Cemal Kaşıkçı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Cemal Kaşıkçı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20 Eylül 2017 Çarşamba

C.KAŞIKÇI: SUUDİ ARABİSTAN HİÇ BU DENLİ BASKICI OLMAMIŞTI, ARTIK ÇEKİLMEZ HALDE



SUUDİ ARABİSTAN HİÇ BU DENLİ BASKICI OLMAMIŞTI, ARTIK ÇEKİLMEZ HALDE

Cemal Kaşıkçı (Suudi kraliyet ailesi ve istihbaratına en yakın gazetecilerdendi. Birçok Arap ülkesinde muhabirlik yaptı; Suudi Arabistan’ın ABD Büyükelçisi Prens Türki el-Faysal’ın basın müşavirliğini yürüttü. Önde gelen eş-Şark el-Avsat, el-Mecelle ve el-Hayat gibi Arap basınında günlük veya haftalık köşe yazıları kaleme aldı. Arab News genel müdürü ve el-Vatan gazetesi yazı işleri müdürüydü. Suudi ve Arap televizyon kanallarına sık sık yorumlarıyla katkıda bulunurdu. Bir senedir Arap basınına yazması ve görüş vermesi Suudi rejimince yasaklanmış durumda.)
Washington Post, 18.9.2017

Tercüme: Zahide Tuba Kor


NOT: Daha evvel Cemal Kaşıkçı'dan tercüme ettiğim 10 yazının tercümesini okumak için TIKLAYINIZ.

Düşüncelerini dillendirmeye cesaret eden entelektüellerin ve dinî liderlerin korkması, gözdağı verilmesi, tutuklanması ve kamuoyu önünde küçük düşürülmesinden bahsedip de arkasından benim Suudi Arabistanlı olduğumu söylesem hiç şaşırır mısınız?
Genç Veliaht Prens Muhammed bin Selman, kraliyet basamaklarını tırmanırken memnuniyetle toplumsal ve iktisadi reformları hayata geçirme vaadinde bulunmuştu. Ülkemizi daha şeffaf ve hoşgörülü yapmaktan bahsetmiş, kadınlara araba kullanma yasağı gibi gelişmemiz önündeki engellerle baş etme vaadinde bulunmuştu.
Ama şu an tek şahit olduğumuz şey tutuklama dalgası. Veliaht prensin tahta geçmesinden evvel geçen hafta yaklaşık 30 kişinin gözaltına alındığı söylendi. Tutuklananların bazıları benim yakın dostlarım. Bütün bunlar, ülkemin mevcut yönetimine zıt görüşler serdetmeye cüret eden entelektüellerin ve dinî liderlerin kamuoyu önünde küçük düşürülmesi amacına matuf. Manzara son derece dramatik; zira maskeli güvenlik güçleri ellerinde kameralarla evlere baskın düzenleyip her şeyi kayda alıyor ve evraklara, kitaplara ve bilgisayarlara el koyuyor. Tutuklananlara, Katar’dan para aldıkları ve Katar destekli büyük komplonun bir parçası oldukları suçlaması yöneltiliyor. Benim de aralarında olduğum niceleri, gönüllü olarak sürgüne gitmiş durumda; ülkeme döndüğüm takdirde tutuklanabilirim.
İstanbul ve Londra’da gönüllü olarak sürgünde yaşayan diğer Suudi dostlarımla konuşmak elem verici. Bizim gibi en az yedi kişi var. Yoksa biz Suudi diasporasının çekirdeğine mi dönüşeceğiz? İşadamı ve saygın Twitter fenomeni yakın dostum İssam ez-Zemil’in de aralarında bulunduğu bu tutuklama dalgasını anlayabilmek için sayısız saatlerimizi telefon başında geçirdik. Resmî bir Suudi heyetinin parçası olarak ABD’den vatanına döner dönmez geçtiğimiz salı günü tutuklandı. Bu, Suudi Arabistan’da ne denli nefes kesici bir hızda gözden düşebileceğinizin bir göstergesi. Tam anlamıyla şok edici. Bu, ülkemde hiç de olağan bir durum değil.
2003’te ve ardından 2010’da “ilerici” bir gazete olan el-Vatan’ın yazı işleri müdürlüğü görevinden atılmıştım. Bu süreçte Suudi Arabistan’ın önce İngiltere, ardından ABD Büyükelçiliğini yürüten Prens Türkî el-Faysal’a medya müşavirliği yaptım. Hükümetteki görevimden atılıp ardından yurtdışında hizmet vermem belki acayip kaçabilir. Ama bu tam da bir Suudi paradoksu. En yalın ifadeyle Suudi Arabistan, hem liberal reformcuların hem de muhafazakâr din adamlarının aşırı görüşlerini törpüleyip ılımlılaştırmaya çalışıyor. Tutuklamalar da bu kapsamda.
Peki ama bu korku ve gözdağı iklimi, niçin genç ve karizmatik bir liderin uzunca bir süredir beklenen iktisadi büyümeyi teşvik ve ekonomimizi çeşitlendirme reformlarını yapmayı vaat ettiği bir dönemde bu denli yaygınlaştı? Veliaht prens oldukça popüler; onun reform planı, bir gece yarısı ansızın tutuklanan 30 din adamı, yazar ve sosyal medya fenomeninin neredeyse tamamınca zaten destekleniyordu.
Son aylarda Suudi Arabistan, İslamcılara olanca gücüyle karşı koymaktan tutun hükümetin kara listesine konmak üzere vatandaşları ihbara teşvik etmeye kadar birçok yeni ve uç politikayı devreye soktu. Tutuklananlar da işte bu listedeydi. Suudi yönetimine yakın köşe yazarları mütemadiyen İslamcıların “kökünün kazınması”nı talep ediyorlar. Veliaht prensin Müslüman Kardeşler hareketinden nefret ettiği bir sır değil; ama bir kişiyi Müslüman Kardeşler aktivisti olarak tanımlamak da doğrusu tuhaf bir tezat. Suudi Arabistan bütün siyasal İslam’ın anası konumundayken – ve hatta “Üst Hukuk”unda (laik yorumu nedeniyle biz “anayasa” kelimesini kullanmaktan kaçınıyor, Kur’an bizim anayasamızdır diyoruz) kendisini bir İslam devleti olarak tanımlarken- tutup da bir Suudi yetkilinin İslamcılara vurmasını hep ironik bulmuşumdur.
Kimin hedef alındığından bağımsız olarak demem o ki bu, şu anda Suudi Arabistan’ın ihtiyacı olan şey değil. Halkın destek verdiği bir büyük iktisadi dönüşümden geçiyoruz; bu öyle bir dönüşüm ki bizi petrole bağımlılıktan kurtaracak ve çalışma ve üretim kültürünü yenileyecek.
Bu son derece sancılı bir süreç. Aslında Muhammed bin Selman en büyük hizmeti, İssam gibi iktisatçıları, din adamlarını, entelektüelleri ve işadamlarını böyle bir tutuklama furyasıyla tasfiye etmek yerine onların yapıcı ve farklı fikirler serdetmesini teşvik etmek suretiyle verebilir. 
Arkadaşlarım ve ben yurtdışında kendimizi çaresiz hissediyoruz. Biz ülkemizin başarılı olmasını ve 2030 Vizyonu’nun hayata geçmesini görmek istiyoruz. Hükümetimize muhalif değiliz; Suudi Arabistan’ı derinden önemsiyor, umursuyoruz. Bildiğimiz veya yaşamak istediğimiz tek vatanımız orası. Ama bizler düşman addediliyoruz. Hükümetimden gelen baskılar üzerine en çok okunan Arap gazetelerinden el-Hayat’ın yayıncısı benim makalemi yayınlamaktan vazgeçti. Donald Trump başkan seçildiğinde onu büyük bir coşkuyla sahiplenmeye mesafeli olduğum ve bu konuda uyardığım için hükümet benim Twitter hesabımı yasakladı. Bu yüzden altı ay tamamen sessiz kaldım ki bu, ülkemin hal-i pür melalini ve benim karşı karşıya kaldığım acı tercihleri gözler önüne seriyor.
Yıllar evvel birçok arkadaşım tutuklandığında doğrusu bu benim için acı bir tecrübeydi. Hiç sesimi çıkarmadım. İşimi veya özgürlüğümü kaybetmek istemedim, ailemin geleceğinden endişelendim.
Şimdi ise farklı bir tercihte bulunuyorum. Evimi, ailemi, işimi terk ettim ve artık sesimi yükseltiyorum. Aksini yapmak hapishanede sürünenlere bir ihanet olacaktır. Niceleri ses çıkaramazken ben konuşabiliyorum. Bilmenizi istiyorum ki Suudi Arabistan hiç bugünkü gibi olmamıştı. Biz Suudiler daha iyisini hak ediyoruz.


