el-Hayat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
el-Hayat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

25 Eylül 2016 Pazar

C.KAŞIKÇI: ŞAM, “KABİL’İN FETHİ”NDEN HANGİ DERSLERİ ÇIKARABİLİR?



ŞAM, “KABİL’İN FETHİ”NDEN HANGİ DERSLERİ ÇIKARABİLİR?

Cemal Kaşıkçı (Suudi kraliyet ailesi ve istihbaratına en yakın gazetecilerden. Daha evvel Suudi Arabistan’ın ABD Büyükelçisi Prens Türki el-Faysal’ın basın müşavirliğini yürüttü. Birçok Arap ülkesinde muhabirlik yaptı. Şu anda yazılı ve görsel birçok Arap medya kuruluşunda yazılarıyla ve yorumlarıyla öne çıkıyor)
(İngilizcesi) Arab News, 4.5.2015 / (Arapçası) el-Hayat, 2.5.2015

Tercüme: Zahide Tuba Kor

(…)
Mücahitlerin liderleri, Afganistan tarihinin gördüğü en büyük mecliste (loya jirga) çevrelerini saran hâkimlerden ve siyasetçilerden saha komutanlarına, tüccarlardan göçmenlere kadar yüzlerce Afgan’la Rawalpindi’de toplandı. Hepsinin hayali İslam ve özgürlüğe dayalı yeni bir Afganistan inşa etmekti. Burada bulunan onlarca gazeteciden biriydim. (…)
İki günün ardından tarafların Kabil’deki hükümetten görevi devralacak geçici bir hükümet kurma konusunda anlaşmaya varmaları neredeyse imkansız gibiydi. Hatta Suud ve Pakistan istihbaratı da bu büyük zaferi kutlamaya gelen büyük nüfuz sahibi Müslüman Kardeşler liderleri de, Afgan halkı arasındaki görüş ayrılıklarını uzlaştırmayı veya en azından salondaki kaosa son verip bir anlaşma mekanizmasına vardırmayı başaramadı.
Üçüncü gün, Mevlevi Celaleddin Hakani salona girdi. O dönemde önde gelen mücahit liderlerinden biriydi – daha sonra Taliban’a katılacaktı, bugün ise Amerikalılar tarafından aranmakta. Salonun kapılarını zincirlerle kapattı, adamları da temsilcilerin salonu terk etmelerini engellemek üzere dikildiler. Kalabalık sonunda sakinleşti ve saygı duyanların da nefret edenlerin de kendisinden korktuğu bu adamı dinlediler.
Hakani onlara planını dağıttı ve yedi Sünni ve iki Şii partinin liderlerine her partiden 60 temsilci seçmelerini istedi. Geçici hükümetin üyelerini oylarıyla seçecek diğerleri ise nüfuzlu elitler olacaktı. Bu Afgan versiyonu bir demokrasiydi. O gün güneş batmadan cumhurbaşkanı, yardımcısı ve bakanların isimleri ilan edildi.

