22 Kasım 2017 Çarşamba

M.RAPOPORT: SURİYE’DE İRAN: İSRAİL’İN KUZEY İKİLEMİ





Meron Rapoport (İsrailli serbest gazeteci ve yazar. Filistinlilerin zeytin ağaçlarının çalınmasıyla ilgili yaptığı araştırmacı gazetecilikle Napoli Gazetecilik Ödülü layık görüldü. Daha evvel Haaretz gazetesi haber biriminin başındaydı)
Middle East Eye, 17.11.2017

Tercüme: Zahide Tuba Kor

NOT: Lütfen kaynak göstermeden tercümenin bir kısmını veya tamamını kullanmayınız, alıntılamayınız, yayınlamayınız. 

(...)
İsrail’in kendisini yok etmeye adamış şeytani düşmanlar olarak tanımladığı İran, Hizbullah, Esed rejimi ve diğer güçler tarafından kontrol edilen, İran’dan başlayıp Lübnan üzerinden Akdeniz sahiline kadar uzanan eksene şimdilerde Rusya gibi bir gücün resmen ve alenen onay vererek meşruiyet kazandırmasından daha kötü bir senaryoyu tahayyül etmek İsrail açısından çok zor.
(…)
(…) Aynı zamanda İsrailli bir general olan Konut Bakanı Yoav Galant, kısa bir süre evvel Hizbullah’ın elinde fırlatılmaya hazır 100.000 füze olduğunu söyledi. Diğer tahminler 150.000’e kadar yükseliyor. Bu devasa bir rakam.
Her ne kadar İsrail füze savunma sistemleri bunların bir kısmını havada durdurup etkisiz hale getirecek olsa da gerçek bir savaş halinde bu füzeler İsrail’deki kritik hedefleri vuracaktır. (…)
Hizbullah lideri Hasan Nasrallah, Esed rejimini kurtarmak amacıyla Suriye savaşına girdiğinde İsrail’deki uzmanlar pek bir memnundu. O dönemde şöyle diyorlardı: Kendi kendisini tüketecek, savaşçılarını ve itibarını yitirecek ve İsrail’e karşı bir düşman olmaktan çıkacak.

Savaşa hazır
Bugün ise durum tam aksi görünüyor. Hizbullah 1000 kadar savaşçısını kaybetmiş ve İsrail’le savaşırken kazandığı Arap dünyasındaki halk desteğinin bir kısmını yitirmiş olabilir; ama Suriye İç Savaşı’ndan deneyimli bir askeri kuvvet olarak çıkmakta, hem de gerilla savaşı değil gerçek bir savaş verme kapasitesine sahip bir kuvvet olarak…
İsrail’de Hizbullah’ın “küçük bir ordu” olarak görüldüğünün kanıtları iki ay evvel ortaya çıktı. İsrail ordusu, Hizbullah’ın İsrail topraklarını işgal edip kentleri fethetmeye kalkıştığı bir savaş senaryosunu baz alarak, on binlerce askerin katılımıyla, “son 20 yılın en büyüğü” olarak nitelediği bir dizi askeri tatbikatlar gerçekleştirdi.
(…)
İsrail bakışı açısına göre, problem sadece Hizbullah değil; [Netanyahu yönetimi] yıllardır İran’ın, sadece İsrail’e değil aynı zamanda tüm dünya barışına yönelik en büyük varoluşsal tehdit olduğu iddiasını dillendiriyor.
Başbakan Netanyahu, kariyerini bu argüman üzerine inşa etti ve bunu İsrail dış ve savunma politikasının mihenk taşı haline getirdi. Tahran’la nükleer anlaşmayı engellemekte veya iptal ettirmekte başarısız kalan Netanyahu, şimdilerde Golan Tepeleri sınırından sadece 5 km ötedeki İran askeri birlikleriyle karşı karşıya.
Diyelim ki Suriye’de ciddi bir İran askeri varlığı hala yok; İran Hava Kuvvetleri oraya üsler inşa etmedi. Yine de haritaya bir göz atmak, İran’dan Irak, Suriye ve Lübnan’a uzanan doğrudan bir hattın varlığını görmek için yeterli; hele de Esed’in Suriye’nin doğusundaki son zaferlerinin ve Musul’da İslam Devleti’nin düşüşünün ardından…
İsrailli televizyon yorumcuları, bu tehditkâr haritayı seyircilere mümkün olduğunca fazla göstermek için hiçbir fırsatı kaçırmıyorlar. Netanyahu’nun BM konuşmalarındaki bir soyut tehdit olmaktan çıkan İran tehdidi şimdilerde gerçek ve çok yakın.

Putin’in dostluğu başarısız oldu
Netanyahu, bu belanın yaklaşmakta olduğunu gördü ve İran’ın artan gücünü Rusya üzerinden dengelemekte başarılı olabileceğine inandı. Son iki yılda tam altı defa buluşmak suretiyle Rus Devlet Bakanı Putin’e dünyanın bir başka liderinden çok daha fazla yatırım yaptı.
Netanyahu’nun her fırsatta iftiharla övündüğü gibi, iki lider arasındaki şahsi ilişkiler belki gayet iyi olabilir ama bunun siyaseten pek de bir önemi yok. Rus Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov’un Suriye’deki İran varlığının “meşruiyet”inden bahsettiğini duyduğunda Netanyahu’nun ne hissettiğini tahmin edebilirsiniz. Biri yüzünüze tükürdüğünde hissedeceğiniz duygunun muhtemelen bir benzerini...
Velhasıl İsrail’in şu an karşı karşıya olduğu tercih hiç de kolay değil. Hizbullah-İran terkibi zaten gerçek bir tehdit olarak algılanmakta. Esed rejimi istikrara kavuştuğunda –ki tüm göstergeler buna işaret ediyor– Suriye ordusu da zaten var olan bu tehditkâr denklemin bir faktörüne dönüşecek. Rus şemsiyesi bu eksenin gücünü sadece daha da artırmış olacak. Amerikan Başkanı Trump, Twitter’dan İran konusunda mesaj atmaya devam edebilir; ama onun tehditlerinin gerçek dünyada hiçbir etkisi yok.
Düz mantık, eksen daha da güçlenmeden İsrail’in derhal harekete geçmesinin faydalı olduğunu salık veriyor. Son iki yılda İsrail Hava Kuvvetleri’nin Suriye hedeflerine düzenlediği onlarca saldırıyla verilmek istenen mesaj da buydu.
Savunma Bakanı Avigdor Lieberman, İran’ın Suriye’ye “kalıcı olarak yerleşmesi”ne de Suriye’nin “İsrail’e karşı bir ileri mevzi hattı”na dönüşmesine de izin vermeyeceklerini perşembe günü ilan etti.  Lieberman, İsrail’in bu süreci nasıl engelleyeceğine dair herhangi bir ayrıntı vermedi; ama kuvvet kullanma tehdidi net.
O halde İsrail, acaba Hizbullah’a veyahut Suriye’deki İran kuvvetlerine karşı bir savaşa doğru mu gidiyor? İsrail televizyonlarındaki günlük haberlere bakılırsa bu, Suudi Arabistan’ın tam da İsrail’den beklediği şey. İsrailli yorumcular, Lübnan başbakanının “istifa”sının ardından Suudi Arabistan’ın Hizbullah’a ve Lübnan’a karşı kaba tehditlerini böyle yorumluyorlar. Komşusu Yemen’de dahi yenilgiye uğramış Suudi ordusu Lübnan’ı öyle uzaktan tehdit edemez. Ama Suudilere göre bunu İsrail yapabilir.
Görünürde eşsiz bir fırsata sahibiz: Suudi Arabistan’dan, Körfez ülkelerinden ve belki de Mısır’dan verilecek açık destekle İsrail’in bir Arap ülkesine saldırması…
Bu tür bir durum çok nadiren vuku bulur. 1982’de dönemin Başbakanı Menachem Begin, [Z.T.K. 1979’da imzalanan Mısır-İsrail barış antlaşmasıyla daha evvel 4 kez savaştığı Mısır’ı yanına çekmenin rahatlığı içinde, 15 sene evvel işgal ettiği Sina Yarımadası’nı (Nisan 1982’de) tamamen tahliye ederken] diğer Arap devletlerine karşı harekete geçmekte elinin serbestleştiğini düşünerek Lübnan’da FKÖ’ye karşı [topyekûn bir] savaşa girişmişti [Z.T.K. Ağustos 1982]. Ancak mevcut durumda İsrail’in böyle bir fırsatı yakalamak üzere olup olmadığı henüz net değil.  
İsrail’in, Suudi Arabistan’la bağlara büyük saygı gösterse de, Veliaht Prens Muhammed bin Selman menfaatlerine erişsin diye kan dökmeye hevesi yok. Ayrıca Netanyahu, –Suudi yönetimi gerçek anlamda Filistinlileri umursamasa da– Suud’da ve Arap dünyasının tamamında kamuoylarının Filistin meselesinde sembolik de olsa bir çeşit taviz elde etmeden Riyad’ın İsrail’le daha yakın bir ittifaka girmesine izin vermeyeceğinin farkında. İsrail’in mevcut iç siyasi şartlarında Netanyahu bu türden bir bedeli ödeyebilecek durumda değil.

