazı alanlarda iş birliği yapıyor ve dünya ticareti kısıtlanmalar olmadan devam ediyor.

Üçüncü ve ‘kafatası-kemikler’ adı verilen senaryodaysa, hem ABD hem Çin zayıf. COVID-19 aşısı bulunamamış, 2024’de dünya sürü bağışıklığı geliştirene kadar beklenmedik sosyal olaylar nedeniyle, dünya düzeni yenisi kurulamadan parçalanmaya devam ediyor. ABD, eskisi kadar yoğun olmasa da, mevcut müttefikleriyle ilişkilerini devam ettiriyor fakat görece güçsüzlüğü nedeniyle bazı gelişmelere örneğin Hindistan ve Pakistan’ın karşılıklı giriştiği nükleer saldırılara engel olamıyor.

Dördüncü senaryo ise ABD bayrağının biçimine gönderme yapan ‘yıldızlar ve şeritler’ senaryosu. Bu senaryoda, COVID-19 aşısının bulunmasına ABD öncülük ediyor, Çin başarısız aşı girişimleri nedeniyle iç kargaşaya sürükleniyor, büyümesi yavaşlıyor, ABD ise uluslararası gücünü arttırıyor.

Her durumda rekabet

Görüldüğü gibi, ABD-Çin ilişkisinin tamamen iş birliğine dayalı veya olumlu olduğu hiçbir senaryo yok; her ne kadar ABD’nin gücü ve nüfuzu Çin’inkine denk veya daha büyük olduğunda belirli ortak küresel çıkarlarda iş birliği mümkün olsa da… Tüm senaryolarda ABD-Çin ilişkileri birbiriyle iç içe geçmiş durumda ve yine -Çin’in küresel nüfuzunda çok ciddi bir azalma olması hariç- diğer tüm senaryolarda ikili dinamikler giderek daha rekabetçi bir halde.

ABD, müttefikleri ve ortakları aracılığıyla Çin’in davranışını şekillendirmede sürdürülebilir bir avantaj bulabilir; tabii ancak Washington çok-taraflı bir taahhüt altına girmeye istekli olursa ve diğer ülkeler de ABD liderliğinde bir dünyayı desteklemenin -Çin liderliğindeki veya bağlantısız bir düzene kıyasla- daha tercihe şayan olacağı yönünde bir maliyet-fayda hesaplaması yaparsa. ABD ittifakları, -jeopolitiğin daha değişken ve ortak çıkarların da baskı altında olduğu Asya ve Ortadoğu’ya kıyasla- genel olarak Avrupa’da daha istikrarlı ve öngörülebilir.

Bu senaryolar analizine göre, önümüzdeki on yılda en muhtemel dünya düzeni tek-kutuplu bir düzen veya Soğuk Savaş tarzı çift-kutuplu bir rekabet değil, gevşek bir çok-kutupluluk olacak.

Hangi sonuç olursa olsun, gerek ABD’nin gerekse Çin’in mukayeseli gücü Hindistan, Japonya, Almanya, Fransa, İngiltere ve diğerlerinin nüfuzu ve bağımsız dış ve güvenlik politikaları tarafından sulandırılacak veya dengelenecek. Ayrıca senaryolarda bilhassa Rusya, İran ve Kuzey Kore’nin ‘bozucu’ veya diğer menfur davranışları yüzünden ABD’nin gücü ve nüfuzuna yönelik giderek artan çekişmeler ortaya çıkıyor. Bu zaman diliminde nispi iktisadi güç kaybına rağmen Rusya, ABD ve müttefikleri için en problemli küresel aktör olmaya devam ediyor.

ABD’nin Ortadoğu’ya olan taahhüdünün zayıfladığını hisseden İran, bütün senaryolarda en agresif aktör konumunda.

Kuzey Kore, ABD daha güçlü ve Çin daha zayıfken müzakereye daha açık olmasına rağmen, silah programlarını genişleterek daimî bir meydan okuma olmayı sürdürüyor.

Şiddet yanlısı radikal örgütler bütün senaryolarda faaller, ancak daha yereller ve ulusaşırı nitelikleri azalıyor. ABD’nin nispi zayıflığına ya da -kazanımları pekiştirmeye çalıştıkları- kilit bölgelerden görünüşte geri çekilmesine bel bağlıyorlar.