6 Aralık 2016 Salı

C.KAŞIKÇI: 1988 CEZAYİR BAHARI HATIRALARI



1988 CEZAYİR BAHARI HATIRALARI – I. BÖLÜM

Cemal Kaşıkçı (Suudi kraliyet ailesi ve istihbaratına en yakın gazetecilerden. Daha evvel Suudi Arabistan’ın ABD Büyükelçisi Prens Türki el Faysal’ın basın müşavirliğini yürüttü. Yine birçok Arap ülkesinde muhabirlik yaptı. Şu anda yazılı ve görsel birçok Arap medya kuruluşunda yazılarıyla ve yorumlarıyla öne çıkıyor)
(İngilizcesi) Arab News, 13.10.2015 / (Arapçası) el-Hayat, 10.10.2015

Tercüme: Zahide Tuba Kor

(…) 5 Ekim 1988’de Cezayirliler giderek kötüleşen hayat şartları karşısında isyan ettiler. Arap otoriter rejimlerinde hep olduğu gibi hükümet 500 kişiyi öldürerek öfkeli halkı bastırdı. Ancak protestolar devam etti ve öfke arttı.
Bu, bizim henüz var olmayan el-Cezire’den seyredemediğimiz bir Arap Baharıydı. Sonunda dönemin cumhurbaşkanı kendisi ve halkı için en iyi olanı seçerek anayasal, siyasal ve çoğulcu reformlar ve serbest seçimler vaadinde bulunarak tek parti yönetimine son verdi. Buna rağmen yönetim başarısız oldu ve üretim, ekonomi, hizmetler, eğitim ve hayat şartları daha da kötüleşti.
(…) Bir gazeteci olarak Cezayir Baharını [yerinde] izledim ve [herhangi bir] yorum yapmaksızın bazı hatıralarımı sizinle paylaşacağım.
(…)
Daha sonra keşfettim ki İslami Selamet Cephesi’nde bazı problemler vardı, bilhassa Abbas Medeni bana bir üyeden bahsetmişti: “Kötü bir çevrede yetişmiş ve bu da onun düşünme biçimini bozmuş.” Abbas Medeni, Selefilerle ve Müslüman Kardeşler’le yaşadığı problemleri anlattı ama hiçbir yerde yazmam kaydıyla. (…)
Bu olayların analizi 25 yıl evvelki Cezayir’in durumunu ortaya koyuyor. Maalesef pek de bir şey değişmemiş durumda. Çoğulcu demokrasi bir yanılsamadan ibaret, seçimlerin sonuçları önceden belli. Cumhurbaşkanları ve hükümetler gelip gidiyor ama aynı sınıf hala yönetimde, tıpkı diğer Arap cumhuriyetlerinde olduğu gibi. Yönetimde başarısız durumda, vatandaşlarının gelişme fırsatlarını boşa harcamada ise gayet başarılı.

1988 CEZAYİR BAHARI HATIRALARI – II. BÖLÜM
(İngilizcesi) Arab News, 20.10.2015 / (Arapçası) el-Hayat, 17.10.2015

Bu ay yıldönümünü icra ettiğimiz 1988 Cezayir Baharı, ardında öğrenmediğimiz birçok dersler bıraktı. Yönetici elitin iktidara sıkıca sarılma kararlılığıyla aynı hatalar tekrarlanıp duruyor. Aşağıdaki hatıralarda bunu görmeniz mümkün:
o       Cezayir’de Aralık 1991’de gerçekleştirilen ilk ve son serbest seçimlerin sonuçlarını ilan etmek üzere yapılan basın toplantısına koştum. Toplantıya geç vardım ve meslektaşlarımı sessizce salonu terk ederken buldum. Cezayir konusunda uzman yeni arkadaş olduğum meslektaşım Qosi Darwish’e henüz daha yeni başlamış olması gereken basın toplantısında neler olduğunu sordum. Dedi ki: “Şimdiye kadar katıldığım en kısa ve en tehlikeli basın toplantısıydı. Sonuçlar karşısında hepimiz şaşkına döndük. İslami Selamet Cephesi (FIS) oyların %80’inden fazlasını alarak kazanmış. İçişleri bakanının sonuçları açıklamasından sonra salon sessizliğe büründü.” Cezayirli gazetecilerin ve siyasetçilerin bir araya geldiği akşam yemeğinde sorular gelmeye başladı: “İkinci tur yapılacak mı? Seçim sonuçları iptal mi edilecek?”
o       Yeni yıl arifesinde Cezayir Oteli’nde düzenlenen partide yönetici elit, diplomatlar ve gazeteciler şu şakayı yapıyordu: “Acaba bu son yeni yıl partisi mi olacak?”
o       Birkaç gün sonra FIS’in başındaki Abdülkadir Haşani’yle görüşmeye gittim. Parti merkezi gayet sade ve sessizdi. Herkes endişe içindeydi. (…) seçimlerin ikinci turuyla ilgili hazırlıkları konuştuk. Cevabı basitti: hazırlık yapılmıyordu, kimseyi provoke etmek istemiyorlardı. Seçimler yapılırsa zaten kazanacaklardı. Dikkatimi çeken şey görüntüsüydü, alışılageldik Arap siyasetçilerden tamamen farklıydı. İşçi sınıfından geliyordu. O zaman anladım ki Arap dünyasındaki çatışma –birçok yazarın anlattığı üzere– farklı hareketler arasında değildi, farklı sınıflar arasındaydı.
o       “Sivil ve liberal” bir alternatifin temsilcisi Sosyalist Güçler Birliğinin lideri Hocine Ait Ahmad’in çağrısıyla gerçekleşen milyonların katıldığı gösteriye gittim. Seçimlerden ikinci çıkarak FIS’in gerisinde kalmış ama iktidar partisini aldığı oylarla geçmişti. Gösterinin sloganı şuydu: “İslami partiye hayır, polis devletine hayır”. İslamcıların yükselişine karşı sivil güçlerin isyanı gibiydi. Ordu onların sadece ilk sloganına karşılık verecekti.
o       Arkadaşım Mohamed Said Tayeb’in mekanında her salı gerçekleşen bir toplantıya katıldım. Cezayir’den henüz döndüğümden herkes merakla soruyordu: “Ne olacak? Ordu müdahale edecek mi?” emin bir şekilde cevapladım: “Hiç zannetmiyorum. Eğer ki ordu müdahale ederse Cezayir’de cehennemin kapıları açılır.”
o       Darbeden sonra Cezayir’e gittim. Bir hafta sonra herkes FIS’in caddelerde bir hareketlenme başlatıp başlatmayacağını görmek için bekliyordu. (…) Cuma namazından çıktıktan sonra insanlar sokaklarda gösteriye başladı. (…) biz gazetecileri en yakın karakola götürdüler. (…)
o       Aşağıdaki olayın doğrudan şahidi değilim ama videoda seyrettim. FIS lideri Abbas Medeni temmuz ayındaki bir oturma eyleminde kalabalıklara şöyle sesleniyordu: “Eğer ki onlar (ordu) tanklarıyla dışarı çıkarlarsa onları canlı canlı yiyeceğiz.” Videoyu seyreden hükümet yanlısı bir Cezayirli gülerek dedi ki “canlı canlı yenecek olan onlar.” Ordunun saldırısını ve zorla oturma eylemini dağıtmasını ima ediyordu. Bundan sonra İslamcılar derin devletin şiddetini test etmemeyi öğrendiler.
o       Son acı hatıram da yönetimde yargının merkeziliğine inananlara. FIS liderleri Medeni ve Ali Belhadj’ın yargılanmasından evvel bir hakimle karşılaştım. Emin bir şekilde bana “İdam edilmeyecekler ama sadece 12 yıla mahkum edilecekler” dedi. Mahkeme henüz yapılmadığı halde bunu basına nasıl ifşa etmişti? Bu açıklamayı, o dönemde muhabirliğini yaptığım Londra’daki el-Hayat gazetesinin bürosuna faksladım. Ancak aldığım birçok telefondan anlaşılıyordu ki bu haber çıkarılacaktı. Sonradan öğrendim ki üst düzey bir Cezayirli yetkili bu konuda ana bürodaki meslektaşlarımla temas kurmuşlardı. Genel yayın yönetmenine hâkimin sözlerini kaydettiğimi anlattım, ancak gazetenin çıkarları “onları 12 yıla mahkum edeceğiz” sözünün çıkarılmasını gerektiriyordu. Gerçekten de yargılama sonunda 12 yıla mahkum edileceklerdi.
Bu acı hatıralar hiç değişmeyen bir dünyaya ait. 28 yıl sonra Cezayir hala Ekim 1988’deki gençlerin bıraktığı yerde sayıyor. Bununla birlikte, insanların ölüm kayıklarında Avrupa’ya gitmeye çalıştığı veya bombardımandan kaçmak için bir köprü altına sığındığı diğer Arap ülkelerine kıyasla çok daha iyi bir durumda.



