20 Mart 2018 Salı

D.IGNATIUS: TÜRKLER AFRİN’İ ALDI, MENBİC’İN DÜŞMESİNE İZİN VERMEYELİM




TÜRKLER AFRİN’İ ALDI, BİR SONRAKİ ADIMDA MENBİC’İN DÜŞMESİNE İZİN VERMEYELİM

David Ignatius (Washington Post gazetesi köşe yazarı, ödüllü gazeteci ve kitapları en çok satanlar listesinde yer alan casusluk romanı yazarı)
Washington Post, 18.3.2018

Tercüme: Zahide Tuba Kor

NOT: Lütfen kaynak göstermeden tercümenin bir kısmını veya tamamını kullanmayınız, alıntılamayınız, yayınlamayınız.

Suriyeli Kürtlerin yerleşim alanı Afrin’in pazar günü Türk askerî birlikleri tarafından ele geçirilmesi, aslında modern tarihin tekerrür eden en acı konularından birinin yeniden devreye girmesiydi: Büyük güçler arasındaki dostları bir kenara çekilip olan biteni öylece izlerken Kürtlerin hayatta kalma mücadelesi vermeleri…
Kürtlerin zor durumu Amerikalı komutanlar için özellikle acı verici; zira onlar öncülüğündeki Suriye Demokratik Güçleri (SDG), ABD’nin Suriye’de İslam Devleti (İD)’ni mağlup ederkenki kilit müttefikiydi. Amerikalı komutanlar, SDG’nin kuzeybatıdaki Afrin’e yönelik Türk saldırısına karşı savaşmak için doğudaki İD cephesini bırakmasıyla birlikte, 2014’ten beri cihatçılara karşı kazanılan nihai zaferlerin kayıp gitmesinden korkuyorlar.
Türkiye’ye yakın İslamcı milislerin pazar günü Afrin merkezinde kasıla kasıla yürüyüş fotoğraflarına bakılırsa İD’in cihatçı müttefiklerinin bizim “NATO müttefikimiz” Türkiye sayesinde Suriye’nin kuzeyini tekrar kontrol altına almaları tüyler ürpertici şekilde mümkün görünüyor.
Kürtlerin Afrin’de yenilgiye uğramaları muhtemelen kaçınılmazdı. Amerikan yönetimi aylar önce Afrin’in Rus kontrolündeki bir bölge olduğunu ve ABD’nin oraya müdahale etmeyeceğini açıkça belirtti. Afrin’de altı ileri karakolu bulunan ve kendilerini Afrin’in hamisi olarak pazarlayan Rus birlikleri iki ay evvel çekildi ve Türkiye’nin saldırısına yeşil ışık yaktı. Eğer ki Kürtler Afrin’de ihanete uğradıysa bunu yapan Ruslardı.
Şu an Amerikan-Türk yüzleşmesi, 96 km. doğuda, SDG ve onların Amerikalı askerî danışmanlarınca kontrol edilen Menbic’te yaşanıyor. Türkiye, Amerikalıların ve Kürtlerin Fırat Nehri’nin doğusuna çekilmesini istiyor. Ancak bu, hem bir politika hatası olacaktır hem de sadık bir müttefiki ahlaksızca terk etmek anlamına gelecektir. Türkler Menbic’de güvenliği sağlayabilecek disiplinli kuvvetlere sahip değiller; Türk taleplerini kabul etmek kaosun daha da yayılmasına yol açacak ve Suriye’deki yıkımı daha da kötüleştirecektir.
Bu karmaşık savaş alanını anlamak için Menbic’i, Türkiye sınırının 48 km güneyinde nüfusu Kürt-Arap karışık bir pazar kenti olarak gözünüzde canlandırabilirsiniz. (…)
2016’da Türkiye kendi kuvvetleriyle Menbic’i İD’den temizlemeyi istemişti. Ancak Amerikalı komutanlar Türkiye’nin bu görevi yerine getirmek için gerekli askerî güçten yoksun olduğu sonucuna varmışlardı. Amerikalı komutanlar SDG’nin Menbic’i kontrolünün siyasi bir probleme yol açacağını biliyorlardı, ama başka bir alternatif de göremediler – 2017’de Rakka’yı İD’den SDG’yle temizlemeyi tercih ederken de aynı ikilemle karşı karşıya kaldılar. Uygulanabilir bir Türk alternatifi yoktu. İD’e karşı çarpışıp canını veren Suriyeli Kürtlerdi. Dünyanın onlara bir borcu var.
Bugün Menbic istikrarlı durumda. Çarşı-pazar ticari mallarla dolu ve şehir canlılık içinde. Menbic Askeri Konseyi güvenliği koordine ediyor. Bu konseyi Kürtler kurdu; ama birçok Arap da destek veriyor gibi görünüyor. Gerçekten de Araplar, görece güvenlik ve düzen içinde olduğundan Kürtlerin kontrolündeki alanların güvenliği ve istikrarına yöneldiler.
(…) Türkler, SDG’nin Menbic’i kurtardıktan sonra Fırat’ın doğusuna geri çekileceğine dair Başkan Barack Obama’nın 2016’da söz verdiğini vurguluyorlar. Türklerin söyleminde bu, “tutulmayan bir söz” olarak acı bir şekilde hatırlanıyor.
Problem şu ki ABD eğer ki Türkiye’nin istediğini yapsaydı sonuç, büyük bir maliyetle elde edilmiş istikrarın bozularak Menbic’de kanlı bir kaosun ortaya çıkması ve belki de bunun güneye ve doğuya dalga dalga yayılması olacaktı. Afrin çatışması biterken ve Suriye’nin kuzeyinde bir çatışmasızlık sözkonusuyken makul hedef, ABD ve SDG’nin Menbic’den tedrici bir şekilde ayrılması olacaktır. Ani bir geri çekilme bir felakete yol açabilir, özellikle de -kuzey Suriye’de sindirebileceğinden çok çok daha fazlasını arzu eden- Türkiye için.
ABD ve müttefiki SDG’nin kuzey Suriye’de güçlü bir konumu var olup bu, üç nedenle gereklidir de: (i) Suriye’deki büyük güç rekabetinde Rusya’yı kontrol altında tutmak, (ii) İran’dan Beyrut’a uzanan “kara köprüsü” boyunca Tahran’ın hegemonyasını önlemek ve (iii) yeni Suriye devletinin çerçevesini belirleyecek Cenevre müzakereleri için elde bir koz bulundurmak.
Bu işi güç bela bir şekilde baştan savıp atlatmak, kesinlikle iyi bir seçenek değil; ama yine de ABD savaşla yoğrulmuş, yiğit Suriye Kürtleriyle ortaklığını sürdürmeye çalışırken şu an için doğru olan bir yaklaşım. Bu, zor bir ittifak ama faydalı. Kürtlere ihanet etmek sadece yanlış değil, aynı zamanda aptalca.

D.HEARST: ORTADOĞU’DA SAFLARI YENİDEN BELİRLEYEN GİZLİ YAT ZİRVESİ





David Hearst (Middle East Eye internet sitesi baş editörü; eski İngiliz Guardian gazetesi dış politika başyazarı)
Middle East Eye, 19.3.2018

Tercüme: Zahide Tuba Kor

NOT: Lütfen kaynak göstermeden tercümenin bir kısmını veya tamamını kullanmayınız, alıntılamayınız, yayınlamayınız.