Senaryolar, Çin-Rusya ilişkilerinde bir dalgalanma öngörüyor. Ancak Rusya’nın gerek Çin gerekse ABD karşısındaki mukayeseli gücünü koruması ve bu ikisinin pozisyonuna göre, kendi avantajını dinamik bir şekilde yeniden dengeleyeceği tahmin ediliyor.

Teknolojik sürprizler olursa…

Teknolojik ve askerî sürpriz 2025-2030’un ‘siyah kuğuları’, yani mevcut düzeni ve dengeleri değiştirme potansiyeline sahip ama öngörülmesi güç gelişmeler.

Senaryoları hazırlayanlara göre, teknolojinin askerî alana uygulanması, devrimselden ziyade evrimsel olacak ancak teknolojik sürpriz de göz ardı edilemez ve -kesin tahmini imkânsız olsa da- birçok bakımdan kaçınılmaz olabilir. Muhtemel stratejik önem sırasına göre izlenecek kilit teknolojiler arasında geleneksel ve nükleer hipersonik silahlar, otonom sistemler ve sentetik biyoloji var.

Gri bölge rekabeti artabilir

Stratejik sürpriz özellikle sorunlu ve sıkıntılı görünüyor ve bunun, yoğunlaşan gri bölge rekabeti [diğer devlet için zararlı olan ve savaş nedeni sayılabilecek faaliyetlerin gayri-resmi şekilde yürütüldüğü rekabet türü] ve potansiyel savaşın ortasında uzayda meydana gelmesi muhtemel.

Birçok senaryoda kasıtsız ve kontrolsüz tırmanma bir endişe konusu, bu da ya yeni stratejik istikrar değerlendirmelerinin ve muhtemel silahların kontrolü görüşmelerinin ya da askerî çatışmaların zeminin hazırlıyor.

Son olarak ABD’nin hasımları, -Washington’ın yanıt vermekte zorlandığı alanlarda siyasi hedeflerini elde ederken konvansiyonel veya nükleer çatışma riskini azaltmaya çalışarak- bütün senaryolarda gri bölge faaliyetlerini artırıyor. Ülkeler arasında konvansiyonel veya nükleer çatışma riski, nispi Amerikan nüfuzuyla ters orantılı bir şekilde artıyor, hem Çin hem de ABD nüfuzunun azaldığı ve özellikle COVID-19’dan küresel toparlanmanın sorunlu olduğu bir dünya düzeninde bilhassa yüksek görünüyor.



R.KAPLAN: İMPARATORLUKLARIN ÖLÜMDEN SONRAKİ HAYATI

 

İMPARATORLUKLARIN ÖLÜMDEN SONRAKİ HAYATI

 

Robert D. Kaplan (Dış Politika Araştırma Enstitüsü (FPRI) Robert Strausz-Hupé Jeopolitik Kürsüsü Başkanı)

16 Ekim 2020,  National Interest

 

Tercüme ve editoryal katkı: Zahide Tuba Kor

 

NOT: Bu özet tercüme Fikir Turu web sitesinde 22.10.2020 tarihinde yayınlanmıştır. https://fikirturu.com/jeo-strateji/imparatorluklarin-olumden-sonraki-hayati/


İngilizcesi “The Afterlife of Empire” başlığıyla yayınlanan yazının tamamını okumak için TIKLAYINIZ. 


NOT: Blogda yer alan 800 küsur içeriğe http://ortadogugunlugu.blogspot.com.tr/2018/01/bu-blogda-neler-var.html linkinden toplu olarak ulaşabilirsiniz.

Kaynak göstermeden blogdaki yazı, tercüme ve infografikleri kullanmamanız önemle rica olunur.

 

Özet: İmparatorluklar ve emperyalizm öldü mü gerçekten? Çin, Rusya ve ABD’nin eylemleri neden emperyal nitelikte? İmparatorlukla arasında ahlaki denklik olur mu? Emperyal güçler kendi iç ekonomilerini nasıl uluslararasılaştırıyorlar?

