15 Mart 2016 Salı

R.KAPLAN - AVRASYA’DA YAKLAŞAN ANARŞİ



AVRASYA’DA YAKLAŞAN ANARŞİ
Robert D. Kaplan (Amerikalı dış politika yazar, Yeni Amerikan Güvenliği Merkezi kıdemli üyesi)
Foreign Affairs, Mart-Nisan 2016

Tercüme: Zahide Tuba Kor

Çin çevre denizlerde kendini kanıtlamaya çalışırken ve Rusya Suriye’de ve Ukrayna’da savaş verirken Avrasya’nın bu iki büyük kara gücünün yepyeni bir kuvvet/etkinlik işaretleri gösterdiği zannedilebilir kolayca. Ama bu doğru değil. Tam aksine Çin ve Rusya, güçlü oldukları için değil, zayıf oldukları için güç gösterisinde bulunuyorlar. İçeride [ulaştığı] gücün dışarıda askeri saldırganlığı tetiklediği 1930’ların Nazi Almanya’sının aksine, günümüzün revizyonist güçleri tam ters bir olguyu tecrübe ediyor: Çin ve Rusya’da içerideki güvensizlik [hali, dışarıda] saldırganca [davranışlarını] besliyor. Bu tarihi bir dönüm noktasına işaret ediyor: Berlin Duvarı’nın yıkılmasından bu yana ilk defa ABD kendini büyük güçlerle rekabet içinde buldu.
Çin ve Rusya’nın iktisadi şartları giderek kötüleşiyor. Rusya resesyona girerken Çin’in yıllık büyüme oranı iki haneli değerlerden tek haneye inmiş durumda (…)
Her iki ülkede de iktisadi çalkantının artma ihtimali dikkate alındığında artık Rusya’nın da Çin’in de iç siyasi istikrarı çantada keklik görülemez. Sosyal medya ve sürekli nabız yoklama çağında Çin ve Rusya’nın otokrat liderleri dahi halkın onayını alma ihtiyacı hissediyor. Bu liderler -ülkeleri uzunca bir süredir düşmanlarca kuşatıldığı için- zaten derin bir güvensizlik hissi içindeydi. En uzak bölgelerde muhtemel isyanların alttan alta kaynama [emareleri göstermesi] nedeniyle ülkelerinin devasa topraklarını kontrol altında tutmakta giderek daha da zorlanıyorlar.
Dünya, küçük ve orta ölçekli devletlerde etnik, siyasi ve mezhebî çatışmaların yol açtığı bu tarz bir anarşiyi hep tecrübe edegeldi. Ama iktisadi [bakımdan hayatta kalma] mücadele[si] veren iki dev güçte anarşivari bir beklenti çok daha endişe verici. İçerideki şartlar kötüleştikçe Çin ve Rusya’nın -milliyetçiliğin vatandaşlarını seferber edeceği ümidiyle- problemlerini giderek dışarı ihraç etme ihtimalleri yüksek. Bu tarz bir saldırganlık/savaşçıllık hali, bilhassa Batı ülkeleri için zor bir probleme işaret ediyor. İçerideki güçlenmeden neşet eden saldırganlık, çoğunlukla metodolojik, iyi geliştirilmiş bir stratejiyi beraberinde getirirken ve bu da yorumlanabilir [ve sonuçları öngörülebilir] olduğundan diğer devletler ona uygun şekilde tepki verebilirken; iç krizlerin tetiklediği saldırganlık ise öngörülmesi ve karşı mukabelede bulunulabilmesi çok daha zor olan cüretkar, reaktif ve fevri davranışlara yol açar.
Amerikalı karar alıcılar Pekin ve Moskova’nın giderek artan düşmanlığına nasıl mukabele edeceklerini düşünürlerken onların ilk işleri, bu aşırı derecede hassas ve içeride gerileyen güçleri gereksiz yere provoke etmekten kaçınmak olmalı. Çin ve Rusya uluslararası kara ve deniz sınırlarını yeniden çizerken Washington kayıtsız kalmayı göze alamaz diye düşünülebilir. Cevabım şu: Washington kırmızı çizgileri çok net bir şekilde belirlemeli, sessizce [muhatabına] iletmeli ve gerektiğinde askeri güçle bunları desteklemeye de hazır olmalı.