Geçmişte pedofilden hüküm giymiş ve şu anda Donald Trump’ın seçim kampanyasının finansmanıyla ilgili soruşturmada özel savcı Robert Mueller’la işbirliği yapan Lübnanlı-Amerikalı işadamı George Nader, Middle East Eye’ın ortaya çıkardığı üzere, 2015 yılı sonunda Kızıldeniz’de bir yatta Arap liderlerle gizli bir toplantı tertip etmiş.
Nader, yatta toplanan liderlere, Körfez İşbirliği Konseyi ve ölüm döşeğindeki Arap Birliği yerine geçecek altı ülkeden müteşekkil elit bir bölgesel grup oluşturmalarını önermiş. Toplantı hakkında bilgilendirilmiş iki kaynağa göre, bu ülkeler grubunun Türkiye ve İran’ın nüfuzuna karşı koymak için bölgede “Amerikan yönetiminin bel bağlayabileceği” bir güç haline gelebileceğini de söylemiş.
Nader yatta şu isimleri bir araya getirmiş: O dönem Suudi Arabistan’ın henüz ikinci veliaht prensi olan Muhammed bin Selman, Abu Dabi’nin veliaht prensi Muhammed bin Zayid, Mısır’ın cumhurbaşkanı Abdülfettah es-Sisi, Bahreyn’in veliaht prensi Selman ve Ürdün’ün kralı Abdullah.
Adı geçen bu devletlerin yanısıra gizli zirvede temsil edilmeyen Libya, bölgede ABD ve İsrail yanlısı devletlerin çekirdeğini oluşturacakmış.
Toplantıdan haberdar olan iki kaynağın Middle East Eye’a söylediğine göre, Nader liderlere şöyle demiş: “Eğer ki bunu kabul ederseniz Washington’da bunun için lobi yapacağım”. Toplantıya katılanlar bu fikri beğenmişler.
Middle East Eye, Nader’in aynı zamanda Amerikan Kongresinde yeni bir dizi yaptırımı içeren -ve Tahran’ın Dünya Ticaret Örgütü’ne girmesini engelleyici- bir kanun tasarısının da muhatabı olan İran Devrim Muhafızları’yla son iki yıldır sık sık görüştüğünü ortaya çıkardı.  
Nader bu bağı, Iraklı Şii lider Ammar el-Hekim ve grubunun yardımıyla kurmuş. Middle East Eye’a konuşan kaynaklara göre, İran Devrim Muhafızları’nın Ortadoğu devletlerine mesaj iletiminde [aracı olarak] Nader’i kullandığı düşünülüyor.

Trump, planların nasıl anahtarı oldu?
Kızıldeniz’deki gizli toplantı, Kral Selman’ın başa geçişinin birinci yılı sonuna doğru, oğlu henüz ikinci veliaht prens konumundayken gerçekleşti. Muhammed bin Selman’ın Suudi tahtı önündeki baş engeli, büyük kuzeni ve aynı zamanda Washington’daki güvenlik yapılanmasının gözdesi Muhammed bin Nayif’ti. Muhammed bin Selman, ancak babasının bin Nayif’i görevden aldığı Haziran 2017’de birinci veliaht prens olabilecekti.
Trump, Demokrat aday Hillary Clinton’ın anketlerde ilk sırada çıktığı Haziran 2015’te başkan adaylığını ilan etmişti. Suudiler ve BAE’liler, Clinton’ın Barack Obama’nın İran’la imzaladığı nükleer anlaşmayı koruma ihtimalinin çok daha yüksek olduğunu ve genel olarak kendilerinin hazırladığı bölgede geriye dönüş planlarına şüpheyle yaklaşacağını düşündüler. Trump formatında beklenmedik bir başkan adayının, kendilerini bölgenin yeni hegemonları haline getirme planlarında bir anahtar işlevi görebileceğine 2015 yılı sonunda kanaat getirdiler.
Aylar sonra Ocak 2016’da Ürdün Kralı Abdullah, Amerikan Kongresi liderlerine Türkiye’nin temel bölgesel tehdit olduğuna dair bir brifing verdi. [Z.T.K. Konuyla ilgili David Hearst’ün 25.3.2016 tarihli yazısını okumak için TIKLAYINIZ]
Middle East Eye’ın ortaya çıkardığı üzere Kral, dışa kapalı bir toplantıda Amerikalı Kongre üyelerine Türkiye’nin Avrupa’ya terörist ihraç ettiğini söyledi; ama daha sonra kamuoyu önünde bu yorumlarını inkâr etti.
Ancak Ürdün daha sonra yatta toplanan grupla dramatik bir şekilde bozuşacaktı: Suudi Arabistan, 2017 Haziran’ında hayata geçirilen Katar’a karşı ablukayı Amman’ın yeterince uygulamadığına kanaat getirdi. Ürdün, Trump’ın Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanıma adımına, -bunun kendisinin sahip olduğu “kutsal mekânların muhafızlığı” rolünü tehdit ettiği gerekçesiyle- karşı çıktığında Suud-Ürdün çatlağı daha da genişledi. Z.T.K. Konuyla ilgili David Hearst’ün 14.12.2017 tarihli yazısını okumak için TIKLAYINIZ]

Arabulucu Nader
Nader, son dönemde Bin Zayid ile Trump arasında kilit gayriresmi iletişim kanalı olarak ortaya çıktı. The New York Times, Trump’ın başkanlık kampanyasına BAE’lilerin yasadışı şekilde finansman sağlayıp sağlamadığını ortaya çıkarmak için savcı Mueller’ın bilfiil mali bağlantıyı takip ettiğini yazdı. Habere göre, son haftalarda Mueller’ın müfettişleri Nader’i sorguladılar ve BAE’lilerin Trump’ın başkanlık kampanyasına para aktarmak suretiyle siyasi nüfuz satın almaya dönük muhtemel girişimleri konusunda tanıkları sıkıştırdılar.
Nader’in henüz reşit olmayan erkek çocuklara cinsel istismar ve çocuk pornografisi suçlarından çok sayıda mahkûmiyet kararı bulunduğuna dair haberler cuma günü ortaya çıktı. Newsweek dergisi, Nader’in Virginia eyaletinde çocuk pornosu suçlamasıyla altı aylık hapse mahkûm edildiğini yazdı. Newsweek’in bulduğu federal mahkeme kayıtlarına göre Nader, çocuk pornografisini Almanya’dan ABD’ye getirmekten suçlu bulunmuş. Ayrıca Çek Cumhuriyeti’nde reşit olmamış 10 erkek çocuğa cinsel istismarda bulunduğu suçlamasıyla 2013’te bir yıllık hapse mahkûm edilmiş.
Nader bu suç geçmişine rağmen Trump tarafından aktif bir şekilde kullanılmış. Trump’ın damadı Jared Kushner’la ve baş siyasi stratejisti Steve Bannon’la Aralık 2016’da New York’ta Trump Tower’da bir toplantıya katılmış. Bir ay sonra Nader, Blackwater şirketinin eski başkanı Erik Prince ve bir Rus bankacıyla birlikte Seyşeller’de Bin Zayid’le bir araya gelmiş.
Nader’in İsrail’le uzun yallardır devam eden bağlantıları da var. Middle East Eye’a konuşan bir kaynak, Amerikan başkanlık seçimleri sırasında bin Zayid’in Nader’i BAE ile İsrail’in nasıl işbirliği yapabileceğini İsrailli yetkililerle görüşmek üzere yolladığını anlattı. Nader, İsrail’le bağlantıyı, -İsrail Başbakanı Benyamin Netanyahu’ya yakın bir isim olan- bağış toplayan Amerikalı Yahudi Elliott Broidy üzerinden kurmuş.
The New York Times’ın haberine göre, Broidy BAE’yle yüz milyonlarca dolarlık iş bağlantısı bulunan özel bir güvenlik şirketinin sahibi. Broidy, New York eyaletinde emeklilik fonu idarecilerine yaklaşık 1 milyon dolar rüşvet verdiğini kabul etmesinin ardından Tel Aviv merkezli Markstone Capital Partners şirketi başkanlığından alınmıştı. Trump’ın bağış toplama kampanyasının başına ikinci adam olarak geçmişti.
The New York Times, -Broidy’nin hazırladığı ve “BAE’nin Washington üzerindeki nüfuzundan rahatsızlık duyan biri” tarafından gazeteye iletilen bir mutabakata atıfta bulunarak- Eliot Broidy’nin BAE’nin politikalarına arka çıkmaya ve Dışişleri Bakanı Rex Tillerson’ı görevden almaya ikna etmek üzere “gayriresmi bir ortamda” Bin Zayid’le bir araya gelmesi için Trump’la görüştüğünü yazdı.
Bu mutabakatın sızdırılmasıyla ilgili olarak Broidy, “tescilli veya tescilsiz Katar ajanları”nı suçladı. Basın sözcüsü üzerinden ve Washington’daki Katar büyükelçisine hitaben yazdığı bir mektupla bu suçlamayı yaptı. [Z.T.K. Mektubun orijinalini okumak için TIKLAYINIZ]
Middle East Eye konuyla ilgili yorumlarını almak için Nader’le ve Londra’daki Suudi ve BAE büyükelçilikleriyle temasa geçti. Ancak hiçbir cevap alamadı.