 

İmparatorluk, günümüzün modern ulus-devlet insanı için karanlık bir kavram. Hele de 16. yüzyıldan itibaren Batı sömürgeciliğinin pençesine düşmüş dünya halkları için imparatorluk kavramı, emperyalizm ile birleştiğinde daha da ürpertici bir hal alıyor. Peki, imparatorluklar gerçekten tarihin derinliklerinde kalmış, modası geçmiş, kötü bir yönetim modeli mi?

Önde gelen jeopolitikçilerden Robert D. Kaplan’a göre değil. Yıllardır kaleme aldığı birçok makalesinde ‘tarih boyuncaen doğal yönetim biçimi’ olarak gördüğü imparatorlukların günümüz devletler sisteminden daha barışçıl ve istikrarlı bir yönetim modeli sunduğunu savunuyor. Mesela altı sene evvel The Atlantic dergisinde yayınlanan “İmparatorluğu Savunma Adına” başlıklı yazısı imparatorluklara bakışının bir özetiydi.

Kaplan şöyle diyordu: “Tarih boyunca yönetişim ve nispi güvenlik, gerek Batı’da gerekse Doğu’da imparatorluklar eliyle sağlandı. (…) İmparatorluklar, -etnisite, kabile ve mezhep savaşlarının yol açtığı anarşiyi asgari düzeyde tutmak suretiyle- binlerce yıldır en tehlikesiz yönetim şekli olarak tebarüz etmişti. Emperyalizmle karşılaştırıldığında demokrasi yeni ve belirsiz bir olgu. (…) Anarşi ile tam devlet kontrolü arasında bir yerde duran emperyalizm, aslında gevşek ve kabul gören bir egemenlik şekliydi. (…) İmparatorluklar, Birleşmiş Milletler’in (BM) şimdiye kadar sağladığı ve muhtemelen bundan sonra da sağlayabileceği barış ve istikrardan katbekat fazlasını tesis ettiler.”

16 Ekim’de National Interest’te yayınlanan “İmparatorlukların Ölümden Sonraki Hayatı” başlıklı makalesinde büyük güç çatışması çağına girerken, yeni jeopolitiğin belirleyici bir öğesi olarak emperyalizmin perde arkasında pusuda beklediğini anlatıyor ve günümüz dünyasının emperyal gerçekliğini ortaya koyuyor.

Avrasya Grubu direktörü ve Yeni Amerikan Güvenliği Merkezi kıdemli araştırmacısıyken geçtiğimiz aylarda Dış Politika Araştırma Enstitüsü (FPRI) Robert Strausz-Hupé Jeopolitik Kürsüsü başkanı olan ve çeşitli dillerde yayınlanmış 19 kitabı bulanan Robert D. Kaplan emperyalizmin daha önce hiç bugünkü kadar kınanmadığını, imparatorlukların ‘günümüz küresel dünyasında hiçbir geleceği yok’ diye düşünüldüğünü hatırlatarak yazısına başlıyor:

“İmparatorluk, daha ziyade ırkçılığın dünya-tarihsel yüzünü temsil eder hale geldi. Peki acaba imparatorluk gerçekten de karanlık bir çağa mı mahkum edildi? Resmî bakımdan hiç şüphesiz; (…) ama işlevsel ve operasyonel anlamda -hele de büyük güç çatışması çağına girerken- emperyalizm, kabullenilmesi zor olsa da, jeopolitiğin kurucu bir ilkesi olarak perde arkasında pusuda bekliyor.”

Kaplan, günümüzde küresel egemenlik için mücadele eden üç ana rakibin sınırları ötesindeki eylemlerini, ismen olmasa da, özü itibarıyla emperyal görüyor. Çin, Rusya ve ABD’nin eylemlerinin neden emperyal nitelikte olduğunu şöyle açıklıyor:

“Doğudan batıya doğru giden Çin’in Kuşak ve Yol İnisiyatifi, İngilizlerin Doğu Hindistan Şirketi’nin ters yönlüsü. Kuşak ve Yol İnisiyatifi’nin Avrasya boyunca uzanan karayolları, demiryolları, boru hatları ve limanlar ağı jeopolitik, ticari ve askeri -yani imparatorluk- mantığına dayalı olup Ortaçağ Tang ve Ming hanedan imparatorluklarının izini takip ediyor. Rusya’nın Baltık ülkeleri ve Beyaz Rusya’dan Balkanlar ve Ukrayna’ya, oradan da Doğu Akdeniz’e kadar uzanan ‘Yakın Çevre’sindeki ülkelerin altını oyma teşebbüsleri, düpedüz Sovyet imparatorluğunun ve gölge bölgelerinin dış hatlarını yeniden yaratmaya yönelik bir girişim. Bu arada ABD, kırılgan da olsa Avrupa ve Uzak Doğu’da on yıllardır mevcut ittifak yapılarını sürdürüyor; Ortadoğu ve diğer yerlerdeki askeri üslerinden bahsetmeye bile gerek yok. ABD, deniz aşırı bölgelerdeki meydan okumalar ve hayal kırıklıkları bakımından emperyalvari bir konumda ve ancak ve ancak modern tarihin diğer dünya imparatorluklarıyla kıyaslanabilir, tıpkı İngiliz ve Fransız imparatorlukları gibi.”

Ahlaki imparatorluk olur mu?

Kaplan, demokratik ABD ile otoriter Çin ve Rusya arasında ahlaki bir denklik kurmanın hiç uygun olmadığı kanaatinde. Tarihten de örnekler vererek ahlakilik konusunu şöyle ele alıyor:

“Küresel çatışma tarihi, çoğu zaman rakip imparatorluklar arasında büyük ahlaki farklılıkları ön plana çıkardı. Roma, tüm kötülükleriyle birlikte, çağının en aydınlanmış imparatorluğuydu. Habsburg ve Osmanlı imparatorlukları, kayda değer kozmopolitliği ve azınlıkları açıkça korumasıyla, aslında Birinci Dünya Savaşı’ndaki hasmı olan -şiddetli antisemitizmi coşkuyla benimsemiş- Çarlık Rusya’sından çok daha aydınlanmıştı. Aşikar kusurlarına rağmen İngiliz imparatorluğu, -en azından- Hitler’in Fransa’dan Rusya’nın kalbine kadar uzanan yeni ve soykırımcı hakimiyetinden çok daha üstün bir yapıydı. Temel ahlak söz konusu olduğunda imparatorluklar, savaşta ve birbirleriyle rekabette genellikle bambaşka olagelmiştir.”

Günümüz emperyal rekabeti

Yazara göre, emperyal gerçekliğin özü, küresel güç dağılımındaki derin eşitsizlikte saklı ve bu açıkça çağımızı da tanımlıyor. Günümüz emperyal rekabetini Kaplan bakın nasıl açıklıyor:

“ABD ve Çin tam anlamıyla küresel hakimiyet için rekabet ediyor ve Rusya da pek geride sayılmaz. 5G ağları üzerindeki rekabet nedeniyle haritadaki hemen her ülke oyunun içinde. Bu bağlamda gerçekten Soğuk Savaş gibi. Hatırlayın, Soğuk Savaş’ın ortasında İngiliz ve Fransız imparatorlukları çöktüğünde ABD ile SSCB arasındaki rekabet, Avrupa’nın ötesine geçip -Afrika ve Asya’da yeni bağımsızlığını kazanan sömürgelerin kapanın elinde kaldığı bir ortamda- hızla küresel alana yayıldı. İngiliz ve Fransızların giriştiği emperyal rekabet türü, ABD ve SSCB’nin dâhil olduğu bir başkasıyla yer değiştirdi. Elbette, resmî sömürgeler artık geçmişe mahsustu ve bu da muhtemelen insanlığın ahlaki gelişiminden ziyade artık iktisadi bir anlam taşımadıkları içindi.”

Kaplan, ABD’yi de SSCB’yi de -Çin’den farklı olarak- misyoner güçler olarak görüyor; zira “her ikisi de kendi değer sistemini dünyaya dayatmaya ve tarihin gerçekte kimin tarafında olduğunu kanıtlamaya çalışıyordu. Yeni pazarlar ve iktisadi sömürü arayan -ve hedef ülkelerin siyasi sistemlerine kayıtsız kalan- Çin, aslında emperyalizmi klasik, misyonerlik öncesi köklerine geri döndürdü.”