C.KAŞIKÇI: EL-BARADEY VE BİR ARAP RÖNESANSI PLANI


EL-BARADEY VE BİR ARAP RÖNESANSI PLANI

Cemal Kaşıkçı (Suudi kraliyet ailesi ve istihbaratına en yakın gazetecilerden. Daha evvel Suudi Arabistan’ın ABD Büyükelçisi Prens Türki el Faysal’ın basın müşavirliğini yürüttü. Yine birçok Arap ülkesinde muhabirlik yaptı. Şu anda yazılı ve görsel birçok Arap medya kuruluşunda yazılarıyla ve yorumlarıyla öne çıkıyor)
(İngilizcesi) Arab News, 18.11.2015 / (Arapçası) el-Hayat, 14.11.2015

Tercüme: Zahide Tuba Kor

Suriye, Yemen ve diğer ülkelerdeki çatışmaları sonlandırmaktan hala çok uzağız, ama doğru yolda ilerliyoruz. O yüzden tüm savaşların sona ermesinin ardından, Arap dünyasını 2011’de Arap Baharı’nın başlangıcından evvelki durumdan daha farklı bir realiteye taşıyacak bir Rönesans planını konuşmak için acaba bu doğru bir zaman mı? Dr. Muhammed el-Baradey’e göre bunu yapmamız lazım.
Nobel Ödülü kazanmış Baradey, ülkesi Mısır’ı daha iyi bir yere dönüştürme çabasına rağmen, anavatanında çatışmanın her iki tarafındakilerce de ihanetle suçlanmaktan dolayı son derece büyük bir hüsrana uğramış durumda. (…)orada yaşananları Arap dünyasındaki mücadelelerin bir yansıması olarak görüyor.
Geçen hafta Viyana’da bir restoranda bir araya geldiğimizde “İhtiyacım olan her şeye sahibim, ama şunu biliyorum ki milyonlarca Arap ve Mısırlı Avrupa’ya mülteci statüsünde dahi olsa gelme hayalinde. Bu hiç de adil/insaflı bir tercih değil” dedi.
Dünyadaki önde gelen düşünürlerin ve liderlerin samimi bir ortamda bir araya geldikleri toplantılar serisi olan, kendisinin de birkaç hafta evvel katıldığı Google’ın Zeitgeist toplantılarındaki tecrübesini anlatırken dedi ki Arap dünyası, uzaya doğru uçup giden bir uzay mekiğinden ayrılıp geri yeryüzüne düşen bir yakıt deposu gibi.

Suudi liderliği?
Baradey dedi ki, istikrarlı bir ülke olan Suudi Arabistan Arap rönesansı planının başında olmalı. Bununla birlikte Mısır’dan hepten ümidini kesmiş değil. Geçen hafta duyurulan Suud’la Mısır arasındaki koordinasyon konseyi onun için iyi bir haber niteliğinde. 
Ancak söz konusu koordinasyonun askerî ve yatırım alanlarıyla sınırlı olduğunu, rönesansı gerçekleştirebilmek için 3 büyük plana ihtiyaç olduğunu söyledi: eğitimde ve sağlıkta reform ve hukukun egemenliği üzerinden hoşgörüyü yaymak. Japonya, Çin ve Singapur bu şekilde rönesansı başarmışlar.
Kendisine Suudi Arabistan’ın şu an için böyle bir Rönesans projesi üzerinde çalışmaya başlamasını beklemediğimi söyledim. “Peki bir sonraki adımda ne olacak?” diye sordu Baradey. Arap Baharından önceki yola geri mi döneceğiz? Her alanda geri kalmışlık dönemine geri mi gideceğiz? Şunu artık anlamalıyız ki Arap dünyası, Arap Baharı öncesinde zaten son derece kötü bir durumdaydı, bunu sürdürmeye de restore etmeye de değmez.

Arap Marshall Planı?
İkinci Dünya Savaşı sırasında bir grup Amerikalı araştırmacı ve Avrupalı bilim adamı bir araya gelerek savaş sonrası Avrupa’yı daha iyi bir yere dönüştürmek için iktisadi ve siyasi planlamalara başladılar. Araplar da aynısını yapmak zorunda, eğer ki 2011’deki çöküşe yol açan şartları yeniden canlandırmak istemiyorlarsa.
(…)
Siyasetten veya iyi yönetişim için formül aramaktan kaçamayız. Ama o zaman kadar umarım ki Baradey’i dinleriz de Arap dünyasında bir rönesans planını tartışmak üzere ekonomi, kalkınma ve teknoloji alanında Arap uzmanları bir araya getirebiliriz.
Baradey’in siyasetten uzak kalabileceğini hiç zannetmiyorum; ama hadi bir siyasetçi değil, sevgili vatanında yaşananlardan dolayı küskün/kalbi kırık durumdaki bir bilim adamı olarak ona kulak verelim.


C.KAŞIKÇI: SELMAN DOKTRİNİ



SELMAN DOKTRİNİ

Cemal Kaşıkçı (Suudi kraliyet ailesi ve istihbaratına en yakın gazetecilerden. Daha evvel Suudi Arabistan’ın ABD Büyükelçisi Prens Türki el Faysal’ın basın müşavirliğini yürüttü. Yine birçok Arap ülkesinde muhabirlik yaptı. Şu anda yazılı ve görsel birçok Arap medya kuruluşunda yazılarıyla ve yorumlarıyla öne çıkıyor)
(İngilizcesi) Arab News, 1.4.2015 / (Arapçası) el-Hayat, 28.3.2015

Tercüme: Zahide Tuba Kor

Birkaç ay evvel “Her devrin kendi şartları, adamları ve dış politikası vardır” başlıklı bir makale kaleme almıştım. Bugün Kararlılık Fırtınası harekatıyla birlikte, devir bundan daha fazlasını üretecektir. Bu, Kral Selman ilkesidir.
(…)
Bu tam da Kral Salman bin Abdülaziz’ın yaptığıdır; o, uluslararası ilişkilere yeni bir kural getirdi. Kıdemli Senatör John McCain geçen perşembe günü, Kararlılık Fırtınası operasyonunun başlatılmasından birkaç saat sonra işte buna dikkat çekti: “Arap ülkeleri artık ABD’ye güvenmiyorlar ve bu nedenle söz konusu ittifakı kendi başlarına planladılar.” McCain onlarca yıldır bu tür bir ittifak gerçekleşmediğini de sözlerine ekledi. 