Moskova’daki tehlike
Kısmen Rusya’nın iktisadi problemleri Çin’inkinden çok daha kötü olduğundan Moskova’nın saldırganlığı çok daha doğrudan. Yeltsin’in kaotik iktidarının ardından başa geçen Putin’in (…) hedefi net: eski imparatorluğu yeniden ihya etmek.
Ama komünist partiler aracılığıyla doğrudan yönetim aşırı masraflı olacağından Putin emperyalizmin dolaylı formunu tercih etti. Eski nüfuz alanlarına askeri birlikler yollamak yerine, enerji boru hatları ağı inşa etti, komşu ülkelerdeki siyasilere farklı araçlarla yardım etti, istihbarat operasyonları yürüttü ve yerel medyanın kontrolünü satın almak için üçüncü tarafları kullandı. Putin, hiç şüphesiz 2008 Gürcistan askeri operasyonuna Batı’dan karşılık gelmemesinden aldığı cesaretle, son dönemde çeşitli cephelerde çok daha açıktan oynamaya başladı. 2014 başlarında Rus birlikleri Kırım’ı ele geçirirken Rusya adına hareket eden milisler de Ukrayna’nın doğusunda bir savaş başlattı. 2015 sonlarına doğru da Putin, Rus ordusunu Suriye iç savaşına soktu, özelde Esed rejimini kurtarmak, genelde ise Doğu Akdeniz’de Rusya’nın pozisyonunu ihya etmek – ve mültecilerin Avrupa’ya akışını etkilemek suretiyle AB’ye karşı bir koz elde etmek için.
Bu askeri maceraların Rus iktisadi gücünün keskin bir şekilde gerilemesine eşlik etmesi bir tesadüf değil. (…) Bütün bunların sonucu tam anlamıyla bir ekonomik krizdi, rublenin 2014’ten beri dolar karşısında yarı yarıya değer kaybetmesiyle. Ekonomik büyüme neredeyse durdu (…).
(…)
1980’lerde Rus ekonomisi büyük bir krize girdiğinde Gorbaçev siyasi sistemde açılıma gitmiş; ancak bu, anarşi ve Rus imparatorluğunun çöküşüyle sonuçlanmıştı. Putin bu dersi iyi çalıştı ve bu defa tam aksini yapmaya kararlı: siyasi sistemi kapalı tut, yakın çevrede Rus gücünü göstermek suretiyle [içerideki] kitlelerin dikkatini başka yöne çek. Putin eski bir istihbaratçı, eski bir apparatçik değil. Bu yüzden Rusya’nın dünyadaki yeriyle alakalı tarihi kuyruk acılarına el atarken içerideki problemleriyle ilgili kendini aldatmıyor. Rus ekonomisi giderek kötüleşirken Putin, içeride halkın onayını almak için dış politikasının -her ne kadar zaman zaman aldatıcı bir şekilde uzlaşmacı göründe de- yaratıcı ve dikkatli olması gerektiğini biliyor. Zamanla Putin’in NATO ve AB’nin altını oymak için yeni yollar bulacağı beklenmelidir, her ne kadar IŞİD’le savaş konusunda Batı’ya yardım ettiğini iddia etse de. Dışarıda ne kadar çok kaos yaratabilirse içeride sağladığı otokratik istikrar o kadar değerli görülecektir. Soyut olarak Ruslar daha özgür bir toplumun tercih edilir olduğunu bilebilirler ama böyle bir geçişin risklerinden korkuyorlar.
İstediğini deneyebilir ama Putin rejimini ekonomik çöküşün yansımalarından koruyamayacak. Ümitsizlik hali, bol avantları paylaşmaya alışmış olan yönetici elit arasında iç mücadeleye yol açacaktır. Güçlü kurumların yokluğunda ve rejimin kırılgan ve iyice merkezileşmiş doğası altında 1964’te Kruşçev’i deviren darbeye benzer bir girişim göz ardı edilemez; zira Rusya, yönetim tarzı itibarıyla Sovyet[lere benzemeyi] sürdürüyor. Ülke daha evvel (1917 Devrimi sırasında ve sonrasında) kaosun ardından otokrasinin un ufak olmasını tecrübe etti ve kâfi miktarda kargaşanın Rusya’nın bir kez daha parçalanmasına yol açma ihtimali var. Merkezden uzaktaki ve kanlı siyasetin yükünü çekmiş olan büyük ölçüde Müslüman nüfuslu Kuzey Kafkaslar ile Sibirya ve Uzak Doğu bölgeleri Kremlin’de bir istikrarsızlık baş göstermesi halinde Moskova’yla bağlarını zayıflatmaya başlayabilir. Sonuç Yugoslavya’ya benzeyebilir: Bir yerde başlayan şiddet ve ayrılıkçılık diğer yerlere yayılacaktır. Moskova kontrolü kaybederken küresel cihatçı hareketler bu boşluktan faydalanabilirler ve Rusya’nın merkezden uzaktaki bölgelerine ve Orta Asya’ya girebilirler.
Bunlar kulağa kötü gelse de işler bundan daha da kötüye gidebilir. 1991’de Polonyalı entelektüel Adam Michnik, Rusya’nın ve Doğu Avrupa’nın müstakbel liderlerinin komünizmin çöküşüyle doğan boşluğu “kaba saba ve ilkel bir milliyetçilik”le dolduracağı tahmininde bulunmuştu. Putin son yıllarda işte tam da böylesi bir milliyetçiliği benimsedi. Savaş ağalarının yönetiminde küçük devletçiklerle sonuçlanan yadsınabilir çatışmalar yaratarak Abhazya, Donbas, Dağlık Karabağ, Güney Osetya ve Transdinyester’de ayrılıkçı hareketleri sinsice destekledi. Önümüzdeki yıllarda Putin bu tarz sözde dondurulmuş çatışmaların birçoğunu kışkırtmayı tercih edebilir, ama bu defa (önemli bir miktarda Rus nüfusun yaşadığı ve Rusya’nın halen daha kayıp vilayetleri olarak gördüğü) NATO’nun Baltık devletlerinde. Bu arada Putin, Kırım’ı ilhakını ve Ukrayna’nın doğusundaki fiili yönetimini kabul etmeye zorlamak için Avrupa’nın Suriye’de Rus desteğine olan ihtiyacına oynayamaya çalışacaktır.
Ama tam da sert bir mukabeleye en çok ihtiyaç olan vakitte Avrupa’nın bunu yapabilme kabiliyeti giderek azalıyor. Bazı yönlerden Rusya’nın mevcut krizi, merkez ve çevre bölgeler arasında bölünmekte olan Avrupa’nınkiyle paralellikler arz ediyor. Avrupa Merkez Bankasının düzenlemelerine ve diğer tedbirlere rağmen küresel büyümenin yavaşladığı bir döneme eşlik eden Avrupa’nın temel reformları yapmaktaki acziyeti, kıtadaki siyasi ve iktisadi krizin süreceği anlamına geliyor. Devletleri sınırlarını yeniden tahkim edecek kadar korkutan göçmen ve terörizm krizleri, AB’nin bölünmesini daha da alevlendirecektir ve tabii kaçınılmaz bir şekilde NATO’nun da.
Bu uyuşmazlık/bölünmüşlük, Avrupa’nın Rusya’yla yüzleşme girişimlerini bugünkünden daha da mütereddit ve dağınık kılacak. NATO zayıflarken eski Varşova Paktı ülkeleri güvenlikleri için daha da fazla ABD’ye yanaşacaklar. [Kendi aralarında] alt gruplara da bölünecekler: Rus saldırganlığına karşı koymak için Polonya, Baltık ülkeleri ve İskandinavya aralarında bir çeşit ittifak oluşturuyor; siyasi ve askeri istişare bağlamında ise Çek Cumhuriyeti, Macaristan, Polonya ve Slovakya’dan müteşekkil Visegrad Grubu giderek somutlaşıyor. Ayrılık tohumları eken diğer bir gelişme de Rusya’nın önerdiği Batı Avrupa’ya Orta ve Doğu Avrupa ülkelerini bypass ederek Baltık Denizi üzerinden inşa edilecek ikinci boru hattıyla doğalgaz yollamayı içeren Kuzey Akım 2 projesi. Bütün bu ülkelerde yavaş iktisadi büyüme, karşılanmayacak iktisadi beklentiler yayan sağcı ve solcu milliyetçi hareketleri besleyecektir.