Barışı sonlandırma
Siyasi açıdan bakıldığında önemi daha az olmayan bir başka konu var. İsrail kamuoyu bağlamında Netanyahu’nun en dikkat çekici başarılarından biri, ikinci defa başbakanlığa geçtiği 2009’dan bu yana son sekiz yıldır süregelen görece sessiz güvenlik durumu.
Netanyahu, ülkeyi yönettiği on bir yılda (1996-1999 ve 2009-2017), –2014’teki [Z.T.K. Gazze’ye yönelik 51 gün süren] Koruyucu Hat Operasyonu dışında– geniş çaplı askeri harekatlardan geri durdu. Selefi Ehud Olmert ise başbakanlıkta kaldığı iki yıl içinde biri 2006’da Lübnan’da, diğer 2008’de Gazze’de olmak üzere iki büyük harekâta girişmiş ve 2500’ü aşkın Lübnanlı, Filistinli ve İsraillinin hayatını kaybetmesine yol açmıştı.
Hizbullah’la askeri bir çatışmanın Netanyahu’nun bu sicilini bozacağına dikkat çekiliyor. Bunun nedeni, Hizbullah’ın geliştirdiği askeri güç veya temin ettiği on binlerce füze değil.
Daha ziyade, eğer Lübnan’daki Hizbullah’a bir saldırı düzenlenirse bunun karşılığının sadece Lübnan’dan değil, aynı zamanda örgütün önemli bir askeri varlığının bulunduğu Suriye’den de geleceği değerlendirmesi yapılıyor. İşte tam da bu yüzden artık İsrail, “Lübnan cephesi” yerine hem Lübnan’ı hem de Suriye’yi içine alan “kuzey cephesi”nden bahsediyor.
Tekrar etmek gerekirse, bu ikilem öyle basit bir şey değil. İsrail, bütün zorluklarına ve tehlikelerine rağmen, hâlihazırda Hizbullah’a karşı açık bir askeri üstünlüğe sahip. Esed’in yönetimi altında Suriye ordusu zar zor ayakta kalsa ve İran da Suriye’deki üssünü henüz tam sağlama almasa da önümüzdeki 2-3 yılda durum İsrail aleyhine değişebilir. Dolayısıyla kısa vadede [İran’a karşı] harekete geçmenin bir mantığı var. 
Diğer bir faktör de Netanyahu aleyhine yürütülen cezai soruşturmalar yüzünden 2018’in ilk yarısında İsrail’de erken bir seçime gitme ihtimalinin giderek ağır basması ki bu durum, “savaş sırasında halklar hükümetin arkasında kenetlenir” fikrine bel bağlayarak onu askeri bir çatışma riskini göze almaya itebilir. Yine de bir tahmin yürütmek gerekirse İsrail’in beklemeyi tercih etmesi daha muhtemel görünüyor. Şu an için savaş üzerine bahis oynamak çok pahalıya patlayabilir.  

R.SILVERSTEIN: TRUMP’IN ORTADOĞU BARIŞ PLANI: DAHA DOĞMADAN ÖLDÜ MÜ?




Richard Silverstein (“İsrail milli güvenlik devletinin aşırılıklarını ifşa etme”yi görev edinen Tikun Olam bloğunun yazarı. Yazıları aynı zamanda Haaretz, the Forward, the Seattle Times ve the Los Angeles Times’ta yayınlanıyor)
Middle East Eye, 21.11.2017

Tercüme: Zahide Tuba Kor

NOT: Lütfen kaynak göstermeden tercümenin bir kısmını veya tamamını kullanmayınız, alıntılamayınız, yayınlamayınız. 

Başkanlığının daha neredeyse ilk gününden bu yana Amerikan Başkanı Donald Trump, İsrail-Filistin çatışmasını çözeceği konusunda yüksekten atıyor. İddiaları arasında şimdiye kadar hiçbir Amerikan başkanının yapamadığını başarma yer alıyor: “nihai anlaşma”
Şimdiye kadar dünyanın ekseriyeti, Trump’ın kendini beğenmiş boş bir palavracı olduğunu ve böbürlendiği şeylerin gerçeklikle neredeyse hiçbir bağının olmadığını biliyor.

Muğlâk bir plan
Ancak geçtiğimiz hafta the New York Times ve İsrail medyası, Trump’ın barış planının şekillendiğini yazdı. Planının tam içeriği konusunda kaynaklar muğlâk olsa da, bütün haberlerin ortak özelliği, ABD’nin genel anlaşmanın bir parçası olarak Filistin devletini tanıyacağı vurgusu.
Geçtiğimiz hafta İsrail haber programı “Hadaşot”, kendisine sızdırılan barış planının maddelerini yayınladı. Anlaşma, bir devletin tanınması dışında Filistinlilere neredeyse fazla bir şey sunmayacak. Kudüs, Filistin’in milli başkenti olarak kabul edilmeyecek. Hiçbir yerleşimci tek bir yerleşimi dahi boşaltmak zorunda kalmayacak. İsrail, bugüne kadar istediği, ama önceki Amerikan başkanlarından elde edemediği neredeyse her şeyi alacak. ABD, İsrail birliklerinin Ürdün sınırı boyunca uzanan askeri varlığı da dâhil, İsrail’in açıkladığı güvenlik ihtiyaçlarının ekseriyetini kabul edecek.
Habere göre Netanyahu, bütün Filistin topraklarında İsrail güvenlik kontrollerini sürdürmek için bastırıyor. Bu, Netanyahu’nun kamuoyu önünde açık açık istediği şey olup eğer ki elde ederse Filistinlilerin tam egemenliğe kavuşamayacakları anlamına gelecektir.
The New York Times’ın daha evvelki bir haberine göre, anlaşma maddeleri uyarınca İsrail, Arap dünyasıyla ticarete başlayacak ve havayollarının Körfez hava sahasında uçmasına izin verilecek. The Times, Arap devletlerinin, özellikle de Suudi Arabistan, Mısır, BAE ve Ürdün’ün “İsrail yolcu uçaklarının uçuşu, işadamlarına vize ve telekomünikasyon ilişkileri gibi kendi taahhütlerini de ekleyebileceklerini” belirtiyor.
“Toprak takası” da yapılacak. Ancak hiçbir yerleşimin veya yerleşimcinin yerinden edilmeyeceği dikkate alındığında hangi toprağın takas edileceği ve bunun niçin yapılacağı belirsiz. Hadaşot’un haberine göre, “Sınırlar ille de 1967 öncesi sınırlara dayanmak zorunda değil.”

Yanlış faraziyeler
“Niçin bir Filistinli böyle bir anlaşmayı kabul etsin ki?” diye sorabilirsiniz. Trump ile Netanyahu’nun, Arapları, birkaç milyar Suudi petro-doları uğruna, doğuştan kazanılmış haklarından vazgeçecek denli parayla satın alınabilir cinsten varlıklar olduğuna inandığı aşikâr.
Habere göre, Sünni Arap devletleri ve diğerleri, –Filistin Yönetimi Başkanı Mahmud Abbas’ı anlaşmayı kabule teşvik etmek maksadıyla– bu plan çerçevesinde Filistinlilere yüz milyonlarca dolar ekonomik yardım yapacaklar.
(…)
Bu türden bir strateji, Filistin meselesinin aslen siyasi değil iktisadi olduğuna dair yanlış bir faraziyeden kaynaklanıyor. Amerikan dışişleri bakanları ve İsrail başbakanları yıllar yılı çatışmayı çözme yolu olarak Filistin ekonomisinin geliştirilmesi taktiğini pazarladı.
Bu, yanlış ve aşağılayıcı bir faraziye. Ancak eğer ki bu planın şimdilerde neden veya nasıl sızdırıldığını merak ediyorsanız Netanyahu’nun dört ayrı yolsuzluk skandalıyla baş etmeye çalıştığını hatırlayın. Başbakan, bu hafta içinde altıncı defa İsrail polisi tarafından sorguya çekildi.
Netanyahu gündemi değiştirme noktasında çaresiz. Diğer hiçbir İsrail liderinin şimdiye kadar başaramadığını, yani İsrail’in Arap komşularıyla kalıcı bir barışı sağlayabileceğini İsrail kamuoyuna sızdırmaktan daha iyi bir başka dikkat dağıtıcı olabilir mi?
El-Cezire’nin yayınladığı bir görüş yazısı [İbrahim Fraihat, “Suudi-İsrail normalleşmesi niçin tehlikeli olabilir?”, El-Cezire İngilizce, 19.11.2017] Filistinlilere yapılan teklifin Suudilerin 2002’de kendi hazırladıkları barış planını anlamsızlaştırmakla kalmayıp aynı zamanda inkâr ettiğine dikkat çekiyor:
“… [Trump’ın damadının öncülüğünde hazırlanın] Kushner anlaşması, Filistin milli projesine asgari düzeyde dahi hakkını vermeyecek. Anlaşma İsrail’e –Suudi Arap boykotunu sonlandırma gibi– stratejik kazanımlar sağlasa da Filistinlilere –mali yardım, mahkûmların salınması ve büyük yerleşim blokları dışındaki yerleşim faaliyetlerini sessizce ve kısmen dondurma gibi– sadece taktik faydalar sağlıyor.
Kushner anlaşması, Suudi inisiyatifinde ortaya atılan ve İsrail’in 1967’de işgal ettiği Arap topraklarından geri çekilmesi karşılığında ilişkileri tamamen normalleştirmeyi teklif eden 2002 Arap Barış Planı’nı fiilen paramparça ediyor. Suudi liderliği, Abbas’a anlaşmayı kabul etmesi için baskı yaparak kendi inisiyatifinin altını oyuyor – İran’a karşı ittifak karşılığında İsrail’le ilişkileri kısmen normalleştirmeyi kabul ederek.”

