25 Eylül 2016 Pazar

A.KORYBKO: SURİYE’YE GİREN TÜRKİYE, ÖSO VE YENİ ANAYASA ÇEKİŞMESİ


SURİYE’YE GİREN TÜRKİYE, ÖSO VE ELİ KULAĞINDAKİ YENİ SURİYE ANAYASASI ÇEKİŞMESİ
Andrew Korybko (Rus siyaset bilimci, gazeteci, yazar; Rusya Halkların Kardeşliği Üniversitesi Stratejik Araştırmalar ve Öngörüler Enstitüsü uzman konseyi üyesi)
Katehon, 26.8.2016

Tercüme: Zahide Tuba Kor

NOT: Rusya’daki Avrasyacı Aleksandr Dugin ekibinin düşünce kuruluşu tarafından yayınlanan aşağıdaki makale, Türkiye’nin Suriye’ye girişine Rusya-İran-Suriye üçlüsü niçin izin verdi, yeni ortaklıktan beklentiler ve muhtemel tehlikeler neler gibi sorulara cevap veriyor. Rus tarafının zihnini çözme bağlamında ve hangi hesapları yaptıklarını keşfetmek babından önem arz ediyor. Öte yandan çok uzun olan bu yazının tercüme etmediğim kısımlarında yazarın epeyce bir savunmacı tutuma girdiğini, Türkiye’nin politikalarına destek veriyormuş gibi algılanmamak için özel bir çaba sarf ettiğini, sanki kendisine gelecek muhtemel eleştirilere karşı bir ön alma amacı taşıdığını da bir not olarak düşmek isterim. 


Giriş
Türkiye’nin Suriye’nin kuzeyine düzenlediği askeri operasyonun ardındaki gizli saiklerle ilgili son birkaç gündür çokça tantana yapıldı; birçokları, Erdoğan’ın “diğerleri için fedakarlık yapıp da elini taşın altına sokmak” ve çok-kutuplu müttefiklerinin “federalizm yanlısı” Kürtleri temizlemesine yardımcı olmak için “fedakarane bir şekilde” operasyon emrini verdiğine inanmadı. Türkiye’nin bu operasyonu düzenlerken gerçekten de kendi menfaati çerçevesinde bir milli güvenlik kaygısı sözkonusu. Ancak Sultan’ın kurnazlığından hareketle diyebiliriz ki, onun mutlaka bir veya iki gizili planı olmalıdır ve (başlı başına büyük bir hedef olan) güney sınırı boyunca PKK’ya güvenli bir sığınak oluşumunu engellemekten çok daha büyük hedefleri olması da kuvvetle muhtemeldir. Gerçek şu ki, Türkiye’nin Suriye’ye askeri müdahaleyle asıl uzun vadeli niyeti, panikleyen nicelerinin zannettiği gibi öyle Suriye topraklarını ele geçirmek falan değil; asıl niyet, Suriye Anayasasını değiştirmek ve bu, ülke için birçok açıdan kötü, hatta [toprakları ele geçirmekten] çok daha kötü sonuçlar doğurabilir.
Suriye, Rusya ve İran tabii ki bunun farkında. Belki de Erdoğan’a, bir bataklığa saplanma riskini göze alma pahasına Suriye’nin kuzeyine girip buradan Kürtleri çıkarmasına ve Suudi yanlısı IŞİD ile Amerikan yanlısı Suriye Demokratik Güçleri (SDG)’nin yerine Ankara’nın Özgür Suriye Ordusu (ÖSO)’nu geçirmesine ikna etmek için Türkiye’nin önümüzdeki Suriye Anayasasının yazım sürecini etkileyebileceğini –tabii ki söz vermeseler de– vaat etmiş olabilirler. Oynanan bu kumardaki risklere ve planda her şeyin ters gitme ihtimaline rağmen öyle görünüyor ki Direniş Bloku, muhtemel faydaların tehlikelere kıyasla çok daha ağır bastığında karar kıldı. Ayrıca kendileri [Z.T.K. Suriye, Rusya ve İran’ı kastediyor] –sebebi her ne olursa olsun– topyekûn bir askeri operasyona girme gibi bir siyasi iradeye sahip olmadıklarından, Türkiye’nin Suriye’de Washington ve Riyad adına savaşan vekil kuvvetlere karşı bir “maşa” olarak harekete geçmesini tercih etmiş gibi görünüyorlar.
Buradaki asıl tehlike, –Türkiye, ABD ve Suudi Arabistan’ın desteklediği uluslararası alanda tanınmış “ılımlı” isyancı grupların karmakarışık bir koalisyonuna kıyasla– ÖSO işgalindeki bir kuzey Suriye’nin Ankara’yı, BM Güvenlik Konseyi himayesinde yürütülen Suriye Anayasasının değiştirilme sürecinde dolaylı katkılarıyla çok daha iyi bir pozisyona sokması. Ancak işin sadece tehlike değil fırsat boyutu da var: Türkiye ABD ile Suudi Arabistan’ı askeri-diplomatik denklemden çıkarabilir, buna mukabil Ankara’nın siyaseten istediği şeyleri elde edeceğine dair [Rusya, İran ve Suriye rejimi tarafından] kesin bir güvence verilmiş de değil. 
Masadaki her şey aslında bir fırsat; Şam, Moskova ve Tahran’daki diplomasi ustaları Ankara’nın nüfuzunun nötralize edilmesi ve somut hiçbir zarar veremez hale gelmesi için bir hal çaresine bakabilirler. Türkiye’yle bir “kullanışlı aptal” gibi oyun oynanmıyor; zira Suudi destekli IŞİD ve Amerikan destekli YPG’nin Suriye’nin kuzeyinden ve belki de ülkenin geri kalanından çıkarılması hem Ankara’nın hem de ortaklarının faydasına. Ama Erdoğan son bir hamleyle Cumhurbaşkanı Esed’i koltuğundan etmeyi başaramayacaktır.
(...)

Direniş Bloku’nun ÖSO’yla ilişkisi
Türkiye’nin hâlihazırda kuzey Suriye’deki resmi askeri varlığının son derece az ve sahadaki birliklerin asıl büyük kısmının ÖSO olduğunu belirtmek önemli. ÖSO aslında büyük çoğunluğu teröristlerden oluşan eklektik bir “ılımlı” isyancı grubu. (...)
Bunların hiçbiri Şam’ın ve Moskova’nın terörizme karşı “yumuşadığı” veya “onları sattığı” anlamına gelmez; ama jeopolitiğin pratik dünyasında uzun vadeli pragmatik sonuçlara ulaşmak için normatif tavizler verilmelidir. Dünyanın döndüğü gerçeklik işte budur. (...)
(..)

Dolaylı destek stratejisinin sebebi
Bu kararlarının ardındaki sebep şu: Ne Rusya’nın ne de İran’ın ÖSO’ya karşı topyekun bir konvansiyonel savaş açmak gibi bir siyasi iradesi var; bütün cephelerde bir kurtuluş savaşı vermekte olan ve yeni kurtarılan bölgeleri elinde tutması, kritik tedarik hatlarını koruması ve savaş alanındaki kayıplarını sürekli yeni eğitilmiş personelle takviye etmesi gereken Suriye rejimi de müttefiklerinden kesintisiz destek gelmeden bunu kendi başına yapabilecek bir konumda değil. Muhtelif sebeplerle bu destek gelemediğinden mevcut en pragmatik ikinci seçeneğe, yani ÖSO’yu Şam, Moskova ve Tahran’ın ortak çıkarlarını karşıladığında kılı kırk yararak kullanmaya razı olmak durumundalar. Bu da demek oluyor ki ÖSO’nun varlığını kabullendiler ve –aktif bir şekilde yardım etmek yerine– edilgen biçimde IŞİD, Nusra ve BM ile Cenevre müzakerelerinin katılımcıları tarafından “konsensüsle kararlaştırılmış” diğer terörist gruplara karşı savaşmasına imkan verdiler. (...)
Eğer Direniş Bloku’nun ÖSO’yla karmaşık ilişkileri ve bu tartışmalı düzenlemenin ardındaki sebepler kavranabilirse Suriye, Rusya ve İran’ın Türkiye’nin kuzey Suriye’de IŞİD’e ve YPG’ye karşı ÖSO’yu vekil kuvvet olarak kullanmasına niçin aşırı tepki göstermediği de daha kolay anlaşılabilir. Unutulmamalı ki sınırları bir şekilde değiştirmek isteyen ve Cenevre müzakerelerinde taraf olmayan IŞİD ve YPG, ÖSO’ya kıyasla, Suriye’ye ve toprak bütünlüğüne dönük daha büyük birer tehdit. Oysa ÖSO, ülkenin mevcut sınırlarına bağlı ve Cenevre sürecinde aktif taraflardan biri.