Eşikteki Çin
Yavaş iktisadi büyüme de Çin’in iç zafiyetlerini dışsallaştırmasına yol açıyor. 1990’ların ortalarından beri Çin yüksek teknolojiye dayanan (…) bir ordu inşa etmekte. Nasıl ki 19. yüzyıldan itibaren ABD Avrupalıları Karayip Denizi’nden çıkarmaya çalıştıysa şimdi de Çin Amerikan donanmasını Doğu Çin ve Güney Çin Denizlerinden çıkarmaya çalışıyor. Komşuları ise endişeli: Çin donanmasının yayılmasını kendisine yönelik varoluşsal bir tehdit olarak algılayan Japonya barışçıllıktan sıyrılarak [yani silahlanmayı yasaklayan anayasa maddesini değiştirerek] ordusunu yenilemeye başladı; Malezya, Filipinler, Singapur ve Vietnam da ordularını modernleştirdi. Soğuk Savaş boyunca nispeten durgun olan Amerikan egemenliğindeki bu sular dalgalanır hale geldi. Bir zamanların istikrarlı, tek kutuplu denizleri giderek istikrarsız, çok-kutuplu bir çevreye dönüşüyor.
Tıpkı Rusya gibi, Çin’in saldırganlığı da onlarca yıldır büyüyen ekonomisi yavaşlamaya başlamışken zirvedeki gücünün bir yansıması. (…)
Devasa ülkesinde giderek artan etnik gerilimler söz konusu. (…) Merkezi kontrole direnen birçok etnik grup arasında Uygur militanlar bugün en yakın ayrılıkçı tehdidi temsil ediyor. Bir kısmı Irak ve Suriye’de eğitim aldı; küresel cihadi hareketlerle bağlantılı hale geldikçe tehlike daha da büyüyecek. Son yıllarda Guangxi bölgesinde Uygur ayrılıkçılarla bağlantılı bombalı saldırıların sayısında dramatik bir artış var (…) Pekin bu tarz hareketleri, iktisadi kalkınmayla pasifize etmeye çalışıyor; mesela bölgedeki Uygur milliyetçiliğinin altını oymak için Orta Asya’da İpek Yolu Ekonomik Kuşağı gibi öneriler getiriyor. Ama eğer bu tarz devasa projeler Çin’in kendi iktisadi yavaşlamasından dolayı sekteye uğrarsa ayrılıkçılık çok daha büyük şiddete dönüşebilir.
Uzun yıllar Çin’in iç kesiminde Komünist Parti’de hizmet ederek tecrübe kazanmış Xi, ülkesinin iktisadi problemlerinin derinliğinin -Putin’e kıyasla- çok daha fazla farkında olmalı. Ama bu, onun problemlerin üstesinden nasıl gelineceğini bildiği anlamına gelmez. Çin’in iktisadi problemlerine yolsuzlukla mücadele üzerinde cevap üretmeye çalışıyor; ama bu, esasen Xi’nin Çin’in milli güvenlik devletini kendi adamları etrafında konsolide etmesini sağlayan çok büyük bir siyasi temizlik kampanyası işlevi gördü. Kararlar eskisi gibi toplu olarak alınmadığından, içerideki endişeleri dış saldırganlığa kanalize etme konusunda Xi’nin eli artık çok daha serbest. Geçtiğimiz 30 yılda Çin liderliği nispeten öngörülebilir ve riskten kaçınırdı. Ama Çin’in iç siyasi durumu çok daha tehlikesizdi.
Çin’in ihtirasları Rusya’nınkinin çok daha ötesinde; ama daha hassas ve ince bir şekilde hayata geçirmeye çalıştığı için Batı’da daha az endişe yaratıyor. Putin, kar maskeleri ve saldırı silahlarıyla Ukrayna’nın doğusuna eşkıyalar yollarken; Xi’nin saldırganlığı, ABD’nin aşırı derecede tepki gösteriyor izlenimi yaratmadan mukabele etmesini iyice zorlaştıran türden çok daha küçük, kademeli adımları içeriyor. [Mesela] Filipinler’in savaş gemilerini taciz etmek için donanma yerine sahil güvenliğini ve ticaret gemilerini yolluyor; Çin’in de Vietnam’ın da üzerinde hak iddia ettiği sulara bir petrol sondaj platformu gönderiyor (ama sadece birkaç haftalığına); (insanların yaşamadığı) ihtilaflı adalar ve mercan kayalıklarında toprak kazanma projelerine girişiyor. Ve bütün bu gerilimi tırmandırma politikası denizde meydana geldiğinden sivillere herhangi bir zarar vermediği gibi askeri bir can kaybı da yaşanmıyor.
Çin’in diğer adımları daha alenice: Orta Asya’nın derinlerine kadar karayolları, demiryolları ve boru hatları inşa ediyor; Çin’in batısından başlayıp Pakistan üzerinden (kıyılarında Tanzanya’dan Myanmar’a kadar liman projelerini yürüttüğü) Hint Okyanusu’na kadar uzanacak bir ulaşım koridoru inşası için on milyarlarca dolarlık yatırım sözü veriyor. Çin’in iktisadi problemleri ağırlaştıkça bugün hassas ve ince bir şekilde yürüttüğü saldırganlığı zamanla daha kaba ve fevri hareketlerle yer değiştirebilir. Xi’nin -bölünme tehdidiyle karşı karşıya olan toplumları bir nebze olsun birleştirici bir güç olan- milliyetçiliği canlandırmak için Asya’daki deniz ihtilaflarını kullanmaya direnmesi giderek zorlaşacak.
Bu tehlikeye, -potansiyel olarak- beş Orta Asya ülkesinde beliren krizler de eklenebilir. Otoriter [rejimlerle yönetilen] bu ülkelerde istikrarın devamı, Çin’in Orta Asya’daki kendi azınlıklarını kontrol altında tutmasını kolaylaştırabilir; ama zaman tükeniyor da olabilir. Bu rejimlerin bazıları halen daha Brejnev döneminin Merkez Komite tarzıyla yönetiliyorlar; liderleri artık yaşlanıyor, rejimlerinin meşruiyeti sorgulanıyor, ekonomileri Çin’in ve Rusya’nın yavaşlayan motorlarına bağlı durumda ve nüfusları da giderek daha fazla İslamileşiyor. Yani Orta Asya’da Arap Baharı tarzı patlamaların vakti belki de geliyor.
Paralel iktisadi durgunluklarla ve jeopolitik tehditlerle yüz yüze olan Çin ve Rusya, birbiriyle uyumlu otoriter sistemlerine dayanan ve sınır bölgelerini idare edip Batı’ya karşı koymayı hedefleyen taktik bir ittifak kurabilirler. Bu amaçla her ikisi de geçen kasım ayında, Rusya’nın Uzak Asya bölgesindeki Çin’in üzerinde hak iddia ettiği küçük bir toprağı vermesi suretiyle çok eskilere dayanan sınır ihtilafını sonunda çözdüler. Ama bu el değiştirme her iki ülkede de halkın protestolarına yol açtı: Sıradan Ruslar Kremlin’in toprak iade etmesinden ve Çinlilerin çoğu da çok az bir toprağı almış olmaktan şikayetçi. Yani kamuoyu diktatörlükleri sıkıştırabilir.
                                                                                                     