Abbas’a Suudi mesajı
Her ne kadar Amerikan yönetimi, kendi yaklaşımının önceki barış planlarından farklı oluşunu, kabulü için hiçbir tarafa baskı yapılmayacağına ve hiçbir tehditte bulunulmayacağına dayandırsa da bu iddia medyada çıkan, Filistinlilerin [planı] reddetmemeleri konusunda tehdit edildiklerine dair iki haberle çoktan çelişmiş durumda.
Bunlardan ilki, İsrail medyasında çıkan bir haber. Buna göre Suudi Kralı Selman, Mahmud Abbas’ı Riyad’a davet ettiğinde Filistin lideri, teklif edilen anlaşmanın herhangi bir Filistinlinin kabul edebileceğinden çok daha azını içerdiğine işaret etti. Suudiler bunu kabul etmediler ve –büyük bir ihtimalle– ona eğer ki anlaşmayı reddederse hayatını tam anlamıyla cehenneme çevireceklerini söylediler. Bu durumda Abbas istifa etmek zorunda kalacak.
Bu da muhtemelen Suudilerin, şu an Dubai’de keyif çatan Muhammed Dahlan gibi isteklerini yerine getirecek çok daha sakin [Z.T.K. işbirlikçi demek daha doğru olur] bir kişiliği [Abbas’ın yerine] geçirmelerini sağlayacak. Zaten el-Cezire’nin görüş yazısına göre, tam da Abbas Riyad’dayken Dahlan Suud’un başkentine davet edilmiş. Suud’un Abbas’a mesajı netti: Söylediğimizi sana yaptıramazsak bunu yerine getirecek bir başkasını bulacağız.
Lübnan Başbakanı Saad Hariri’yi daha yeni başarılı bir şekilde istifaya zorladıklarını hesaba katarak Suudiler bunun Abbas için bir gözdağı olacağını düşündüler. Ancak Filistin Yönetimi lideri, eğer Filistin davasını satarsa tarihin onu küçük duruma düşüreceğinin farkında.
Geçen hafta Amerikan Dışişleri Bakanlığı, eğer ki Filistinliler İsrail’in savaş suçlarını soruşturması için Uluslararası Ceza Mahkemesi’ne çağrı yaparlarsa ABD’nin Washington’daki FKÖ misyonunu kapatması gerektiğine dair 1994 tarihli pek de bilinmeyen bir kanunu “mucizevi bir şekilde” yeniden gündemine aldı.
ABD, Abbas’ın geçtiğimiz sonbaharda BM Genel Kurulu’ndaki konuşmasının tam da bunu yaptığına dikkat çekti: Abbas, üyeleri arasına Filistin’in de girdiği Uluslararası Ceza Mahkemesi’ne, 2014 Koruyucu Hat Operasyonu sırasında Gazze’de sivillerin büyük can kaybından İsrail’i sorumlu tutması çağrısı yapmıştı.

Trump’ın anlaşması bir göz boyamadan ibaret
Bu haberlerde dile getirilmeyen şey, eğer ki Filistin Yönetimi Trump’ın barış planını reddederse ABD’nin Washington’daki FKÖ misyonunu kapatacağına dair öyle bir bakışta hemen fark edilmeyen tehditti.
(…)
Bütün bunlar nazarı dikkate alındığında, Trump’ın anlaşmasının neleri içereceği ana hatlarıyla görülebilir: Anlaşma maddeleri son derece İsrail lehine olacak ve Filistinlileri önemsemeyecek. Filistinlilerin anlaşmayı reddetme arzusu, Suudi kraliyetinin kabul için uygulayacağı bunaltıcı baskıyla hafifletilecek.
Açıkça söylemek gerekirse, bunun iyi bir anlaşma olduğuna dair İsrail, ABD ve Suudi Arabistan’ın neredeyse genel uzlaşısına ve kabul etmesi için Filistinlilere yapacakları muazzam baskıya rağmen bunu becerebileceklerini zannetmiyorum.
(…) Bahse girerim ki dünya, bu teklif edilen anlaşmayı Filistinlilere yutturulmaya çalışılan bir göz boyama olarak görecek. Harvard Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Belfer Profesörü Stephen Walt bana şunu söyledi:
“Kushner, [Z.T.K. ABD’nin İsrail Büyükelçisi David] Friedman ve şürekâsının işe yarar bir anlaşma ortaya atacağına inanmak çok zor. Zira bu aşamada İsrail (40 yıllık politikasını tersyüz ederek) muazzam tavizler vermeden yaşayabilir bir Filistin devletinin kurulması imkânsız. Mevcut İsrail hükümeti bunu yapmayacak.”

İran faktörü
Ortadoğu gözlemcileri şu aşamada bir anlaşmayı yüreklendiren uzun vadeli bir başka faktöre dikkat çekiyorlar: İran. Hem İsrail hem de Suudi Arabistan, İran’ı Filistinlilerden çok daha fazla zorlu ve aşılması güç bir engel olarak görüyor. Eğer ki küçük problemi (Filistin’i) çözebilirlerse İran ve Hizbullah’la kapışma noktasında saldırganca yaklaşıma dünyanın çok daha olumlu gözle bakacağına inanıyorlar.
İsminin açıklanmasını istemeyen Batılı bir diplomat dedi ki “Araplar ve İsrailliler iki düşmanla yüzleşiyorlar: İran ve terörizm. Bunlarla mücadele etmek için bir ittifak kurmak zorundalar. Ancak bu ittifak Filistin meselesi çözülmeden kurulamaz; Suudi Arabistan, Filistin meselesi çözülmeden ve Filistinlilerin bizzat kendileri böyle bir eksene dâhil olmadan İran’a karşı İsrail’le alenen iş tutamaz.”
Her ne kadar Trump’ın müzakerecileri, bu meseleyi çözmek için tarafları herhangi bir zaman çizelgesine veya son tarihe bağlı kalmaya zorlamayacaklarını ilan etseler de İsrail medyasında yer alan bir habere göre Trump, ocak ayı gibi erken bir tarihte planı kamuoyuna açıklamayı düşünüyor.


21 Kasım 2017 Salı

M.MERZUKİ: ARAPLARA VEYA ONLARDAN GERİYE KALANA MEKTUP




Munsif Merzuki (Arap dünyasının en önemli mütefekkirlerinden. Devrimin ardından 2011-2014 döneminde Tunus cumhurbaşkanlığını yürüten siyasetçi, insan hakları savunucusu ve yazar)
El-Cezire Arapça, 3.11.2017

Tercüme: Zahide Tuba Kor

NOT: Lütfen kaynak göstermeden tercümenin bir kısmını veya tamamını kullanmayınız, alıntılamayınız, yayınlamayınız.

NOT: Munsif Merzuki'nin daha evvel tercüme ettiğim 7 makalesini toplu olarak okumak için TKLAYINIZ.