Sonraki aşamalar
Suudi Arabistan ve Pakistan, Celalabad’daki bir çiftlikte ilk toplantısını yapan geçici yönetimi tanıdı. Birkaç hafta sonra Kabil’i kurtarmak için askerî bir operasyon düzenlendi ama başarısız oldu ve Kabil’deki Sovyet [yanlısı] yönetim düşmedi. Ardından Saddam Hüseyin Kuveyt’i ele geçirdi ve bunun üzerine Suudi Arabistan dünyanın geri kalanıyla birlikte bu büyük meydan okumayla meşgul hale geldi ve hepsi de Afganistan’ı unutup gitti.
İki yıl sonra herkes Kabil’in Penşir bölgesinden gelen Ahmed Şah Mesud’un eline düşmek üzere olmasına şaşırmıştı. Bölgesel aktörlerin bu durumu çözmek için vakti olmadı. Bu, Afganistan’ın –bugün hala uluslararası toplumun bedelini ödemekte olduğu– kalıcı ve yıkıcı bir iç savaşın ortasına düşmesine yol açtı.
Bu hikayeden öğrenilen ders şu: önemli olaylar herhangi bir dış faktör olmaksızın gerçekleşebilir. Bugün herkes Suudi Arabistan’ın Yemen’de bir zafer elde etmekle meşgul olduğunu, sadece başkentten Husileri ve Ali Abdullah Salih’i çıkarmakla yetinmeyip barışı sağlamayı hedeflediğini biliyor. Bunun için aylara ihtiyaç var ve Türkler –özellikle de iktidar partisi– önümüzdeki ay yapılacak genel seçimleri kazanmakla meşgul. Ancak Suriyeli isyancılar bunu bekleyemezler. Daha önce görülmedik şekilde birlik olmuş durumdalar.
Esed rejimi düşmek üzere (…) Rejimin düşmesinin ardından ahlaki çöküş ve çatlaklar ortaya çıkacaktır ki bu bir fırsat olarak kullanılabilir. Suriye’de art arda yaşanan gelişmeler Riyad’da yapılacak bir toplantıyı veya BM elçisi De Mistura’yla yeni bir müzakere turunu bekleyemez. Karar, Hama ve Humus’taki savaşçılara ulaşmak için önünde sadece birkaç kilometre kalan Idlib’deki savaşçıların elinde. Güneyde Deraa’daki ve Şam’ın kırsalındaki kardeşleriyle iletişim içindeler; seçenekleri analiz edip planlar yapıyorlar. Riyad ve Ankara’nın kendilerinden sabırlı olmalarını istemeyeceğini biliyorlar. Bu iki ülke, İran ve Rusya’yla uluslararası ve bölgesel krizin ortasında sıkıntıya girmemeyi ve daha sonra müdahale etmeyi tercih edeceklerdir.
Ancak Nisan 1992’de Afganistan’da meydana gelen olaylar, daha sonraları mücahitlerin adlandırmasıyla “Kabil’in Fethi”, Afgan krizini sonlandırmayıp yeni, daha maliyetli ve çok daha acı bir dönemi başlattı. Aynısı “Şam’ın Fethi”ne de uyarlanabilir. Eğer ki Beşşar’ın düşüşünün sonuçlarını organize etmek üzere Türkiye ve Suud tarafı somut bir şekilde harekete geçmezse tarih tekerrür edecektir, hatta Suriye’nin kaderi Afganistan’ınkinden de beter olacaktır. Afganistan bize uzak olduğu için ihmal edilebilirdi ama Suriye bizim aramızda.
Tehlikeli meydan okumalar
Beşşar’ın ardından Suriye devrimi üç tehlikeli meydan okumayla yüz yüze kalacak. En tehlikelisi, “isyancıların birliği” [meselesi] ve aralarında çatışmalarına engel olmak. Bu çatışmalar sadece İslamcılarla sekülerler arasındaki siyasi farklılıktan kaynaklanmayıp şehirler, mahalleler ve örgütler arasında da cereyan edecektir. Suriye’nin problemi, tüm isyancıları birleştirecek bir “De Gaulle”e duyulan ihtiyaçtır. Meselenin özü, onların her birinin birer “De Gaulle” olmaları; [bu şartlar altında] Riyad’ın onlara verebileceği en büyük hediye, (Rawalpindi’de Hakani’nin başardığı gibi) ülkeyi seçimlere götürecek, cumhurbaşkanını belirleyecek ve anayasayı hazırlayacak kurucu bir meclisin önünü açacak bir karar alma mekanizması teklif etmektir. Bu, isyancıların eğilimlerindeki farklılıklardan dolayı oldukça zorlu bir görev olacaktır.
İkinci meydan okuma, İran’ın B Planını uygulamasını, yani deniz kenarında mezhepçi bir devleti engellemeyi gerektiriyor. (…)
Bu plan, Arap milliyetçiliğinin çarpan kalbi ve Arap birliği rüyasının yurdu [olarak nitelenen] Suriye’ye yakışmayan bir bölünmeye yol açacaktır. Yine bu, mezhepsel ve etnik temelde bölgeyi bölecek bir projedir. Bunu Suriye’de kabullenmek ciddi bir örnek teşkil ederek her yere yayılacaktır.
Bu sadece bir İran Alevi projesi olmayıp İsrail’de ve bazı Avrupa başkentlerinde öngörülemez taraflarca da desteklenecek öldürücü bir fikirdir. Bu son nokta bu projenin tehlikesini ve önceden harekete geçip etkisizleştirmenin önemini ortaya koyuyor.
Son meydan okuma ise isyancıların zaferlerinden beslenen bir parazit olan IŞİD’dir. (…) IŞİD, ılımlı isyancıların zaferleri sayesinde gücünü kaybetti ama gizli niyetleri ve şüpheli ilişkileri nedeniyle potansiyel bir tehdit olarak hala ortada duruyor.

(…) IŞİD sadece ve sadece onun kötülüklerini tecrübe etmiş, inancıyla motive olan savaşçılar tarafından mağlup edilebilir. (…)

5 Haziran 2016 Pazar

C.KAŞIKÇI - MISIR’I KURTARIN


MISIR’I KURTARIN

Cemal Kaşıkçı (Suudi kraliyet ailesine en yakın gazetecilerden; yazılı ve görsel birçok Arap medya kuruluşunda yazar ve yorumcu. Geçmişte Suudi Arabistan’ın eski ABD Büyükelçisi Prens Türki el-Faysal’ın basın müşavirliğini yürütmüş ve birçok Arap ülkesinde muhabirlik yapmış)
(İngilizcesi) Arab News, 10.11.2015 / (Arapçası) el-Hayat, 7.11.2015

Tercüme: Zahide Tuba Kor

(…) [Arap medyası] Suudi Arabistan bütün sonuçlarına katlanırken Mısır’ın canının istediği her şeyi yapabileceği yanılsamasına artık bir son verebilir.