Eli kulağında olan kaos
Kimlerin merkezi kontrole sahip olup olmadığı günümüzün jeopolitik meselesidir. Geniş alanlar üzerinde merkezi kontrol bizatihi problemli, hele de elektronik iletişimin kimlik temelli huzursuzlukları kışkırtabildiği etnik, dini ve bireysel bilincin arttığı bir çağda. Avrasya haritasının çok daha karmaşık olması hiç şaşırtıcı değil.
Washington’daki siyaset üretenler eli kulağındaki muhtemel kaosa karşı şimdiden planlamaya başlasalar iyi olur: –[şimdilik] imkan dahilinde olmasa dahi muhtemel olan- Kremlin’de bir darbe, Rusya’nın muhtemel dağılması, Çin’in batısında İslamcı terörist bir mücadele, Pekin’de fraksiyonlar arası çatışma ve Orta Asya’da siyasi kargaşa. Eli kulağında olan kargaşa her ne şekil alırsa alsın ABD, öyle veya böyle yeni sorularla boğuşmak zorunda kalacak gibi görünüyor. Eğer Rusya’nın liderliği parçalanırsa ülkedeki nükleer silah deposunu kim kontrol edecek? ABD, rejimin bir iç isyanı bastırması halinde Çin’in içindeki insan haklarına destek olabilecek mi?
Bu tarz beklenmedik olaylar için plan yapmak, Irak tarzı bir özgürleştirme savaşı planlamak değil, kargaşa ihtimalini asgariye indirmek anlamına gelecektir. (Eğer Çin ve Rusya daha liberal yönetimler geliştirmezlerse halkların kendileri değişimi getirmek zorunda kalacaklardır). Sonuçta ortaya çıkacak kabusvari güvenlik krizlerini önlemek için Washington’ın net kırmızı çizgiler belirlemesi gerekecektir. Mümkün olduğunda da bu kırmızı çizgileri -alenen ilan etmeden- alttan alta karşı tarafa iletmesi gerekir. Kongre’nin ortalığı karıştıran delifişekleri farkına varmasa da ABD, içeride [ülkesi içinde] karizmayı çizdirmekten endişelenen asabi rejimleri kışkırtmakla hiçbir şey kazanamaz. 
Rusya vakasında ABD, Moskova’dan dondurulmuş çatışmaları başlatmayı durdurmasını istemelidir. Putin halkının ilgisini ekonomik zorluklardan uzaklaştırmaya çalıştığından komşu bölgelerdeki sıkıntıları kışkırtmayı daha cazip bulacaktır. Yolsuzluğa bulaşmış ve demokratik yönetimlerinin altı kolayca oyulabilecek durumdaki Litvanya ve Moldova muhtemel listesinin en başında yer alıyor olabilir. (Moldova zaten siyasi anarşiye doğru gidiyor.) Aynı zamanda her iki ülke de stratejik değeri haiz: Moldova Rusya için Balkanlara giriş kapısı vazifesi görebilir ve Litvanya da Rusya’nın ülke dışarıdaki toprağı olan Kaliningrad’a karadan ulaşımını kısmen sağlayabilir. Putin için dondurulmuş çatışmalar, Batı’nın anlamlı bir mukabele ihtimalini azaltacak şekilde, ilan edilmeden yürütebilme avantajı taşıyor. Bu yüzden [Batı’nın] mukabelesi aynı türden/kısasa kısas şeklinde olmalı: Eğer Putin, Litvanya veya Moldova’da perde arkasından gizli kapaklı iç çevirirse Batı da Rusya’ya karşı yaptırımları ve Orta ve Doğu Avrupa’daki askeri tatbikatları artırmalı.
Son olarak NATO, Doğu Avrupa ülkeleri arasındaki istihbarat paylaşımını dramatik bir şekilde artırmalı ve seri bir şekilde bölgeye daha fazla savaş uçağı, kara birliği ve özel harekat birlikleri konuşlandırmaya hazır olmalı. Eski Varşova Paktı üyesi NATO’nun ön cephe hattı ülkelerinde rotasyonla konuşlanmış bulunan yüzlerce Amerikan kara ve deniz piyadelerinin sayısı o kadar az ki bu haliyle Rusya’yı saldırganlıktan caydırması mümkün değil; birçok tabura veya hatta tugaya ihtiyaç var. Dahası, ABD’nin –bir krizi kışkırtmadan Rusya’nın sınırlarından kısmi saldırı düzenlemesini caydıracak şekilde- askeri bir tripwire oluşturması gerekecek. Dolayısıyla ABD’nin, yoğun nüfuslu Baltık bölgesinde Rusya’nın artan “geçit vermeme/bölge tutma” kapasitesine vereceği karşılık, boş Güney Çin Denizi’nde Çin’e mukabelesinden çok daha fazla ince ayarlı olmak zorundadır.
Washington’ın Çin’e karşı da net kırmızı çizgiler belirlemesi gerekiyor. Rejimin tıpkı 2013’te Doğu Çin Denizi için ilan ettiği gibi, Güney Çin Denizi’nde mevcut toprak kazanma projelerinin sözde hava savunma teşhis bölgesine –yani Çin’in yabancı uçakları sokmama hakkını saklı tuttuğu hava sahasına- dönüşmesine izin veremez. Bu tarz hareketler kasıtlı muğlaklık stratejisinin bir parçası: askeri karşılaşma ne kadar belirsiz ve karmaşık olursa ABD’nin denizlerdeki hakimiyeti o kadar fazla tehdit edilmiş olacak. Eğer Çin, Güney Çin Denizi’nde böyle bir bölge ilan ederse Washington buna çevrede/civarda artan bir Amerikan donanma faaliyetiyle ve bölgedeki müttefiklere askeri yardımları artırarak cevap vermeli. Amerikan donanması zaten denizlerde seyrüsefer serbestliği harekatlarına başladı, ama Çin’in hak iddia ettiği insan eliyle oluşturulan adalar çevresindeki 12 millik alanda bunu gönülsüzce yapıyor. Eğer bu operasyonlar düzenli ve daha aleni bir hale gelmezse Çin caydırılamayacak.