Bu yazı, Nizâr Kabbânî’nin deyimiyle “Allah’ın ellerini yıkadığı” [Z.T.K. Arapça bu ifade, artık hiçbir beklentinin kalmaması, ümidin tamamen kesilmesi anlamına gelmektedir] ümmet için bir mersiye daha değil, giderek viran olması karşısında bir panik çığlığıdır ve bizler bunun bilek gücü ve kazma-küreğiyiz.
Bağımsızlığımızın çöküşüne bir bakın… Geçen yüzyılda dışarıya bağımlılığının bilincinde olan, bağımsızlığın hayallerini kuran ve bu uğurda mücadele veren canlı ve dinamik halklarımız ve nihayetinde egemenliğine kavuşup kullanan devletlerimiz vardı. Bugünse halklarımız ne ilim, teknoloji, gıda ve siyaset alanında dışarıya ne denli derinden bağımlı olduğunun bilincinde ne de bu meseleyle meşgul; devletlerimizin çoğu da kaderlerini bölgesel ve küresel güçlere teslim etmiş durumda. Halklarımız da devletlerimiz de vesayet altında olduğu halde hala her sene tutup da “bağımsızlık bayramı”mızı kutluyoruz.
Ortak kurumlarımızın çöküşüne bir bakın… Arap Birliği’ne söylenecek en iyi söz, “Defnetmek ölüye bir iyiliktir” [Z.T.K. Yazar, burada Arap Birliği’nin çoktan öldüğünü ima ediyor]. 1960’lar ve 1970’lerde Birleşik Arap Cumhuriyeti’ni de [Z.T.K. Mısır ile Suriye arasında 1958’de kurulmuş, 1961’de dağılmıştı] Tunus-Libya, Fas-Libya arasındaki birlik projelerini de defnettik. Ellerimizi semaya açıp Arap Mağrip Birliği’nin ayakta kalması için dua etmeliyiz. Ve şimdi sıra belki de Körfez İşbirliği Konseyi’nin cenaze namazını kılmaya gelmiştir.
Rejimlerin ve devletlerin çöküşünün hız kazanmasına bir bakın… Sudan ve Somali’nin parçalanmasını daha evvel yaşamıştık; şimdi de Suriye, Irak, Libya ve Yemen’in dağılmasına şahit oluyoruz. Kendisinin daha bin sene ayakta kalacağını zannederek bu çöken devletler silsilesine bundan böyle bir yenisinin eklenmeyeceğini düşünenler yanılıyorlar. Onlar da önümüzdeki on yıllar içinde bu listede yerlerini alacaklar. Arap Baharı birer yanardağ olup birçoğu henüz daha patlamış bile değil; hal böyleyken –kendilerini rahatlatmak için– devrimlerin daha başında başarısız kaldığından dem vuruyorlar sana.
Ümmetin belkemiğindeki tehditlerin hacmine bir bakın, yani Arapçanın yüz yüze olduğu tehditlere... Kimisi onu Latin alfabesiyle ve günümüzün modası internet diliyle yazıyor [Z.T.K. Arap gençlerin kolaylığı nedeniyle tercih ettiği yeni internet dilinin aslında toplumsal düzene bir isyan niteliği taşıdığı veya en hafifinden bir tür toplumdan kaçış olduğu uzmanlarca belirtiliyor]. Sırada bu dilde eğitim görmeye talip grupların yakında ortaya çıkma ihtimali var. Kur’an-ı Kerim’in ilk Franco-Arapça, Anglo-Arapça ve İbrani-Arapça “tercüme”sini bekleyin [Z.T.K. Yazarın kastı, zaten var olan Fransızca-Arapça veya İngilizce-Arapça tercüme değil, Arapçanın Fransızca veya İngilizceyle karışarak bozulmuş ve adeta yeni bir dilmiş gibi sunulan versiyonuna tercüme edilmesi. “Franco”, Arapça ile İngilizcenin bir karışımı olan ve Latince harfler ve rakamlarla yazılan şekline denmektedir]. Ne de olsa “halk”ın kutsal kitabını anlaması hakkı değil mi? Martin Luther de İncil’i Latinceden kendi dili olan Almancaya tercüme ederken bunu yapmamış mıydı? Onların meşrulaştırıcı gerekçesi tam da buydu.
Geçmişte bizi bir araya toplamış diğer bir ortak paydamızın çöküşüne bir bakın... Ümmet trajedilerin en beterinde ve Arap yetkililer de küstahlıkta boğulurken Arapların Filistin trajedisine verdikleri önem giderek azalıyor. Suriyelilerin, “[Batı’ya ve İsrail’e karşı] direnişçi” Arap ordusu elinden tattıkları zulmün akıl almaz boyutu karşısında İsrail baskısını adeta “nimet” sayarak bir benzerini temenni eder ve bizim İsrail zulmünü öfkeyle kınamalarımızla dalga geçer hale gelmeleri ne kadar da utanç verici.
O devasa akan kana bir bakın… Alternatif bir vatan bulmak amacıyla milyonlarca Suriyelinin ve Iraklının siyasi sebeplerden ve Faslıların da iktisadi sebeplerden daha önce hiç görülmedik boyutta kaçışına yol açtı. İnsan için gerçek vatan, kaçtığı değil sığındığı topraklar değil midir? Öte yandan [vatanında kaldığı halde] kendi Arap kimliğinden/aidiyetinden kaçanların sayısındaki artışa da bir bakın… Adeta slogan şu: Bir oraya bir buraya yalpalayıp duran kaybeden ata oynama!
Meşrık’ta [Z.T.K. Arap dünyasının doğusunda, yani Suriye-Irak’tan başlayıp Yemen-Umman’a kadar uzanan bölge] bütün etnik ve mezhebi grupların taleplerinde bir artış ve yükseliş var. Mağrip [Z.T.K. Arap dünyasının batısı olan Kuzey Afrika] bölgesine gelince, “Arap Mağribi”nden bahsetmek artık itiraz yağmuruna tutulmadan mümkün değil. Tunus’ta bile Berberice konuşanların sayısı birkaç bini geçmediği halde ülkenin Araplığını inkâr eden gruplar ortaya çıkmış durumda.
Bazıları –internet sayfama yazarak– Berberi mirası olduğu için [Z.T.K. Fas’ta yaygın geleneksel kapüşonlu] elbise giyip kuskus yemekten vazgeçmemi istiyorlar. Buna mukabil, kendimi milliyetçi olmayan bir Arap olarak tanıttığım için geldiğim yere geri dönmemi isteyenler de var. Görünen o ki bu kardeşlerimiz isteklerinin imkânsızlığının farkında değiller; zira “Merzûkîler”, hicri 439/miladi 1047’den beri amcaoğulları Benî Hilâllerle birlikte Tunus’ta yaşayan Benî Selîm’in torunlarıdır.
Diyebilirsiniz ki problem nerede? Ne talihsizsim ki batıya doğru göç etmeden evvel atalarımın yaşadığı topraklar bugünkü Birleşik Arap Emirlikleri’ydi. Daha evvel dediğim ve bundan sonra da söylemeye devam edeceğim üzere, bırakın atalarımın topraklarına geri dönebilmeyi, bana burada [BAE’de] sığınma hakkı verilmesi bile neredeyse imkânsız. Belaların en beteri şaşkınlıktan insanı güldürendir.
[Z.T.K. Arap Devrimleri sürecine başından beri savaş açan ve bu sürecin köküne kibrit suyu dökmek için elinden gelen her şeyi yapan BAE'nin Tunus ve Arap dünyasında bu devrimsel sürecin temel aktörlerinden Merzuki'nin baş düşmanı olduğunu, konunun daha rahat anlaşılması bakımından bir not olarak düşme gereği duyuyorum.] 
Soru, “Tünelin ucu nerede?” değil, “Bir çıkış kapısı gerçekten var mı?” olmalı. Sebebi bilinmeyen hastalığın tedavisi olmaz. Felaketlerin felaketinin temel nedenini şimdiye kadar ne çok araştırdık: despot rejimlerimizde… ataerkil ailemizde… tabiatın bize muazzam çöller, Avrupalılara ve Çinlilere ise devasa tarım arazileri bahşetmesinde… boş beyinler ve egosu kabarık insanlar üreten eğitim sistemlerimizde… sömürgecilik, emperyalizm, Siyonizm ve kozmik komplolarda… bahtsızlıkta… Öyle ya tarih, aynı zamanda bir tesadüfler demetinin diğeriyle çarpışmasından doğan bizim alınyazısı dediğimiz şeydir. Kim bilir, belki de bu lanet olası alınyazısı, gelecekte bize bir Kemal Atatürk veya Mao Zedong rolü oynayabilecek beş yaşındaki bir çocuğun beyinsiz bir küçük yılanın sokmasıyla ölümünü takdir etmiştir!?
Aşikâr ki felaketin unsurlarının büyüklüğü ve karmaşıklığı, kapsamlı bir teşhis koymaktan bizi aciz bırakıyor. Bununla birlikte, kaderimizin henüz takdir edilmediği ve bizim de kuruntu içindeki gafiller olmadığımızı ümit ederek –acilen– bir çıkış yolu bulmamız lazım.
***
Biri kötü, biri iyi iki haberim var; biz kötüyle başlayalım.
Kâinatın kurallarına göre, nesli tükenmek üzere bir ümmet olabiliriz: Tıpkı bireylerin ölümü gibi milletler, medeniyetler ve hatta canlı türleri de ölürler. Dünya tarihi 500 milyon senedir tam beş defa canlı türlerinin %80’inin yeryüzünden tamamen silinip gittiği kitlesel bir yok oluşa şahit oldu.
Bundan 65 milyon yıl önce, çok güçlü yanardağ patlamaları ve iklim değişikliği veya dünyaya büyük bir meteor çarpması yüzünden dinozorların soyu kurumuştu. Bugün de bazı bilim adamları, iklim değişikliğiyle altıncı yok oluş aşamasına girdiğimizi söylüyorlar. Arapların neslinin tükenmesi, insanoğlunun tamamen yok oluşu yanında devede kulak olabilir. Hal böyleyse göz korkutmaya gerek var mı?
İyi habere gelince, neslin tükenme dalgası nihayete erer ermez tabiat muazzam bir yaratıcı ve türetici ivmeyle devreye girer. Sanki kâinata hâkim olan yaratıcı güç, zayiatı çok daha iyisiyle telafi ve tazmin etmek istermişçesine, çok daha çeşitli ve capcanlı yeni türler devasa miktarda ortaya çıkarlar.
Milletler ve medeniyetler düzeyinde de aynı olgu geçerlidir. Bunlardan herhangi biri yok olurken hemen yıkımın üzerinde inşa edici bir yaratıcı güç devreye girer; daha azametli, daha iyi ve daha sürdürülebilir bir medeniyet üretir. [Z.T.K. Bu noktada Merzuki'nin ne kastettiğini tarihten bir örnekle açıklamak isterim. Eğer 13. yüzyılda Moğol İstilaları ve Haçlı Seferleriyle İslam dünyası krize girip paramparça olmasaydı ve dönemin imparatorluk yapıları zayıflayıp dağılmasaydı bir uç beyliği olan Osmanlı'dan üç kıtayı kaplayan ve altı yüzyıl hüküm süren bir imparatorluk yapısı çıkamazdı.]