18 Mart 2018 Pazar

J.HEILBRUNN: TRUMP’IN ADIMLARI ACABA YENİ-MUHAFAZAKÂRLIĞIN BAHARI OLABİLİR Mİ?




TRUMP’IN ADIMLARI ACABA YENİ-MUHAFAZAKÂRLIĞIN BAHARI OLABİLİR Mİ?

Jacob Heilbrunn (National Interest editörü)
National Interest, 13.3.2018

Tercüme: Zahide Tuba Kor

NOT: Lütfen kaynak göstermeden tercümenin bir kısmını veya tamamını kullanmayınız, alıntılamayınız, yayınlamayınız.

Donald Trump, Dışişleri Bakanı Rex Tillerson’ı görevinden alıp yerine şahin kanattan CIA Başkanı Mike Pompeo’yu getirerek kendisinden bekleneni yaptı. Seçim kampanyasındaki vaadi öngörülebilirlik değil kaostu ve şu an özellikle dış politikada yaptığı tam da bu. Brookings Enstitüsü, Trump yönetimi altında çalışanların genel değişim oranının %40’ın üzerinde olduğunu belirledi ki bu, modern dönemdeki başkanlar için bir rekor.
Trump’ın -sadece amirine “moron” demekle kalmayıp Amerikan tarihinin de en kötü dışişleri bakanı olan- Tillerson’ın işini bitirmesiyle birlikte, Milli Güvenlik Konseyinde de bir müsteşar değişikliği olacak gibi görünüyor. Nihayetinde McMaster da müsteşarlıkta bir fiyasko; ama halefi kendisinden daha iyi olabilir mi işte bu koskoca bir soru işareti. Onun yerine geçmesi beklenen birinci aday, İran’a karşı son derece sert bir çizgi izlenmesini tavsiye eden, eski Amerikan başkanı George W. Bush’un BM Büyükelçisi John Bolton’dan başkası değil.
ABD’nin Tahran’la savaşa girme ihtimali giderek artıyor. 2015’te imzalanan İran nükleer anlaşması esasında şu an geçersiz durumda. Bugünkü açıklamasında Trump, kendisi ile Tillerson’ın İran nükleer anlaşmasıyla ilgili çatıştığına vurgu yaptı: “Zannedersem (Tillerson) [nükleer anlaşmayı] idare eder buluyordu. Bense ya bozmayı veya bir şeyler yapmayı istedim, ama o biraz daha farklı düşündü. Yani aslında biz hemfikir değildik. Mike Pompeo’yla ise aynı düşünce biçimine sahibiz.”
Gerçekten de öyle. Pompeo her zaman İran’a ve İslam’a karşı sert bir çizgi izlemeyi tavsiye etti. 2014’te Kansas/Wichita’da bir kilise grubuna hitaben şöyle dedi: “ABD’ye yönelik bu tehdit” “İslam’ın doğru yol, ışık ve tek çözüm olduğuna derinden inanan” Müslümanlardan geliyor.
“Onlar Hristiyanlardan nefret ediyorlar” ve “onları ibadet/dua ettiğimize, dik durduğumuza ve savaştığımıza ve kurtarıcımız İsa Mesih’in dünyamız için hakikaten de tek çözüm olduğunu bildiğimize inandırana kadar bize yüklenmeye devam edecekler.” Pompeo aynı zamanda Güvenlik Politikaları Merkezi’nden Frank Gaffney’e yakın bir isim. Kongre üyesiyken onlarca defa onun radyo programına katıldı ve ondan ödül de aldı. [Z.T.K. Daha evvel tercüme ettiğim, Eli Lake’in “Trump’ın Siyasal İslam’a Karşı Yaklaşan Cadı Avı” başlıklı yazısında Gaffney’den de bahsediliyordu. Tercümeyi okumak için TIKLAYINIZ.  Ayrıca Gaffney’in 15 Temmuz Kalkışması ertesinde Harold Rhode’la yaptığı röportajın tercümesini okumak için TIKLAYINIZ.]
Bu karışıma bir de Bolton eklendi mi alın size İran’a karşı bir savaş kabinesi… Savunma Bakanı James Mattis karşısında [bu ekip] sayıca baskın hale gelip onu alt edecekler. Mattis’in müttefiki Tillerson, İran’la müzakere etmek istiyordu ve anlaşmanın hızlı bir şekilde sonlandırılmasına karşıydı.
Eğer ki bu gerçekleşirse durum son derece ironik olacak. Trump, George W. Bush’u yeniden canlandırmayacak bir başkan adayı olarak seçim kampanyasını yürüttü. Güney Karolayna’daki tartışmasında Bush’u Irak Savaşı’na bahane üretmek için yalan söylemekle suçladı. Ama bu artık mazide kaldı.
Eğer ki [Trump] İran’la savaş güzergâhına girerse katmerli George W. Bush’a dönüşecektir. Bush, İran’a değil Irak’a karşı savaşa girdi; çünkü İran’ın çok daha çetin ceviz olduğunu biliyordu. Eğer ki Trump Ortadoğu’da yeni bir savaşa dalarsa başkanlığının tarihe feci bir başarısızlık dönemi olarak geçeceğine neredeyse hiç şüphe yok.
Maalesef ki bu senaryo son derece muhtemel görünüyor. 11 Eylül’den itibaren Amerikan dış politikası, gerçekliğin yerini korkunun ve aşırı kibrin/güç zehirlenmesinin almasıyla karanlık bir dönemece girdi. Cumhuriyetçi Parti’nin tek-tarafçılık geleneğinden istifade eden George W. Bush döneminde başlayan bu durum Trump yönetimi altında ivme kazanabilir. Trump’ın savunma harcamalarında muazzam bir artışa gitmesine bir de onun fıtri saldırganlığı eklendiğinde, tıpkı 1914 Ağustos’unda Alman Kayzeri Wilhelm gibi, hiç beklemediği ölçüde bir savaşa sürüklenebilir.
Dolayısıyla eğer ki Trump İran’la nükleer anlaşmayı yırtıp atma yolunda ilerlerse ve John Bolton’ı göreve getirirse savaş ihtimali ufukta ciddi ciddi belirecektir. İsrail Başbakanı Benyamin Netanyahu bittabi mutluluktan coşmuş durumda. Acaba bu yeni-muhafazakârlığın baharı olabilir mi?

D.GREEN: TILLERSON’IN AYRILMASI TRUMPÇI DIŞ POLİTİKANIN ÖNÜNÜ AÇIYOR





Dominic Green (“The Double Life of Dr Lopez” ve “Three Empires on the Nile” kitaplarının yazarı)
CapX, 14.3.2018

Tercüme: Zahide Tuba Kor

NOT: Lütfen kaynak göstermeden tercümenin bir kısmını veya tamamını kullanmayınız, alıntılamayınız, yayınlamayınız.