‘Suudi Arabistan artık umursamıyor’

Yani bu eylem, Kral Selman tarafından oluşturulan yeni bir durum. Peki, bu nasıl oldu ve devam edebilir mi? Zannedersem bunda ilk adım, Suudi kralının ülkesinin bundan böyle İran’ın bölgedeki provokatif yayılmacı politikasına ve buna karşı Amerika’nın suskunluğuna tahammül gösteremeyeceğine karar vermesi oldu.
Bu Amerikan sessizliğinin, görev süresi iki yıl sonra sona erecek bir başkanın gelip geçici bir zafiyetinden mi kaynaklandığı, yoksa Başkan Barack Obama’nın nükleer programa odaklanarak İranlılarla müzakere ettiği bir büyük anlaşma veya bir komplo mu olduğu artık Suudi Arabistan’ın umurunda bile değil.
Öyle görünüyor ki Suudi kralı Suudi çıkarlarının [her şeyden] önce geldiğine karar vermiş durumda. Suudi Arabistan’ın eğer tek başına harekete geçmesi gerekirse bunu yapmaya kararlı. Tabii ki test edilmiş bu eski ittifak senaryosunu eski müttefikiyle [ABD’yi kastediyor] hayata geçirmeyi tercih ederdi; ama ülkesinin kaderini bu ittifaka [Amerikan-Suud ittifakı] bağlayamaz – zaten ittifak kurmak için öncelikle Arap ve İslam dünyasından kardeşlerine ve dostlarına başvurdu.
Birileri (ki bunun ikinci veliaht prens ve içişleri bakanı Muhammed bin Nayef olduğu söyleniyor) Amerikan başkanına Suudi Arabistan’ın Yemen’de askerî bir operasyona “Amerikalı veya Amerikasız” girişeceğini söylemiş ve Suudi krallığıyla müttefik olan ülkelerin isimlerini bildirmiş olmalı. Amerikalılar da konuyu savsaklayıp zaman istemiş olabilirler. Suudilerin [Amerikalıların] kararlılıklarını test edip üzerinde baskı kurmaya çalıştığını düşündüler; ancak ne zaman ki “kararlılığı” hissettiler, bundan sonra savaşa doğrudan müdahil olmasalar da işbirliği yapmaya razı oldular ve Obama istihbarat ve lojistik destek sağlama sözü verdi.

İleride bunun bize nasıl faydası olur?
İlk fayda, Suudi Arabistan gibi güçlü bölgesel devletler, tarih veya en azından kendi tarihleri değişiyor olsa da, [süreci] yönetebilirler. İkincisi, ABD “kararlılığı” hissettiği anda buna karşılık verecek ve bölgesel lideri [peşinden] takip edecektir, eğer ortada halk meşruiyeti ve desteği olan ve doğru olduğunu düşündüğü şekilde –hele de ahlaken üzerinde ittifak edilen bir şeyse- yürümeye/ilerlemeye kararlı bağımsız bir lider varsa.

“Krizleri çözmek”

Üçüncü fayda, müttefikler tereddüt anlarında hayal kırıklığına uğrayabilirler, hatta duruşlarını değiştirip diğerlerinden bağımsız politikalar benimseyebilirler ve böylece başarılanın ve başarı için planlananın önünde bir engel teşkil edebilirler. Ancak liderin kararlılığını hissettiklerinde, politikasını değiştirme arzusundan vazgeçip –gönüllü veya gönülsüz– onun planıyla devam ederler ve sonunda kendileri de bundan faydalanırlar.

Şu anda Kararlılık Fırtınası devam ediyor, birileri durumu gözlemliyor olmalı. “Kriz çözümü” biliminde yeni bir kural koyma/oluşturma söz konusu ve eğer başarılı olursa, diğer bölgesel güçleri de başka konularda bunu deneme noktasında cesaretlendirecektir.
Operasyonlar başladığında Suriyeliler [kendileri için de] benzer bir yaklaşım[ın sergilenmesini] istediler; zira Suriye ile Yemen vakaları arasında çok net benzerlikler olduğunu hissettiler.(…)
Amerikasız “kriz çözümü” sürecinde Suudi Arabistan’ın ortağı olmak üzere olan Türkler de böyle düşünüyorlar. (…)
Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Suriye’de bir uçuşa yasak bölge ve daha sonra tampon bölge oluşturulması isteğini defalarca dile getirdi. Hatta son görüşmesinde Kral Selman’a da bu tampon bölge fikrini önerdi ve kralın desteğini aldı.
Ancak alışıldık olan, böyle bir isteğin Amerikan onayı olmaksızın başarılamayacağı. Eğer Kararlılık Fırtınası başarılı olursa bu kural değişebilir ve Amerikan şartı artık bir şart olmaktan çıkabilir. Bu durumda Erdoğan “Eğer Suudiler yaptıysa ben niye onlar gibi yapmayayım?” diyebilir.

Bekleyip görelim. Nasıl ki Erdoğan Yemen’de Suudi Arabistan’ın operasyonunu desteklediyse, Selman doktrinini uygulamaya karar vermesi halinde tabii ki Suudi Arabistan da onu destekleyecektir.

25 Eylül 2016 Pazar

C.KAŞIKÇI: ŞAM, “KABİL’İN FETHİ”NDEN HANGİ DERSLERİ ÇIKARABİLİR?



ŞAM, “KABİL’İN FETHİ”NDEN HANGİ DERSLERİ ÇIKARABİLİR?

Cemal Kaşıkçı (Suudi kraliyet ailesi ve istihbaratına en yakın gazetecilerden. Daha evvel Suudi Arabistan’ın ABD Büyükelçisi Prens Türki el-Faysal’ın basın müşavirliğini yürüttü. Birçok Arap ülkesinde muhabirlik yaptı. Şu anda yazılı ve görsel birçok Arap medya kuruluşunda yazılarıyla ve yorumlarıyla öne çıkıyor)
(İngilizcesi) Arab News, 4.5.2015 / (Arapçası) el-Hayat, 2.5.2015

Tercüme: Zahide Tuba Kor

(…)
Mücahitlerin liderleri, Afganistan tarihinin gördüğü en büyük mecliste (loya jirga) çevrelerini saran hâkimlerden ve siyasetçilerden saha komutanlarına, tüccarlardan göçmenlere kadar yüzlerce Afgan’la Rawalpindi’de toplandı. Hepsinin hayali İslam ve özgürlüğe dayalı yeni bir Afganistan inşa etmekti. Burada bulunan onlarca gazeteciden biriydim. (…)
İki günün ardından tarafların Kabil’deki hükümetten görevi devralacak geçici bir hükümet kurma konusunda anlaşmaya varmaları neredeyse imkansız gibiydi. Hatta Suud ve Pakistan istihbaratı da bu büyük zaferi kutlamaya gelen büyük nüfuz sahibi Müslüman Kardeşler liderleri de, Afgan halkı arasındaki görüş ayrılıklarını uzlaştırmayı veya en azından salondaki kaosa son verip bir anlaşma mekanizmasına vardırmayı başaramadı.
Üçüncü gün, Mevlevi Celaleddin Hakani salona girdi. O dönemde önde gelen mücahit liderlerinden biriydi – daha sonra Taliban’a katılacaktı, bugün ise Amerikalılar tarafından aranmakta. Salonun kapılarını zincirlerle kapattı, adamları da temsilcilerin salonu terk etmelerini engellemek üzere dikildiler. Kalabalık sonunda sakinleşti ve saygı duyanların da nefret edenlerin de kendisinden korktuğu bu adamı dinlediler.
Hakani onlara planını dağıttı ve yedi Sünni ve iki Şii partinin liderlerine her partiden 60 temsilci seçmelerini istedi. Geçici hükümetin üyelerini oylarıyla seçecek diğerleri ise nüfuzlu elitler olacaktı. Bu Afgan versiyonu bir demokrasiydi. O gün güneş batmadan cumhurbaşkanı, yardımcısı ve bakanların isimleri ilan edildi.