Kürtlerle ilişkileri yeniden düşünmek
YPG ve siyasi kanadı PYD’nin Cenevre’de temsil edilmeme sebebi, tabii ki Kürtlerin talebine karşı Türkiye’nin tavizsiz direniş göstermesi. Hatta Rusya-Türkiye ve bunun tamamlayıcısı niteliğindeki İran-Türkiye yakınlaşmaları dahi bu konuda hiçbir ilerlemeye yol açamadı. Bu da Moskova ve Tahran’ı, Suriyeli Kürtleri yanlarına çekebilmek için ABD’yle girdikleri yarışa ümitsizce devam etmektense –ki bu çaba tamamen başarısız oldu–, Büyük Güç Türkiye’yle gelecekte kuracakları çok-kutuplu ilişkilere daha fazla ihtimam göstermeye sevk etti. Moskova’nın bu Amerikan yanlısı vekil kuvvetle işleyen tek ilişki biçimi, IŞİD’e karşı saldırıları sırasında hava bombardımanıyla destek vermek ve Haseke’de Kürtlerin kışkırtmasıyla çıkan son çatışmalarda YPG ile Suriye Arap Ordusu’nun arasını bulmak oldu. (...) Şam ise (...) toprak bütünlüğünü korumak için elinden gelen her şeyi yapacak ve YPG öncülüğündeki “federalist” komploya karşı gerekirse askeri kuvvet de kullanmak suretiyle direnecektir.
Geçmişte Kürtler sadece IŞİD’le ve diğer terör örgütleriyle çarpışırken ne Suriye ne Rusya ne de İran’ın onlarla herhangi bir problemi oldu ve tabii ki o dönemde Kürtlere mümkün olan her türlü desteği de verdiler. Ancak PYD, Suriye Anayasası’nı tamamen ihlal edip tek taraflı olarak bir “federal” devlet ilan ettiği andan itibaren [17 Mart 2016] her üç aktör de örgütü, –aslında eskiden beri hep var olduğu şekliyle– Amerikan-“İsrail”-Suudi nüfuzunun tehlikeli bir ayrılıkçı ajanı olarak görmeye başladılar. Haseke’de Suriye Arap Ordusu’na saldırısı, örgütün Suriye devletine karşı hasmane niyetlerini teyit etti ve böylece bu saldırgan yapının Fırat’ın iki yakasını birleştirerek Suriye’yle Türkiye arasında bir nifak kuşağı oluşturmasını engellemek üzere Ankara’nın kısa süre içinde girişeceği, çok-kutuplu koordine edilen misyonun ne denli doğru olduğunu da kanıtladı. İşte bütün bu nedenlerden ötürü Suriye, Rusya ve İran, PYD/YPG’yi ortak stratejik çıkarlarının tamamen gözden çıkarılabilir bir unsuru olarak görmeye başladı ve Ankara’nın son dönemde onlara karşı başlattığı seferberliği edilgen biçimde kabullendi.

Türkiye’nin askeri harekâtını kabullenmek
(...) Eğer ki Türkiye’nin YPG’yi (…) kuzey sınır kuşağından temizlemek üzere bir askeri harekât başlatması Şam, Moskova ve Tahran’ın ortak çıkarlarına uygun olmasaydı, hep bir ağızdan Ankara’yı kınarlar ve (...) işgalcileri çıkarmak için acilen askeri planlamaya girişirlerdi.
Rus uçağının düşürülmesinden itibaren geçen dokuz ay boyunca Türkiye’nin işgalini caydıran askeri ekipmanlar [Z.T.K. S-400 füzelerini vs. kastediyor] bugün hala Suriye topraklarında bulunuyor. Bu da gösteriyor ki, eğer önceden Ankara’nın Suriye, Rusya ve İran’la bir koordinasyonu olmasaydı Türkiye’nin toprak ihlaline derhal müdahale ederlerdi (Bakmayın siz, bu üç ülkenin kendi iç kamuoyları nezdinde zevahiri kurtarmak için söylediklerine). (...) Suriye’nin her iki hamisi de bir kırmızı çizgi ve ültimatom olarak yorumlanabilecek herhangi bir açıklama yapmadı ve bu da Türkiye’nin son hamlesini bir tehdit değil, önceden ayarlanmış, Suriye’nin nihai olarak işine yarayacak bir fırsat olarak gördüklerini teyit ediyor.
IŞİD’in Türkiye sınırından çıkartılması Ankara’nın geçmişte örgüte verdiği bütün maddi desteği kestiği anlamına geliyor. Ayrıca YPG’nin Fırat’ın iki yakasını birleştirmesine karşı aldığı proaktif önleyici tedbirler de ABD-İsrail-Suud üçlüsünün Suriye’nin kuzeyi boyuca bir Kürt Kuşağı kurma planını büyük ölçüde engelliyor. Bu çok taraflı kazançlı hedefi destekleme karşılığında Direniş Bloku, ortaya çıkan boşluğu Türkiye’nin ÖSO’lu vekilleriyle birlikte doldurmasını kabullenmişe benziyor. Unutmayın ki ÖSO, feci şiddet siciline ve ABD’yle çoktandır devam eden bağlarına rağmen, her üç ülke tarafından da BM düzeyinde resmen müzakerelere katılan “meşru” ve “ılımlı” bir güç olarak kabul edildi.
Doğrusunu söylemek gerekirse Washington geçtiğimiz sene ÖSO’yu epeyce yalnız bıraktı. Şu anda Türkiye onun hamiliği rolünü ele aldı ve ÖSO savaşçılarını kendi vekil gücü haline getirerek ABD’nin daha evvel onlar üzerinde kurduğu nüfuzu gevşetti. Bu, hiçbir şekilde ÖSO’nun güvenilebilir bir aktör olduğu anlamına gelmez; ama Üçlü Büyük Güçler Rusya-Türkiye-İran arasında gelişen çok-kutuplu ortak çıkarlar çerçevesinde, pragmatik olarak ehven-i şer addedilerek belki daha etkin bir şekilde yönetilebilir ve yönlendirilebilir.

ÖSO’nun asli önemi
(...) Gerçekçi olmak gerekirse, IŞİD de PYD/YPG de Cenevre müzakerelerinin bir tarafı olamayacak, ama ÖSO hâlihazırda bir taraf. Eğer ki ülkenin her bir metrekare toprağında askeri kontrol kuran tüm taraflar gelecekteki müzakerelere dahil edilmezse Suriye’deki çatışmaya kalıcı bir çözüm bulunması mümkün değil. Direniş Bloku bunun farkında. Suriye Arap Ordusu’nun tüm ülkeyi kurtarması en ideal çözüm olmasına rağmen, gerçekçi olmak gerekirse bunun hayata geçirilmesi çok zor. Çünkü Rusya ve İran’ın ülkedeki her silahlı isyancı güce karşı topyekûn bir konvansiyonel savaş başlatma gibi bir siyasi irade ve isteği yok; Suriye Arap Ordusu da dışarıdan destek almadan böyle bir şeyi yapabilecek durumda değil. Dolayısıyla şu anda en iyi ikinci çözümün peşindeler, yani IŞİD ve Cenevre’ye katılmayan PYD/YPG gibi örgütlerce işgal edilmiş toprakların kontrolünün Suriye, Rusya ve İran tarafından resmen tanınmış “ılımlı isyancılar” tarafından ele alması.
PYD/YPG’nin Cenevre müzakerelerine davet edilme ihtimali azıcık da olsa var; ama Direniş Bloku’nun bu konuda Türkiye’yi iknaya girişebilmesinin tek yolu, örgütün daha evvel ilan ettiği “federalizm” planından açıkça vazgeçmesi ve Suriye’nin toprak bütünlüğünü destekleme sözü vermesidir.
Bu durumda dahi Ankara’nın bunu kabullenmesi çok uzak bir ihtimal; ama belki de Türkiye’nin Suriye’nin kuzeydoğusunda bir kördüğüme yol açma riskine karşı bu, ileride bütün taraflar için daha tercihe şayan hale gelebilir. Kürtlere Cenevre’de bir çeşit temsiliyet imkanı sunacak bir başka ihtimal de şu olabilir: Türklerin ve/veya Suriye-Rusya-İran’ın da desteğiyle, bir çeşit ortak operasyonla PYD/YPG’nin lağvedilmesi ve yerine Şam’a sadık “ılımlı” Kürtlerin getirilmesi. Bu, herkes için üzerinde uzlaşılan en iyi çözüm olabilir. Böylece hem Amerika-“İsrail”-Suud üçlüsünün Kürt Kuşağı etkisiz hale getirilir, hem de Kürtler çatışma sonrası resmi anlaşmada bir çeşit temsiliyete sahip olurlar, tabii ki “federal” devlet taleplerinden vazgeçerlerse.
Kürtler ister Cenevre’ye katılsın ister katılmasın gerçek şu ki, Direniş Bloku, Türkiye’nin açık konvansiyonel askeri desteğiyle ÖSO’nun Suriye’nin kuzeyinde nüfuzunu genişletmesini ve IŞİD ile YPG’den doğan boşluğu doldurmasını artık kabullendi. (...)