(…)
Tillerson, Trump’ın soytarı arabası yönetiminin iki önemli diplomatik hamledeki zigzaglarını geride bırakıp gidiyor. Birincisi, İsrail ile Filistinliler arasında hala daha ilan edilmemiş “yüzyılın anlaşması”. Diğeri, Kuzey Kore’yle devlet başkanları düzeyindeki sürpriz açılım. Trump, Netanyahu hükümetiyle ilişkilerinde Amerikan dışişleri bakanlığını devre dışı bırakmıştı (…).
(…)
Tillerson’ın yerine Mike Pompeo’nun geçmesi daha iyi olur mu? Pompeo, Amerikan Kongresi’nde Çay Partisi üyesi olarak temsil ediliyordu; dolayısıyla Trump’ın geleneksel Cumhuriyetçi Parti’ye olan husumetini paylaşabilir. Yine Pompeo, tıpkı Trump gibi, İran’la nükleer anlaşmayı kıyasıya eleştiriyor. (…) Görünen o ki Trump’ın istediği politika değil, sadakat.
Beyaz Saray’ı izleyenler, Tillerson’ın Trump’ın dış politikadaki taşkınlığını ve cehaletini kontrol altında tutmak için iki realistle, yani Savunma Bakanı Mattis ve Milli Güvenlik Müsteşarı McMaster’la birlikte çalıştığına inanıyorlar. Tillerson’ın gidişi, bu üçlünün zapt edici etkisinin sonu ve politika tartışmalarında Trump’ın elinin güçlenmesi anlamına gelecektir.
Peki bu, Amerikan dış politikası açısından ne anlama geliyor? Tillerson’ın görevi bırakması, Trump’ın ekonomi başdanışmanı “Küreselci” Gary Cohn’un ayrılışının ardından geldi. Tıpkı Cohn gibi, Tillerson da Trump’ın seçim öncesindeki radikal değişim vaadinden ziyade sürekliliği temsil ediyordu. (…) yine de bu, “küreselciler”in “milliyetçiler”ce bozguna uğratıldığı anlamına henüz gelmez.
(…)
(…) Ancak eğer ki Pompeo, Trump’la uyum sağlamayı başarabilirse dışişleri bakanı olarak küresel alanda daha güçlü bir varlık kazanacak ve Amerikan dış politikası çok daha dinamik bir hale gelecek.
Bu aynı zamanda Amerikan dış politikası potansiyelinin çok daha tehlikeli bir hale dönüşeceği anlamına da gelir. (…)
ABD statükocu bir güç; zira küresel güç dengeleri hala daha onun lehine. Trump ise statükocu bir başkan değil ve, tıpkı Pompeo gibi, o da ABD’nin her an hakimiyetini kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya olduğuna inanıyor. Trump-Pompeo uyumunun tehlikesi şu: Danışmanları tarafından dizginlenmek yerine desteklenen bir Trump, dış politikada geçen hafta ticaret konusunda gördüğümüz türden tutarsızlıklara düşebilir. 
Trump’ın gümrük tarifeleri ilanı, sulandırılabilir olduğu halde, ticaret ortakları ve müttefikleri arasında paniğe yol açtı. Bu türden panikletici keskin virajların dış politikanın -mesela Türkiye’nin Suriye’deki ihlalleri veya İran nükleer anlaşması gibi- hassas alanlarına uyarlandığını düşünün; neticesi finansal sonuçlardan çok daha fazlası olacaktır.
Dış politikada Trump yönetiminin ilk 15 ayı bir girizgâhtı. Şimdi ise ana hadiseye giriyoruz. Eğer ki Donald Trump’ın gerçekten de bir dış politikası varsa (…) işte şimdi bunu görmek üzereyiz.

R.SILVERSTEIN: MIKE POMPEO’YLA BİRLİKTE TRUMP TEHLİKELİ SULARA YÖNELİYOR





Richard Silverstein (“İsrail milli güvenlik devletinin aşırılıklarını ifşa etme”yi görev edinen Tikun Olam bloğunun yazarı. Yazıları aynı zamanda Haaretz, the Forward, the Seattle Times ve the Los Angeles Times’ta yayınlanıyor)
Middle East Eye, 14.3.2018

Tercüme: Zahide Tuba Kor

NOT: Lütfen kaynak göstermeden tercümenin bir kısmını veya tamamını kullanmayınız, alıntılamayınız, yayınlamayınız.

(…)
Pompeo, İran gibi kritik milli güvenlik konularında aşırı görüşlere sahip. (…) “Dünyanın terörizmi himaye eden en büyük devletiyle yapılan bu feci anlaşmayı etkisiz hale getirmeyi iple çekiyorum” diye bir tweet atmıştı.
Pompeo, İsrail Başbakanı Benyamin Netanyahu’ya körü körüne bağlı pozisyonlar almasıyla tanınıyor. (…)
(…)
ABD, sadece nükleer anlaşmayı iptal etmekle kalmayıp ya doğrudan İran’a karşı ya da dolaylı olarak Suriye’de savaşan kuvvetlerine yönelik askeri bir harekâtı da destekleyebilir. ABD’nin, tıpkı Rusya gibi, Suriye’ye daha fazla güç kullanarak müdahale etmesi de mümkün.
Ne ilginç ki Netanyahu geçen hafta Washington’ı ziyaret edip Trump’la görüştü. Suriye ve İran muhtemelen ana gündem maddeleriydi. [İsrail’in] Maariv gazetesine yazan bir İsrailli gazeteci, Netanyahu’yu kuşatan büyük yolsuzluk skandallarının teşkil ettiği tehdidi ele aldı. Erken seçimlere yönelik bir başlangıç olarak Suriye üzerinden İran’la askeri bir çatışma ihtimalinin olabileceğini ima etti.
Ayriyeten İsrailli güvenilir bir kaynağım bana, Suriye’de -muhtemelen İran ve bölgesel müttefiki Hizbullah kuvvetleriyle çatışmak üzere- “büyük bir askeri harekâtı” mütalaa etmek üzere İsrail milli güvenlik kabinesinin geçtiğimiz hafta sonu toplandığını söyledi. Netanyahu’nun böyle bir saldırıya ABD’nin de katılımını sağlamaya veya en azından [kendi saldırısı için] Trump’ın onayını almaya çalıştığını varsaymak mantıklı.
Bütün bunlar, kuvvetin çok daha kolayca ve saldırganca kullanılacağı çok daha şahin ve pazılarını gösteren bir Amerikan dış politikası anlamına geliyor. Tillerson’ın görevden alınması, Trump’ın milli güvenlik ekibindeki onun “tarz”ına ayak uyduramayan HR McMaster gibi başka isimlerin de azline yol açabilir.
(…)
İslam karşıtı katı görüşleriyle bilinen John Bolton gibi diğer şahinlerin de ekibe dâhil edilmesi Amerikan dış ve milli güvenlik politikasını tehlikeli sulara sokabilir.
Bolton, özellikle küçük ama etkili bir radikal İslam karşıtı aktivistler grubu niteliğindeki “cihatla mücadele” hareketinde popüler bir isim. Bu harekete göre İslamcılar Amerikan yönetimi içine sızmış durumda ve İslam hukukunun Amerikan hukuk sistemine sessiz sedasız hâkim olduğuna inanıyorlar. Bolton, İslamofobiklerin şahı Pam Geller’la yakın işbirliği içinde olup onun uçuk kaçık fikirler içeren kitabına da bir önsöz yazmıştı. Aynı zamanda Saddam Hüseyin’in nükleer silahlara sahip olduğu yalanının borazanlığını yapan Bush yönetimi içindeki yetkililerdendi [Z.T.K. ABD’nin BM büyükelçisiydi].
Bolton da Pompeo ve Trump’ın İran konusundaki katı görüşlerini paylaşıyor. 2015’te the New York Times’a yazdığı bir yazıda İran’ın nükleer tesislerine İsrail ve/ya ABD tarafından askeri bir saldırı düzenlenmesi gerektiğini savunmuştu: “Vakit fena halde daralıyor, ama yine de bir saldırı başarılı sonuçlar doğurabilir. Böyle bir harekât, rejim değişikliğini hedefleyerek İran’da rejim muhaliflerine verilecek güçlü bir Amerikan desteği eşliğinde yürütülmeli.”
Bolton’ın diplomasiye inanmadığı aşikâr. Dünyada Amerikan çıkarlarını güvence altına almanın en iyi yolu olarak savaşı ve Amerikan gücünü saldırganca yaymayı tercih ediyor.
Pompeo ve Bolton gibi isimlerin Trump yönetiminde önemli mevkilere yükselmesiyle birlikte kabusvari bir Dr. Strangelove senaryosuyla karşılaşacağız. Hatırlayabileceğiniz üzere bu film, bir hava kuvvetleri subayının bir nükleer bombayı Rusya’daki hedefine neşe içinde atmasıyla bitiyordu.



D.IGNATIUS: TILLERSON’IN GİDİŞİ, TRUMP’IN FEVRİLİĞİ ÖNÜNDEKİ BİR ENGELİ DAHA ORTADAN KALDIRIYOR




TILLERSON’IN GİDİŞİ, TRUMP’IN FEVRİLİĞİ ÖNÜNDEKİ BİR ENGELİ DAHA ORTADAN KALDIRIYOR

David Ignatius (Washington Post gazetesi köşe yazarı, ödüllü gazeteci ve kitapları en çok satanlar listesinde yer alan casusluk romanı yazarı)
Washington Post, 13.3.2018

Tercüme: Zahide Tuba Kor

NOT: Lütfen kaynak göstermeden tercümenin bir kısmını veya tamamını kullanmayınız, alıntılamayınız, yayınlamayınız.