Güç gösterme zamanı
Amerikan başkanı Theodore Roosevelt’in şu anda bir klişeye dönüşen vecizesi, yani “Yumuşak yumuşak konuş ama büyükçe bir sopayla” daha evvel hiç bu denli uygulanabilir olmamıştı. Büyük bir sopa -ister güçlü ister zayıf olmaktan kaynaklansın- [hasmı] saldırganlıktan caydırabilir. Ama saldırganlık zayıflıktan kaynaklanıyorsa yumuşak yumuşak konuşmak bilhassa önemlidir; zira sert söylem köşeye sıkışmış liderleri gereksiz yere kışkırtabilir. Gerçekten de ABD için Baltık ülkelerindeki ve Güney Çin Denizi’ndeki varlığını artırmak, kamuoyu önünde açık açık Moskova ve Pekin’i kınamaktan çok daha önemli.
Büyük bir sopa, [Federal bütçeyi sınırlandırmanın] yol açtığı tahribatın ardından Amerikan savunma bütçesini hızlıca eski haline getirme anlamına gelir. 2010’da Amerikan ordusundaki toplam asker sayısı 570 bin iken 2017’ye kadar 450 bine indirme kararı alındı. ABD’nin Soğuk Savaş yıllarında Avrupa’da konuşlu bulunan asker sayısı 200 bin iken şu anda 33 bine inmiş durumda. Gemilere ve uçaklara kıyasla kara birliklerinin varlığı, taahhütlerine yerine getirmek için kan akıtmaya dahi istekli olduğu mesajı verdiğinden, Amerikan gücünün inandırıcılığını artırır. Savaşlar giderek konvansiyonel olmayan bir şekle büründüğünden ABD artık Avrupa’da Soğuk Savaş’taki kadar çok kara birliği konuşlandırma ihtiyacı hissetmiyor, ama hala büyük bir konuşlanma icap ediyor. Denizlerdeki varlığına gelince, Baltık Denizi uçak gemisinin optimal kullanımı için [elverişli olmayan] çok küçük bir yer; dolayısıyla ABD bölgeye daha fazla denizaltı göndermeli.
Washington ayrıca iklim değişikliği gibi transnasyonel konulardaki söylemini sınırlayarak müttefiklerine yeniden güven telkin etmeli. Başkan, iklim değişikliğine öncülük ettiği için mesela İsraillilerin, Polonyalıların ve Tayvanlıların kendisine güvendiği beklentisine girmemeli; onlar Başkanın kendi jeopolitik ikilemlerini vurgulamasını istiyor. Salgın hastalıklar, deniz seviyesinin yükselmesi ve diğer küresel meydan okumalar sahici olsa da ABD, büyük ölçüde kendi korunaklı coğrafyası sayesinde bu meselelere odaklanma lüksüne sahip. Buna mukabil birçok Amerikan müttefiki, Çin ve Rusya’ya tehlikeli şekilde yakın bir coğrafyada yaşıyor ve bunlar çok daha dar ve geleneksel tehditlerle mücadele etmek zorundalar. Trajik coğrafyaları nedeniyle Asyalı milletler kendi denizlerinde daha fazla Amerikan savaş gemisi görmek istiyorlar. Orta ve Doğu Avrupa ülkelerine gelince, onlar da savunmaları için kuvvet gösteren ve net taahhütler istiyorlar. Küreselleşme ve iletişim devrimi coğrafyayı çok daha fazla birbirine bağlı hale getirdiği için bir bölgedeki saldırganlığa yeterince mukabelede bulunmakta başarısız olan herhangi bir Amerikan başkanı bir başka bölgede itibarını kaybetme riskiyle karşı karşıya kalır.
1959’da siyaset bilimci Robert Strausz-Hupé “kemikleşmiş çatışmalar”ı [Z.T.K. Filistin-İsrail çatışması gibi çok uzun yıllar süren çatışmaları kastediyor] hem sabırlı olan hem de “(20. yüzyılın normal şartı olarak) çatışmada işi iyi giden” tarafın lehine uzatmalı rekabet hali olarak tanımladı. Batı zihniyeti “sadece barış araçlarını görürken”, Strausz-Hupé, avantajlı taraf “pulluk demirini kılıca dönüştürendir [yani askeri silahları/teknolojiyi barışçıl sivil kullanıma dönüştürendir]” diye yazıyor. Strausz-Hupé bu cümleleri yazarken kafasında Çin ve Rus komünistleri vardı. ABD –başlı başına bir kemikleşmiş çatışma olan- çevreleme siyaseti sayesinde bu düşmanları savuşturmayı sonunda başardı.

Çevreleme, şu anda birçoklarının zannettiği gibi, [o dönemde] sadece sınırlandırma demek değildi, aynı zamanda hesaplı/ölçülü bir saldırganlığa girişmek ve sürekli müttefiklerini rahatlatıp güven tazelemek anlamına geliyordu. Soğuk Savaş boyunca Amerikan başkanları, normalin barıştan ziyade rekabet ve çatışmanın olduğu anlayışıyla nükleer savaşı önleyerek başarıya ulaştılar. Günümüzde Çin ve Rusya hızla kemikleşmiş çatışma yolunda ilerlerken gelecek Amerikan başkanları bu hakikati kabul etmeliler. Ve onlar da, Soğuk Savaş’ın görece sakin on yıllarını ve Soğuk Savaş sonrası dönemi artık arkalarında bırakırken güç ile temkinin doğru bir karışımını uygulamalılar ve çözülmekte/çökmekte olan Avrasya’daki anarşiyi idare etme/yönlendirme konusunda hazırlıklı olmalılar.


R.KAPLAN - AVRUPA YENİ BİR COĞRAFYAYI KEŞFEDİYOR


AVRUPA YENİ BİR COĞRAFYAYI KEŞFEDİYOR
Robert D. Kaplan (Amerikalı dış politika yazar, Yeni Amerikan Güvenliği Merkezi kıdemli üyesi)
Bloomberg, 14.9.2015