Sonraki aşamalar
Suudi Arabistan ve Pakistan, Celalabad’daki bir çiftlikte ilk toplantısını yapan geçici yönetimi tanıdı. Birkaç hafta sonra Kabil’i kurtarmak için askerî bir operasyon düzenlendi ama başarısız oldu ve Kabil’deki Sovyet [yanlısı] yönetim düşmedi. Ardından Saddam Hüseyin Kuveyt’i ele geçirdi ve bunun üzerine Suudi Arabistan dünyanın geri kalanıyla birlikte bu büyük meydan okumayla meşgul hale geldi ve hepsi de Afganistan’ı unutup gitti.
İki yıl sonra herkes Kabil’in Penşir bölgesinden gelen Ahmed Şah Mesud’un eline düşmek üzere olmasına şaşırmıştı. Bölgesel aktörlerin bu durumu çözmek için vakti olmadı. Bu, Afganistan’ın –bugün hala uluslararası toplumun bedelini ödemekte olduğu– kalıcı ve yıkıcı bir iç savaşın ortasına düşmesine yol açtı.
Bu hikayeden öğrenilen ders şu: önemli olaylar herhangi bir dış faktör olmaksızın gerçekleşebilir. Bugün herkes Suudi Arabistan’ın Yemen’de bir zafer elde etmekle meşgul olduğunu, sadece başkentten Husileri ve Ali Abdullah Salih’i çıkarmakla yetinmeyip barışı sağlamayı hedeflediğini biliyor. Bunun için aylara ihtiyaç var ve Türkler –özellikle de iktidar partisi– önümüzdeki ay yapılacak genel seçimleri kazanmakla meşgul. Ancak Suriyeli isyancılar bunu bekleyemezler. Daha önce görülmedik şekilde birlik olmuş durumdalar.
Esed rejimi düşmek üzere (…) Rejimin düşmesinin ardından ahlaki çöküş ve çatlaklar ortaya çıkacaktır ki bu bir fırsat olarak kullanılabilir. Suriye’de art arda yaşanan gelişmeler Riyad’da yapılacak bir toplantıyı veya BM elçisi De Mistura’yla yeni bir müzakere turunu bekleyemez. Karar, Hama ve Humus’taki savaşçılara ulaşmak için önünde sadece birkaç kilometre kalan Idlib’deki savaşçıların elinde. Güneyde Deraa’daki ve Şam’ın kırsalındaki kardeşleriyle iletişim içindeler; seçenekleri analiz edip planlar yapıyorlar. Riyad ve Ankara’nın kendilerinden sabırlı olmalarını istemeyeceğini biliyorlar. Bu iki ülke, İran ve Rusya’yla uluslararası ve bölgesel krizin ortasında sıkıntıya girmemeyi ve daha sonra müdahale etmeyi tercih edeceklerdir.
Ancak Nisan 1992’de Afganistan’da meydana gelen olaylar, daha sonraları mücahitlerin adlandırmasıyla “Kabil’in Fethi”, Afgan krizini sonlandırmayıp yeni, daha maliyetli ve çok daha acı bir dönemi başlattı. Aynısı “Şam’ın Fethi”ne de uyarlanabilir. Eğer ki Beşşar’ın düşüşünün sonuçlarını organize etmek üzere Türkiye ve Suud tarafı somut bir şekilde harekete geçmezse tarih tekerrür edecektir, hatta Suriye’nin kaderi Afganistan’ınkinden de beter olacaktır. Afganistan bize uzak olduğu için ihmal edilebilirdi ama Suriye bizim aramızda.
Tehlikeli meydan okumalar
Beşşar’ın ardından Suriye devrimi üç tehlikeli meydan okumayla yüz yüze kalacak. En tehlikelisi, “isyancıların birliği” [meselesi] ve aralarında çatışmalarına engel olmak. Bu çatışmalar sadece İslamcılarla sekülerler arasındaki siyasi farklılıktan kaynaklanmayıp şehirler, mahalleler ve örgütler arasında da cereyan edecektir. Suriye’nin problemi, tüm isyancıları birleştirecek bir “De Gaulle”e duyulan ihtiyaçtır. Meselenin özü, onların her birinin birer “De Gaulle” olmaları; [bu şartlar altında] Riyad’ın onlara verebileceği en büyük hediye, (Rawalpindi’de Hakani’nin başardığı gibi) ülkeyi seçimlere götürecek, cumhurbaşkanını belirleyecek ve anayasayı hazırlayacak kurucu bir meclisin önünü açacak bir karar alma mekanizması teklif etmektir. Bu, isyancıların eğilimlerindeki farklılıklardan dolayı oldukça zorlu bir görev olacaktır.
İkinci meydan okuma, İran’ın B Planını uygulamasını, yani deniz kenarında mezhepçi bir devleti engellemeyi gerektiriyor. (…)
Bu plan, Arap milliyetçiliğinin çarpan kalbi ve Arap birliği rüyasının yurdu [olarak nitelenen] Suriye’ye yakışmayan bir bölünmeye yol açacaktır. Yine bu, mezhepsel ve etnik temelde bölgeyi bölecek bir projedir. Bunu Suriye’de kabullenmek ciddi bir örnek teşkil ederek her yere yayılacaktır.
Bu sadece bir İran Alevi projesi olmayıp İsrail’de ve bazı Avrupa başkentlerinde öngörülemez taraflarca da desteklenecek öldürücü bir fikirdir. Bu son nokta bu projenin tehlikesini ve önceden harekete geçip etkisizleştirmenin önemini ortaya koyuyor.
Son meydan okuma ise isyancıların zaferlerinden beslenen bir parazit olan IŞİD’dir. (…) IŞİD, ılımlı isyancıların zaferleri sayesinde gücünü kaybetti ama gizli niyetleri ve şüpheli ilişkileri nedeniyle potansiyel bir tehdit olarak hala ortada duruyor.

(…) IŞİD sadece ve sadece onun kötülüklerini tecrübe etmiş, inancıyla motive olan savaşçılar tarafından mağlup edilebilir. (…)

5 Haziran 2016 Pazar

C.KAŞIKÇI - MISIR’I KURTARIN


MISIR’I KURTARIN

Cemal Kaşıkçı (Suudi kraliyet ailesine en yakın gazetecilerden; yazılı ve görsel birçok Arap medya kuruluşunda yazar ve yorumcu. Geçmişte Suudi Arabistan’ın eski ABD Büyükelçisi Prens Türki el-Faysal’ın basın müşavirliğini yürütmüş ve birçok Arap ülkesinde muhabirlik yapmış)
(İngilizcesi) Arab News, 10.11.2015 / (Arapçası) el-Hayat, 7.11.2015

Tercüme: Zahide Tuba Kor

(…) [Arap medyası] Suudi Arabistan bütün sonuçlarına katlanırken Mısır’ın canının istediği her şeyi yapabileceği yanılsamasına artık bir son verebilir.

Şimdiye kadar hep Mısır’ın şartlarını dikkate aldık, zira biz de onun başarısını canı gönülden istiyoruz. Bu yüzden hep sustuk, istikrarını ve barışını sağlayacağı ümidiyle. Ve ayrıca hükümetin düşmanlarına hizmet etmiş olmamak için.