(…)
Girişken ve risk alan Mike Pompeo, daha dikkatli ve ketum olan Tillerson’ın aksine, Trump’la daha kolay anlaşıyor. (…)
Trump’ın görev değişimini ilan ederkenki tonu, adeta “savaş kabinesi”ni toplayan kabına sığmayan bir komutan gibiydi, her ne kadar şimdilik meydan okumalar diplomatik nitelikli olsa da. (…)
(…)
Tehlike şu ki Trump’la kafadar olan Pompeo, Başkan’ın yıkıcı içgüdülerini zaman zaman yumuşatan perdeyi kaldıracak.
Tillerson katı ve geleneksel dış politika tavsiyeleri verdi. İran’la nükleer anlaşmanın yırtılıp atılmasına, ticaret savaşı başlatmaya, Amerikan büyükelçiliğini Kudüs’e taşımaya ve diğer adımlara karşı çıktı. Savunma Bakanı Jim Mattis’le eşgüdüm içinde çalıştı. Şu an temkinli eksen kırılıyor ve muhtemelen yönetim içinde Mattis’in konumu zayıflayacak.
İstihbarat başkanlığının yanısıra sanki bir siyasi danışmanmış gibi hareket eden Pompeo modern tarihin en siyasal CIA başkanları arasındaydı. CIA çalışanları onun şevkli aktivizmini beğeniyordu; ama analizciler konuya daha temkinli yaklaşıp Pompeo’nın teşkilatın bağımsızlığını sulandıracağından korkuyorlardı. Kamuoyu önünde Trump yönetimini savunan ve hatta onun için mücadele eden bir portre çizdi ve hiç şüphesiz bu da Trump’ı memnun etti. Ancak bu aynı zamanda Pompeo’yu diğer CIA başkanlarına kıyasla çok daha taraflı hale getirdi.
Pompeo iletişimi düzgün bir kişi ve Dışişleri Bakanlığındaki bazı problemleri çözebilir. Basınla ve Dışişleri çalışanlarıyla daha fazla konuşup muhatap olacaktır ki ketum Tillerson’dan sonra her iki kesim de [yeni dışişleri bakanıyla] temas kurmaya aşırı istekli. İş arkadaşları Pompeo’yu boş kalan büyükelçilikleri kariyer sahibi diplomatlarla doldurmaya teşvik ediyor; bu durum Dışişlerindeki memurların morallerini de düzeltecektir. [Z.T.K. ABD’nin dünyada boş kalan büyükelçilikleriyle ilgili daha evvel yaptığım Jamie Merrill’e ait “Eleman Aranıyor: Trump, Bin Selman’ın Ziyareti Öncesi Suudi Büyükelçiliğini Boş Bırakıyor” başlıklı yazısının tercümesini okumak için TIKLAYINIZ]
Tillerson’ın en büyük hatası kendi kurumunu küçük görüyor izlenimi vermesiydi. (…)  Tillerson görev süresi boyunca, yetenekli kişilerin neredeyse her hafta görevlerini bırakması nedeniyle, Dışişlerinde gerçek bir manevi krize yol açtı.
Trump, mesleki başarısıyla temayüz eden bir CIA görevlisi olan başkan yardımcısı Gina Haspel’i Pompeo’ya halef olarak belirledi. Teşkilattaki meslektaşları arasında popüler olmakla birlikte CIA’in gizli gözaltı ve sorgulama programlarına iştiraki nedeniyle atanması tartışmalı olacaktır. Ama Obama yönetiminin istihbarat görevlileri dahi ondan sitayişle bahsediyor; bu da Demokratların eleştirilerini törpüleyecektir. Haspel’ın alternatifi olan -muhafazakâr provokatör- Senatör Tom Cotton ise CIA’e Pompeo’dan çok daha tarafgir bir görüntü vererek daha fazla tartışma yaratırdı.
Amerikan dış politikasında dayanak noktası Mattis ve Tillerson’dı. Şimdi ise ağırlık merkezi Trump ve Pompeo’ya doğru kayıyor. Başkanın zihnini bilen (ve şekillendiren) bir baş diplomatla politika üretme süreci çok daha pürüzsüz işleyecektir.
Ancak Tillerson’ın çöküşü, Başkan’ın zaman zaman baş gösteren fevri davranışları önündeki freni kaldıracaktır. Kapalı kapılar ardında hakkında “moron” diyen bir adamdan akıl almak Trump’ın ağırına gidiyordu; ama Tillerson’ın İran, Rusya, Çin ve Kuzey Kore’ye ilişkin Başkan’a yaptığı tavsiyeler makul ve genel olarak doğruydu.
Artık Dışişlerinde Trump’ın bir kafa dengi var ve -iyi ya da kötü- Beyaz Saray ile Dışişleri aynı doğrultuda ilerleyecek. Pompeo üst düzey diplomasinin şekillenmesine yardımcı olacak. Trump’ın frene ihtiyacı varken Pompeo’nun gaz pedalı olmasından endişe duyuluyor.



15 Mart 2018 Perşembe

A.KRIEG: BAE, WASHINGTON’I ELE GEÇİRMEK İÇİN AIPAC’LE BİRLEŞMİŞ





Andreas Krieg (Londra King’s College’ın Savunma Araştırmaları Bölümünde yardımcı doçent ve Ortadoğu’da hükümetler ve ticari kuruluşlarla çalışan stratejik risk danışmanı; “Arap Dünyasında Sosyopolitik Düzen ve Güvenlik /Socio-Political Order and Security in the Arab World” kitabının yazarı)
Middle East Eye, 9.3.2018

Tercüme: Zahide Tuba Kor

NOT: Lütfen kaynak göstermeden tercümenin bir kısmını veya tamamını kullanmayınız, alıntılamayınız, yayınlamayınız.

2016 Amerikan başkanlık seçimlerine Rusya’nın iddia edilen müdahalesine dair saplantılı haberlerin ortasında Ortadoğulu bir oyuncunun genelde Washington’daki yeni-muhafazakâr çevreler, özelde ise Trump Beyaz Sarayı üzerinde nüfuz kurma çabası bir şekilde kamuoyunun dikkatlerinden kaçtı.
İsrail yanlısı bir lobi olan AIPAC’in 2018 konferansı hakkında şu an yoğun tartışmalar yaşansa da BAE’nin geçtiğimiz on yılda ABD’de nüfuz kurmaya dönük faaliyetleri çoğunlukla fark edilmedi bile.
Amerikalı Özel Yetkili Savcı Robert Mueller’ın yürüttüğü soruşturma genişledikçe görüldüğü üzere, BAE’nin Washington’da Ortadoğu politikasını -AIPAC’le eşit derecede- etkileyen en güçlü aktöre dönüşmüş olması muhtemel. 