Tercüme: Zahide Tuba Kor

(…)
20. yüzyılda yaşanan kıyıma karşı Avrupa elitinin verdiği ahlaki bir cevap olan sosyal refah devleti bazı [Avrupa] devletler[in]de mevcut şekilde artık neredeyse sürdürülemez hale gelmiş durumda. (…) Milliyetlerin halen daha, çok fazla kan ve din ile belirlendiği bir kıtada Çin Seddi’ne benzer [şeylerin inşası] için çağrılar yapılmaya başlanacak.
(…)
Antik dönemden beri Avrupa’nın yüzünü değiştiren, çoğunlukla Doğudan gelen demografik ve askeri patlamalardı – Persler, çeşitli barbar kavimler, Slavlar, Macarlar ve diğerleri. Şimdi ise Doğudan gelen meydan okuma iki uçlu: Müslüman göçmenler ve saldırgan Rusya. Rusya ya güçlü ve tehlikeli ya da zayıf ve tehlikeli kalacak. Eğer güçlü ve tehlikeli kalırsa Ukrayna’daki yönetimin altını oymaya devam edecek ve Moldova, Litvanya gibi yerlerdeki sözde donmuş krizleri ateşlemeyi tercih edebilecek. Ayrıca Rus lider Vladimir Putin’in etnisite ve revizyonizm vurgusuna hayran kalan Avrupalı popülistler için bir çekim alanı işlevi görecek. Eğer Rusya zayıf ve tehlikeli olursa bu durumda Rusya’nın bizzat kendi içinde daha zehirli/öldürücü/şiddetli bir milliyetçiliği ve anarşiyi beklemek gerekir. Zira Rusya’nın giderek daha da vahim hale gelen ekonomik durumu nedeniyle bugün için mantıksız/inanılmaz gibi görünen şeyler yarın sıradanlaşabilir. Komünizm sonrası Doğu-Orta Avrupa devletleri nispeten zayıf kurumlarıyla bu ayaklanmaların asıl ceremesini çekecektir.
(…)
Refah devletinin reformu onun ortadan kaldırılması anlamına gelmez; zira bu, sadece başka bir formda sosyal ve siyasi kargaşaya yol açacaktır. Bununla birlikte, Avrupa’nın ağır çekim dağılmasına karşı çözüm, temelde yapısal iktisadi reformdur. Eğer ki AB iktisadi ve mali politika alanında daha fazla dinamizm yaratmazsa içeriden çatlamaya devam edecektir; zira dış tehditler çoğalırken ve Avrupa giderek Avrasya’ya dönüşürken dahi her devlet kendi sıfır toplamlı çıkarlarını gözetecektir. Siyasi coğrafyada böyle bir dönüşüm ABD’yi Batı’nın yalnız kalan savunma kalesi haline getirecektir. (…)

Siyasi vizyon güçlü bir iktisadi temeli gerektirir. Ve ancak mali olarak sağlam bir Avrupa çevre bölgelerdeki tehditlerle baş edebilir. Coğrafya önemlidir, ama insan unsuru çok daha önemlidir. 

R.KAPLAN - ORTADOĞU’DA İMPARATORLUĞUN KALINTILARI



ORTADOĞU’DA İMPARATORLUĞUN KALINTILARI
Robert D. Kaplan (Amerikalı dış politika yazar, Yeni Amerikan Güvenliği Merkezi kıdemli üyesi)
Foreign Policy, 25.5.2015