Bununla birlikte parlamento seçimlerine düşük katılım oranı Mısır’da bazı şeylerin hiç de yolunda gitmediğinin açık bir işaretiydi. Müslüman Kardeşler ve diğer partiler seçimi boykot çağrısı yapmadı. Bazıları düşük katılım oranına ilişkin acayip gerekçelendirmelerde bulundular; oysaki önceki seçimlerde yağmur altında Mısırlıların upuzun kuyruklarda sıraya girdiklerini gösteren arşiv fotoğraflarını kontrol ettiğimizde bu mazeretlerin doğru olmadığı ortaya çıkıyor. Hiç kimse %26’lık resmi katılım oranına ikna olmuş değil; ama ilan edilen bu oranı doğru bile varsaysak, iki halk devriminin ardından önemli bir parlamento seçimine katılım için bu son derece düşük bir oran.

Hayal kırıklığı
Kısa zaman evvel Müslüman Kardeşler mensubu olmayan ve Cumhurbaşkanı Mursi’yi deviren devrimi destekleyen Mısırlı liderlerle bir araya geldim. Hepsi hayal kırıklığı içindeydi. Aralarından en az kötümser olanı, durumu istikrarlı olarak niteledi (…). Ama en kötümser olanı, Mısır’ın bir felakete doğru gittiği inancında; iktisadi kriz, ödemeler dengesinde açık ve döviz rezervlerinde sürekli bir azalış.

(…) Ortada gerçek bir ekonomik reform yok ve karşılıklı suçlamalar ortamı krizi çözmek için gerekli diyalogu engelliyor.

Bloomberg yeni Süveyş Kanalı’nı Mısır’ın dünyaya gereksiz bir hediyesi olarak nitelendiriyor: “Eğer dünyanın böyle bir projeye ihtiyacı olsaydı kanaldan faydalanan ülkeler ve mali kuruluşlar borç vermek veya projenin uygulanmasına dahil olmak için sıraya dizilirlerdi. Bu, zaten kıt olan paranın boşa savrulmasıydı.”

Mısır muhalefeti ülke dışında giderek büyüyor ve artık sadece Müslüman Kardeşler’le de sınırlı değil. (…)
Hadi yakıt sıkıntısından veya işçi grevlerinden dolayı üretimi duran Mısır fabrikalarının durumunu konuşalım. Hadi Suriye meselesinde Mısır’ın niye Suudi Kraliyetiyle zıt düştüğünü ve niye Cumhurbaşkanı Esed’i ve Rus saldırılarını desteklediğini açıklamaya çalışalım.

Niye acaba Mısır, Suriye’de İran hegemonyasına yol açacak bir Esed zaferinden korkmuyor? Mısır Suriye’nin İran’ın ellerine düşmesine nasıl izin verebilir? Niye Suud’un gözüyle bakamıyor? Diğer hiçbir başkent, Riyad ve Kahire kadar, Suriye’yi kendi stratejik güvenliklerinin bir parçası olarak düşünmüyor.


Mısır’a ve onun liderliğine sessizliğimizle artık hizmet edemeyiz. Doğru söze ihtiyaçları var. Mısır’ın durumunu, kendi görmek istediğimiz şekilde değil de, olduğu gibi görme vakti artık gelip çattı. 

C.KAŞIKÇI - ORTADOĞU, İHVAN'I NASIL ELE ALMALI?


ORTADOĞU, MÜSLÜMAN KARDEŞLER’İ NASIL ELE ALMALI?

Cemal Kaşıkçı (Suudi kraliyet ailesine en yakın gazetecilerden; yazılı ve görsel birçok Arap medya kuruluşunda yazar ve yorumcu. Geçmişte Suudi Arabistan’ın eski ABD Büyükelçisi Prens Türki el-Faysal’ın basın müşavirliğini yürütmüş ve birçok Arap ülkesinde muhabirlik yapmış)
(İngilizcesi) Arab News, 11.3.2015 / (Arapçası) el-Hayat, 9.3.2015

Tercüme: Zahide Tuba Kor

Suudi kralının Türk ve Mısır cumhurbaşkanlarıyla ayrı ayrı yaptığı toplantıların zabıtlarını okumadım, ama Müslüman Kardeşler’den hiç bahsedilmediğini iddia ediyorum. Gazeteciler ve siyasi yorumcular ise bu konuda bölünmüş durumda. (…)

BAE’li meşhur bir işadamı, bir Kuveyt gazetesinde yayınlattığı bir makalesinde, Suudi Arabistan’ın Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın önüne kırmızı halı sermemesini ısrarla tavsiye edecek kadar ileri gitti; çünkü ona göre “Müslüman Kardeşler’le ilişkileri dikkate alındığında o bunu hak etmiyordu.” Kraliyet kırmızı halıyı serdi ve Türkiye’yle geniş çaplı bir işbirliği sayfasını açtı.

Ortadoğu’da giderek kötüleşen durum, bu tarz absürt mücadeleleri artık kaldıramaz. Dar çıkarlara dayalı Müslüman Kardeşler unsuru, bu kötüleşen duruma karşı etkin bir duruş sergileme formülünden çıkartılmalı. İki yıl evvel kötü gidişatla mücadele planlarına Müslüman Kardeşler unsurunu sokmak durumu daha da kötüleştirmişti.

Müslüman Kardeşler’i yok etmek
Bazı grupların değişim formüllerinden Müslüman Kardeşler’i tamamen çıkarma konusundaki ısrarları Suudi-Türk işbirliğini engellemişti. Oysaki bu, her iki ülkenin de istikrarlı ve güçlü olması hasebiyle, bölgesel kötü gidişata bir son verme kapasitesi olan tek işbirliği. Bu işbirliğini engellemek, Libya, Yemen ve Suriye’deki durumun daha da kötüleşmesine ve diğer ülkelerin istikrarının tehdit altına girmesine yol açtı.

Müslüman Kardeşler diğer birçok partiden sadece biri olarak görülmeli. Ne hafife alarak ne de abartarak, kendi gerçek gücü çerçevesinde değerlendirilmeli. Bazı seçimleri kazanabilir, bazılarını da kaybedebilir. En önemlisi, ülkelerin istikrarı ve demokrasi yoluyla barışçıl dönüşümleridir. Tökezlese/bocalasa dahi barışçıl dönüşüm önemlidir; zira alternatifi Suriye, Irak ve Libya’da gördüğümüz ve Yemen’de endişesini duyduğumuz çirkin savaşlardır.

Suudi-Türk işbirliği uzun vadede Mısır yönetiminin ve halkının da çıkarına. Riyad Mısır veya Türkiye’den birini öbürüne tercih etmeyecektir. Müslüman Kardeşler’le düşmanlıktan müttefikliğe de geçmeyecektir. Mısır’la ittifak ilişkisinden ve -meslektaşım Khaled al-Dakhil’in geçen haftaki makalesindeki ifadesiyle- Kahire’ye verilen “açık çek/sınırsız harcama yetkisi”nden vazgeçmeyecektir. Suudi Arabistan bir orta yol benimseyecektir.

Müslüman Kardeşler obsesyonu asıl önemli olan konudan bizi uzaklaştırdı: Kitaplar basıldı, yazarlar kiralandı, büyük meblağlarda paralar harcandı, konferanslar düzenlendi, komplolar planlandı ve medya kuruluşları mesleklerinin değerlerini terk edip toplumları bölen ve salt niyetler üzerinden yargılamalar yapan kampanyalara dahil oldular. Bütün bunlar çok çirkin bir kutuplaşmaya yol açtı.