İsrail yanlısı lobiyi taklit etmeye çalışmak
Abu Dabi, çok daha kurnaz/üstü kapalı bir şekilde ABD’de politika üretenler, düşünce kuruluşları, uzmanlar ve sosyal medya trollerinden oluşan güçlü bir ağı kurdu. Bu ağ birçok bakımdan İsrail yanlısı lobinin mesajlaşma yöntemine benziyor.
Emirliklerin Washington’da [adam satın alarak] nüfuz kazanma stratejisi, 2008 yılında üst düzey Amerikalı karar alıcıların büyük limanların BAE merkezli bir şirket tarafından devralınmasına itiraz ettikleri Dubai Ports World fiyaskosunun ardından ortaya çıktı. Buna karşılık Emirlikler, büyük ölçüde olumsuz bir imaj içeren “bir Ortadoğu ülkesi daha” olma algısından kurutulmaya can atıyordu.
BAE Veliaht Prensi Muhammed bin Zayid’in doğrudan himayesi altında, -şu an adı kötüye çıkmış haldeki- dönemin yeni Washington Büyükelçisi Yusuf el-Uteybe, ülkesi BAE hakkında “Amerikan güvenlik kaygılarını paylaşan müsamahakâr bir Ortadoğulu ortak” şeklinde yeni bir hikâye yaratmakla görevlendirildi.
Bu hikâyenin kısa süre evvel AIPAC konuşmacıları tarafından tekrar edilmesi bir sürpriz olmamalı. Uteybe, İsrail lobisiyle aynı düşünce kuruluşu uzmanı ve politika üreten yeni-muhafazakâr camiaya sürekli yatırım yaptı.
BAE büyükelçisinin Washington’da Amerikan yönetim çevrelerinde, medyada ve düşünce kuruluşlarında kurduğu yoğun şahsi ahbaplıklar ağı, BAE’nin hikâyesinin ABD’nin muhafazakâr yankı odalarında (echo chamber) stratejik olarak aşılanıp yerleşmesine imkân verdi. [Z.T.K. Yankı Odası Etkisi, aynı düşünce etrafında birleşen insanlara sunulan bilginin o düşüncenin etrafında bulunan sınırlı alanda kalması, aynı görüşteki düşüncenin pekiştirilerek hiç sorgulanmadan benimsenmesi ve gerçeğin kendisinin inanılmaz bir haline dönüşmesidir. Böyle bir etkinin varlığında karşıt düşünceler baskılanır, susturulur ya da kendilerine bir forum bulamazlar.]
BAE’nin hikâyesi, Amerikan muhafazakârlarının siyasal İslam ve İran korkularıyla örtüştü; bu korkular onlarca yıldır AIPAC tarafından zaten kışkırtılıyordu. BAE, İslamcılar ve İran yayılmacılığı korkularını körüklemek suretiyle bu iki meseleye karşı dayanıklı bir kale işlevi gören “liberal otoriterliğin” bir rol modeli olarak kendisini sunacaktı.

Giderek saldırganlaşan bir strateji
Uteybe, Washington’daki muhafazakâr elitlerle şahsi ilişkiler kurmanın yanısıra, başkentteki son derece kutuplaşmış düşünce kuruluşları camiası içindeki uzmanların söylemlerine hâkim olmanın BAE’nin hikâyesine inandırıcılık ve meşruiyet katacağının farkına vardı.
BAE, sadece Stratejik ve Uluslararası Araştırmalar Merkezi, Atlantik Konseyi veya Ortadoğu Enstitüsü gibi mevcut muhafazakâr düşünce kuruluşlarında nüfuz satın almak için değil, aynı zamanda kendine bağlı Arap Körfez Devletleri Enstitüsünü kurmak için de on milyonlarca dolarlık yatırım yapıldı. Düşünce kuruluşları camiasının başkentteki politika üretenlere yakınlığı, BAE’nin Amerikan gücünün kalbine erişim döngüsünü tamamladı.
Başlangıçta Uteybe’nin misyonu büyük ölçüde savunmacı bir karakterdeyken Arap Baharı’yla birlikte BAE’nin Washington’daki enformasyon stratejisi daha ofansif bir hale kaydı.
2011’de rejim değişiklikleri bölgeyi kasıp kavururken BAE’nin “otoriter istikrar” söylemi kuşatma altına alındı, en başta da halkların sosyal adalet ve siyasi çoğulculuk çağrılarını destekleyen komşusu Katar tarafından.
BAE, sadece Obama yönetiminin Ortadoğu politikası aleyhine söylemleri harekete geçirmek değil, aynı zamanda ve çok daha önemlisi, Katar’ın itibarını lekelemek için de kendi nüfuz altyapısını stratejik olarak kullandı.
BAE’nin Katar aleyhine mesajları 2014 Körfez Krizi akabinde giderek saldırganlaştı. BAE’nin algoritmayla yetkilendirilen troller ve botlar [Z.T.K. internet üzerinde faaliyet göstermek üzere tasarlanmış, otomatik olarak içerik üreten ve gerçek kullanıcıları taklit eden yazılımlar] ordusu, BAE’ye yakın düşünce kuruluşları ve uzmanlar tarafından yapılan Katar’ın terörizmi desteklediğine dair ikna edici olmayan ve doğruluğu ispatlanmamış ithamları yayacaklardı. Katar’ın terörizmi desteklediği söylemi, her türlü siyasal İslam’ı İslam Devleti tarzı Selefi-cihadilikle birleştiren, muhafazakâr Amerikan düşünce kuruluşları tarafından yayılan basit taşıyıcı kayış teorisini (conveyer-belt) hatırlatmakta.
Katar’ın Gazze Şeridi’nde HAMAS’a insani yardımları, tıpkı Arap Baharı’nda siyasi muhaliflere arka çıkmasında olduğu gibi, terörizme destek çerçevesine sokuldu ki bu söylem, İsrail yanlısı çevrelerin korku kaynaklı kaygılarıyla iyice örtüşüyordu.

Manipülasyona açık
Hızla BAE’nin Beyaz Saray’a erişimini genişletme eşsiz fırsatının kokusunu aldığı 2016’ya gelelim. Yeni-muhafazakâr ideolojiye batmış ve teröristlerin saldığı korkuyu kullanan Trump’ın son derece tecrübesiz seçim kampanyası, BAE’nin -kendisiyle derin iş bağlantıları bulunan- [Z.T.K. Blackwater şirketi başkanı] Erik Prince ve [Z.T.K. Cumhuriyetçi Parti’ye en çok bağış toplayan işadamı] Elliott Broidy gibi vekiller üzerinden ilerleyişine son derece açıktı.
Özellikle Trump’ın damadı Jared Kushner, AIPAC’e yakın bir isimdi ve dahası, mali açıdan başı darda olup Katar’ın kendisini kurtarma paketini kabul etmemesinin ardından manipülasyonlara açık hale geldi.
Hedef gösteren mesajlaşmalar, maaşla tutulan uzmanlar ve geliştirilen şahsi bağlar ve iş ilişkileri üzerinden Abu Dabi, sadece Ortadoğu meselelerinde Washington’ın söylemine hâkim olmakla kalmadı, daha da önemlisi, Kushner yeni başkanın bölgeyle ilgili başdanışmanı olduğunda Trump yönetiminin Katar’a abluka yaklaşımını da başlangıçta bizzat şekillendirdi.
Emirliğin diktatörü Muhammed bin Zayid’le ve BAE lobisiyle şahsi ilişkileri ve ayrıca AIPAC’e yakınlığı, Kushner’in BAE’nin Katar’a ablukanın sürmesi planına olumlu bakmasını sağladı. Kushner, Amerikan dışişleri ve savunma bakanlarının bu plana karşı itirazlarını bastırabilmiş gibi görünüyor. Trump’ın [16 Ekim 2017’deki] Rose Garden konuşmasında da aslında BAE’nin söylemleri ve kaleminden çıkanlar yankılanıyordu [Z.T.K. konuşmanın videosu için TIKLAYNIZ]. 
Özel yetkili savcı Mueller’ın Trump’ın seçim kampanyasında BAE’yle muhtemel gizli ilişkilerine dair soruşturmasına rağmen, İsrailli lobicileri Arap Körfez devletinin [Z.T.K. BAE’yi kastediyor] vekilleriyle birleştiren bu sıkı sıkıya bağlantılı yeni-muhafazakârlar ağ, Cumhuriyetçilerin de Beyaz Saray’ın da gözardı edemeyeceği güçlü bir yankı odası yarattı.
BAE, -sadece ABD’deki politika üretenlerin algılarını değil, aynı zamanda Ortadoğu’ya yönelik Amerikan politikasının istikametini de bütünüyle değiştirmek için- AIPAC’ten farklı olarak, beşinci nesil bilgi savaşı araçlarını kullanan kendi gayriresmi lobi aygıtını da kurmuş durumda.




J.L.SHAPIRO: TÜRKİYE ORTADOĞU’DA KENDİ BAŞINA BUYRUK MU?





TÜRKİYE ORTADOĞU’DA KENDİ BAŞINA BUYRUK MU?

Jacob L. Shapiro (Geopolitical Futures Analiz Direktörü)
Geopolitical Futures, 13.3.2018

Tercüme: Zahide Tuba Kor

NOT: Lütfen kaynak göstermeden tercümenin bir kısmını veya tamamını kullanmayınız, alıntılamayınız, yayınlamayınız.