“İsyancı” dalaşı
Gayrimeşru ve radikal “isyancılar”ın “konsensüsle kabullenilmiş” emsalleriyle yer değiştirilmesi, birbiriyle bağlantılı iki şekilde tezahür edecek: İlki IŞİD’le alakalı; bu terör örgütü yenilgiye uğratılacak ve ondan kurtarılan topraklarda Rusya ve İran destekli Suriye Arap Ordusu, Türkiye destekli ÖSO ve ABD destekli “Suriye Demokratik Güçleri” (SDG) kontrolü sağlayacak. Burada meselenin diğer bir yüzü ortaya çıkıyor: SDG’nin asıl büyük bileşeni YPG olup az evvel bahsettiğimiz üzere bu örgüt dağılabilir veya Şam yanlısı “ılımlı” gruplarla yer değiştirebilir. Hatta SDG içindeki Arap azınlığın bu oluşumdan ayrılıp ÖSO’ya katılması ihtimali dahi var ve bu durumda YPG “kapsayıcılık meşruiyeti”den mahrum kalacak ve etnik üstünlüğe dayalı bir milis grubu olduğu açığa çıkacak.
(....) şu an için mümkün görünmeyen tüm toprakların Suriye Arap Ordusu’nca kurtarılması dışında Direniş Bloku için en tercihe şayan seçenek, YPG’nin parçalanması, çok-kutupluluk yanlısı “ılımlı” Kürt emsalleriyle yer değiştirmesi ve ABD’yle müttefik olan SDG’deki Arap savaşçıların Türkiye destekli ÖSO’ya “katılması”dır. Temel hedef, (bu bir ideal olmasa da şu an için Direniş Bloku bunda karar kılmış gibi görünüyor) Türk vekillerin Suudi (IŞİD) ve Amerikan (YPG ve SDG) vekillerini saf dışı bırakması ve böylelikle geriye kalan iki tarafı [Z.T.K. yani rejim ile ÖSO] anlaşmaya zorlayarak çatışma sonrası diplomatik çözüme ulaşılmasının kolaylaşması. Bu aşamada Suriye, Rusya ve İran liderliklerinin defaatle savaşı sonlandırmak için askeri değil siyasi çözümün gerekli olduğuna vurgu yaptıklarını unutmamak gerekir; bu da Suriye Arap Ordusu’nun tüm Suriye’yi kurtarmayı başaramayacağını artık kabullendikleri anlamına gelir.
(...)
Eğer ki yukarıda çizdiğim tablo doğruysa şu anlama gelir: Çok-kutuplu Büyük Güçler olan Rusya ve İran, Türkiye’nin Üçlü formatta sürece müdahil olması için Suriye’den izin aldı; nitekim Ankara’nın yardımıyla, “üzerinde uzlaşılmamış” tüm gruplar bertaraf edilip yerlerine ÖSO geçirilebilir ve böylelikle Amerikan destekli SDG karşısında güçlü bir karşı-denge olarak işlev görüp muhtemel “taraf değiştirecek” tüm Araplar için ÖSO bir cazibe merkezine dönüşebilirdi.
Bu kritik aşamada, Türkiye’nin ne ölçüde Çok-kutuplu Camiaya kayacağına ve ABD’nin buna vereceği tepkiye bağlı olarak ÖSO ile SDG’nin Suriye’de çatışması dahi mümkün. Zira Ankara, yeni ortaklarıyla yaptığı anlaşmanın bir parçası olarak Washington’ın vekil kuvvetlerini saf dışı bırakmak için bir savaş verebilir. Tabii illa da böyle bir çatışma yaşanacak çıkarımında bulunmamak lazım; Erdoğan eğer iyice hırslanırsa ve/veya çok-kutuplu hamlenin ortasında ABD onu geri kazanırsa, işte bu durumda ters tepmesi muhtemel birçok husus var. (...)

Anayasal kavgalar
BM Güvenlik Konseyi himayesi altında Suriye Anayasası’nın yeniden yazılması Erdoğan’ın nihai hedefi; her ne kadar bu onu henüz daha yeni uzlaştığı (...) ortaklarıyla ileride stratejik olarak karşı karşıya getirecek olsa da. Bütün Büyük Güçlerin aralarında ihtilaflar ve rekabet alanları her daim mevcuttur; Çok-kutuplu Camia ve Rusya-İran-Türkiye Üçlüsü için de durum farklı değil. Suriye Savaşı’nın çözümü için birlikte çalışsalar de bu üç ülke, IŞİD yenilgiye uğratıldıktan sonra yerine neyin geçmesi gerektiği konusunda hala daha açıkça uzlaşabilmiş değiller. Moskova ve Tahran, Cumhurbaşkanı Esed’den görevi bırakması noktasında hiçbir talepte bulunmadı; Ankara ise hala daha bu itici söyleminden vazgeçmiş değil, her ne kadar bu talebi hep sözde kalsa da. Çok büyük bir ihtimalle Erdoğan, Suriye vatandaşlarının iradesi doğrultusunda Cumhurbaşkanı Esed’in ülkesini demokratik olarak yönetmeyi sürdürmesini kabullenmiş durumda (...); ancak bu demek değil ki Sultan, Suriye Anayasasının yenilenmesi müzakerelerinde rakibini düşürme ümidini taşımıyor olsun.

Yüzleşme:
Son bir senedir Suriye’de yürüyen tüm askeri-diplomatik angajmanlar, “üzerinde uzlaşılmamış” tüm müzakere taraflarını sahadan temizlemeye ve yerlerine, Suriye’nin toprak bütünlüğünü kabul eden ve bu sayede Suriye Savaşı’nda sürdürülebilir bir çözümü sağlayacak –ister Suriye Arap Ordusu olsun, isterse “ılımlı isyancılar”– uluslararası alanda tanınmış güçleri getirmeye odaklanmış durumda. Bu devasa adımı tamamladıktan sonra ikinci iş, Suriye’nin yeni anayasasının mahiyeti üzerinde çalışmak olacak ve işte bu, tam da meşhur tabirle “şeytan ayrıntılarda saklıdır” noktası. PYD/YPG ve “üzerinde uzlaşılan” IŞİD gibi diğer terörist gruplar dışında sahada halihazırda aktif olan tüm taraflar, Suriye’nin sınırlarının dokunulamazlığını destekliyor ve ülkenin iç parçalanması anlamına gelen “federalizm”e karşı duruyorlar. Ancak Cumhurbaşkanı Esed’in akıbeti ve genel olarak Suriye Cumhurbaşkanlığı makamı konusunda keskin bir ihtilaf içindeler.
Hükümet yanlıları, doğal olarak Cumhurbaşkanı Esed’in demokratik yetkisinin sürdürülmesi ve güçlü cumhurbaşkanlığı makamının korunmasından yanalar; hele de bölücü bir savaşın ardından ülkeyi bir arada tutacak güçlü bir liderin varlığının her zamankinden çok daha önemli olduğunu gördükten sonra. Öte yandan silahlı sistem dışı muhalefet, her ne kadar politikalarını “ılımlılaştır”ıp hızlı bir rejim değişikliği yerine “aşamalı geçiş süreci”ni kabullenseler de, açıkça bir rejim değişikliğinden yana ve cumhurbaşkanlığının sembolik veya iyice zayıflamış bir makam olmasını destekliyor. Pozisyonlar birbirine bu denli zıtken bu konuda bir düzenlemeye gitmek son derece meydan okuyucu olacak ve iki taraftan biri taviz vermek zorunda kalacak. (...)

Erdoğan’ın hamlesi:
(...) Nihai gerçeklik şu ki Cenevre’ye katılmayan silahlı grupların tamamı etkisiz hale getirildikten sonra Ankara’nın vekilleri, Suriye Anayasası’nın yeniden yazılması sürecinde farklı düzeylerde de olsa bir etkinlik kurma şansı elde edecekler. Dahası, gelecekteki anayasa müzakerelerinde kendi müttefiklerinin eline azami düzeyde koz vermek için Erdoğan, “hırs” yapabilir ve SDG –ister doğrudan çatışmak, isterse Arap üyelerine YPG’den ayrılıp ÖSO’ya katılması ve ardından silahlarını Kürtlere çevirmesi için baskı yapmak suretiyle– temizlendiği takdirde ÖSO’nun çok daha iyi bir pozisyon elde edeceğini düşünebilir. Suriye’nin kuzeyinde Amerikan vekillerini safdışı bırakacağından (...) bu, Direniş Bloku için en tercihe şayan seçenek olabilir.