Obsesyon
Övündüğümüz Körfez İşbirliği Konseyi ve Körfez halklarının diğer başarıları, bu obsesyondan dolayı yok olmak üzere. Bütün bunların ortasında akil adamların sesleri kayboldu, bilhassa medya kuruluşlarının siyasi seferberliğe katılmalarının ardından o akilleri McCarty’vari menfur bir korkutma ve tehditle hedef almaları üzerine.

Bu arada IŞİD, Irak’ın ortasının ve Suriye’nin doğrusunun çok büyük bir kısmında giderek genişledi; Suriyeli isyancıların zalim rejimden kurtulmak için savaştıkları alanları kontrolü altına almış durumda. Zayıflayan ve dünyanın demokratik bir rejimle değiştirmeye hazır olduğu Esed rejimi de bu esnada genişledi.

IŞİD destekçileri Libya’da yayılmak için bu ülkede Müslüman Kardeşler’e karşı verilen savaşı fırsat bildi. Orada savaşı başlatan kişinin [Z.T.K. Tobruk yönetimine bağlı ordunun başındaki Halife Hafter’i kastediyor olmalı] IŞİD’le Müslüman Kardeşler’in aynı kumaştan olduğunu iddia ettiği bir sırada, şu anda IŞİD, “petrol hilali” olarak bilinen bölgede [Z.T.K. Trablus’taki İslamcı hükümetin ordusu olan] Fecr-i Libya kuvvetleriyle savaşıyor. Müslüman Kardeşler’in Libya’daki sayısız kabilevi ve siyasi partiden sadece biri olduğunu ve ülkeyi tek başına yönetebilmesine imkan olmadığını gayet iyi bilen uzmanları ise kimse dinlemedi. Kaddafi sonrası dönemde Müslüman Kardeşler’i marjinalleştirmek kabul edilemez.

Marjinal bir mesele
Suudi Kralı Selman’ın onlarca liderle yaptığı toplantılardan dışarı sızan ufak tefek bilgiler, toplantıların özünün Müslüman Kardeşler benzeri marjinal konulardan çok daha büyük olduğunu ortaya koyuyor. Öyle görünüyor ki durumu iyi bir şekilde okuyan etkili bölgesel güçlerin katılımıyla, kötü gidişatı sonlandırıp yeni bir Arap dünyası inşa etmek üzere kapsamlı bir politika oluşturmak için çalışmalar yürütülüyor. Bu politikanın ayrıntıları gelecek günlerde ortaya çıkacaktır.

(…)


C.KAŞIKÇI - SURİYE, RUSYA VE ARAPLAR: İŞLER DAHA DA KÖTÜLEŞEBİLİR Mİ?


SURİYE, RUSYA VE ARAPLAR: İŞLER DAHA DA KÖTÜLEŞEBİLİR Mİ?

Cemal Kaşıkçı (Suudi kraliyet ailesine en yakın gazetecilerden; yazılı ve görsel birçok Arap medya kuruluşunda yazar ve yorumcu. Geçmişte Suudi Arabistan’ın eski ABD Büyükelçisi Prens Türki el-Faysal’ın basın müşavirliğini yürütmüş ve birçok Arap ülkesinde muhabirlik yapmış)
(İngilizcesi) Arab News, 6.10.2015 / (Arapçası) el-Hayat, 3.10.2015

Tercüme: Zahide Tuba Kor

(…)
(…) İşler bundan daha kötü olamazdı, ama Esed kaynaklı bir başka trajediye hazırlık yapmamız lazım. Ruslar savaşta çok zalim oyunculardır ve insan haklarının onlar için hiçbir kıymet-i harbiyesi yoktur. Tek bir savaşçıyı öldürmek için bütün bir alanı ve burada yaşayanları yakarlar. Bunu tek bir yılda 5 milyon kişiyi yerinden ettikleri Afganistan’da, ardından da Çeçenistan’da yaptılar.
Eğer Ruslar durdurulamazsa Suriye’de aynı suçları tekrarlayacaklardır.(…)

Suudi medyan okuması
Yaşananlar Suudi Arabistan için büyük bir meydan okuma (…). Bu bir Rus işgali değil, ama bir Rus-İran anlaşması. (…)
Rusya’nın Suriye’deki askerî varlığının İran’a rağmen olduğunu sanmak cahilce. (…)
Eğer onlar zafer kazanırsa, Esed sarayında kalmaya devam ederken İran tüm Suriye’yi elinde tutacak ve istediğini yerinden edip istediğini dışarıdan getirerek Şiiliği yayacaktır. Belki de bir gün [Filistinli mülteciler gibi] Suriyeli mültecilerin “geri dönüş hakkı”nı konuşuyor olacağız. Bazıları abarttığımı düşünebilir, ama İran küstahlığının herhangi bir sınırı var mı?

Suudi Arabistan bütün bunlara direnecek. Beklentim şu ki önce diplomatik olarak harekete geçip Rus müdahalesini reddeden bir Arap duruşu oluşturmaya çalışacak, ardından uluslararası bir karşı duruş oluşturacak, daha sonra da direnişe desteğini artıracaktır.

Bunlar tehlikeli şeyler. Ortak bir Arap duruşu oluşturmak bazı müttefiklerimizin samimiyetini de test edecektir. Mesela Mısır Rus saldırganlığı konusunda oldukça hevesli, ama Mısır olmadan Arap Birliğinden herhangi bir karar çıkamaz ve Suudi Arabistan da müttefiklerinin, hasmı Rusya’ya daha önce görülmemiş bir destek vermesini kabullenemeyecektir.

Riyad, Amerikalılara bütün bunların zafiyetleri yüzünden yaşandığını söylemeli. İtibarlarının Ukrayna’dan Şam’a kadar yerle bir olmasını durdurmak için Washington harekete geçmeli. (…)

Suudi Arabistan’a aşina olmayanlar bilmeliler ki Suud, eğer harekete geçemeyecekse [boşuna] tehditler savurup gözdağı vermez. Mesela hiçbir zaman İsrail’i yok etme tehdidinde bulunmadı. Dolayısıyla Dışişleri Bakanı Cübeyr’in “askerî hareket” ifadesinde ısrarcı olması Riyad’ın çatışmaya hazır olduğu anlamına geliyor.

Seçenekler
Suriye’de İran-Rus projesine engel olmanın bin bir yolu var ve Suud, Suriye’deki saha bilgisine ve buradaki halkın desteğine dayanarak bir karar vermek zorunda. İlk adım Rusya’nın hedef aldığı en önemli iki grubu –yani Ahraru’ş-Şam ve Ceyşu’l-İslam’ı– korumak olacaktır; Rusya IŞİD’e benzeterek bunların imajlarını bozmaya çalışıyor, her ne kadar bu örgütler rejime kıyasla IŞİD’le çok daha fazla savaşsa da.
(…)

Suudi Arabistan omuzlarında ağır bir yük taşıyor, ama bunu yapması gerekiyor. İran kabadayılıkta artık kendisini daha rahat hissediyor. Ruslar hava savaşını üstlenmiş durumda, Tahran da karadaki misyonunu tamamlamak için binlerce [asker] yolluyor. Duyduğu güven Yemen’de kendisini riske atmasına yol açtı. (…) Yine hacda yaşanan izdihamın ardından Hameney Riyad’a karşı kuvvet kullanmakla tehdit etti.


C.KAŞIKÇI - SURİYE DİRENİŞİ DEVLETLER ARASINDA!


SURİYE DİRENİŞİ ÖRGÜTLER DEĞİL, DEVLETLER ARASINDA!