Kim bilir, belki de şahit olduğumuz şey eski Arapçılığın yok oluşudur ve bu bize eskinin enkazı üzerine yeni bir Arapçılığın hayat bulmasını vaat ediyordur? Sun’i devletlere ve sahte ideolojilere yapışıp kalmamıza ve yüzyıllarca adil despot veya büyük ulus-devlet eliyle kurtuluşu veya Hilafet’in geri dönüşünü bekleyerek geçirdiğimiz bütün bu hüsnükuruntulara tutunmamıza yol açan şey nedir? Oysaki şimdiye kadar bunlar eliyle hayal kırıklığı üzerine hayal kırıklığı yaşamaktan başka bir şey elde edemedik.
Kabul edelim ki çöküşü mukadder olan şeyin kurtuluşu için zahmet çekmeye veya hayıflanıp üzülmeye değmez; aksine, eceli çoktan gelmiş olanı yıkan bu depremden dolayı sevinmemiz, enkazın üzerine inşa edilecek şeyle ferahlamamız lazım.
İçimizde dolaşan ve hayatın iradesini ve inadını ortaya koyarak bizi harekete geçiren kurucu/inşa edici güçlerin özelliklerini ve yönelimlerini analiz etmemiz mümkün müdür? Evet, eğer ki çevremizdeki gürültüye kulakları tıkarsak ve ümmeti kendisinden kurtarma projesini her yönüyle araştıran kolektif akıldan yükselen fısıltılara kulak verirsek.
Zihinlerde devrimin ilk işaretleri başlamış durumda ve bunun itici gücü, hazır paket çözümlerden tamamen kopuştur. Öncelikle eski kalıpları kırmaya ve alışılmış kalıpların dışına çıkarak düşünmeye dönük de bir başlangıç sözkonusu, bilhassa kökten yeniden inşanın esaslarıyla alakalı olarak.
Geçmişte de günümüzde de Arap’ın tanımı, dini, kökeni ve rengi her ne olursa olsun Arapça konuşan kişidir. Bu yüzdendir ki Türkmen Abdülvehhâb el-Beyâtî, Afrikalı et-Tayyib Sâlih, Berberî Muhammed Âbid el-Câbirî, Hristiyan Cibran Halil Cibran ve Yahudi Leylâ Murâd Arap kültürünün en büyük fenerleriydi.
Bu tür bir tanım zaruridir; zira biz bir toprakta değil dilde yaşayan bir milletiz, yine biz ırkî değil kültürel bir milletiz. Ama bu da artık yeterli değil. Zira bugün Meşrık ve Mağrip’te Arapça konuşan, ama kendisini Arap olarak tanımlamak istemeyen milyonlar var. Buna mukabil, Arapça konuşamadığı halde kendisini Arap olarak tanımlayan gurbette yaşayan milyonlar var.
Bütün bu halkları bir potada eritmek veya esas kimliğini vermek için İslam’ın tek meşru model olduğunda hala daha ısrar edenler var. Tıpkı geçmişte halkçılığın/şuubiyye [Z.T.K. Arap’ın Acem’den, yani Arap olmayandan bir üstünlüğü bulunmadığı anlayışına dayanan Abbasiler döneminde yaygın bir harekettir] birbirini boğazlayan Fars, Arap, Türk ve Kürt milliyetçiliklerine dönüşmesiyle başarısızlığa uğraması gibi, bu model de başarısız olacaktır. Zira bütün bu halkların içinde milliyetçi şuurun giderek azalmasını ve tıpkı şu an Sünni ve Şii Araplar arasında olduğu gibi tek bir milliyetçiliğin de kendi içinde [mezhebî temelde] bölünmesini yaşıyoruz.
Bu başarısızlık İslam’a mahsus değil; Hristiyanlık da şiddetli bir şekilde birbiriyle savaşmış Avrupa halkları arasındaki farklılıkları ortadan kaldırmadı. Bugün onun birlik içinde yaşaması da “sahih” Hristiyanlık anlayışının gölgesinde değil, çoğulculuğu kabul eden ve bir arada yaşamayı menfaatlere ve hedeflere dayandıran bir sistem sayesinde.
Halkları ve milletleri ortak Sovyet doktrini potasında eritmeyi savunan komünizm de aynı şekilde başarısızlığa uğramıştı. 70 seneden fazla yaşamadı ve sonunda Rusya, Rusluğuna ve Hristiyanlığına ve Orta Asya devletleri de Turancı ve İslamcı kökenlerine geri döndü.
O halde önümüzdeki yüzyıllar için kimliği hangi dayanaklar üzerine inşa edeceğiz? Tüm milliyetçiler arasındaki ortak payda, kimlik anlayışlarının naifliği/bayağılığıdır: Bir kavmin saf ve değişmez bir unsurdan ortaya çıktığı anlayışı –ki onların hastalıklı hayalleri dışında bunun gerçek hayatta herhangi bir karşılığı yoktur– ve ayrıca bu kimliği öteki üzerine inşa ederek tehlikeli bir düşmanlığa yol açmalarıdır.
Bütün bu tehlikeli ahmakların bilmediği ve görmezden geldiği şey, her bireyin ve her halkın gerçek kimliğinin kendisi kadar ötekisi tarafından da üretildiğidir. Bu tıpkı jeolojik katmanlar gibidir; yani birbiri ardına gelen ve iç içe geçen insan toplulukları tarihlerinin birikimi, bir halkı üreten şey olup sürekli değişmeye ve kimliğin yeni yeni katmanlarını üretmeye devam eder.
Bu nedenle –ne kadar safkan olduğunu iddia ederse etsin– [kanına ve kültürüne] Arap, Berberi, Afrika ve Akdeniz kültürlerinin ve kanlarının karışmadığı tek bir Mağripli yoktur. Hatta aynısı, sayısız kavmin birbirinin peşi sıra hac ibadeti, istilalar, ticaret ve kölelik için geldiği Necd, Hicaz ve Körfez bölgesi için de geçerli.
Bütün bu insanların bilmediği ve görmezden geldiği şey şu ki bugün Berberiler, Kürtler, Türkmenler, Maruniler, Dürziler ve Sudanlılar yüzyıllar içinde safkan Arapların sonradan Araplaşanlarla birlikte el ele vererek ürettikleri, daha sonra zaman içinde o muazzam yapının sadece birer unsuruna dönüştükleri engin bir kültürün ayrılmaz birer parçasıdır. İlk şerefleri bu muazzam yapının temellerini atmaları olmuştu; son şereflerine de geri kalan tüm dost ve kardeş unsurlarla birlikte onu geliştirerek nail olacaklar.
Yaratıcı ve inşa edici güçlerin neticesi olan fikir projesi, “çoğunluk ve azınlık” kavramını çöp sepetine atarak bunu yenisiyle, “unsurlar” kavramıyla değiştirecektir; bu da kimliğin tarihin biriktirdiği tüm katmanlarıyla kabul edilmesini ve zihinleri gelecek katmanlara hazırlamayı kolaylaştıracaktır.
O halde Meşrık ve Mağrip’teki bütün unsurlardan âkil insanların –karşılıklı tanıma, karşılıklı saygı ve karşılıklı güven esaslarına dayalı ve hangi unsurdan olursa olsun aynı haklardan yararlanmayı ve aynı görevleri ifa etmeyi gerektiren barış içinde bir arada yaşama şartı üzerine bina edilmiş– en sağlam ve güvenilir bağı (urvetu’l-vuska) yenilemek için diyaloga oturması lazım. Böylece eski ortaklık anlaşması [Z.T.K. toplumsal sözleşme de diyebiliriz] güncellenebilir, şartları herkes için ve herkesin menfaatine olacak şekilde iyileştirilebilir.
Yeni fikrin karşı karşıya kalacağı diğer büyük meydan okumalar bilindik şeyler: Yolsuzluğa batmamış demokratik devletleri ve iktidarda bütün unsurlara etkin birer yetki veren yerel yönetimleri nasıl inşa edeceğiz? Halkı tebaa konumundan çıkartıp vatandaşlardan oluşan halkların doğuşunu nasıl hızlandıracağız? Son olarak ilme, teknolojiye ve yenilenebilir enerjilere dayalı bir ekonomiyi nasıl var edeceğiz? Avrupa Birliği çizgisinde Hür Halklar Birliğini nasıl kuracağız? Düşüncemizdeki ağırlık merkezini geçmişten geleceğe nasıl taşıyacağız?
Alternatiflerin olgunlaşmasını hızlandırmak için –ki vakit tüm şiddetiyle bizi buna zorluyor– kolektif bilinçsizliği yok eden kolektif beyin fırtınasına yoğunlaşmamız lazım. En başta da siyasilerin, entelektüellerin, gazetecilerin, gençlerin, akademisyenlerin ve eğitimcilerin en iyilerini beraberce hayal edip düşünmeleri için bir araya getirecek zirveler yapılmalı.
Acaba bunlar boş rüyalar mı? Katiyyen, asla. Hâlihazırda birbirinden bağımsız şekilde aynı problemler üzerine düşünen küçük gruplar tarafından tünelden çıkabilmek için çeşitli yollar arayan girişimler zaten var; ama bunların el birliği yapıp güçlerini birleştirmesi gerektiği muhakkak.
Bildiklerim arasında benim Yemen’den Tevekkül Kerman, Mısır’dan Eymen Nur ve Suriye’den Ahmed Toma’yla birlikte faaliyet gösterdiğim “Demokratik Devrimleri Koruma Grubu” var. Keza gençleri gelecek şoklara hazırlamaya odaklanmış Vaddah Hanfer’in inisiyatifinde “Şark Forum” var. “Yeni Arap/el-Arabî el-Cedid” televizyonu ve gazetesi çevresinde odaklanan Azmi Bişare’nin girişimi sözkonusu.
Bu girişimlerin görünürde yaptıklarından çok daha fazlasının ortak aklın derinliklerinde bulunduğuna şüphe yok. [Yeni fikirlerin] çoğu da esasında benim “e-kuşak” dediğim gençlerden gelecek; bunların çoğu bizi şaşırtabilir, hatta şok edebilir. Ama yenilenmenin kanunu tam da budur.
Evet, yüreklere nispeten su serpen şey şu: Patlamalar ve yıkıcı güçlerin gürültüleri kulakları sağır ederken sessizlik içinde yaratıcı güçler, tarihin kurbanı değil inşa edicisi olarak devreye girerler.
Özetle, yıkıcı güçlerin yaptığı büyük kötülük karşısında iyimserliğe ve yaratıcı güçlerin inatla yılmaması ve sessiz sedasız yoğun çabaları karşısında da kötümserliğe mahal yok. Tek mantıklı duruş, Emile Habibi’nin deyimiyle “kötüyimserlik”.