Ademi merkeziyetçilik yetki devri kadar tehlikeli olabilir
Uluslararası alanda tanınan tüm müzakereci grupların Suriye’nin bütünlüğü üzerindeki kontrollerini sağlamlaştırmaları, çatışmanın silahlı alandan siyasi alana taşınmasıyla sonuçlanacak ve bu süreçte diplomasi, taraflardan her birinin kendi gündemini savunmak için kullanacağı en önemli silaha dönüşecektir. Türkiye’nin desteklediği ÖSO, bozguna uğrayan YPG, SDG ve IŞİD’in yerine kuzey Suriye’nin tamamında kontrolü sağlasa dahi Ankara’nın Cumhurbaşkanı Esed’i koltuğundan etmek için anayasal entrikalarını kabul ettirmeyi başaracağının hiçbir garantisi yok. ÖSO, YPG, SDG ve IŞİD’in işgalindeki toprakların nüfusu az olduğundan kontrolleri altındaki tüm vatandaşları ikna etseler dahi verecekleri oylar Esed karşıtı bir anayasayı geçirtmeye yetmeyecektir. Dolayısıyla “Türkiye’nin son anda yapacağı rejim değişikliği planı acaba başarılı olur mu?” diye hükümet destekçilerinin korkacakları hiçbir şey yok; ama dikkatle takip etmeleri gereken şey, Ankara ve müttefiklerinin vilayetlere iktisadi sorumluluk ve kaynak paylaşımı üzerinde daha fazla kontrol imkanı verecek ademi merkeziyetçi taleplerde bulunmaları.
Pratik anlamda böyle bir teklifin ardındaki temel motivasyon, Suriye’nin kuzeydoğusunun ülkenin su, tarım ve enerji merkezi, yani esasen her anlamda ülkenin en önemli kaynak üssü olması. Türkiye –eğer ki bütün bu bölgeyi YPG/SDG’den ve ayrıca ABD’den ele geçiremezse– çok daha kalabalık olan ülkenin “batı hilal”inin sandık başında liderlerine sahip çıkacağını ve güçlü cumhurbaşkanlığını bir ulusal çıkar addettiğini görerek, Cumhurbaşkanı Esed’in iktidarını fiilen tanıma karşılığında bu topraklar üzerinde dolaylı kontrol sağlayarak bir teselli bulabilir.
(…)
Kısa süre evvel Şam’la bir anlaşma imzalayan Moskova’nın Suriye’nin kuzeydoğusunda bulunan enerji kaynaklarının yabancı güçlerin de facto idari kontrolüne geçmemesi konusunda artık özel bir çıkarı da var. Suriye yönetimi ülkenin tüm petrol ve doğalgaz altyapısını elden geçirmesi için Rusya’yı davet etti; bunun Moskova için bölgede stratejik profilini daha da yükseltebileceği kârlı bir uzun vadeli yatırım işi olacağı aşikâr. Rusya için o kadar iyi bir teklif ki bu fırsatı kaçırması veya elinden kayıp gitmesine izin vermesi mümkün değil. Bu yüzden Rusya’nın ülkenin bu kısmındaki kaynakların, anayasaya ademi merkeziyetçi bir maddenin girişiyle fiilen yabancı bir gücün kontrolüne girmesini engellemek için askeri olmasa da diplomatik açıdan elinden gelen her şeyi yapacağı çıkarımında bulunabiliriz. Sonuç olarak, vatanperver Suriyeliler ve onların destekçileri, haklı bir şekilde Türkiye’nin Suriye’ye girmesinden endişelenebilirler; ama Rusya’nın da aslında korumak için maddi anlamda riske girmesine değecek, kuzeydoğunun kumlarına gömülü çokça çıkarı bulunduğundan müsterih olsunlar.
Ancak tam da bu yüzden eğer ki Ankara’nın vekili ÖSO işgal ettiği yapıların kontrolünü devretmezse bu, Türkiye’yle bir problem yaratabilir. Öte yandan Suriye ve Rusya’nın ülkenin o kısmında bulunan doğal kaynaklardan Türkiye’ye belli bir oranda ve daha düşük bir fiyata petrol ve doğalgaz satabileceğine ilişkin bir uzlaşma anlaşmasıyla da bir çözüm üretilebilir. ABD ve vekilleriyle böyle bir anlaşmaya varmak ise mümkün değil. Zira Washington, kendisi ve vekilleri petrolü ve doğalgazı kontrol ettiği ve böylelikle jeostratejik açıdan uygun gördüğünde akışı kesme imkanını elinde tuttuğu sürece kaynakların nereye gideceğini umursamaz bile. İşte bu, ülkenin kuzeydoğusunun IŞİD’den temizlendikten sonra Amerikan yanlısı YPG/SDG’dense Türkiye müttefiki ÖSO’nun eline geçmesinin niçin daha iyi olduğunu ve Ankara’nın hırsla Washington’ın vekillerini lağvetmeye çalışmasının kapsamlı faydasını ortaya koyuyor. Tabii ki bu, Rus ve İranlı müttefiklerinin kesintisiz askeri yardımıyla Suriye Arap Ordusu’nun tüm ülkeyi kurtarmasına dayalı en ideal çözümün ardından ikinci sırada gelen seçenek.

Karanlık senaryolar
Giriş bölümünde dikkat çektiğim üzere, Türkiye’nin Suriye’ye konvansiyonel askeri müdahalesi tüm taraflar için gerçekten de bir hesaplı hareket niteliğinde. Eğer ki Türkiye, Suriye’deki Amerikan ve Suudi vekilleri bertaraf etmeyi (veya bertarafına yardımcı olmayı) başarırsa ve (anayasanın yeniden yazımı üzerinden) herhangi bir gizli rejim değişikliği gündeminden uzaklaşırsa bu bir kazan-kazanla sonuçlanabilir. Ancak eğer ki Erdoğan, hırslanır ve/veya bütün bu sürecin ortasında tutup da ABD safına geçerse bu, Çok-kutuplu Camia için çok kötü bir sonuç doğurabilir. Bu inisiyatifin makuliyetine dair şahsi fikirleri bir kenara bırakın, gerçek şu ki Suriye, Rusya ve İran bunun muhtemel faydalarının tehlikelerinden çok daha ağır bastığı ve kontrolden çıkması halinde Türkiye’ye karşı acil durum askeri önemlerinin uygulamaya konabileceği konusunda hemfikirler.
Kimse böyle bir senaryonun yaşanmasını istemez; hiç şüphesiz en başta da –ordu içinde yaşanan son dönemdeki “temizlik”/”tasfiye” nedeniyle Amerikan destekli başarısız askeri darbe öncesine kıyasla şu anda daha zayıf bir durumdaki– Türkiye… Türkiye’nin geçmişte Rus ordusunun tam kapsamlı cezalandırıcı saldırılarına karşı direnme şansı yoktu; Erdoğan, binlerce askeri ve generallerin neredeyse yarısını görevinden attığı bir ortamda bundan sonra da herhangi bir Rus saldırısına karşı direnemeyecektir. (...) Türkiye’nin yeni bir ihanetiyle yaşanacak muhtemel en karanlık senaryo, Erdoğan’ın önceden uzlaşılmış askeri misyonu aşarak Direniş Bloku’nun ona ve ÖSO’ya izin verdiği sınırların ötesine geçmesidir.
Mesela Suriye’deki Türk askeri birliklerinin Halep’te Suriye Arap Ordusu’na karşı askeri çatışmalarda ÖSO’ya doğrudan yardım etmesi veya kışkırtması halinde bu doğal olarak Şam, Moskova ve Tahran’ı alarma geçirecektir. Yine eğer ki Türk birlikleri, Suriye Arap Ordusu’na saldırmaya kalkışırsa bu, doğal olarak Direniş Bloku’nun derhal orantılı mukabelesiyle bir savaş nedeni olacaktır.
Ortaklarının güvenine darbe vuracak ve savaş ihtimalini artıracak Türkiye’nin bir diğer tehlikeli hamlesi, ÖSO işgalindeki topraklara aşırı derecede fazla konvansiyonel yığınak (yani asker, tank, zırhlı personel taşıyıcı vs.) yapması olacaktır. Zira bu, kısa vadeli bir terörle mücadele operasyonuna değil, uzun sürecek bir işgale giriştiği anlamına gelecektir.

Kırmızı çizgiyi çekecek ve haddi aşmanın ölçüsünü belirleyecek olan Suriye’dir. Şam, bu kadarı da fazla diye düşündüğünde ve birliklerini geri çekmesi için Türkiye’ye baskı yapmaya başladığında eğer ki Ankara bunu reddederse, Direniş Bloku, işgalci kuvvete karşı ortak askeri harekâta hazırlık yapmadan evvel çok taraflı sert bir diplomatik mukabelede bulunmalıdır. Son olarak, ABD destekli SDG’nin Türkiye destekli ÖSO’yla –el ele vererek hızlıca Rakka’ya doğru ilerlemek ve ardından da bu sembolik zaferi ademi merkeziyetçi gündemi için kullanmak amacıyla– bir çeşit siyasi-toprak anlaşmasına girişmeye çalışması ihtimali de göz ardı edilemez.

V.VASILESCU: RUSYA-SURİYE-TÜRKİYE ANLAŞTI



RUSYA-SURİYE-TÜRKİYE SURİYE’DE ORTAK OPERASYONLAR KONUSUNDA ANLAŞTI

Valentin Vasilescu (Romanyalı askeri uzman, Romanya’daki Otopeni Havalimanı’nın eski komutan yardımcısı)
Katehon, 01.09.2016

Tercüme: Zahide Tuba Kor

Eğer ki Rusya isteseydi 72 saat içinde Suriye’ye üç zırhlı birlik konuşlandırabilir ve böylelikle İslamcı isyancılar meselesini kalıcı olarak çözebilirdi. ABD de Beşşar Esed’i iktidardan devirmek için aynısını yapabilirdi. Her iki güç de birbirini aldatmaya çalışırken, Suriye’ye müdahalelerini ve verdikleri savaşı büyük ölçüde vekiller üzerinden yürütüyorlar. Bu denge Türkiye’nin Suriye’nin kuzeyine girmesiyle birlikte bozuldu. Bu müdahale ABD ile Rusya arasında tesis edilen kuralları bozabilirdi. Ama işler netleşti ve Suriye’deki düşmanlıkları hızlıca sona erdirme şansı bir anda ortaya çıktı.
Türk ordusunun Cerablus’a yönelik bir operasyon başlattığı 24 Ağustos’tan sonra, Türkiye’nin adımlarını sınırlandırıp düzenlemek üzere Rus, Suriyeli ve Türk yetkililer arasında en sonuncusu Bağdat’ta yapılan birçok müzakere gerçekleşti. Başarısız darbe teşebbüsünden bu yana Türkiye, Rus uçağını 2015 yılı sonunda düşüren o eski saldırgan Türkiye değil artık. Bu yüzden Türk kaynaklar, Suriye’nin çıkarına uygun bir şekilde “Fırat Kalkanı” operasyonunu ülkenin kuzeyiyle sınırlandırma konusunda daha fazla noktada uzlaşmaya varıldığını söylüyor. Rus ordusundan kurmay subaylar, Fırat Kalkanı operasyonunun planlayıcılarına yardımcı olacak “bilirkişiler” olarak kabul görüyor. 
Türkiye’ye kabul ettirilen ilk nokta, Suriye’ye konuşlandırılacak Türk askeri sayısının azami 8000’i geçmemesi. (...)
Üzerinde uzlaşılan ikinci nokta, Türk ordusunun İslam Devleti savaşçılarını yok etmek için Suriye’de ilerleyebileceği alanın büyüklüğü. Bu, Türkiye-Suriye sınırı boyunca uzanan Cerablus’tan Kura Kubra arasındaki 90 km uzunluk ve 30 km derinlikteki bir şerit. Yine Türkiye, isyancı Özgür Suriye Ordusu militanlarının Türk askeri birliklerinin emri olmadan bölgede bağımsız bir şekilde hareketine müsaade etmeme sözü verdi.
Suriye ordusu, 21 Ağustos’ta Halep’in Şeyh Maksud bölgesinde İslamcı isyancıların kuşattığı Kürt YPG savaşçılarını savunmak için müdahale etse de YPG, Haseke şehrinde Suriye ordusuna saldırıp bölgeyi ele geçirdi. Bunun üzerine ikinci uzlaşma noktasına bir husus daha eklendi. Buna göre Suriye yönetimi, Türk ordusunun Amerikan özel kuvvetlerinin yardımıyla Menbic’i İslam Devleti’nden ele geçiren Kürt isyancıları (YPG) (savaş zoruyla da olsa) Fırat’ın doğu yakasından tahliye etmesine izin verdi. PKK’lı teröristlere karşı harekete geçtiği takdirde, 90x30 km.lik şeridi aşsa dahi Türk savaş uçaklarını Rus S-400 füze sistemleri vurmayacak.
Üzerinde uzlaşılan üçüncü nokta, Halep şehri ve çevresi ile Lazkiye bölgesindeki savaş alanlarında Türk istihbarat servisinin kontrolündeki isyancı grupların ekseriyetinin geri çekilmesi. Bu manevra Suriye ordusunun Halep savaşında nihai bir zafer kazanmasına yardımcı olacak.