Şimdiye kadar hep Mısır’ın şartlarını dikkate aldık, zira biz de onun başarısını canı gönülden istiyoruz. Bu yüzden hep sustuk, istikrarını ve barışını sağlayacağı ümidiyle. Ve ayrıca hükümetin düşmanlarına hizmet etmiş olmamak için.

Bununla birlikte parlamento seçimlerine düşük katılım oranı Mısır’da bazı şeylerin hiç de yolunda gitmediğinin açık bir işaretiydi. Müslüman Kardeşler ve diğer partiler seçimi boykot çağrısı yapmadı. Bazıları düşük katılım oranına ilişkin acayip gerekçelendirmelerde bulundular; oysaki önceki seçimlerde yağmur altında Mısırlıların upuzun kuyruklarda sıraya girdiklerini gösteren arşiv fotoğraflarını kontrol ettiğimizde bu mazeretlerin doğru olmadığı ortaya çıkıyor. Hiç kimse %26’lık resmi katılım oranına ikna olmuş değil; ama ilan edilen bu oranı doğru bile varsaysak, iki halk devriminin ardından önemli bir parlamento seçimine katılım için bu son derece düşük bir oran.

Hayal kırıklığı
Kısa zaman evvel Müslüman Kardeşler mensubu olmayan ve Cumhurbaşkanı Mursi’yi deviren devrimi destekleyen Mısırlı liderlerle bir araya geldim. Hepsi hayal kırıklığı içindeydi. Aralarından en az kötümser olanı, durumu istikrarlı olarak niteledi (…). Ama en kötümser olanı, Mısır’ın bir felakete doğru gittiği inancında; iktisadi kriz, ödemeler dengesinde açık ve döviz rezervlerinde sürekli bir azalış.

(…) Ortada gerçek bir ekonomik reform yok ve karşılıklı suçlamalar ortamı krizi çözmek için gerekli diyalogu engelliyor.

Bloomberg yeni Süveyş Kanalı’nı Mısır’ın dünyaya gereksiz bir hediyesi olarak nitelendiriyor: “Eğer dünyanın böyle bir projeye ihtiyacı olsaydı kanaldan faydalanan ülkeler ve mali kuruluşlar borç vermek veya projenin uygulanmasına dahil olmak için sıraya dizilirlerdi. Bu, zaten kıt olan paranın boşa savrulmasıydı.”

Mısır muhalefeti ülke dışında giderek büyüyor ve artık sadece Müslüman Kardeşler’le de sınırlı değil. (…)
Hadi yakıt sıkıntısından veya işçi grevlerinden dolayı üretimi duran Mısır fabrikalarının durumunu konuşalım. Hadi Suriye meselesinde Mısır’ın niye Suudi Kraliyetiyle zıt düştüğünü ve niye Cumhurbaşkanı Esed’i ve Rus saldırılarını desteklediğini açıklamaya çalışalım.

Niye acaba Mısır, Suriye’de İran hegemonyasına yol açacak bir Esed zaferinden korkmuyor? Mısır Suriye’nin İran’ın ellerine düşmesine nasıl izin verebilir? Niye Suud’un gözüyle bakamıyor? Diğer hiçbir başkent, Riyad ve Kahire kadar, Suriye’yi kendi stratejik güvenliklerinin bir parçası olarak düşünmüyor.


Mısır’a ve onun liderliğine sessizliğimizle artık hizmet edemeyiz. Doğru söze ihtiyaçları var. Mısır’ın durumunu, kendi görmek istediğimiz şekilde değil de, olduğu gibi görme vakti artık gelip çattı. 

C.KAŞIKÇI - ORTADOĞU, İHVAN'I NASIL ELE ALMALI?


ORTADOĞU, MÜSLÜMAN KARDEŞLER’İ NASIL ELE ALMALI?

Cemal Kaşıkçı (Suudi kraliyet ailesine en yakın gazetecilerden; yazılı ve görsel birçok Arap medya kuruluşunda yazar ve yorumcu. Geçmişte Suudi Arabistan’ın eski ABD Büyükelçisi Prens Türki el-Faysal’ın basın müşavirliğini yürütmüş ve birçok Arap ülkesinde muhabirlik yapmış)
(İngilizcesi) Arab News, 11.3.2015 / (Arapçası) el-Hayat, 9.3.2015

Tercüme: Zahide Tuba Kor

Suudi kralının Türk ve Mısır cumhurbaşkanlarıyla ayrı ayrı yaptığı toplantıların zabıtlarını okumadım, ama Müslüman Kardeşler’den hiç bahsedilmediğini iddia ediyorum. Gazeteciler ve siyasi yorumcular ise bu konuda bölünmüş durumda. (…)

BAE’li meşhur bir işadamı, bir Kuveyt gazetesinde yayınlattığı bir makalesinde, Suudi Arabistan’ın Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın önüne kırmızı halı sermemesini ısrarla tavsiye edecek kadar ileri gitti; çünkü ona göre “Müslüman Kardeşler’le ilişkileri dikkate alındığında o bunu hak etmiyordu.” Kraliyet kırmızı halıyı serdi ve Türkiye’yle geniş çaplı bir işbirliği sayfasını açtı.