Tüm kötüyimserlere tavsiyem, meşhur İngiliz tarihçi Arnold Toynbee’nin sözünü dikkatle alarak kötüyimserliklerini güçlendirmek için çalışmaları: “Medeniyetleri üreten meydan okumalardır”. Sadece ve sadece bu perspektiften, “bahşettiği” musibetler ve karşı karşıya olduğumuz meydan okumaların büyüklüğü için –her durumda hamd edilmeye tek layık varlık olan– Allah’a hamd edebiliriz.

16 Kasım 2017 Perşembe

D.ORBACH: İSRAİL’İN YENİ BİR SİYASİ GÖNÜL İLİŞKİSİ DAHA MI?




Danny Orbach (Kudüs İbrani Üniversitesi Tarih ve Asya Araştırmaları bölümlerinde ders veren askerî tarihçi)
Jarusalem Post, 15.11.2017

 

Tercüme: Zahide Tuba Kor

 

NOT: Lütfen kaynak göstermeden tercümenin bir kısmını veya tamamını kullanmayınız, alıntılamayınız, yayınlamayınız


2000 yılında İsrail ordusu, en sadık müttefiki olan Güney Lübnan Ordusu’nu yüzüstü bırakarak utanç verici bir şekilde Lübnan’dan geri çekildi [Z.T.K. İsrail ilk kez 1978’de kısa süreliğine Lübnan’ın güneyini işgal etmiş, ayrılırken kurduğu tampon bölgeye Hristiyan milisleri yerleştirmişti. Ardından 1982’de 18 yıl sürecek bir işgale başlamış ve 2000 yılında tek taraflı olarak geri çekilene kadar yazıda bahsi geçen Güney Lübnan Ordusu’nu kullanmıştı]. Bu, onlarca yıllık geçmişi olan İsrail’in Lübnan’ın Hristiyan fraksiyonlarıyla siyasi gönül ilişkisinin bir sonuydu. İsrail’in bu Arap müttefiklerinin yanlarına aldıkları azıcık eşyalarıyla mülteci olarak sınıra koştukları, yenilgiye uğramanın, vefasızlığın ve hatta ihanetin şamarını yedikleri sahnelerdi.
[Z.T.K. İsrail, 1950'lerin ikinci yarısında Ortadoğu'da Arap olmayan unsurlarla ittifak kurarak kendisini kuşatan Arap tehdidini aşma politikasını benimsedi. "Çevre İttifakı/Periphery Alliance" denilen bu politika uyarınca Türkiye, İran, Etiyopya, Irak Kürtleri ve Lübnan Marunileriyle ilişkilerini geliştirdi.]
Eski bir İsrail ordusu istihbarat subayı, Lübnanlı meslektaşlarına “Affetmeniz için size yalvarmak istiyorum” diye yazmıştı, “bir hainler ulusuyla [Z.T.K. İsrail’i ve Yahudileri kastediyor] işbirliğine sizi ikna ettiğimiz için”.
Bozulan her gönül ilişkisinde olduğu gibi artık sevgi bağlarının yerine öfke geçmişti. İsrail tarafında birçokları, Lübnan’da düştükleri bataklıktan Güney Lübnan Ordusu’nu suçlamışlardı. Şu an neredeyse tamamen unutulmuş olan bu gönül ilişkisi, İsrail’in bölge politikasında sorunlu bir dinamiği açığa çıkarıyor. Gayriresmi İsrail-Suud işbirliğinin ilerleme kaydettiği şu sıralarda geçmişten alınacak dersler çok daha fazla önem arz ediyor.
İster Lübnan, Güney Sudan ve Irak Kürdistan’ı isterse başka yerlerde olsun, İsrail ile birçok bölgesel güç veya azınlık arasındaki ittifaklarda birbiriyle bağlantılı iki problem sözkonusu. Birincisi, İsrail tarafı bu tür geçici ilişkilere aşırı derecede duygu/heyecan ve ümit bağlıyor. Daha da kötüsü, İsrailli askerî ve sivil yetkililer, bu tür ittifakları sıklıkla aşırı ve neredeyse megalomanca hedefler için sonuna kadar kullanıyor. Bugün Irak Kürtleriyle veya birkaç yıl evvel Güney Sudanlılarla ilgili basında tutturulan söylemi takip eden herkes, Lübnan Hristiyanlarıyla mazideki gönül ilişkisinden kalan naif romantikliği hemen fark edecektir. Onlar İsrail’in gerçek dostları, Ortadoğu’daki asil bir azınlık. Tıpkı bizim gibi onlar da “tek dostu dağlar olan” cesur, gözüpek ve yaratıcı insanlar. Cesurca Mossad operasyonları ve gizli işbirliği hikâyeleri İsrail’in hassasiyetleriyle uyumlu. Kim kendi ülkesini aydınlığın bir feneri, İsrail’in düşmanları tarafından zulüm gören azınlıkların savunucusu olarak tahayyül etmek istemez ki?
1980’lerde bu türden bir romantiklik, İsrailli karar vericilerin Lübnan Cumhurbaşkanı Beşir Cümeyyil ve onun milis grubu Falanjistlere aşırı bel bağlamasına yol açmıştı [Z.T.K. Falanjist milislerin lideri olan Beşir Cümeyyil, 23 Ağustos 1982’de Beyrut’un doğusundaki bir kışlada, İsrail tanklarının gölgesinde yapılan ve Müslümanların boykot ettiği seçimlerde cumhurbaşkanı seçildikten 3 hafta sonra, daha görevine başlamadan karargahına düzenlenen bombalı bir saldırıyla öldürüldü. Böylece İsrail'in Lübnan üzerindeki planları suya düşmüş oldu]. Sonuç, ardında hiç iz bırakmadan unutulup giden baştan savma yapılmış [Z.T.K. 17 Mayıs 1983 tarihli] bir “barış anlaşması” olmuştu. Daha yakın bir tarihte İsrail Dışişleri Bakanlığındaki Afrika’yla ilgilenen eller, basınımızda cesur, İsrail yanlısı ve özgürlük aşığı bir ülke olarak resmedilen Güney Sudan [Z.T.K. bağımsızlıktan kısa süre sonra] patlayıp da herkesin herkesle savaştığı bir kabile iç savaşına tutuştuğunda şaşkına dönüp ümitsizliğe düştüler. Şimdi de İsrail’de son derece moda olan Kürt romantizmi, pek çoklarının gözünü kör ederek Irak’taki Kürt bölgesel yönetimini saran yapısal zafiyetleri, kötü politikaları ve yaygın yolsuzlukları fark etmelerini engellemekte.
Dahası, bölgesel ortaklarıyla dikkatlice işbirliğine girmek yerine İsrail, hiç de gerçekçi olmayan ve aşırı derecede riskli hedeflerine ulaşmak için bu türden ittifakları sonuna kadar kullanma eğiliminde olageldi. Lübnan örneğinde İsrail, sınırın öte tarafından Hristiyanların ihtiyaçlarını tedarik etmek[le yetinmek] yerine, ülkeyi işgal etmek ve Sedirler Diyarına [Z.T.K. dağlarının tepesindeki sedir ağaçlarına nispetle Lübnan bu şekilde adlandırılır] “yeni bir düzen” dayatmak için Hristiyanlarla kurduğu işbirliğine bel bağladı. Bu karar, Sabra ve Şatila katliamı gibi [Falanjist] müttefiklerinin işlediği bir mezalimde İsrail’i töhmet altında bırakmakla kalmadı, aynı zamanda 20 yıla yakın süren gereksiz ve kanlı bir savaşa saplanmasına da yol açtı.
Ürkütücü şekilde, İsrail’in Suudi Arabistan’la giderek sıkılaşan ve fakat tamamen gayriresmiliğini koruyan ittifakında da benzer temayüller sezilebilir. Gerçekten de Ortadoğu çıkarlar ağı ve İsrail-İran soğuk savaşı, Yahudi Devleti ile Suudi Kraliyet Ailesinin çıkarlarını bağdaştırarak onları aynı eksene oturttu. Her ikisi de İran’ın düşmanı; bölgesel iktidar oyunlarında düşmanımın düşmanı bazen dostum olabilir. Suudi Arabistan’la ve onun hırslı yeni veliahtı Muhammed bin Selman’la işbirliği bu yüzden çıkarlara uygun düşüyor; ancak İsrail, geçmişteki hatalarının tekrarlanmasını önlemek için özel dikkat göstermeli.  
Her şeyden evvel, (gizli olsa da) alttan alta ısınan bu işbirliği Suudi politikasının maceracı tabiatı konusunda gözlerimizi kör etmemeli. Bin Selman hırslı ve cesur olmakla birlikte onun dış ve iç politikası en iyimser ifadeyle pervasızca. Şimdiye kadar ordusu Yemen’de Şii [Z.T.K. Husi demek daha doğru olur] kabilelere karşı bitmek bilmez ve büyük ölçüde başarısız bir savaşa saplanmış durumda. Ortadoğu tarihinin duayenleri, Mısır’ın Yemen’e daha önceki [Z.T.K. 1960’lardaki] müdahalesiyle bugünkü Suudi müdahalesi arasında paralellikler çizebilirler. Geçmişteki iyi bir şekilde sonuçlanmamıştı, muhtemelen bugünkü de iyi bitmeyecek.
İran’a karşı soğuk savaşta Suudi Arabistan’ın aldığı skor da etkileyici değil. Katar’a abluka başarıya ulaşmazken Lübnan, Irak ve Suriye yavaş yavaş İran tahakkümüne giriyor. Suudiler, kendi müttefikleri olan –şu an hala Riyad’da şüpheli şartlarda alıkonan– Lübnan eski Başbakanı Saad Hariri’ye kabadayılık taslayacak kadar çaresizlik içinde görünüyor. Veliaht prensin iç politikaları başarılı olabilir; ama aynı zamanda ülkeyi Saddamvari bir diktatörlüğe, istikrarsızlığa veya çöküşe sürükleyebilir.
Burada İsrail için en büyük tehlike, bu ittifakla gücünü aşan bir yük altına girmesi. Lübnan örneğini ele alalım. Hariri’nin [görevinden istifa edip] köşeye çekilmesi ve ortadan kaybolmasının akabinde Suudi Arabistan ile Lübnan savaşın eşiğine geldi; ama Suudi ordusu muhtemelen Lübnan’daki Hizbullah’ı vuramaz. Bunu İsrail yapabilir ve Suudiler, Netanyahu’nun kendilerini kurtarmak için tehlikeyi göze alarak belaya daldığını görmekten çok mutlu olacaklardır. Suudiler para teklif edebilirler veya buz üstüne çekici vaatler yazabilirler. Çok büyük bir ihtimalle Riyad, İsrail’e saldırması için Hizbullah’ı kışkırtma ve böylelikle Yahudi Devleti’ni karşı-saldırıyla mukabeleye çekme ümidinde. Ancak çok sık olduğu gibi, Lübnan’da işler yine yolunda gitmezse, gizli olan bütün bu ilişkide Suudiler ellerini yıkayıp çıkacaklar ve hatta İsrail’i “saldırganlığı” nedeniyle kınayacaklar.