Cemal Kaşıkçı (Suudi kraliyet ailesine en yakın gazetecilerden; yazılı ve görsel birçok Arap medya kuruluşunda yazar ve yorumcu. Geçmişte Suudi Arabistan’ın eski ABD Büyükelçisi Prens Türki el-Faysal’ın basın müşavirliğini yürütmüş ve birçok Arap ülkesinde muhabirlik yapmış)
(İngilizcesi) Arab News, 8.12.2015 / (Arapçası) el-Hayat, 5.12.2015

Tercüme: Zahide Tuba Kor

Geçen hafta Rusya Devlet Başkanı Putin’in Suriye’de izlediği siyaset ve inatçılığı nedeniyle Suudi Arabistan’a yönelik de bir tehdit olabileceğini yazmıştım. (…)
Yazım çok fazla okunup tartışıldı ve okuyuculardan en fazla yorumu alan yazı oldu. (…)

Aslında bu tarz eleştirilere cevap vermeye bile değmezdi, eğer ki hareketler arasındaki nihilist çatışmadan etkilenen ve makalemi –tıpkı Suriye Krizini ve yansımalarını Müslüman Kardeşlerle sınırlayan eski bir meslektaşım ve baş editör olan arkadaşımın bana yazdığı gibi– “Krallığı, sadece Müslüman Kardeşlerin çıkarına hizmet edecek [mevcut] Türk-Rus çatışmasının içine çekme girişimi” olarak görerek yönelttikleri eleştiriler birçok kişi tarafından onaylanmamış olsaydı. Bazı insanlar ileri düzeyde İhvanofobiyle maluller – ki bu durum vizyonlarını bulandırıyor ve eli kulağında olan gerçek tehdidi görmelerini engelliyor. (…)

Bölgesel güç mücadelesi
Suriye Krizi, –aslında büyük oyun sahasının küçük oyuncularından başka bir şey olmayan– Müslüman Kardeşler’den ve bütün siyasal İslam’dan çok daha büyük olan karmakarışık bir bölgesel ve uluslararası mesele. (…)

Kriz bölgesel güç mücadelesinin bir uzantısı. Eğer krizi salt Suudi perspektifinden ele alacak olursak, Kraliyet, kuzeyinde veya Suriye’de kalıcı bir İran askerî nüfuzunu ne tahammül ne de kabul edecektir. Bugüne kadar hiçbir taraf Suudi Arabistan’a güvenlik korkularını yatıştıracak ve “İransız bir Suriye”yi garanti edecek herhangi bir bölgesel çözüm [önerisi] sunmadı.

Bu “İransız Suriye” koşulu karşılanana değin [Riyad], –belki devam eden Rus müdahalesi, Suriye topraklarına ayak basma konusunda, Rus deviyle çatışmamak için Kraliyeti iki kez düşünmeye sevk edebilir ama– sıkı duruşunu değiştirmeyecektir. (…)

Öte yandan krizi İran perspektifinden değerlendirirsek [Tahran], Doğu Akdeniz’e yayılan ve kendi dar mezhepçi vizyonu çerçevesinde tarihi yeniden inşa etmesine imkan veren [mevcut] nüfuzunu savunmaktadır. Ve eğer ki Suriye’yi kaybederse Lübnan’ı ve oradaki etkili partilerini de kaybedecektir. Dolayısıyla bu, İran’ın bizim dünyamızda verdiği bir varoluş savaşıdır. Türkiye’ye gelince, İran’ın mevcudiyetini reddetme konusunda Suudi Arabistan’la anlaştılar ve Ankara’nın da Suriye’deki Türkmen azınlığı koruma ve Kürtlerin kendi mikro devletlerine ulaşmalarını engelleme gibi birtakım çıkarları bulunuyor.

Küresel rekabet
Küresel olarak bu, Kırım ve Ukrayna’dan Doğu Akdeniz ve Karadağ’a kadar uzanan Rusya ile Batı arasındaki bir rekabet. (…)

Bu [küresel] rekabet, kendi iç rekabetinin ordu lehine çözülmesiyle kafası karışan, ancak artık bir tarafı tercih etmesi noktasında baskı altında bulunan Mısır’ı da dahil edecek şekilde genişleyebilir. Öyle görünüyor ki Mısır’ın tercihi, bağımsız karar alma vizyonunu başarabilmek için Doğu’ya [Z.T.K. Rusya’yı kastediyor] doğru kayıyor. Ancak Mısır hala dengesiz durumda. Mevcut baskı [Kahire’yi] iki taraftan birini seçmeye zorlayacaktır, zira aynı anda iki tarafta da durması [iki tarafa da oynaması] hem imkansız hem de kabul edilemez. İşte bu tablo, Doğu’ya doğru yönelen sistem içindeki güçlerin görüşlerini ifade eden Mısır medyasının aşırılıklarını [Suudi Arabistan’ın niye] sineye çektiğini/tahammül ettiğini ve birkaç gün evvel Riyad’da bir dizi toplantı gerçekleştiren Suudi-Mısır koordinasyon konseyinin [niye] canlandırıldığını, yani Suudi duruşunu açıklayabilir. (…)

(…) İlişkiler ve çıkarlar birbirine geçmiş durumda. Hatta mesela Suudi Arabistan’ın apaçık bir düşmanı olan İran, –aralarında petrol ve pazar çıkarları olan– Türkiye’nin de, –tarihî bir uzlaşma niteliğindeki İran’la nükleer anlaşmanın imzalanmasının ardından büyük ve bakir İran piyasasında kendi şirketleri için iktisadi kazanımlar elde etme peşindeki– Batılı ülkelerin de mutlak düşmanı değildir.

BAE, Ürdün, ABD
Yemen’de Suud’la tam anlamıyla bir müttefik olan BAE, Suriye’de Türkiye’yle herhangi bir işbirliğini istemiyor ve İran’la ticari ilişkilerini sürdürüyor. Ürdün, Beşşar Esed’e karşı olmakla ve kendi toprakları üzerinde ABD ve Suudi Arabistan’ın devrimcileri eğitip desteklemesine izin vermekle birlikte, altından kalkamayacağı bir mücadeleye girmek istemiyor. Ürdün’e göre ABD bir çelişkiler yumağı. [Washington] Esed’e karşı; buna rağmen devrimcilerin silahlandırılmasını engelliyor ve Suriye’de IŞİD’e karşı Kürtlerin desteğiyle Türkiye toprakları üzerinden bir kara harekatına girişmeye niyetleniyor – bu arada Türkiye de Kürtlerden ve onların hırslarından endişe içinde. Hatta Suriye’de Rus müdahalesini reddeden ve bunun sonuçları konusunda kendilerini doğrudan uyaran Suudi Kraliyeti de Rusya’yla ticari ilişkilerini geliştiriyor –ki belki de bu yakınlaşma iki ülke arasında bir anlaşma imkanı doğurabilir. Libya’ya NATO müdahalesine karşı çıkan Almanya, şimdilerde Rakka’da IŞİD’e karşı savaş için 5000 asker yollamayı planlıyor – ki diğer [Avrupa] ülkeleri[ni] zikretmeye gerek dahi yok.

Duruşların değişebildiği böyle bir ortamda eski ayrıntılara dayanarak değerlendirmeler yapmak anlamsız. (…) Peki, bu çatışmada “siyasal İslam” veya “Müslüman Kardeşler” gibi bir yetim duruşunun rolü ne olacaktır?
(…)


Bunu bir Suudi-Türk askerî ittifakı olarak adlandırabilir miyiz? İhvanofobiyle malul kişiler buna karşı çıkıyor veya inanmak istemiyorlar ve Türkiye’yi bir bölgesel güç değil de bir örgüt [Z.T.K. Müslüman Kardeşler örgütünü kastediyor] olarak görmekte ısrar ediyorlar! Türkiye bir örgüt değildir; ayrıca İran ve Esed rejimiyle onların Rus müttefikleri bu Suudi-Türk ittifakını yakından takip ediyorlar ve çok büyük bir ihtimalle buna karşı hazırlık da yapıyorlar. Ve onlar [Suriye’deki] krizin basit bir örgütten ve örgütler arası bir rekabetten çok daha büyük olan devletler arasında bir mücadele olduğunun bilincindeler. Bir zahmet siz de böyle bir düşünebilseniz?