Ortadoğu’da giderek kötüleşen durum, bu tarz absürt mücadeleleri artık kaldıramaz. Dar çıkarlara dayalı Müslüman Kardeşler unsuru, bu kötüleşen duruma karşı etkin bir duruş sergileme formülünden çıkartılmalı. İki yıl evvel kötü gidişatla mücadele planlarına Müslüman Kardeşler unsurunu sokmak durumu daha da kötüleştirmişti.

Müslüman Kardeşler’i yok etmek
Bazı grupların değişim formüllerinden Müslüman Kardeşler’i tamamen çıkarma konusundaki ısrarları Suudi-Türk işbirliğini engellemişti. Oysaki bu, her iki ülkenin de istikrarlı ve güçlü olması hasebiyle, bölgesel kötü gidişata bir son verme kapasitesi olan tek işbirliği. Bu işbirliğini engellemek, Libya, Yemen ve Suriye’deki durumun daha da kötüleşmesine ve diğer ülkelerin istikrarının tehdit altına girmesine yol açtı.

Müslüman Kardeşler diğer birçok partiden sadece biri olarak görülmeli. Ne hafife alarak ne de abartarak, kendi gerçek gücü çerçevesinde değerlendirilmeli. Bazı seçimleri kazanabilir, bazılarını da kaybedebilir. En önemlisi, ülkelerin istikrarı ve demokrasi yoluyla barışçıl dönüşümleridir. Tökezlese/bocalasa dahi barışçıl dönüşüm önemlidir; zira alternatifi Suriye, Irak ve Libya’da gördüğümüz ve Yemen’de endişesini duyduğumuz çirkin savaşlardır.

Suudi-Türk işbirliği uzun vadede Mısır yönetiminin ve halkının da çıkarına. Riyad Mısır veya Türkiye’den birini öbürüne tercih etmeyecektir. Müslüman Kardeşler’le düşmanlıktan müttefikliğe de geçmeyecektir. Mısır’la ittifak ilişkisinden ve -meslektaşım Khaled al-Dakhil’in geçen haftaki makalesindeki ifadesiyle- Kahire’ye verilen “açık çek/sınırsız harcama yetkisi”nden vazgeçmeyecektir. Suudi Arabistan bir orta yol benimseyecektir.

Müslüman Kardeşler obsesyonu asıl önemli olan konudan bizi uzaklaştırdı: Kitaplar basıldı, yazarlar kiralandı, büyük meblağlarda paralar harcandı, konferanslar düzenlendi, komplolar planlandı ve medya kuruluşları mesleklerinin değerlerini terk edip toplumları bölen ve salt niyetler üzerinden yargılamalar yapan kampanyalara dahil oldular. Bütün bunlar çok çirkin bir kutuplaşmaya yol açtı.

Obsesyon
Övündüğümüz Körfez İşbirliği Konseyi ve Körfez halklarının diğer başarıları, bu obsesyondan dolayı yok olmak üzere. Bütün bunların ortasında akil adamların sesleri kayboldu, bilhassa medya kuruluşlarının siyasi seferberliğe katılmalarının ardından o akilleri McCarty’vari menfur bir korkutma ve tehditle hedef almaları üzerine.

Bu arada IŞİD, Irak’ın ortasının ve Suriye’nin doğrusunun çok büyük bir kısmında giderek genişledi; Suriyeli isyancıların zalim rejimden kurtulmak için savaştıkları alanları kontrolü altına almış durumda. Zayıflayan ve dünyanın demokratik bir rejimle değiştirmeye hazır olduğu Esed rejimi de bu esnada genişledi.

IŞİD destekçileri Libya’da yayılmak için bu ülkede Müslüman Kardeşler’e karşı verilen savaşı fırsat bildi. Orada savaşı başlatan kişinin [Z.T.K. Tobruk yönetimine bağlı ordunun başındaki Halife Hafter’i kastediyor olmalı] IŞİD’le Müslüman Kardeşler’in aynı kumaştan olduğunu iddia ettiği bir sırada, şu anda IŞİD, “petrol hilali” olarak bilinen bölgede [Z.T.K. Trablus’taki İslamcı hükümetin ordusu olan] Fecr-i Libya kuvvetleriyle savaşıyor. Müslüman Kardeşler’in Libya’daki sayısız kabilevi ve siyasi partiden sadece biri olduğunu ve ülkeyi tek başına yönetebilmesine imkan olmadığını gayet iyi bilen uzmanları ise kimse dinlemedi. Kaddafi sonrası dönemde Müslüman Kardeşler’i marjinalleştirmek kabul edilemez.