İranlı gönüllüler ve Suriye ordusu İslam Devleti’ni kuşatıp yok etmek üzere saldırı başlattığında Türkiye, Suriye ordusuyla birlikte, askeri birlikleri ve imkanları kullanarak bir tatbikat yapma sözü verdi. Kürtler İslam Devleti’ne karşı hangi adımı atarlarsa atsınlar Türkiye, İslam Devleti savaşçılarının diğer ülkelere yayılmasını engellemek için sınır boyunca bir güvenlik koridoru oluşturacak.

A.BOVDUNOV: FIRAT KALKANI VE ABD



FIRAT KALKANI: ABD ÖNÜNDEKİ PROBLEMLER VE İHTİMALLER

Alexandr Bovdunov (Yazarın ismi müstear olabilir)
Katehon, 30.8.2016

Tercüme: Zahide Tuba Kor

Türkiye, Suriye’nin kuzeyinde yürüttüğü operasyonda artık bir karar vermesi gereken kritik bir anda. Amerikan Savunma Bakanlığı, Özel Kuvvetlerinin eğitip desteklediği YPG birliklerinden Kürtlerin Türk ordusunun hedefi haline gelmesinden duyduğu endişeleri dile getirdi. (...)
(...)
(...) Daha evvel de belirttiğimiz gibi, Türkiye’nin Suriye’nin kuzeyinde giriştiği operasyon ABD’ye yönelik bir meydan okuma mahiyetinde.
(...)
(...) Gelişmekte olan durum ABD için oldukça sıkıntılı. ABD Türklerin de Kürtlerin de kendisiyle bir müttefik olarak kalmasını ister; ancak mevcut tırmanma bunu imkansız hale getirecektir.
Taktiksel açıdan bakıldığında, ABD’nin karşılaştığı zorluklar Şam, Moskova ve Tahran için yeni bir fırsatlar penceresi açtı. Eğer ki ABD, çözümsüz Türk-Kürt ikilemleri konusunda bir çıkmaza girdiyse, Suriye’nin kaderinde kilit konumdaki Halep savaşı da dahil diğer süreçlere müdahilliği daha da azalabilir. Türkiye, hem Kürtlerle bir çatışmaya girerek hem de militanların büyük bir kısmını bu savaşın içine sürükleyerek ABD’nin Halep savaşından dikkatini dağıtmakta.
Ayrıca Kürtler karşılığında Türkiye’nin Halep’teki varlığı Rus-Türk anlaşmasının bir parçası olabilir. Yeni bir cephenin keşfi, Ankara’nın karizmasını çizdirmeden vekil (proxy) savaşçılarını Halep’ten çekmesine imkan verecek ve onların nasıl kullanılacakları ve faydalanılacakları problemini de çözecektir. 
Suriyeli Kürtlerin kaderi konusunda Rusya ve İran’ın manevra alanı ve Türkiye’yle müzakere imkanı daha fazla. Moskova, Kürtlerin [ABD’yi bırakıp da] kendisiyle iş tutmasını sağlayamamıştı. Tahran da Kürtlerin Suriye’nin federal bir devlete dönüşmesi konusundaki duruşunu kendi Kürt ayrılıkçılarıyla savaşta bir tehdit olarak algılamakta.
ABD ciddi bir şekilde kaybediyor. Çatışmanın daha da tırmanması Menbic’in kontrolünü bir sorun haline getirecek, bu da ABD tarafından desteklenen Kürtlerin Türk kuvvetleriyle doğrudan ve açıkça savaşması anlamına gelecektir. Bununla birlikte ABD’nin hala birçok seçeneği var:
1. Türklerle Kürtleri dengelemeye devam etmek: Bu en az avantajlı ama en az riskli seçenek. Ancak bu dengeleme siyaseti çatışmayı durduramaz artık. Her iki tarafta da ABD’ye güvensizlik artıyor.
2. Türklere karşı Kürtleri desteklemek: Bu, Türkiye’yle bir çatışma ve belki de Ankara’nın NATO’dan çekilmesi anlamına gelecektir. Kendi içinde çatlamış haldeki Kürt hareketinden bir grubu [PYD’yi kastediyor] avucunda tutmak uğruna çok ama çok büyük bir maliyeti göze almak demektir bu.
3. Türkiye’nin önemini idrak ederek Ankara’ya kaymaya çalışmak: Bu durumda ABD, Kürtler üzerindeki kontrolünü kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya kalacaktır. Ama Washington, Şam rejimine karşı savaşmak üzere Türk birliklerini ve Türklerin kontrolündeki İslamcıları desteklemeye de çalışabilir. El-Bab şehrinin ele geçirilmesi halinde Halep’i kuşatmış durumdaki Suriye ordusuna karşı doğrudan harekete geçeceklerdir. Bu senaryonun gerçekleşmesi halinde Rusya, İran ve Suriye çok ciddi bir problemle karşı karşıya kalacaktır.

Türkiye, Suriye sınırına 3 zırhlı tugay, 3 piyade tugayı, 2 özel harekât topçu birliği ve 110 helikopterli bir hava tugayından oluşan toplamda 55.000 kişilik ciddi bir askeri güç yığdı. ABD, Türkiye’nin Kürt karşıtı operasyonlarını durduramaması halinde, Türk liderliği ve silahlı kuvvetleri içindeki nüfuz ajanlarını kullanarak, bu birlikleri Şam’a karşı yönlendirmeye çalışabilir. “Kuşatma altındaki” Halep’e yardım etme arzusu istismar edilebilir. 

UZLAŞMANIN SINIRLARI: RUSYA, TÜRKİYE VE KUZEY SURİYE



UZLAŞMANIN SINIRLARI: RUSYA, TÜRKİYE VE KUZEY SURİYE
Katehon, 9.8.2016

Tercüme: Zahide Tuba Kor

NOT: Aşağıdaki yazı, Rusya’nın Avrasyacı kanadının Türkiye’nin Suriye’ye müdahalesi üzerinden yaptığı hesapları ortaya dökmesi bakımından dikkat çekicidir.