Özetle, Suudi Arabistan’la işbirliği İsrail’in stratejik konumuna cuk diye oturuyor; ancak Suudi tarafı ilişkiyi gizli tuttuğu sürece İsrail’in katkıları da gizli kalmak zorunda. İstihbarat işbirliği, stratejik koordinasyon ve hatta örtülü operasyonlar[la iş sınırlı kalırsa] ne âlâ; İsrail olarak Suudi Arabistan adına savaşlara girişmemeliyiz ve bu ittifakın İran’ın Ortadoğu’daki kazanımlarını tamamen tersine çevirebileceği gibi bir hayale de kapılmamalıyız. İsrail-Filistin barış sürecinde ciddi bir ilerleme kaydetmeden Suudi Arabistan’la aramızda resmî bir ittifakı veya bir barış anlaşmasını sabırsızlıkla beklememeliyiz. Şimdilik biz, –sicili başarılar ve başarısızlıklarla karmakarışık olan– istikrarsız bir rejimle gayriresmi bir koordinasyon içindeyiz. Hepsi bu kadar.

A.ATWAN: ORTADOĞU SAVAŞIN EŞİĞİNDE



ORTADOĞU SAVAŞIN EŞİĞİNDE

 

Abdülbari Atwan (Arap dünyasının önde gelen gazetecilerinden olup şu an Ra’i el-Yevm haber sitesi genel yayın yönetmeni; daha evvel el-Kuds el-Arabî gazetesi genel yayın yönetmeniydi)

Ra’i el-Yevm, 10.11.2017

 

Tercüme: Zahide Tuba Kor

 

NOT: Lütfen kaynak göstermeden tercümenin bir kısmını veya tamamını kullanmayınız, alıntılamayınız, yayınlamayınız

 

Bölgemiz savaşın eşiğinde. Lübnan Başbakanı Saad Hariri’nin istifası veya Suudi Arabistan’da prenslerin ve eski bakanların gözaltına alınması gibi küçük ayrıntıların dikkatimizi büyük resimden ve perde arkasında yaşanan asıl önemli gelişmelerden dağıtmasına izin vermemeliyiz. Gerçekten tehlikeli aşama, Veliaht Prens Muhammed bin Selman’ın Suudi iç cephesinde yaptığı tasfiyelerin akabinde yaşanacak. Bu, hiç abartısız, modern Suud tarihinde en yıkıcı şekilde sonuçlanabilecek bir bölgesel savaş senaryosunun öncüsü olabilir.

Hâlihazırda yaşananların tamamı, dikkatlice planlanan ve ustalıkla işlenen bir entrikanın parçası ve artan “Şii” İran gücüne ve onun Yemen, Lübnan ve Irak’taki vekillerine karşı Amerikan, bölge ve İsrail desteğiyle ama “Arap milliyetçisi” kisvesi altında verilen mezhep savaşının bir başlangıcı.

Artık ortada eski Suudi Arabistan yok. Son nefesini vermekte olan Vehhabilik neredeyse toprağa gömülmek ve tarih olmak üzere. Modernite kılığına bürünen ve farklı ittifaklara dayalı olan dördüncü Suudi devleti doğmakta [Z.T.K. İlk Suudi devleti 1744-1818, ikincisi 1824-1891 yılları arasında hüküm sürmüş; üçüncüsü de 1902’de kurulmaya başlanıp 1932’de bağımsızlığını ilan etmişti].

Sözde kurucu ve günün adamı Muhammed bin Selman, Yemen’deki gruplara sözümona füze temin ederek ülkesine karşı “savaş nedeni olabilecek doğrudan bir askerî saldırı”ya girişmekle İran’ı suçladığında ve bu duruşu ABD tarafından da desteklenip arka çıkıldığında bölgede ABD önderliğinde yeni bir ittifakın şekillendiği aşikâr oldu [Z.T.K. ABD’yi tek bir bütün gibi ele almak ne derece doğru?! Trump ekibi demek daha doğru olur.]

Muhammed bin Selman’ın yolsuzlukla mücadele adı altında içeride yürüttüğü tasfiyeler sadece ilk aşama. Şimdiye kadar işler ciddi bir engelle karşılaşmaksızın pürüzsüzce ilerlemiş görünüyor.

Bu adam, devlet gücünün dört dayanağını –ekonomiyi, güvenlik güçleri ile orduyu, medyayı ve dinî kurumu (hem resmî Yüksek Ulema Konseyini hem de gayriresmi “sahve/uyanış” âlimlerini)– tamamen kontrolü altına aldı. Tüm muhaliflerini ve yönetimi hakkında en ufak bir eleştiri dile getireni parmaklıklar ardında attı (veya prensler ile diğer üst düzeyleri şimdilik lüks bir otele doldurdu). Bu son tasfiyenin nihai olmadığı aşikâr; zira geçmişten kalan her ne varsa dümdüz eden biriyle muhatabız.

Vakti gelince Muhammed bin Selman, bana göre ikinci ve çok daha tehlikeli bir aşamaya, yani askerî çatışmaya geçecek. Bu aşama şu adımları içerebilir:

Birincisi, İran füzelerinin Husilerin eline geçmesini engelleme bahanesiyle Yemen’e uyguladığı kara, hava ve deniz ablukasını kırma bağlamında İran’la bir askerî çatışmaya zemin hazırlama.

İkincisi, 1990’da Irak birliklerini Kuveyt’ten çıkarmak amacıyla [ABD öncülüğünde] oluşturulan Çöl Fırtınası Koalisyonu’na benzer şekilde yeni bir ittifak kurma. Böyle bir ittifaka Suudi Arabistan ve BAE’nin yanısıra iştirak etmesi beklenen adaylar BAE [Z.T.K. Bahreyn yerine yanlışlıkla BAE yazılmış olmalı] Ürdün, Mısır, Sudan ve Fas. (Bu arada tesadüfen BAE’nin başkenti Abu Dabi’de bulunan Fas Kralı, son tutuklamalarla ilgili arabulucu olmaya çalıştığında, güvenilir kaynaklardan gelen haberlere göre, Suudi Arabistan’ın iç meselelerine müdahale etmemesi konusunda Riyad’dan çok net bir mesaj almış.)

Üçüncüsü, Hizbullah’ı kökünden temizleme bahanesi altında Lübnan’ın bombalanıp altyapısının yok edilmesi. Bu tür bir saldırı, Hizbullah’ı İsrail’e karşı yoğun füze saldırılarıyla misillemeye itecek ve İran ile Suriye’nin bu savaşın içine sürüklenmesi çok daha muhtemel olacaktır.

Dördüncüsü, rejimi düşürmek maksadıyla Mısır, BAE ve Suud askerî kuvvetlerinin Katar’ı işgale kalkışması ve bunun da Katar’da konuşlanmış 30.000 [Z.T.K. doğrusu 3000 olacak] kişilik güçlü Türk askerî birliğiyle bir çatışmayı tetiklemesi.

Beşincisi, ABD ve müttefiki isyancı güçlerin kaybettiği Halep, Humus ve Deyrezzor gibi şehirlerin geri alınması için Suriye’de bir Amerikan-Suudi-İsrail karşı saldırısı başlatılması. ABD; Rusya’yla çatışma riski taşısa da Moskova ve Tahran’ın elindeki Suriye’de mağlubiyeti öyle kolay kolay sindiremez. Zaten Soçi’de Moskova’nın topladığı Suriye Ulusal Diyalog Konferansı’nı Suriyeli muhalifleri boykota davet ederek boşa çıkarttı.