Tercüme: Zahide Tuba Kor

Emperyalizmin namı artık kötüye çıksa da tarihin kayıt altına alındığı/arşivlendiği çok uzun devirler boyunca imparatorluklar ekseriyetle en doğal yönetim biçimi olarak tebarüz etti ve imparatorlukların çöküşü, –ister antik çağlardan 20. asra kadar Çin’de ve Hint yarımadasında, isterse Birinci Dünya Savaşı’nın akabinde Avrupa’da olsun– hep kirli bir iş olageldi.
Bugün Arap dünyasında gördüğümüz –kimi yerlerde kaosun da eşlik ettiği– erime hakikaten emperyalizmin nihai sonuna işaret ediyor. (…)
Ortadoğu’da hâlihazırda üç emperyal sistemin çöküşüne şahit oluyoruz.
Birincisi, Ortadoğu’daki mevcut kaos gösteriyor ki bölge, Birinci Dünya Savaşı’nın ardından Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküşüne halen daha bir çözüm bulamamış durumda. Yüzlerce yıldır Sünniler ve Şiiler, Araplar ve Yahudiler, Müslümanlar ve Hristiyanlar Bilad-i Şam ve Mezopotamya coğrafyasında çok az toprak ihtilafına düştüler. Hepsi de kendilerini birbirlerine karşı koruyan İstanbul’daki bir emperyal egemenin hâkimiyeti altındaydı. Bu düzen 1918’de çöktü, hangi toprağı kimin kontrol edeceğine dair ulusal, etnik ve mezhebi ihtilaflar şeytanını ortaya salarak. 
İkincisi, önce Saddam Hüseyin’in devrilmesini müteakip Irak’ın ve ardından Arap Baharının akabinde de Suriye’nin içeriden patlaması ve İslam Devletinin yükselişi, Batı emperyalizminin Doğu Akdeniz’de inşa ettiği sınırların sonunu getirdi.
Bütün bu gelişmelere karşı Amerikan Başkanı Obama’nın uzakta durma yaklaşımı, bölgeyi düzenlemede ve istikrarını sağlamada ABD’nin büyük güç rolünün artık sonuna gelindiğinin bir göstergesi. Hatırlayın, ABD İkinci Dünya Savaşı sonundan bu yana sadece ismi olup cismi olmayan bir dünya imparatorluğuydu. (…)
Üçüncüsü, zayıflayan ve ardında bir kaos bırakan sadece emperyal güçler değil. Saddam Hüseyin’in Irak’ta, Kaddafi’nin Libya’da devrilmesi ve Suriye’de Esed rejiminin savaş halindeki bir devletçiğe dönüşmesi, sömürgecilik sonrası diktatörlük çağının da sonunu getirdi; zira onların iktidarları, emperyalizm mirasıyla organik olarak bağlantılıydı. Nihayetinde bu diktatörler Avrupalıların çizdiği sınırlarda hüküm sürüyorlardı. Bu emperyal sınırlar etnik ve mezhepsel çizgide ayarlanmadığından diktatör rejimler toplumsal bölünmüşlüğü aşmak için seküler kimliklere ihtiyaç duydular. Bütün bunlar şiddetle yok edilmiş durumda artık.
Yazık ki sözde Arap Baharı, özgürlüklerin doğuşu değil, merkezi otoritenin çöküşüne işaret ediyor. (…)
Mevcut altüst oluştan etkilenen devletler ikiye ayrılabilir. Birincisi, çok eskilere giden medeniyet grupları; bir şekilde antik çağa kadar geri gidebilen bu devletler, mezhep ve etnisiteyi aşan seküler kimlikler içinde geliştiler. (…) Fas, Tunus ve Mısır tarihsel açıdan tanımlanabilir devletler. Arap Baharında nasıl bir kargaşa ve rejim değişimi yaşarlarsa yaşasınlar devlet olarak kimlikleri hiç tartışmaya açılmadı. Bu devletlerdeki mesele, “kim yönetecek”, “ne tür bir yönetim kurulmalı” sorularına odaklandı. (…)
İkinci grup daha istikrarsız; coğrafi tanımlanırlıkları muğlak olup kimlikleri de [ilk gruba kıyasla] çok daha zayıf ve aslında Avrupalı emperyalistlerin icat ettiği kimliklere sahipler. Libya, Suriye ve Irak bu kategoride. Kimlikler kırılgan olduğundan bu ülkeleri bir bütün olarak ayakta tutmak için otoriterliğin en boğucu şekli uygulandı. Kaddafi, Esed ve Hüseyin rejimlerinin aşırı [baskıcı] tabiatlarının kökenindeki sebep de işte buydu. (…) Esasen Fransızlarca icat edilen suni bir devlet olan Cezayir de yabancı ve verimsiz bir otoriter yönetim tecrübesi yaşadı ve şu anda Cumhurbaşkanı Bouteflika’nın sağlığının bozulması nedeniyle belirsiz bir geçiş süreci içinde. Ürdün de muğlak coğrafi sınırlara sahip; ama Haşimi yönetiminin dehasıyla ve bu küçük ülkeye ABD ve İsrail’den gelen ekonomik ve güvenlik desteği sayesinde yönetimi ılımlı. Yemen ise kadim bir medeniyete sahip olsa da engebeli topografyası nedeniyle farklı krallıklar arasında hep bölünegeldiğinden bu coğrafyayı tek bir idari birim altında yönetmek neredeyse hep imkansızdı.
Ancak boğucu totaliter rejimler muğlak coğrafyalara sahip bu suni ülkeleri kontrol edebildi. Bu rejimler çöktüğünde de geriye tam anlamıyla bir başıboşluk kaldı. Zira tepedeki rejim ile alttaki aşiretler ve geniş aileler arasındaki tüm aracı sosyal ve siyasal örgütlenme çeşitleri çoktan bu rejimler tarafından “temizlenmişti”. Bu suni devletlerde Batı emperyalizmi sona erdiğinde geriye kalan tek karşılık/çözüm totaliterlik oldu ve şu anda totaliterliğin çöküşü Ortadoğu’daki kaosun temel sebebi.
Bu muğlak coğrafi tanımların/yapıların erimesi/iflası ve kadim medeniyet gruplarının [ilkine kıyasla] kısmen zayıflaması, [eşzamanlı olarak] İran, Türkiye ve Suudi Arabistan gibi yerli bölgesel güçlerin yükselişini sağladı. İran hem büyük ve kadim bir dünya medeniyeti hem de acımasız ve radikalleşmiş bir devlet-altı yapı konumunda. Bu da onun bölge çapında dinamik etkinliğini sağlayan şey. (…)
(…) İran nükleer yakıt çevrimini gayet iyi öğrendi, Yakın Doğu’daki radikal ve militer [kendisine] vekil güçleri eğitti ve baş düşmanı ABD’yle maharetle bir müzakere yürüttü. Böylece İran Osmanlı, Avrupa ve Amerikan imparatorluklarının ortadan kalkmasıyla geride kalan boşluğu kısmen miras almış oldu.
Yeni mezhepçi Ortadoğu’da İran Şii iktidar düğümü iken Suudi Arabistan da Sünnilerin düğümü konumunda. Ancak İran’a kıyasla Suud suni bir oluşum. (…)
(…) Eğer bu İran-Batı uzlaşması gerçekleşirse –her ne kadar nükleer meseleyle sınırlı olsa da– daha genel bir Amerikan-İran yakınlaşmasının başlangıcı olarak görülecektir: yani bölgesel bir tanımlamayla, zayıflayan emperyal gücün [ABD’nin] yükselen yerli bir gücü [İran’ı] kabullenmesi.  
ABD’nin nükleer anlaşma sonrası İran’ı kontrol altında tutabilmek için sadece Suudi Arabistan’ı değil, aynı zamanda Mısır ve Türkiye’yi de desteklemeye ihtiyacı var. Askeri diktatör Sisi’nin kontrolündeki Mısır’ın güvenlik birimleri, zaten sessiz sedasız İsrail güvenlik birimleriyle Gazze, Sina ve diğer bölgelerde müttefik. ABD’nin Suud’u desteklemek için, İran karşıtı bölgesel bir müttefik olarak –demokratik olsun olmasın– güçlü bir Mısır’a ihtiyacı var. Recep Tayyip Erdoğan’ın cumhurbaşkanlığındaki Türkiye, normalde Amerikan yanlısı bir ülke olarak görülmemekle birlikte, güçlü bir Türkiye de İran’ın gücünü dengelemeye yardımcı olacaktır. Bu coğrafi ve tarihi açıdan şanslı güçler arasında devam eden bölgesel hakimiyet mücadelesi, yeni post-emperyal düzeni belirleyecektir.
2017’de başa geçecek yeni Amerikan başkanı, Batılı emperyal nüfuzu –tabii ki bir başka isim altında– yeniden tesis etmeye çalışabilir. Ama Ortadoğu’da merkezi otoritenin çöküşü yüzünden zorlanacaktır. Bölge çapında güçlü Arap diktatörlükleri Amerikan çıkarları için de uygundu (…). Mevcut kaos, sadece bir güvenlik krizi ve insani kriz değil, aynı zamanda Amerikan güç projeksiyonu önünde ciddi bir zorluk.
Bu yüzden Ortadoğu’nun kısa ve orta vadeli geleceğinde amansız bir mücadele olma ihtimali yüksek. Sünni İslam Devleti [IŞİD’i kastediyor]  İran’ın Şii milisleriyle savaşıyor, tıpkı (…) İran-Irak Savaşı yıllarında olduğu gibi. Bu savaş, kısmen Reagan yönetiminin kasten müdahil olmama kararıyla, uzadıkça uzamıştı. [Reagan’ın bu kararı da] zayıf emperyal yönetimin diğer bir yansımasıydı; her ne kadar bu sayede Reagan, Avrupa’ya odaklanarak Soğuk Savaş’ın sona ermesine katkıda bulunan başarılı bir örnek sergilemiş olsa da.

O zamanlar savaş devletler arasındaydı, ama artık devlet-altı yapılar arasında. Emperyalizm düzen sunar, modası batmış olsa da. Şu andaki meydan okuma, demokrasi inşasından ziyade düzeni yeniden kurmak. Zira düzen olmadan hiç kimse için özgürlük olamaz.