Türkiye ve ABD ihtilaflara yabancı değiller. Son yıllarda Ankara, ABD’yi bir darbe kalkışmasını zımnen ve Türkiye’nin çıkarlarına düşman bir örgüt olan YPG’yi de alenen desteklemekle suçluyor. Buna karşılık ABD de gerçek bir terör tehdidi olan İslam Devleti’yle savaşta Türkiye’nin yeterince elini taşın altına koymamasından şikâyetçi ve ayrıca cumhurbaşkanının gücünü artıran ve ifade hürriyetini kısıtlayan politikalarından dolayı Ankara’yı eleştiriyor. İşler geçtiğimiz yılın sonunda o denli kötüleşti ki bir Amerikan konsolosluğu çalışanının casusluk şüphesiyle tutuklanmasının ardından iki taraf kısa bir süreliğine de olsa vize hizmetlerini askıya aldı.
Bütün bunlar arasında bir başlık var ki diğer hepsinden çok daha önemli: İncirlik hava üssündeki Amerikan kuvvetlerinin statüsü. Bu statü, Amerikan-Türk ilişkilerinin geleceğiyle birlikte, şu an için temel tartışma konusu.
The Wall Street Journal gazetesinin 11 Mart tarihli haberine göre, Amerikan ordusu İncirlik üssündeki muharebe harekâtlarını sınırlandırmakla kalmadı, ismi açıklanmayan Amerikalı yetkililere göre, önümüzdeki dönemde “kalıcı indirimlere gidilmesi” de düşünülüyor. ABD’nin Avrupa Komutanlığından bir sözcü, [bu haberin aksine] Amerikan operasyonlarının kesintisiz devam ettiğinde ısrarcıydı ve Türk kaynaklar da resmî Anadolu Ajansına yaptıkları açıklamayla bu tekzibi doğruladılar. Ancak bu tekziplerin her ikisi de gelecekteki kesintilerden hiç bahsetmiyor. Ateş olmayan yerden duman çıkmaz.

Paralel planlar
ABD’nin İncirlik’teki muharebe harekâtlarının ölçeğini azalttığı hiçbir tereddüde mahal bırakmayacak şekilde ortada. Mesela Amerikan ordusu bir A-10 havadan karaya saldırı filosunu ocak ayında Afganistan’a taşıdı ve İncirlik’te geriye sadece yakıt ikmal uçaklarından ve Predator İHA’lardan oluşan birer filo kaldı. (ABD, İslam Devleti’ne karşı savaşta kullanılmak üzere İncirlik’e zaman zaman F-16’lar yerleştiriyor ama son zamanlarda bu da yapılmıyor.) A-10 uçaklarının Afganistan’a nakledilmesinin bir anlamı var tabii ki; Washington şu an Afganistan’daki askeri varlığını artırıyor ve A-10’lar da oradaki operasyonlar için oldukça uygun uçaklar. Bu nakliyatın Türkiye ile ABD’nin zaman zaman anlaşamamasıyla hiç alakası yok.
Yine de kalıcı indirime gitme ihtimali dahi dikkat çekici, tıpkı sızıntının zamanlaması gibi… Türkiye ile Amerikan dışişleri bakanları arasında yapılacak üst düzey toplantıdan bir hafta evvel ve farklılıkları bir kenara bırakıp Suriye’de birlikte çalışmak için ikili bir anlaşmaya varılmasından yaklaşık bir hafta sonra bu sızıntı yaşandı.
Sızıntı yetmezmiş gibi bir de son birkaç gündür yaşanan başka gelişmeler ABD ile Türkiye arasında her şeyin yolunda gitmediği hissini uyandırıyor. Hafta sonu Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, NATO’yu -ülkesinin diğer NATO operasyonlarına katılmasına rağmen- Suriye’nin kuzeyinde Türkiye’nin yardımına gelmemekle eleştirdi. Erdoğan ateşli hitabete düşkündür; ama İncirlik’le ilgili haberlerle birleştirildiğinde cumhurbaşkanının yorumları, Türkiye’nin kendi güvenliğini sağlama noktasında NATO taahhütlerinden ve ABD’yle ilişkilerden samimi şüpheler duyduğunu salık veriyor.
Bu arada Londra merkezli Suudi gazetesi eş-Şark eş-Avsat 11 Mart tarihli bir haberinde, Suriye’nin kuzeyinin müstakbel kontrolü konusunda varılan Rus-Türk anlaşmasının bir kopyasını Şam yönetiminin kısa süre evvel aldığını yazdı. Habere göre Türkiye, Afrin’de kontrolü sürdürecek ve YPG’ye saldırısı için önem arz eden stratejik alanlarda gözlem noktaları kuracak. Karşılığında Suriye hükümet güçlerine Türkiye-Suriye sınırında 10 mevki verilecek. Eş-Şark eş-Avsat haberinin ayrıntılarını teyit etmek imkânsız; ama yine de Türkiye’nin Suriye’deki varlığı konusunda Rusya ve İran’la bir mutabakata varmaya çalıştığına dair bolca kanıt var. Türkiye’nin dışişleri bakanı Rus yetkililerle Suriye’yi görüşmek için 12 Mart’ta Rusya’ya gitti ve üç ülke nisan ayında Suriye konusunda bir zirve gerçekleştirecek. Dolayısıyla Türkiye, ABD’yle müzakere etse bile [bunun başarısız olma ihtimaline karşı başka] paralel planların imkânını da araştırıyor.

Daha iyi bir konum
Türkiye ve ABD için her şey tek bir konuya indirgeniyor: Kürtler. Türkiye, ABD’nin Suriyeli Kürt gruplara, özellikle de YPG’ye desteğine karşı. ABD, İslam Devleti’ne karşı büyük ölçüde başarıya ulaşan bir savaş için YPG’yi eğitip donattıktan sonra şimdi tutup da bir başına bırakmak istemiyor. Ama aslında bu sadece taktik bir konu. Stratejik konu ise ABD’nin Türkiye’ye şartları dayattığı günlerin artık geçip gitmiş olması. Geçmişte Türkiye ABD’ye teslim olmuştu; çünkü aksi takdirde Rusya gibi muhtemel düşmanlarıyla tek başına yüzleşmek zorunda kalabilirdi.
Türkiye’nin ideal stratejisi, çıkarlarını Washington’ınkine bağlamak zorunda kalmadan ABD’nin stratejik ortağı olması; hele de bu, Kürt özerkliği konusunda taviz vermek anlamına geliyorsa. Türkiye’nin dostluğunun [ABD için] bedeli Kürtleri terk etmek. Eğer ki ABD bu bedeli ödeyemezse bu durumda Ankara kendi başının çaresine bakacak.
Kendi başının çaresine bakmak, tabii ki Rusya ve İran’la Suriye’nin geleceği konusunda bir tür uzlaşmaya varmayı gerektirecek. Statükoyu sürdürmek her iki tarafın da çıkarına olduğundan, Türkiye ile Rusya Suriye’nin geleceği konusunda bir anlaşmaya varabilir. Ancak İran, Suriye İç Savaşı’nda bir sonraki aşamayı bölgenin süper gücü olma ihtirası için muazzam bir fırsat görüyor ve dolayısıyla Rusya İran’ı zapt etmekte zorlanacak. Bu üç ülke arasındaki herhangi bir anlaşma, tıpkı daha evvelkiler gibi geçici nitelikte olacaktır; devam edegelen stratejik hedefler peşinde koşuşun [üzerini örten] bir kandırmacadan başka bir şey değil… Ancak Türkiye uzun vadede Suriye’de Esed, Rusya veya İran’dan çok daha iyi bir konumda. Esed rejimi azınlık bir etnik ve dini diktatörlük, İran yabancı bir Şii işgalci, Rusya ise Esed ve İran’a verdiği destekle lekelendiği gibi Suriye sahasına konuşlandırdığı hava varlığından başka pek de bir şeyi yok.
Öte yandan Türkiye, Esed karşıtı güçlü isyancı grupları destekliyor. Araplarla Türkler arasındaki etnik farklılıklara rağmen en azından her ikisi de Sünni ve bu ortak gelenek, Esed yönetimine karşı ortak mücadeleyle birlikte, Türkiye’nin lehine işleyecek. (Rusya ve İran’a kıyasla, Suriye’de kuvvet kullanmak üzere askeri birlik sevkıyatının -coğrafi olarak- Türkiye için ne denli kolay olduğundan hiç bahsetmiyorum bile.) Türkiye Suriye’de daha az iddialı olmayı tercih edecek; ama eğer ki diğer seçenekler sadece ve sadece ABD’ye su taşımaya devam etmek veya güney sınırında kalıcı bir İran varlığını kabul etmek haline gelirse, bu durumda Türkiye her ikisini de reddedip bağımsız bir dış politika izleyecek ve şartların dayattığı şekilde geçici pragmatik düzenlemelere gidecek.