Marjinal bir mesele
Suudi Kralı Selman’ın onlarca liderle yaptığı toplantılardan dışarı sızan ufak tefek bilgiler, toplantıların özünün Müslüman Kardeşler benzeri marjinal konulardan çok daha büyük olduğunu ortaya koyuyor. Öyle görünüyor ki durumu iyi bir şekilde okuyan etkili bölgesel güçlerin katılımıyla, kötü gidişatı sonlandırıp yeni bir Arap dünyası inşa etmek üzere kapsamlı bir politika oluşturmak için çalışmalar yürütülüyor. Bu politikanın ayrıntıları gelecek günlerde ortaya çıkacaktır.

(…)


C.KAŞIKÇI - SURİYE, RUSYA VE ARAPLAR: İŞLER DAHA DA KÖTÜLEŞEBİLİR Mİ?


SURİYE, RUSYA VE ARAPLAR: İŞLER DAHA DA KÖTÜLEŞEBİLİR Mİ?

Cemal Kaşıkçı (Suudi kraliyet ailesine en yakın gazetecilerden; yazılı ve görsel birçok Arap medya kuruluşunda yazar ve yorumcu. Geçmişte Suudi Arabistan’ın eski ABD Büyükelçisi Prens Türki el-Faysal’ın basın müşavirliğini yürütmüş ve birçok Arap ülkesinde muhabirlik yapmış)
(İngilizcesi) Arab News, 6.10.2015 / (Arapçası) el-Hayat, 3.10.2015

Tercüme: Zahide Tuba Kor

(…)
(…) İşler bundan daha kötü olamazdı, ama Esed kaynaklı bir başka trajediye hazırlık yapmamız lazım. Ruslar savaşta çok zalim oyunculardır ve insan haklarının onlar için hiçbir kıymet-i harbiyesi yoktur. Tek bir savaşçıyı öldürmek için bütün bir alanı ve burada yaşayanları yakarlar. Bunu tek bir yılda 5 milyon kişiyi yerinden ettikleri Afganistan’da, ardından da Çeçenistan’da yaptılar.
Eğer Ruslar durdurulamazsa Suriye’de aynı suçları tekrarlayacaklardır.(…)

Suudi medyan okuması
Yaşananlar Suudi Arabistan için büyük bir meydan okuma (…). Bu bir Rus işgali değil, ama bir Rus-İran anlaşması. (…)
Rusya’nın Suriye’deki askerî varlığının İran’a rağmen olduğunu sanmak cahilce. (…)
Eğer onlar zafer kazanırsa, Esed sarayında kalmaya devam ederken İran tüm Suriye’yi elinde tutacak ve istediğini yerinden edip istediğini dışarıdan getirerek Şiiliği yayacaktır. Belki de bir gün [Filistinli mülteciler gibi] Suriyeli mültecilerin “geri dönüş hakkı”nı konuşuyor olacağız. Bazıları abarttığımı düşünebilir, ama İran küstahlığının herhangi bir sınırı var mı?

Suudi Arabistan bütün bunlara direnecek. Beklentim şu ki önce diplomatik olarak harekete geçip Rus müdahalesini reddeden bir Arap duruşu oluşturmaya çalışacak, ardından uluslararası bir karşı duruş oluşturacak, daha sonra da direnişe desteğini artıracaktır.

Bunlar tehlikeli şeyler. Ortak bir Arap duruşu oluşturmak bazı müttefiklerimizin samimiyetini de test edecektir. Mesela Mısır Rus saldırganlığı konusunda oldukça hevesli, ama Mısır olmadan Arap Birliğinden herhangi bir karar çıkamaz ve Suudi Arabistan da müttefiklerinin, hasmı Rusya’ya daha önce görülmemiş bir destek vermesini kabullenemeyecektir.

Riyad, Amerikalılara bütün bunların zafiyetleri yüzünden yaşandığını söylemeli. İtibarlarının Ukrayna’dan Şam’a kadar yerle bir olmasını durdurmak için Washington harekete geçmeli. (…)

Suudi Arabistan’a aşina olmayanlar bilmeliler ki Suud, eğer harekete geçemeyecekse [boşuna] tehditler savurup gözdağı vermez. Mesela hiçbir zaman İsrail’i yok etme tehdidinde bulunmadı. Dolayısıyla Dışişleri Bakanı Cübeyr’in “askerî hareket” ifadesinde ısrarcı olması Riyad’ın çatışmaya hazır olduğu anlamına geliyor.