Yazar, günümüz dünyasında ikincil güçlerin bile sağlam imparatorluk geçmişleri olduğunu hatırlatıyor: “Hindistan’daki Hindu milliyetçileri, ülkenin mevcut sınırlarının ötesine geçip Afganistan, Pakistan, Bangladeş, Sri Lanka ve Nepal’in bazı kısımlarını da kapsayan Nanda, Mauryan ve diğer kadim emperyal hanedanlarını göklere çıkarıyor. Mollaların İran’ı, gücünü, Pers İmparatorluğu’nun binlerce yıldır aktif olduğu yerlere vekil orduları ve milisleri ile aksettiriyor. İran nüfuzunun haritası, İran platosu halkının Araplara ve Ortadoğu’nun diğer halklarına hakim olmaya çalıştığı Ahameniş, Sasani ve Safevi imparatorluklarının emperyal haritasıyla çarpıcı bir benzerlik gösteriyor. Türkiye’ye gelince, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın dış politikası açıkça yeni-Osmanlıcı; zira Balkanlarda ve Arap dünyasında, özellikle de sınır ötesindeki Suriye ve Irak’ta iktisadi, diplomatik ve askeri güç kullanmaya çalışıyor. Erdoğan, Türkiye’nin imparatorluk sonrası sınırlarını resmileştiren 1923 Lozan Antlaşması’nı bile ülkeyi çok küçük bıraktığı için eleştiriyor. Bu ülkelerden hiçbiri imparatorluk mirasından pişmanlık duymuyor. Emperyalizme fırça çekmek -tamamen olmasa da- bir Batı olgusu.”

AB emperyal düzeni

Kaplan, birincil ve ikincil güçlerin emperyal iddialarını ortaya koyduktan sonra “Vatandaşlarına ancak kısmen cevap verebilen ve merkezi Kuzeybatı Avrupa’da bulunan bürokratik bir elitin, İber Yarımadası’ndan Balkanlara kadar uzanan çok geniş bir coğrafyada halkların günlük hayatlarını yönettiği” bir yapı olarak resmettiği Avrupa Birliği hakkında şunları yazıyor:

“Belçika’nın eski başbakanı ve AB Parlamentosu’nun önde gelen üyelerinden Guy Verhofstadt, geçen yıl İngiltere’deki bir topluluğa şunu söyledi: ‘Yarının dünyası, ulus-devletlere veya ülkelere değil, imparatorluklara dayalı bir dünya düzenidir.’ Bu nedenle AB’nin emperyalvari boyutları dışında bir Avrupa geleceği olmadığını savundu. Başta Almanya olmak üzere kuzey Avrupa’nın güney Avrupa’yı sübvanse ettiği son 857 milyar dolarlık yardım paketi, esasen İtalya ve diğer ülkelerin Avro Bölgesi’nde kalmasına ve Alman tüketim mallarını satın almayı sürdürmesine imkan veriyor: Bu, Çin’in limanlar ve diğer altyapının inşasında -Çinli işçi ve şirketleri kiralayabilmeleri için- ülkelere borç para verdiği Kuşak ve Yol İnisiyatifi’nin bir türü. Emperyal güçler işte bu şekilde kendi iç ekonomilerini uluslararasılaştırıyorlar.”

ABD Başkan adayları ne kadar emperyal görüşlü?

Kaplan, ABD’nin başkan adaylarını da aynı perspektiften değerlendiriyor:

“Joe Biden’ın Amerikan başkanı seçilmesi halinde, günümüz dünyasının emperyal gerçekliği sadece ve sadece daha da belirgin hale gelecek. Ne de olsa Başkan Donald Trump, yeni-izolasyoncu damara sahip bir milliyetçi; yani emperyalin tam tersi. ABD’nin ittifaklarını ve yurtdışındaki -bilhassa Müslüman Büyük Ortadoğu’daki- diğer askeri ve diplomatik taahhütlerini hep hafife aldı. Bu yüzden Trump’ın dış politikası Roma’nın, Habsburg’un ve Büyük Britanya’nın da aralarında olduğu geçmişin bazı en büyük imparatorluklarının tanımlanmasını sağlayan idealist bir misyon veya kozmopolitlik duygusu barındırmıyor. Buna mukabil Biden, Amerika’nın dünyadaki müttefiklerine yeniden güven vermeyi ve ittifaklarımızı onarmayı amaçlıyor. Üstelik seçilmesi, Washington’daki dış politika müessesesinin (…) geri dönüşünün habercisi olacak.”