Bu hafta Halep savaşı kritik bir aşamaya girdi (…)
(…) Hiçbir taraf diğerine üstünlük sağlayamadı. Aslında mevcut çatışmalar, kısmen, yaklaşmakta olan müzakerelerde tarafların elini güçlendirici birer kart niteliğinde.
Rusya ve Suriye liderliği, Halep meselesini çözmek için Türkiye’yle bir anlaşmaya varmak zorunda olduğunun farkında. Halep ve İdlib’deki isyancılara silah tedariki Türkiye’den geliyor. Birçok isyancı grup Türkiye’den destek alıyor ve Türkiye’deki kamuoyu İslamcıların istilasını adil bir savaş olarak görüyor.  
Halep ve kuzey Suriye meselesi, Rusya ve Türkiye’nin Batı karşıtı yakınlaşmayı sürdürürken çözmeleri gereken kilit ihtilafların düğümü niteliğinde. Putin ve Erdoğan bugün St.Petersburg’da tarihi bir buluşma gerçekleştiriyor.
Mevzubahis olan, Türkiye’nin NATO’dan çıkıp çıkmayacağı ve küresel güç dengesindeki değişim. Her iki taraf da karşılıklı olarak kabul edilebilir bir uzlaşma olması gerektiğinin farkında. Bu arada kendi sınırından çok uzaklardaki yabancı topraklarda bulunan Rusya’nın manevra alanı Türkiye’ye kıyasla çok daha fazla.
Suriye’nin ikinci büyük şehri Halep’in ele geçirilmesi savaşta radikal bir değişim anlamına gelecektir. Halep bölgesinin [rejim tarafından] ele geçirilmeden Türkiye’yle anlaşmak suretiyle istikrara kavuşturulması, rejim birliklerinin gerek İslam Devleti’ne gerekse ülkenin güneydoğusunda Ürdün’le sınır boyunca faaliyet gösteren muhalif güçlere karşı savaşabilmesi için elini serbestleştirecek. Türkiye’nin kabul edebileceği bir uzlaşmanın sınırlarının anlaşılması için Suriye’nin kuzeyindeki stratejik önceliklerini belirtmemiz lazım:
1. Türkmen nüfusun korunması. Türkmenler özelikle Lazkiye ve Halep’te büyük bir nüfusa sahip. (…)
Suriye’de aktif birlikler arasında yer alan Türkmenler (…) Nusra Cephesi’yle bağlantılı (…)
2. Türkiye’yi istikrarsızlaştırıcı bir kaynak olarak Kürt direnişini yok etmek. (…) YPG üslerine karşı saldırı ihtimalinden bahsediyoruz.
3. Daha evvel Türkiye’nin desteğini alan İslamcıların Suriye’de daha fazla kontrol elde etmesi. Türkiye kendi inandırıcılığını ve itibarını korumak için onlara destekten vazgeçemez; üstelik vazgeçmesi halinde radikallerin kontrolü tamamen Suudi Arabistan, Katar ve ABD’nin eline geçer ve bu ülkeler sözkonusu güçleri Türkiye’ye karşı kullanmaya başlayabilirler.
Bu arada Rusya, İran ve Şam’ın en çok ilgilendikleri mesele, Türkiye’yle olan sınır ve kuzeyden gelen tehdidin ortadan kaldırılması. Suriyeli Kürtler, Türkiye’nin vereceği tavizler karşılığında Rusya ve Suriye’nin kullanmaya hazır olduğu bir müzakere kartı haline gelebilir. YPG temsilcileri ABD’nin Suriye’nin federal bir devlete dönüşmesi planını hayata geçirmek için bastırıyorlar ki bunu ne Şam ne de Moskova kabul edebilir. 
Diğer bir temas noktası, Ankara’nın özellikle Ahmet Davutoğlu’nun yeni Osmanlıcılık politikasını revize etmeye başlamasından sonra Türkiye’yi de tehdit eder hale gelen radikal İslamcılar. Türkiye, resmen Nusra Cephesi ve IŞİD’i terör örgütleri olarak kabul etmişti; dolayısıyla bu yapılara karşı Suriye’de Rus operasyonlarına resmen katılabilir. (…) Türkiye ayrıca kendi toprakları üzerinden Suriye’ye ulaşan ve istikrarsızlaştırıcı bir unsura dönüşen en radikal İslamcıların tamamen yok edilmesinde yer almakla da ilgileniyor. Bu konuda Türkiye’nin çıkarları Rusya’nınkiyle tamamen örtüşüyor. Ankara, kendisinin yapamayacağı hallerde, aşırı radikal veya kontrol edilemez bir dizi liderin ve grubun Rusya ve Suriye eliyle yok edilmesine istihbarat ve askeri bilgi paylaşımıyla yardımcı olabilir.
Yine ılımlı ve radikal isyancıları birbirinden ayrıştırmak üzere Rus ve Türk diplomasisi Halep’te barış sürecini başlatabilir. Böylelikle Ankara, Suriye’nin kuzeyindeki nüfuzunun gerçeklikle ne derece örtüştüğünü de test edecektir. Türkiye “Halep’in kurtarıcısı” yapılacak ve kontrol edilemeyen grupların tamamı (ve ABD, Katar ve Suudilerce kontrol edilenler) barış sürecine katılmayı reddettikçe Rus tarafının adımlarıyla ortadan kaldırılacaktır.
usya’ya doğru Avrasyacı bir tutum değişikliğine giren Türkiye’nin, İslamcı silahlı gruplara destekten vazgeçmesi ve onları barışa zorlaması karşılığında, Suriye’nin kuzeyinde Türkiye için önem arz eden bölgelerdeki askeri varlığı (açıkça veya örtülü bir şeklide Türkmen öz savunma grupları adı altında) yönetmesi/yönlendirmesi konusunda uzlaşmak daha tercihe şayandır.
Türkiye, farklı güç odaklarına sadık militanlara kıyasla çok daha öngörülebilir bir aktördür. Aynı zamanda Rusya, hem zevahiri kurtarması hem de Kürt tehdidini yok ederek, barış sürecini başlatarak, Halep’i kurtararak ve Suriye’nin kuzeyinde Türkmenlerin yaşadığı ve nüfuz alanı olan bölgeleri koruyarak ülke içinde desteğini daha da artırması için Türkiye’ye fırsat vermeli. En büyük ihtimam Türkmen faktörüne gösterilmeli. Türkiye tarafından verilecek tavizler ve uzlaşmalar Türk tarafının mutlak zaferi ve başarısı olarak sunulmalı.

 


C.KAŞIKÇI: ŞAM, “KABİL’İN FETHİ”NDEN HANGİ DERSLERİ ÇIKARABİLİR?



ŞAM, “KABİL’İN FETHİ”NDEN HANGİ DERSLERİ ÇIKARABİLİR?

Cemal Kaşıkçı (Suudi kraliyet ailesi ve istihbaratına en yakın gazetecilerden. Daha evvel Suudi Arabistan’ın ABD Büyükelçisi Prens Türki el-Faysal’ın basın müşavirliğini yürüttü. Birçok Arap ülkesinde muhabirlik yaptı. Şu anda yazılı ve görsel birçok Arap medya kuruluşunda yazılarıyla ve yorumlarıyla öne çıkıyor)
(İngilizcesi) Arab News, 4.5.2015 / (Arapçası) el-Hayat, 2.5.2015

Tercüme: Zahide Tuba Kor

(…)
Mücahitlerin liderleri, Afganistan tarihinin gördüğü en büyük mecliste (loya jirga) çevrelerini saran hâkimlerden ve siyasetçilerden saha komutanlarına, tüccarlardan göçmenlere kadar yüzlerce Afgan’la Rawalpindi’de toplandı. Hepsinin hayali İslam ve özgürlüğe dayalı yeni bir Afganistan inşa etmekti. Burada bulunan onlarca gazeteciden biriydim. (…)
İki günün ardından tarafların Kabil’deki hükümetten görevi devralacak geçici bir hükümet kurma konusunda anlaşmaya varmaları neredeyse imkansız gibiydi. Hatta Suud ve Pakistan istihbaratı da bu büyük zaferi kutlamaya gelen büyük nüfuz sahibi Müslüman Kardeşler liderleri de, Afgan halkı arasındaki görüş ayrılıklarını uzlaştırmayı veya en azından salondaki kaosa son verip bir anlaşma mekanizmasına vardırmayı başaramadı.
Üçüncü gün, Mevlevi Celaleddin Hakani salona girdi. O dönemde önde gelen mücahit liderlerinden biriydi – daha sonra Taliban’a katılacaktı, bugün ise Amerikalılar tarafından aranmakta. Salonun kapılarını zincirlerle kapattı, adamları da temsilcilerin salonu terk etmelerini engellemek üzere dikildiler. Kalabalık sonunda sakinleşti ve saygı duyanların da nefret edenlerin de kendisinden korktuğu bu adamı dinlediler.
Hakani onlara planını dağıttı ve yedi Sünni ve iki Şii partinin liderlerine her partiden 60 temsilci seçmelerini istedi. Geçici hükümetin üyelerini oylarıyla seçecek diğerleri ise nüfuzlu elitler olacaktı. Bu Afgan versiyonu bir demokrasiydi. O gün güneş batmadan cumhurbaşkanı, yardımcısı ve bakanların isimleri ilan edildi.