Seçenekler
Suriye’de İran-Rus projesine engel olmanın bin bir yolu var ve Suud, Suriye’deki saha bilgisine ve buradaki halkın desteğine dayanarak bir karar vermek zorunda. İlk adım Rusya’nın hedef aldığı en önemli iki grubu –yani Ahraru’ş-Şam ve Ceyşu’l-İslam’ı– korumak olacaktır; Rusya IŞİD’e benzeterek bunların imajlarını bozmaya çalışıyor, her ne kadar bu örgütler rejime kıyasla IŞİD’le çok daha fazla savaşsa da.
(…)

Suudi Arabistan omuzlarında ağır bir yük taşıyor, ama bunu yapması gerekiyor. İran kabadayılıkta artık kendisini daha rahat hissediyor. Ruslar hava savaşını üstlenmiş durumda, Tahran da karadaki misyonunu tamamlamak için binlerce [asker] yolluyor. Duyduğu güven Yemen’de kendisini riske atmasına yol açtı. (…) Yine hacda yaşanan izdihamın ardından Hameney Riyad’a karşı kuvvet kullanmakla tehdit etti.


C.KAŞIKÇI - SURİYE DİRENİŞİ DEVLETLER ARASINDA!


SURİYE DİRENİŞİ ÖRGÜTLER DEĞİL, DEVLETLER ARASINDA!

Cemal Kaşıkçı (Suudi kraliyet ailesine en yakın gazetecilerden; yazılı ve görsel birçok Arap medya kuruluşunda yazar ve yorumcu. Geçmişte Suudi Arabistan’ın eski ABD Büyükelçisi Prens Türki el-Faysal’ın basın müşavirliğini yürütmüş ve birçok Arap ülkesinde muhabirlik yapmış)
(İngilizcesi) Arab News, 8.12.2015 / (Arapçası) el-Hayat, 5.12.2015

Tercüme: Zahide Tuba Kor

Geçen hafta Rusya Devlet Başkanı Putin’in Suriye’de izlediği siyaset ve inatçılığı nedeniyle Suudi Arabistan’a yönelik de bir tehdit olabileceğini yazmıştım. (…)
Yazım çok fazla okunup tartışıldı ve okuyuculardan en fazla yorumu alan yazı oldu. (…)

Aslında bu tarz eleştirilere cevap vermeye bile değmezdi, eğer ki hareketler arasındaki nihilist çatışmadan etkilenen ve makalemi –tıpkı Suriye Krizini ve yansımalarını Müslüman Kardeşlerle sınırlayan eski bir meslektaşım ve baş editör olan arkadaşımın bana yazdığı gibi– “Krallığı, sadece Müslüman Kardeşlerin çıkarına hizmet edecek [mevcut] Türk-Rus çatışmasının içine çekme girişimi” olarak görerek yönelttikleri eleştiriler birçok kişi tarafından onaylanmamış olsaydı. Bazı insanlar ileri düzeyde İhvanofobiyle maluller – ki bu durum vizyonlarını bulandırıyor ve eli kulağında olan gerçek tehdidi görmelerini engelliyor. (…)

Bölgesel güç mücadelesi
Suriye Krizi, –aslında büyük oyun sahasının küçük oyuncularından başka bir şey olmayan– Müslüman Kardeşler’den ve bütün siyasal İslam’dan çok daha büyük olan karmakarışık bir bölgesel ve uluslararası mesele. (…)

Kriz bölgesel güç mücadelesinin bir uzantısı. Eğer krizi salt Suudi perspektifinden ele alacak olursak, Kraliyet, kuzeyinde veya Suriye’de kalıcı bir İran askerî nüfuzunu ne tahammül ne de kabul edecektir. Bugüne kadar hiçbir taraf Suudi Arabistan’a güvenlik korkularını yatıştıracak ve “İransız bir Suriye”yi garanti edecek herhangi bir bölgesel çözüm [önerisi] sunmadı.

Bu “İransız Suriye” koşulu karşılanana değin [Riyad], –belki devam eden Rus müdahalesi, Suriye topraklarına ayak basma konusunda, Rus deviyle çatışmamak için Kraliyeti iki kez düşünmeye sevk edebilir ama– sıkı duruşunu değiştirmeyecektir. (…)

Öte yandan krizi İran perspektifinden değerlendirirsek [Tahran], Doğu Akdeniz’e yayılan ve kendi dar mezhepçi vizyonu çerçevesinde tarihi yeniden inşa etmesine imkan veren [mevcut] nüfuzunu savunmaktadır. Ve eğer ki Suriye’yi kaybederse Lübnan’ı ve oradaki etkili partilerini de kaybedecektir. Dolayısıyla bu, İran’ın bizim dünyamızda verdiği bir varoluş savaşıdır. Türkiye’ye gelince, İran’ın mevcudiyetini reddetme konusunda Suudi Arabistan’la anlaştılar ve Ankara’nın da Suriye’deki Türkmen azınlığı koruma ve Kürtlerin kendi mikro devletlerine ulaşmalarını engelleme gibi birtakım çıkarları bulunuyor.