Altıncısı, Amerikan müttefikleri olan Irak ve Suriye’nin kuzeyindeki Kürt milisleri İran, Türkiye ve Irak’ı zayıflatmak ve istikrarsızlaştırmak maksadıyla harekete geçirme.

Bütün bunlar ABD öncülüğündeki yeni ittifakın atabileceği adımların sadece en aşikâr olanları. Ancak hedeflere ulaşmak ve bölgeyi yeniden şekillendirmek sözkonusu olduğunda bu adımların hiçbirisinin başarısı çantada keklik değil. 

Karşı senaryo, Rusya’nın istediği ve ileride ona önderlik edebileceği İran-Suriye-Türkiye-Irak ittifakının konsolidasyonu olabilir. Bu ittifakın elindeki füzeler güçlü olup çoğunlukla Suudi Arabistan, BAE ve İsrail’i hedef alacaktır. Hedef ülkelerin elindeki yere göğe sığdırılamayan Amerikan yapımı Patriot füzesavar sistemleri ise aynı anda binlerce füzenin fırlatılacağı yoğun saldırılar karşısında etkisiz kalacaktır.

Bu beklenen ve belki de eli kulağındaki bölgesel savaşta başarının ölçütü İran’ın yıkımı, Katar’da rejim değişikliği ve Hizbullah’ın kökten yok edilmesidir. Ama başarısızlığı Suudi Arabistan, İsrail ve BAE’nin perişan olmasını ve Suudi Kraliyeti’nin parçalanıp dağılmasını beraberinde getirecektir.


Biz ne müneccimiz ne de falcı. Ancak bu, bölgeyi dönüştürecek ve ülkeleri, sınırlarını ve belki de nüfuslarını değiştirecek son savaş olabilir. Arapların ve İranlıların bu tür bir felaketten önünde sonunda kurtulup hayatta kalacağı kesin; ama şu anki haliyle acaba İsrail de ayakta kalabilir mi?


D.IGNATIUS: TRUMP’IN ASYA’DA 12 GÜNLÜK OLAĞANÜSTÜ METHİYE TURU



TRUMP’IN ASYA’DA 12 GÜNLÜK OLAĞANÜSTÜ METHİYE TURU

 

David Ignatius (Washington Post gazetesi köşe yazarı, ödüllü gazeteci ve kitapları en çok satanlar listesinde yer alan casusluk romanı yazarı)

Washington Post, 14.11.2017

 

Tercüme: Zahide Tuba Kor

 

NOT: Lütfen kaynak göstermeden tercümenin bir kısmını veya tamamını kullanmayınız, alıntılamayınız, yayınlamayınız

 

Amerikan Başkanı Trump, Asya gezisini tamamlarken bu 12 günlük yolculuğu Jül Sezar’a atfedilen sözün farklı bir şekliyle özetleyebilir: Veni, vidi, blandivi. Yani geldim, gördüm, methiyeler düzdüm.

Trump’ın gezisi bir güç projeksiyonundan ziyade bir hac ziyaretine daha yakındı. Başkan, Amerikan politikasının ayrıntılarını nadiren açıkladı, çoğunlukla diğer liderlerden yardım istedi, onların erdemlerini yere göğe sığdıramadı ve dünya görüşlerini kucakladı.

Methiye düzme turu boyunca Trump; Japonya Başbakanı Şinzo Abe’yle “gerçekten olağanüstü” ilişkilerinden, “çok özel bir insan” dediği Çin Devlet Başkanı Şi Cinping’e karşı beslediği “inanılmaz sıcak” hislerden, “son derece başarılı” Filipinler Devlet Başkanı Rodrigo Duterte ile “harika ilişki”lerden ve ülkesi “ülkemiz için bir yük değil kazanç/değer” olan Rusya lideri Vladimir Putin’e olan empatisinden dem vurdu.

Ve Başkan, neredeyse her durakta kendi kendisini övdü. ABD’ye geri dönüş yolunda gazetecilere gezinin “muazzam” kazanımlarla dolu “olağanüstü düzeyde başarılı” olduğunu söyledi.

Trump’ın gezisi gerçekten de tarihî olabilir ama muhtemelen kastettiği şekilde değil. Bu, ABD’nin –gözle görünür az bir güvenlik kazanımı karşılığında– yükselen Çin gücüyle uzlaşmasının ve dahası agresif Rusya’yla ilişkileri düzeltme arzusunun işareti olabilir. 1945 Yalta Zirvesi’nin Doğu Avrupa’da Sovyetler Birliği hegemonyasının kabulüne işaret ettiği gibi, bu gezi de Çin’in bir Pasifik gücü haline gelişini tasdik etmişe benziyor. Şi’nin Trump’a dediği gibi “Pasifik Okyanusu Çin’e de ABD’ye de yetecek kadar büyük.”

Trump, agresif Rusya’yla uzlaşma arzusunu da net bir şekilde dillendirdi. Geçen seneki başkanlık seçimleri kampanyasında ABD’ye karşı örtülü bir operasyon yürüttüğü iddialarını Putin’in yalanlamasını ezbere tekrarlayıp durdu: “Başkan Putin, bizim seçimlerimize gerçekten karışmadığı izlenimi veriyor, hem de gayet güçlü bir şekilde.”

Eski bir CIA yetkilisinin dikkat çektiği gibi “İş Bitiricilik Sanatı KGB’yle bir araya geldiğinde KGB kazanır”. [Z.T.K. “İş Bitiricilik Sanatı/Art of the Deal” Trump’ın iş hayatını anlattığı 1987’de yayımlanan kitabının başlığı. Bu cümleyle zannedersem kastedilen şey şu: Trump yahut Amerikan iş dünyası Rus istihbaratıyla karşı karşıya geldiğinde bundan galip çıkacak Rus istihbaratıdır]

Ancak Trump’ın Putin’e enayice cevabından çok daha önemlisi, ABD’nin küresel konumunu desteklemekte Moskova’dan yardım almaya hevesli olması. Mesela Trump, Kuzey Kore meselesinde bağıra çağıra bir kırmızı çizgi çekti; ama savaşa gidişi önlemek için Çin’in yanısıra Rusya’nın yardımına çok açık bir şekilde muhtaç. Kuzey Kore ve tabii ki Suriye konusunda Moskova’dan yardım almak için Trump, Putin’i görmezden gelmeye istekli görünüyor.

[Vietnam’ın başkenti] Hanoi’deki basın toplantısında Trump bakın bunu nasıl ifade etti: “İnsanlar Rusya’nın çok ama çok ağır yaptırımlara çarptırıldığının farkında değil. Beli bükülüp tükenmiş bir toplumun yaralarını sarma vakti geldi… Bana göre her daim mücadele etmek yerine Rusya’yı dostane bir konuma çekmek dünya için bir kazanım olur.” İşte bu, gezinin en önemli açıklaması sayılabilir.

Trump’ın bu yorumları, ABD’nin stratejik yönelimini kaybettiği bir dönemde geldi. Senato’da görevli önde gelen bir Cumhuriyetçi dedi ki “Biz akıntıya kapılmış sürükleniyoruz” ve bu, son dönemde Pentagon, düşünce kuruluşları ve üniversitelerin tarafsız uzmanlarından duyar hale geldiğimiz bir görüş. Rusya, Çin ve İran’ın hızla askerî kapasitelerini geliştirdikleri bir zaman diliminde Trump yönetimi askerî kuvveti beyan edici politikalara sahip olmakla birlikte potansiyel hasımlarla fiiliyatta nasıl mücadele edeceğine dair henüz gerekli kararları almış değil.

Arizona Senatörü John McCain’in Savunma Bakanı Jim Mattis’e hitaben yazdığı 27 Ekim tarihli pek de dikkat çekmeyen mektubunda Amerikan yönetimin Rusya ve Çin’i caydırmak için stratejik kararlar almakta geciktiğine dair sert bir özet vardı. Kanserle boğuşan Senato Silahlı Kuvvetler Komitesi Başkanı McCain’in bugünlerde saklayacağı hiçbir şey yok.

McCain şöyle yazdı: “Hâlihazırda son 70 yılın en karmaşık güvenlik ortamıyla yüzleşiyoruz. Yanlış öncelikler ve kazanımlarımızdaki başarısızlıklar, neredeyse bize eşdeğer hale gelen rakiplerimize karşı koymak için gerekli kritik savunma kapasitelerinden bizi mahrum bıraktı. Rakiplere ve hasımlara karşı bir zamanlar sahip olduğumuz o büyük kuvvet farkının keyfini artık süremiyoruz. Her yerde her şeyi yapamayız. Tercihte bulunmak zorundayız. Öncelik sırasına koymamız lazım.”

McCain aylardır birçok uzmanın sessizce dillendirdiği şeyleri önerdi. Trump’la ilgili en üzücü şey onun fevri askerî tehditleri değil (ki bu konuda endişelenmek için de nedenler var). Daha derin korku, milli güvenlik konusunda bu yönetimin işe yaramaz olması. Karar almaktan, öncelikleri belirlemekten acizler.


Trump, kendi gururu okşansın diye başkalarına methiyeler yağdıran boş, kibirli adamın teki. Eğer ki onun yaklaşımının altını çizen stratejik bir kavram varsa o da kabullenme/zımni muvafakatla birleşen realizm olabilir. Asya gezisi, beni cilalı bir bando eşliğinde Amerikan gerileyişini seyretmekte olduğumuz hissine kaptırdı.