Kendisi de geçmişte Pentagon’un Savunma Politikaları Kurulu üyeliği yapmış ve bugün de Amerikan Donanması’nın idari heyetinde yer alan Kaplan’a göre, en iyi okullarda ve düşünce kuruluşlarında eğitilmiş bu Dışişleri ve Savunma bakanlıkları kadrosu, ABD’nin ittifak yapılarını yeniden inşa etmeye ve denizaşırı taahhütlerini güçlendirmeye inandığından, tarihsel ve işlevsel terimlerle, son derece emperyal bir elit.

“Bu elite göre, Trump’ın ilk günahı, ABD’deki hem aşırı sağın hem de aşırı solun emperyal olmakla suçladığı liberal uluslararası düzeni yıkmaya çalışması. Aslında tarihsel değerlendirmelerinde haklılar: Yetmiş beş yıldır liberal uluslararası düzen, dünyanın şimdiye kadar bildiği en ileri düzeyde emperyalizm biçimiydi: o denli ileriydi ki gerçekten de imparatorluğun ölümünden sonraki bir tür mülayim hayatını temsil ediyordu; bir zamanlar emperyalizmin sağladığı istikrarı -zulümleri olmaksızın- gerçekleştiren imparatorluğa bir çözümdü.”

Emperyalizm sorumsuzluk mu?

Kaplan’a göre, bir dış politikanın emperyal eğilimlere sahip olması, otomatikman sorumsuz veya aydınlanmamış olduğu anlamına gelmez. Burada kilit nokta, insanlık tarihi boyunca en yaygın siyasi düzen biçimi olarak emperyalizmin -ahlaki açıdan ürpertici olandan ahlaken gelişmişe, apaçıktan sinsiye kadar- sonsuz çeşitlilikte olduğunu kabul etmektir. Problem, emperyalizmi çok uzunca bir süredir salt modern Avrupa sömürgeciliği ile ilişkilendirmemiz ve bu kavramın Batı ile eşanlamlı olmadığını unutmuş olmamız.

“Kendimizi ve dünyamızı daha iyi anlamak için imparatorluğu şeytanlaştırmayı bırakmalıyız.” diyen Kaplan’a göre, biz zaten hep imparatorluk çağındaydık. “Postmodern çağımızın en bariz emperyal unsuru, Çin’in merkantilist Kuşak ve Yol İnisiyatifi. ABD, Kuşak ve Yol meydan okumasının üstesinden ancak Trans-Pasifik Ortaklığı gibi alternatif büyük stratejiler sunarak ve Avrupa ile yeniden ortaklık kurarak başarılı bir şekilde gelebilir: bunların her ikisi de Batı’nın imparatorluğun ölümünden sonraki mülayim hayatını temsil edecektir.”

“Bu yeni emperyal büyük güç çatışması çağının küresel uğursuzluklar döneminde ortaya çıktığını kabul etmek zorunlu: pandemiler, siber savaş, dünyanın çeşitli bölgelerinde dönemsel anarşi dalgaları, her zamankinden çok daha birbirine bağlı ve daha klostrofobik bir dünyanın göstergesi. Bu nedenle Çin, Rusya ve ABD’nin kaderi, devam eden bu kasırgayı yönetme yeteneklerine sıkı sıkıya bağlı olacak.” diyen yazara göre hızlı karar almak artık hayatta kalmak için elzem.

Kaplan yazısını şöyle tamamlıyor: “Geçmişte imparatorluklar, yönetici seçkinler arasında onarılamaz bölünmeler vuku bulması gibi genellikle iç nedenlerle parçalandı. Bu, kendi çağımızla da oldukça bağlantılı. Örneğin, Çin’in iç bölünmelerinin ABD’ninkine kıyasla daha fark edilmez olması, onların durumunun o kadar da vahim olmadığı anlamına gelmez. Rusya’ya gelince, soru şu olabilir: Vladimir Putin’den sonra ayakta kalabilecek bir siyasi sistem var mı? Hepimiz haklı olarak imparatorluğu kınayabiliriz. Ancak emperyal tarihin derslerinin, 21. yüzyılın yaşadığımız on yıllarıyla bu kadar bağlantılı olması nadirattandır.”