Sonraki aşamalar
Suudi Arabistan ve Pakistan, Celalabad’daki bir çiftlikte ilk toplantısını yapan geçici yönetimi tanıdı. Birkaç hafta sonra Kabil’i kurtarmak için askerî bir operasyon düzenlendi ama başarısız oldu ve Kabil’deki Sovyet [yanlısı] yönetim düşmedi. Ardından Saddam Hüseyin Kuveyt’i ele geçirdi ve bunun üzerine Suudi Arabistan dünyanın geri kalanıyla birlikte bu büyük meydan okumayla meşgul hale geldi ve hepsi de Afganistan’ı unutup gitti.
İki yıl sonra herkes Kabil’in Penşir bölgesinden gelen Ahmed Şah Mesud’un eline düşmek üzere olmasına şaşırmıştı. Bölgesel aktörlerin bu durumu çözmek için vakti olmadı. Bu, Afganistan’ın –bugün hala uluslararası toplumun bedelini ödemekte olduğu– kalıcı ve yıkıcı bir iç savaşın ortasına düşmesine yol açtı.
Bu hikayeden öğrenilen ders şu: önemli olaylar herhangi bir dış faktör olmaksızın gerçekleşebilir. Bugün herkes Suudi Arabistan’ın Yemen’de bir zafer elde etmekle meşgul olduğunu, sadece başkentten Husileri ve Ali Abdullah Salih’i çıkarmakla yetinmeyip barışı sağlamayı hedeflediğini biliyor. Bunun için aylara ihtiyaç var ve Türkler –özellikle de iktidar partisi– önümüzdeki ay yapılacak genel seçimleri kazanmakla meşgul. Ancak Suriyeli isyancılar bunu bekleyemezler. Daha önce görülmedik şekilde birlik olmuş durumdalar.
Esed rejimi düşmek üzere (…) Rejimin düşmesinin ardından ahlaki çöküş ve çatlaklar ortaya çıkacaktır ki bu bir fırsat olarak kullanılabilir. Suriye’de art arda yaşanan gelişmeler Riyad’da yapılacak bir toplantıyı veya BM elçisi De Mistura’yla yeni bir müzakere turunu bekleyemez. Karar, Hama ve Humus’taki savaşçılara ulaşmak için önünde sadece birkaç kilometre kalan Idlib’deki savaşçıların elinde. Güneyde Deraa’daki ve Şam’ın kırsalındaki kardeşleriyle iletişim içindeler; seçenekleri analiz edip planlar yapıyorlar. Riyad ve Ankara’nın kendilerinden sabırlı olmalarını istemeyeceğini biliyorlar. Bu iki ülke, İran ve Rusya’yla uluslararası ve bölgesel krizin ortasında sıkıntıya girmemeyi ve daha sonra müdahale etmeyi tercih edeceklerdir.
Ancak Nisan 1992’de Afganistan’da meydana gelen olaylar, daha sonraları mücahitlerin adlandırmasıyla “Kabil’in Fethi”, Afgan krizini sonlandırmayıp yeni, daha maliyetli ve çok daha acı bir dönemi başlattı. Aynısı “Şam’ın Fethi”ne de uyarlanabilir. Eğer ki Beşşar’ın düşüşünün sonuçlarını organize etmek üzere Türkiye ve Suud tarafı somut bir şekilde harekete geçmezse tarih tekerrür edecektir, hatta Suriye’nin kaderi Afganistan’ınkinden de beter olacaktır. Afganistan bize uzak olduğu için ihmal edilebilirdi ama Suriye bizim aramızda.
Tehlikeli meydan okumalar
Beşşar’ın ardından Suriye devrimi üç tehlikeli meydan okumayla yüz yüze kalacak. En tehlikelisi, “isyancıların birliği” [meselesi] ve aralarında çatışmalarına engel olmak. Bu çatışmalar sadece İslamcılarla sekülerler arasındaki siyasi farklılıktan kaynaklanmayıp şehirler, mahalleler ve örgütler arasında da cereyan edecektir. Suriye’nin problemi, tüm isyancıları birleştirecek bir “De Gaulle”e duyulan ihtiyaçtır. Meselenin özü, onların her birinin birer “De Gaulle” olmaları; [bu şartlar altında] Riyad’ın onlara verebileceği en büyük hediye, (Rawalpindi’de Hakani’nin başardığı gibi) ülkeyi seçimlere götürecek, cumhurbaşkanını belirleyecek ve anayasayı hazırlayacak kurucu bir meclisin önünü açacak bir karar alma mekanizması teklif etmektir. Bu, isyancıların eğilimlerindeki farklılıklardan dolayı oldukça zorlu bir görev olacaktır.
İkinci meydan okuma, İran’ın B Planını uygulamasını, yani deniz kenarında mezhepçi bir devleti engellemeyi gerektiriyor. (…)
Bu plan, Arap milliyetçiliğinin çarpan kalbi ve Arap birliği rüyasının yurdu [olarak nitelenen] Suriye’ye yakışmayan bir bölünmeye yol açacaktır. Yine bu, mezhepsel ve etnik temelde bölgeyi bölecek bir projedir. Bunu Suriye’de kabullenmek ciddi bir örnek teşkil ederek her yere yayılacaktır.
Bu sadece bir İran Alevi projesi olmayıp İsrail’de ve bazı Avrupa başkentlerinde öngörülemez taraflarca da desteklenecek öldürücü bir fikirdir. Bu son nokta bu projenin tehlikesini ve önceden harekete geçip etkisizleştirmenin önemini ortaya koyuyor.
Son meydan okuma ise isyancıların zaferlerinden beslenen bir parazit olan IŞİD’dir. (…) IŞİD, ılımlı isyancıların zaferleri sayesinde gücünü kaybetti ama gizli niyetleri ve şüpheli ilişkileri nedeniyle potansiyel bir tehdit olarak hala ortada duruyor.

(…) IŞİD sadece ve sadece onun kötülüklerini tecrübe etmiş, inancıyla motive olan savaşçılar tarafından mağlup edilebilir. (…)

S.KNIGHT: JAPONYA SEÇİMLERİNİN ASYA’DAKİ DENGELERE ETKİSİ




JAPONYA SEÇİMLERİ ASYA’DAKİ KAYGAN ASKERİ DENGEYİ NASIL DEĞİŞTİREBİLİR?

Sophie Knight (Amsterdam’da yaşayan serbest gazeteci ve yazar)
Quartz, 9.7.2016

Tercüme: Zahide Tuba Kor


Japonya 10 Temmuz’da sandık başına gidiyor ve bu seçimler, ileride Anayasa’daki barış yanlısı maddenin değişmesine ve savunma pozisyonundaki ordusunu İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana ilk kez tam anlamıyla işlevsel bir yapıya dönüşmesine yol açabilir.
Halkın çoğu buna karşı. Ama ortada güvenilir bir muhalefet partisi de yok. (…)
Savaşı reddeden ve Japonya’nın uluslararası ihtilafların çözümü için güç kullanmasını veya güç kullanma tehdidini yasaklayan Anayasa’nın 9. maddesini yeniden kaleme almak belki ABD tarafından hoş karşılanabilir. Anayasal sınırlamadan kurtulması halinde Japonya, belki de Amerikan süper gücünün etkili bir askerî kader arkadaşına dönüşebilecektir. Ancak böyle bir adımın bölgesel istikrar üzerinde, özellikle de Japonya’nın eski savaş dönemi düşmanları olan Çin ve Kore’yle ilişkilerinde kapsamlı sonuçları olabilecektir.
Daha evvel Başbakan Şinzo Abe, Japonya’nın mevcut kendini savunma gücünü tam teşekküllü bir orduya dönüştürmek, yani geçmişte başbakanlık yapan dedesi Nabusuke Kişi’nin başlattığı işi tamamlamak istediğini belirtmişti. Bu değişim aynı zamanda Liberal Demokratik Parti’nin kurucu ilkelerinden biri.
Ancak bu arzu öyle kolayca yerine getirilemeyecek. ABD’nin yazdığı Japon Anayasası’nı değiştirmek tam 60 yıldır Japonya’nın gündeminde olan bir konu. (…)
Abe, Anayasa’daki barışçıl maddenin değiştirilmesine halkın karşı çıktığının farkında. Asahi gazetesinin nisan ayındaki bir kamuoyu anketine göre Japonların %68’i bu değişime karşı.
(…)
Abe’nin askeri hırsları çoktandır Çin’in öfkesini çekiyor. Çin Abe’yi savaş tehditkarlığıyla suçluyor. İki ülke arasındaki ilişkiler 2010’dan beri kötüleşiyor. İhtilaflı adalar üzerinden çıkan tartışma, Çin ile Japon tekneleri arasında bir kavganın kıvılcımını ateşlemiş ve askeri tırmanış sırasında Japon Hava Kuvvetleri Çin savaş uçaklarıyla it dalaşına girmişti. Yeniden militerleşen bir Japonya’ya Çin’in ne ölçüde kötü bir tepki vereceği henüz net değil; ama egemenliğine yönelik böyle net bir meydan okumayı görmezden gelmesi imkansızlaşıyor.
Anayasa’da bir değişim, küresel anlamda Japon askeri birliklerinin Ortadoğu’da ve diğer sıcak noktalarda Batı koalisyonuna katılmasına yol açabilir. Tokyo’daki Sofya Üniversitesi’nden siyaset bilimi profesörü Koichi Nakano, “gerek barış gerekse gerginlik, kriz ve savaş döneminde” Amerikan-Japon ittifakını derinleştirecek daha büyük bir askeri işbirliğine referansta bulunan 2012 raporundan hareketle diyor ki “Eğer Anayasa’da ve 9. maddede bir değişikliğe giderseniz Amerikalılar, Japonya’dan –hemencecik olmasa da– önümüzdeki süreçte İngiltere’nin küresel alandaki rolünün bir benzerini oynamasını bekleyebilir.”

(…)

R.TALLEY: SUUDİLER AMERİKAN KAYA PETROLÜNÜ SAFDIŞI BIRAKAMADI



SUUDİ PETROL DARBESİ AMERİKAN KAYA PETROLÜ ÜRETİMİNİ SAFDIŞI BIRAKMAYI BAŞARDI MI?

Richard Talley (New York’ta yerleşik serbest müşavir; New York ve Amsterdam’ın eski emtia analisti)
Real Clear Energy, 7.7.2016

Tercüme: Zahide Tuba Kor
 
(…) Suudi Arabistan gecikmeli de olsa sonunda iki senedir devam eden agresif petrol fiyatı savaşını sona erdirme işaretleri veriyor.
(…) petrol fiyatını 100 dolardan 26 dolara kadar düşüren temel saik, Amerikan kaya petrolü sondajı işlemlerinin OPEC üyelerinin pazar payını ciddi şekilde ele geçirme riskinden duyulan korkuydu.
(…)
Haziran ayı sonuna doğru Suud’un yeni Enerji Bakanı Halid el-Falih Houston Chronicle’a kraliyetin pes ettiğini, fazla üretimin durdurulduğunu söyledi.
El-Falih’in verdiği bu garanti üzerine geçen hafta Amerikan Enerji Bakanı Ernest Moniz, petrol piyasasında arz-talep dengesinin yavaş yavaş yerli yerine oturacağına inandığını açıkladı. Moniz, gazetecilere Suud’un üretimi azaltmasının etkisinin gelecek seneye kadar görülemeyebileceğini, ancak varil fiyatlarının 70 dolara kadar çıkabileceğini, bunun da Amerikalı üreticilerin yeni kuyular açmasını beraberinde getirebileceğini belirtti. 
Peki Suud’ın bu ani değişimine yol açan neydi? Kraliyetin petrol fiyatlarına saldırısının Amerikalı petrol üreticilerine ciddi sıkıntılar verdiği doğrudur; ama bu adım, onları ezip geçerek safdışı bırakmaktan uzaktı. Her ne kadar Suud’un fazla üretim seferberliği yüzünden sondaj kulelerinin sayısı 2015’teki zirvesine kıyasla son dönemde yarı yarıya düşmüş olsa da Amerikalı üreticiler safdışı kalmadı.
Kraliyetin geri adım atma sebebi, Riyad’ın devasa bütçe açığı ve yükselen işsizliğin tetiklediği çok ciddi bir iktisadi krizle boğuşması. Ekonomisini çeşitlendirerek dengelemesi gerektiğinin farkında olsa da kısa ve orta vadede dönüşümün kilidinin yine petrol gelirleri olduğunun farkında.
(…) Veliaht Prens Muhammed bir Selman’ın “2030 Vizyonu”nun düşük petrol fiyatlarıyla hayata geçme şansı düşük.
(…)
Riyad’ın petrol üreten rakiplerinin belini bükme çabası tüm OPEC üyelerinin gelirlerini düşürdü. Yıllık istatistiklere göre OPEC’e üye 13 devletin bütçeleri, 2014’te toplamda 238 milyar dolar fazla vermişken 2015’te yaklaşık 100 milyar dolar açık verdi. ABD’nin hidrolik kırmaya dayalı endüstrisini safdışı bırakmakta başarısız kalırken rakipleri kadar kendine ve en yakın müttefiklerinin ekonomilerine de zarar verdi.