Küresel rekabet
Küresel olarak bu, Kırım ve Ukrayna’dan Doğu Akdeniz ve Karadağ’a kadar uzanan Rusya ile Batı arasındaki bir rekabet. (…)

Bu [küresel] rekabet, kendi iç rekabetinin ordu lehine çözülmesiyle kafası karışan, ancak artık bir tarafı tercih etmesi noktasında baskı altında bulunan Mısır’ı da dahil edecek şekilde genişleyebilir. Öyle görünüyor ki Mısır’ın tercihi, bağımsız karar alma vizyonunu başarabilmek için Doğu’ya [Z.T.K. Rusya’yı kastediyor] doğru kayıyor. Ancak Mısır hala dengesiz durumda. Mevcut baskı [Kahire’yi] iki taraftan birini seçmeye zorlayacaktır, zira aynı anda iki tarafta da durması [iki tarafa da oynaması] hem imkansız hem de kabul edilemez. İşte bu tablo, Doğu’ya doğru yönelen sistem içindeki güçlerin görüşlerini ifade eden Mısır medyasının aşırılıklarını [Suudi Arabistan’ın niye] sineye çektiğini/tahammül ettiğini ve birkaç gün evvel Riyad’da bir dizi toplantı gerçekleştiren Suudi-Mısır koordinasyon konseyinin [niye] canlandırıldığını, yani Suudi duruşunu açıklayabilir. (…)

(…) İlişkiler ve çıkarlar birbirine geçmiş durumda. Hatta mesela Suudi Arabistan’ın apaçık bir düşmanı olan İran, –aralarında petrol ve pazar çıkarları olan– Türkiye’nin de, –tarihî bir uzlaşma niteliğindeki İran’la nükleer anlaşmanın imzalanmasının ardından büyük ve bakir İran piyasasında kendi şirketleri için iktisadi kazanımlar elde etme peşindeki– Batılı ülkelerin de mutlak düşmanı değildir.

BAE, Ürdün, ABD
Yemen’de Suud’la tam anlamıyla bir müttefik olan BAE, Suriye’de Türkiye’yle herhangi bir işbirliğini istemiyor ve İran’la ticari ilişkilerini sürdürüyor. Ürdün, Beşşar Esed’e karşı olmakla ve kendi toprakları üzerinde ABD ve Suudi Arabistan’ın devrimcileri eğitip desteklemesine izin vermekle birlikte, altından kalkamayacağı bir mücadeleye girmek istemiyor. Ürdün’e göre ABD bir çelişkiler yumağı. [Washington] Esed’e karşı; buna rağmen devrimcilerin silahlandırılmasını engelliyor ve Suriye’de IŞİD’e karşı Kürtlerin desteğiyle Türkiye toprakları üzerinden bir kara harekatına girişmeye niyetleniyor – bu arada Türkiye de Kürtlerden ve onların hırslarından endişe içinde. Hatta Suriye’de Rus müdahalesini reddeden ve bunun sonuçları konusunda kendilerini doğrudan uyaran Suudi Kraliyeti de Rusya’yla ticari ilişkilerini geliştiriyor –ki belki de bu yakınlaşma iki ülke arasında bir anlaşma imkanı doğurabilir. Libya’ya NATO müdahalesine karşı çıkan Almanya, şimdilerde Rakka’da IŞİD’e karşı savaş için 5000 asker yollamayı planlıyor – ki diğer [Avrupa] ülkeleri[ni] zikretmeye gerek dahi yok.

Duruşların değişebildiği böyle bir ortamda eski ayrıntılara dayanarak değerlendirmeler yapmak anlamsız. (…) Peki, bu çatışmada “siyasal İslam” veya “Müslüman Kardeşler” gibi bir yetim duruşunun rolü ne olacaktır?
(…)


Bunu bir Suudi-Türk askerî ittifakı olarak adlandırabilir miyiz? İhvanofobiyle malul kişiler buna karşı çıkıyor veya inanmak istemiyorlar ve Türkiye’yi bir bölgesel güç değil de bir örgüt [Z.T.K. Müslüman Kardeşler örgütünü kastediyor] olarak görmekte ısrar ediyorlar! Türkiye bir örgüt değildir; ayrıca İran ve Esed rejimiyle onların Rus müttefikleri bu Suudi-Türk ittifakını yakından takip ediyorlar ve çok büyük bir ihtimalle buna karşı hazırlık da yapıyorlar. Ve onlar [Suriye’deki] krizin basit bir örgütten ve örgütler arası bir rekabetten çok daha büyük olan devletler arasında bir mücadele olduğunun bilincindeler. Bir zahmet siz de böyle bir düşünebilseniz?