D.IGNATIUS: TRUMP, BİR WILE E. COYOTE




David Ignatius (Washington Post gazetesi köşe yazarı, ödüllü gazeteci ve kitapları en çok satanlar listesinde yer alan casusluk romanı yazarı)
Washington Post, 8.3.2018

Tercüme: Zahide Tuba Kor

NOT: Lütfen kaynak göstermeden tercümenin bir kısmını veya tamamını kullanmayınız, alıntılamayınız, yayınlamayınız.

Brüksel
Kuzey Kore Devlet Başkanı Kim Jong Un diplomatik sempati atağını hızlandırırken, birkaç hafta evvel CIA analisti Robert Carlin’den aldığım e-postanın konu kısmında “Bip bip” yazıyordu. Carlin kısa e-postasında diyordu ki “Kuzey Koreliler [Z.T.K. Road Runner Show çizgi filmindeki kuş] Road Runner, ABD’liler de [çakal] Wile E. Coyote.”
Carlin, dünyadaki birçok dış politika meselesine uyarlanabilecek bir noktaya işaret ediyor. İş küresel diplomasiye geldiğinde -bizim çevik hasımlarımız toz bulutu içinde ok gibi fırlarken- Donald Trump’ın başkanlığındaki ABD ise bombaları kendi elinde patlatan ve duvarlara toslayan, bahtsız çizgi film kötü karakteri [Wile E. Coyote] haline geldi.
Trump’ın dış politikasını niteleyici kelimelerden biri “beceriksizlik/eli ağırlık”, diğeri ise “başarısızlık”. Trump’ın stratejisi -tabii buna ne kadar strateji derseniz- ABD’nin geleneksel iktisadi ve güvenlik ilişkilerini ve taahhütlerini bozmak oldu. Bunun kendisine yeni kozlar sağladığını düşünüyor olmalı; ama ekseriyetle sonuç, kendi kendine açılmış bir dizi yara...
Ticaret Trump’ın beceriksizliğinin en açık örneği. İktisadi rakibimiz Çin yapay zekâda,  kuantum hesaplamada ve robot biliminde teknolojinin hâkim tepelerini ele geçirmekle meşgulken Trump yaklaşık 50 yıldır düşüşte olan çelik, kömür ve diğer sanayileri korumaya çalışıyor. Görünen o ki ABD’yi bir öncü olmaktan çıkarıp gecikmeli göstergeye dönüştürmeye çalışıyor [Z.T.K. Gecikmeli göstergeler, değişikliklerin etkisi ekonomide hissedildikten sonra değişen ekonomik göstergeler anlamına gelmektedir].
Kore oyununda ağır hareket eden ABD kısa süre sonra diplomatik hızlı koşucuyla [Z.T.K. Kuzey Kore liderini kastediyor] eşleşecek. Tabii ki perşembe gecesi ilan edilen Trump-Kim doğrudan görüşmesi umut verici ve belki de Başkan’ın palavralarının ve saldırganlığının sonuç ürettiğinin bir kanıtı. Ancak benim gördüğüm, önümüzde nükleer silaha sahip bir devlete dönüşen ve eli güçlü halde ABD’yle müzakere etmek isteyen bir Kuzey Kore olduğu.
Trump, Kim’in nükleerden arındırma görüşmesini teklif ederken “samimi” olduğu düşüncesinde; ancak çok az meslektaş bu ümidi paylaşıyor. Muhtemelen bir süre müzakere masasında Kim’in peşinde koşuyor olacağız; tabii bu “eğil ve siper al”dan daha iyidir. Ama Carlin’in de dediği gibi “bip bip”.
Trump’ın en büyük karmaşası Ortadoğu. İran’la nükleer anlaşmadan çekilmek isteğini açıklıyor. Ama tuhaf bir şekilde ağır yükü, -İran’ın balistik füzeleri, askeri tesislerinin denetlenmesi ve anlaşmanın “sona ermesi” hakkında daha sert hükümlerin tasarlanmasını- Avrupalı müttefiklerine bırakıyor. Evet, tabii, bu adımları desteklemesi için onlar bir de Kongre’de lobi faaliyeti yürütüyorlar.
Daha sert bir anlaşma tabii ki daha iyidir; ama bunu başarmak için Trump, çok daha kötü sonuçlar doğuracak, [anlaşmanın bozulup ortada] herhangi bir anlaşma kalmaması riskini almaya istekli. Bu noktada Trump, tıpkı diğer alanlarda olduğu gibi, “sihirli düşünce”nin diplomatik versiyonuna kalkışmış durumda: bir şeyi ümit ederek doğru kılacağını zannetmek.
Trump’ın Suriye politikası o denli muamma ki bazı üst düzey yetkililer bunu açıklamaya bile çalışmıyor. ABD destekli Suriyeli Kürtler ülkenin üçte birini kontrol ediyorlar; ama Washington’ın taahhütlerine o denli güvenmiyorlar ki İslam Devleti’ne karşı savaşın nihai temizlik aşamasında [işi yarım bırakıp] alıp başlarını gidiyorlar. Amerikalı komutanları izlenecek politika konusunda Washington’dan talimat bekleyedursun Amerikan Özel Harekât birliklerinin hayatları sahada riske girmiş durumda.
İsrail-Filistin cephesinde Trump, yıllardır devam eden Amerikan politikasından koparak ve Amerikan büyükelçiliğinin Kudüs’e hızlıca taşınması emrini vererek “nihai anlaşma” ümitlerini muhtemelen suya düşürdü. Bu durum Filistinlileri barış sürecine dahil olmaktan vazgeçirdi; belki bundan daha da önemlisi, Kudüs konusunun masadan indirilmesiyle, Trump’ın Suudi Arabistan ve BAE’deki yeni dostlarının sözkonusu müzakereleri açık açık desteklemelerini imkânsızlaştırmış oldu.
Trump, haklı bir şekilde, Suudi Veliaht Prensi Muhammed bin Selman’la yakın ilişkisine önem veriyor. Ama Beyaz Saray, başarılı olabilmesi için reform savaşını dikkatlice yürütmesi gerektiği konusunda veliahta akıl vermek yerine, bin Selman’ın tam Trump tarzı her cephede savaş vermesine müsaade ediyor. Bu akılsızca.
Bu arada Trump’ın Körfez monarşileriyle bağları derinleşirken ABD’nin geleneksel müttefiki Avrupa’yla ilişkileri ise yıpranıyor. Brüksel’de Alman Marshall Fonu himayesinde gerçekleşen (benim de düzenleme kurulunda yer aldığım) bir konferansta Bruce Stokes, Transatlantik liderlerinin ABD’nin Avrupa’yla ilişkilerinin bir yıl öncesine kıyasla daha da kötüleştiğine inandığını ve %60’ının iktisadi konularda, %84’ünün diplomaside, %66’sının da güvenlikte bir uyuşmazlık gördüğünü ortaya çıkaran Pew Araştırma Merkezi’ne ait bir araştırmanın sonuçlarını sundu.
ABD’nin iki baş rakibi Rusya ve Çin’e gelince Trump ne gibi bir strateji benimsedi? Moskova’ya karşı genellikle kılını kıpırdatmıyor; Pekin’de “ebedi devlet başkanı” Şi Cinping’in en büyük amigosu oldu. Bütün bu zayıf politikalara her zamanki sert söylemi eşlik ediyor.
Tıpkı [çizgi film kahramanı] Wile E. Coyote gibi, Trump da dinamitin neden sürekli elinde patladığını hala daha anlamış gibi görünmüyor.