Önümüzdeki süreçte (…) stoklardaki üretim fazlası tükenene değin fiyatlar 30 dolara kadar inebilir. Buna rağmen petrol fiyatlarındaki muhtemel ani sert düşüşün Amerikan kaya sondajı endüstrisine etkisi sınırlı olacak gibi görünüyor; zira sektör, her iki başkan adayının da önerdiği politikalardan kaynaklı o denli sıkıntılı meselelerle karşı karşıya ki bunlar varoluşuna yönelik Suud’un vermek istediği zarardan çok daha tehlikeli sonuçlar doğurabilir. 

S.BHATTACHARYYA: ABD PETROL REZERVİNDE 1 NUMARA



ABD ARTIK SUUDİ ARABİSTAN VE RUSYA’DAN ÇOK DAHA FAZLA PETROL REZERVİNE SAHİP

Suman Bhattacharyya
The Fiscal Times, 5.7.2016

Tercüme: Zahide Tuba Kor

Kaya petrolü üretim patlaması Amerikan enerji endüstrisini yeni zirvelere taşıdı: Yeni tahminler ABD’nin petrol rezervleri bakımından dünyada 1 numara olduğunu gösteriyor.
Rystad Enerji’nin bağımsız tahminlerine göre, ABD’nin keşfedilmiş ve henüz keşfedilmemiş çıkarılabilir petrolü 264 milyar varil. Norveç merkezli petrol ve doğalgaz müşavirlik firmasına göre bu durum 256 milyar varille Rusya’yı ikinci, 212 milyar varille Suudi Arabistan’ı üçüncü ve 143 milyar varille de İran’ı dördüncü sıraya itiyor.
ABD sadece üç sene evvel Rusya, Kanada ve Suudi Arabistan’ın gerisindeydi; (…) Rystad verilerine göre, sadece Texas 60 milyar varili aşkın kaya petrolüne sahip. Hidrolik kırma ve diğer yeni teknolojiler ABD’nin son yıllarda daha fazla petrol çıkarmasına yardımcı oldu.
Üç sene boyunca dünyadaki 60.000 petrol yatağını analiz eden Rystad’ın tahminlerine göre, toplam ham petrol rezervi 2,1 trilyon varil; yani mevcut yıllık üretim miktarı olan 30 milyar varilin tam 70 katı.
(…)
ABD’nin devasa çıkarılabilir petrol rezervine rağmen bunu çıkarmanın maliyeti, Suudi Arabistan ve Rusya gibi düşük maliyetle üretim yapanların küresel piyasada hala daha büyük pay sahibi olmasına imkan veriyor. Suudiler ve Ruslar 10 dolardan daha düşük bir maliyetle üretim yapabiliyorlar, yani Amerikan petrolünün üretim maliyetinin tam dörtte bir fiyatına.


B.KHAJEHPOUR: İRAN’IN BORU HATTI SİYASETİ IRAK KÜRDİSTAN’INA UZANDI



İRAN’IN BORU HATTI SİYASETİ IRAK KÜRDİSTAN’INA UZANDI

Bijan Khajehpour (Stratejik danışmanlık hizmeti veren Tahran merkezli Atieh Şirketler Grubu’nun Viyana’daki uluslararası kolu Atieh International’ın yönetici ortaklarından)
El-Monitor, 29.6.2016

Tercüme: Zahide Tuba Kor

Enerji hatlarının birbirine bağlılığı geçtiğimiz yirmi yılda İran’ın bölgesel siyasetinin temel direklerinden biri oldu. (...)
İran ile Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi (IKBY)’nin günlük 250.000 varil ham petrol kapasiteli bir boru hattı inşası planının teknik ayrıntıları üzerinde uzlaştığı bildirildi. Haberlere göre bu boru hattı, IKBY’nin [Erbil’e bağlı] Köysancak ilçesinden başlayacak, sınırdaki Pervez Han bölgesinden geçerek batı İran’daki Kermanşah’ta İran boru hattı sistemine entegre edilecek. Kuzey Irak’tan gelecek ham petrolün İran’ın kuzey rafinerilerinde kullanılacağı tahmin ediliyor.
IKBY’nin petrolünü İran’ın batı rafinerilerine bağlayacak bir boru hattı fikri, 2014’te IKBY ile Bağdat yönetimi arasında yaşanan ve mevcut boru hattı üzerinden Türkiye’nin Ceyhan limanına akan petrolün ihracatına karşılık Bağdat’tan ödemelerin kesilmesiyle alakalı ciddi ihtilaflar sırasında ortaya atılmıştı. Türkiye’nin İslam Devleti’ne karşı pozisyonu ve derinleşen Suriye krizi bağlamında Bağdat ile Ankara arasındaki gerilimler, Kürtlerin petrol ihracatı için alternatif bir güzergâh geliştirmesinde etkili olan diğer faktörlerdendi. Ama Tahran böyle bir adımın Bağdat hükümetini rahatsız etmeyeceğinden emin olmalıydı. Böylece Tahran-Bağdat-Erbil üçgeninde dengeleyici adımlar atılmaya başlandı ve ayrıca IKBY’den İran’a ham petrol akışından faydalanacak veya zarar görecek farklı çıkar grupları da dikkatlice hesaba katıldı.
IKBY’ye göre, Ceyhan hattına ilave ikinci bir ihracat güzergahı inşası bir süredir bir öncelik haline gelmişti. Aslında son iki senedir gittikçe artan miktarda Kürt petrolü tankerlerle İran’a taşınıp buradaki kuzey rafinerilerinde kullanılıyordu. Zamanla bu durum, planlanan boru hattı için meşrulaştırıcı bir gerekçeye dönüşürken Kürt, Irak, İran ve Türkiye çıkarlarının çatıştığı karmaşık resimde İran ve Türkiye’ye kamyonlarla petrol nakleden tüccarların da dahil olduğu daha fazla çıkar grubunu devreye soktu.
IKBY’nin Türkiye’ye bağımlılığının azalması Bağdat için iyi bir haber; ancak mali akışın karmaşıklığının yeni yeni gerilimler yaratması muhtemel görünüyor. Irak-Ceyhan boru hattından akan petrolün ihracı, Erbil’in merkezi hükümetten alacağı payların uzun süre geciktirilmesine yol açmıştı. Erbil yönetimi, İran’a doğrudan ham petrol akışının meseleyi halledeceği, bunun da Erbil’e ihtiyaç duyduğu gelirleri sağlayacağı beklentisinde. İlginç bir şekilde Bağdat, IKBY-İran arasındaki anlaşmayı bir şartla kabul etmişe benziyor. Tahran’daki IKBY temsilcisi Nazım Dabbağ’a göre, eğer İran’a ihracat, -hâlihazırda Ceyhan’a ihraç edilmekte olan- Kerkük petrollerini de içerirse Bağdat bu boru hattı projesine destek vermeye istekli. Kerkük, IKBY’nin hak iddia ettiği ama Kürt Yönetiminin sınırları dışında bulunan petrol üreten bir bölge. Aşikar ki Kerkük petrollerinin de dahil edilmesi, İran’dan gelen ödemelerde karmaşık bir dinamik yaratacak ve muhtemeldir ki Bağdat, ödemelerin Erbil’e değil kendisine yapılması için ısrarcı olacak.
İran’a göre bu anlaşma, sadece Tahran’ın komşularla ticareti ve enerji bağımlılığını artırmaya dayalı bölgesel politikasıyla uyumlu olmakla kalmayıp kendi petrol üretimi ve dağıtımında verimliği artırmasına da katkıda bulunacaktır. Zira İran, petrolünün ekseriyetini güneybatıdaki Huzistan vilayetinden çıkarıyor; ancak nüfusunun yoğunlaştığı merkezler daha ziyade kuzey ve kuzeybatı bölgelerde yer alıyor. (...)
(...)
Jeostratejik ve ekonomik faydalarının ötesinde, planlanan bu proje İran yönetiminin kendi Kürt bölgelerinde görece düşük seviyedeki altyapı meselesini hafifletmesine yardımcı olacaktır. Kürt bölgesi tarihsel olarak yatırımsızlıktan ve altyapı projelerinin bulunmamasından muzdaripti; şimdi bu adım yeni kapasiteler sunacak ve İran’ın iç bütünlüğünü tesiste faydası dokunacak. (...)
(...) Siyasi ve iktisadi nedenlerle farklı çevrelerden başlangıçta direnişle karşılaşsa da IKBY-İran petrol boru hattı projesi hayata geçirilecektir. Bu gerçekleştiğinde de IKBY ile İran arasındaki etkileşimin daha da artması ve bunun da İran’ın Kürt bölgesinin iktisadi ve bölgesel kalkınmasına faydasının dokunması beklenebilir. Başta Erbil ve Bağdat olmak üzere diğer kilit karar vericiler acaba bu önemli girişimin hayata geçirilmesini kolaylaştıracaklar mı bekleyip göreceğiz.