C.KAŞIKÇI - YA BİZİMLESİNİZ YA DA BİZE KARŞISINIZ


YA BİZİMLESİNİZ YA DA BİZE KARŞISINIZ

Cemal Kaşıkçı (Suudi kraliyet ailesine en yakın gazetecilerden; yazılı ve görsel birçok Arap medya kuruluşunda yazar ve yorumcu. Geçmişte Suudi Arabistan’ın eski ABD Büyükelçisi Prens Türki el-Faysal’ın basın müşavirliğini yürütmüş ve birçok Arap ülkesinde muhabirlik yapmış)

(İngilizcesi) Arab News, 12.1.2016 /(Arapçası) el-Hayat, 9.1.2016

Tercüme: Zahide Tuba Kor

Hâlihazırda büyük bir varoluşsal kriz yaşayan Suudiler bu ifadeyi benimsemeliler. (…)
(…) Bazı müttefikler Tahran’a karşı Suudi Arabistan’la birlikteler ama bu, “İran projesi”ne karşı [bir birliktelik] değil. Çünkü onlar henüz meseleyi bu şekilde görmüyorlar.

Bu çatışma sınırlar, petrol veya doğalgazla ilgili değil. (…) Bu bir iktidar çatışması da değil. Nihayetinde Yemen’de Suudi nüfuzunun veya Suriye’de İran nüfuzunun anlamı nedir?

Siyasette uğruna can vermeye değer hiçbir güç/iktidar yoktur; ama İranlılar Suriye’de, Irak’ta ve Lübnan’da ölmeye ve öldürmeye hazırlar. Eğer ki yeşil ışık yakılsaydı Yemen onların dördüncü savaş alanı olacaktı, her ne kadar Husiler orada olanca iğrençliğiyle [İranlıları] temsil etse de. Peki o halde İranlılar niye bizim dünyamızda [Z.T.K. Arap dünyasını kastediyor] hem insanlarımızı öldürüp hem de kendileri ölüyorlar? Çünkü yayılmacı bir projeye sahipler ve artık müttefiklerimizi bu konuda ikna etmenin vakti gelip çattı.

Tahran’daki Suudi büyükelçiliğine saldırı öyle sadece bir özürle geçiştirilemez veya diplomatik ilişkileri kesmekle ayar verilemez. Bu, aşınan ilişkilerde en son damla oldu ve İran’ın saldırganlığına karşı Suudi öfkesinin boyutlarını ortaya koydu. Riyad herkesin nerede durduğunu teşhis etmek için “ya bizimlesiniz ya da bize karşısınız” ifadesini kullanmalı. Her ülkenin kendi hesapları, çıkarları ve içişleri var; ama büyük savaşlarda kimse tarafsız kalamaz.

Riyad ülkelerin İran’la standart dostane ilişkilere sahip olmasına itiraz etmez; ama [İran’ın] Arap ülkelerinde köprübaşını tutmasına asla izin vermeyecek ve Tahran’a sadık herhangi bir hükümete güçlü bir şekilde karşı koyacak. Eminim ki tüm Arap ve Müslüman ülkeler bu duruşta uzlaşacak ve böylece bugün tüm bölge adına/uğruna savaş veren Riyad’a destek vereceklerdir. Nihayetinde İran’ın tahakkümündeki bir Suriye, aynı ölçüde Türkiye, Mısır, Ürdün ve Suudi Arabistan için de zararlı.

İran’ın mezhepçiliği
Komşu dostlarımız mezhepçi bir çatışma istemediklerini söylüyorlar. Artık çok geç; hepimiz kendi irademiz/isteğimiz dışında –mezhepçi tonda bir söz sarf etmese de eylemleri bu yönde olan– İran’la böyle bir savaşa itilmiş durumdayız. Haritaya bakın ve İran’ın nerede ve kiminle savaştığını inceleyin.
(…)
(…) Bu sebeple bugünkü çatışma Sünniler ve Şiiler arasında değil, Şii radikallerle IŞİD’in temsil ettiği Sünni radikaller arasında.

Suudi Arabistan’da biz her ikisinden de muzdaribiz ve 2 Ocak’ta terör suçundan 47 mahkum idam edildiğinde Suudi yargısının kılıcından her ikisi de eşit şekilde nasibini aldı. Biz İran’a radikal olduğumuz için değil, onun saldırgan yayılmacılığından dolayı karşı duruyoruz. Milliyetçi İran’ın geri dönmesini ümit ediyoruz, ki böyle bir İran [Suudi] kraliyetin partnerine bile dönüşebilir.

1939’daki Avrupa’yla aynı şartları tecrübe ediyoruz. Hitler Polonya’yı işgal ettiğinde –daha evvel uzakta kalmak isteyen– Avrupa’nın sabrı tükendi. Savaş açmaya karar verenler tam aksini de tercih edebilirlerdi, ama Hitler’in giderek büyüyen faşist iştahının kurbanı olmak istemediler.


Tüm Avrupa ülkeleri Hitler’le savaşma konusunda İngilizler ve Fransızlarla hemfikir değildi, ama sonunda tüm dünya hizaya dizilerek ya özgürlüğün ya da faşizmin saflarına katıldılar. Bugün Müslüman dünya benzer bir tercihle yüz yüze.