R.KAPLAN - SAVAŞI ÖNLEME SANATI



SAVAŞI ÖNLEME SANATI
Robert D. Kaplan (Amerikalı dış politika yazar, Yeni Amerikan Güvenliği Merkezi kıdemli üyesi)
The Atlantic, Haziran 2015

Tercüme: Zahide Tuba Kor

[Z.T.K. Kaplan, İskitlerin zalimliğiyle ve savaş taktikleriyle ilgili 3 paragraflık bilgi verdikten sonra günümüz savaşlarını anlatmış. Yazara göre “Tarih sahnesinden çekildikten sonra dahi uzun süre korku kaynağı olmaya devam eden” İskitlerin Darius’un Pers ordusuna karşı istila taktikleri bugün için de ibretlik dersler barındırıyor. Sonunda Darius savaşma fırsatı dahi bulamadan yenilerek geri çekilmiş…]

Artık düşmanı öldürmek kolay, ama onu bulmak zor. Zira Sanayi Devrinin meydan muharebelerine kıyasla, bugün artık savaşın alanı çok daha geniş ve savaşçılardan arî/yoksun [yani artık savaş alanlarında savaşçılar bulunmuyor]. Alınması gereken ders şu: Hayaletleri avlamaya gitme ve medeniyetsel avantajının sana pek de yardımcı olmayacağı meselelere derinlemesine dalma. Veya Çinli Sun Tzu’nun meşhur ifadesiyle “Ne zaman savaşıp ne zaman savaşmaması gerektiğini bilen taraf zaferi kazanır. Üzerinde gidilmemesi gereken yollar, saldırılmaması gereken düşmanlar, saldırılmaması gereken duvarla çevrili şehirler vardır.” Bu noktada Thucydides’in anlattığı MÖ 5. yüzyılın sonlarındaki talihsiz/başarısızlığa mahkum Sicilya Seferi örnek olarak verilebilir. Buna göre Atinalılar, Sicilya’daki müttefiklerine destek vermek için uzak bölgeye küçük birlikler yollarlar, ama bu sadece çatışmanın içine daha da fazla çekilmelerine yol açar, öyle ki bütün bir deniz imparatorluğunun itibarı artık bir zafer kazanıp kazanmamasına bağlı hale gelir. Thucydides’in hikâyesi bilhassa Vietnam ve Irak savaşlarının ardından [daha bir] dokunaklı. (…) Atinalılar, şan ve şöhret takıntısının nasıl bir süper gücün talihini olumsuz yöne çevirdiğini göstermesi bakımından şaşırtıcı bir örnek. (…)
Düşmanınız sizi, sizin şartlarınızla değil kendi şartlarıyla karşılayacaktır. Bu yüzden asimetrik savaş, tarihin ta kendisi kadar eskidir. (…) İşte bu İskitlilerden [Z.T.K. İskitlilere benzettiği Amerikan düşmanlarını kastediyor] dolayı, bir süper güç de olsa ABD’nin, savaşların birçoğunun sonucunu belirleme noktasındaki yetenekleri oldukça sınırlı. ABD, imparatorluğun ironik hakikatini öğreniyor: her savaş girmeyerek sebat edebilirsin. MS 1. yüzyılda Tiberius, Roma’yı kuzey sınırının ötesindeki öldürücü çatışmaya müdahale etmeyerek korudu. Bunun yerine katliamı seyrederken stratejik bir sabır gösterdi. Roma gücünün sınırlarının farkındaydı.
ABD Yemen’de, Darius’un İskitlere yaptığı gibi, tutup da savaş çetelerinin peşinden gitmiyor ama zaman zaman bireyleri havadan vurarak öldürüyor. İnsansız hava uçaklarını kullanması aslında ABD’nin gücünün değil, sınırlarının/sınırlılığının bir kanıtı. Obama yönetimi bu sınırlarını/sınırlılığını kabul edip ülkesinin mesela Suriye’deki savaşa daha fazla girmesine izin vermemeli. Eğer ABD, Çarşamba günü diktatör Esed’in devrilmesine yardımcı olursa, cihatçı Sünni bir rejimin başa geçmesine yardımcı olduğunu gördüğü Perşembe günü ne yapacak? Veya Cuma günü Şii saflarına yakın Alevilere etnik temizlik başladığında ne yapacak? Muhtemelen bu savaş, San Tzu’nun girilmemesi gereken savaş dediği şey. “Ama Esed on binlerce, belki çok daha fazla insanı katletti ve ona İranlılar yardım etmekte!” [diyebilirsiniz] Doğru, ama şunu unutmayın ki ne kadar doğru olursa olsun duygular analizlerin düşmanı olabilir.
O halde ABD Darius’un kaderine düşmekten nasıl kaçınabilir? Süper güç olarak ahlaki sorumluluklarını yerine getirirken gururun ağlarına düşerek perişan olmaktan nasıl kaçınabilir? Bulabildiği her yerde vekiller kullanmalı, düşman saflarından olsa bile. Eğer İran destekli Husiler Yemen’de el-Kaide’yle savaşmaya istekliyse ABD buna niye karşı çıksın ki? Eğer İranlılar Irak’ta yeni bir mezhep savaşının fitilini ateşliyorlarsa, bırakın belalarını bulsunlar/kendileri perişan olsunlar; zira İskitlerden ders almayan onların ta kendisi. Ortadoğu yıllardan beri İskitli [mantalitesindeki] gruplar arasında cereyan eden düşük yoğunluklu çatışmayla içeriden patlıyorsa, bırakın Türkiye, Mısır, İsrail, Suudi Arabistan ve İran zor bir güç dengesine için birbiriyle itişip kakışsın ve ABD yarım adım geride kalsın – nihayetinde temkinlilik, şartlı teslimiyetle (capitulation) aynı şey değildir. Son olarak, bırakın ABD, Asya’da bir deniz gücü ve Avrupa’nın karadaki bir koruyucusu olarak köklerine/özüne dönsün – bu bölgelerde çok daha az İskitli ve daha ziyade sıradan kabadayılar/kötü adamlar var. İskitliler, misyoner milletlerin bir can düşmanıydı, hiçbir sınır tanımayan/riayet etmeyen bir milletti. Tabii ki ABD, [bölgeye] uzanacak/girecek, ama Darius gibi boyunu aşmamalı/altından kalkamayacağı kadar büyük işlere kalkışmamalı.


R.KAPLAN - İRAN’LA ISINMA



İRAN’LA ISINMA
Robert D. Kaplan (Amerikalı dış politika yazar, Yeni Amerikan Güvenliği Merkezi kıdemli üyesi)
The Atlantic, Şubat 2015

Tercüme: Zahide Tuba Kor

Dış politika arzularla/heveslerle değil, zorunluluklarla/zaruretlerle alakalıdır. Ve hâlihazırda birçok zorunluluk ABD ile İran’ı ilişkilerde yumuşamaya doğru itiyor. Gerçekten de Amerikan-İran uzaklaşması/yabancılaşması, (…) uluslararası ilişkilerde alışılmışın dışında/anormal bir durumdur - hele de iki ülkenin paylaştığı [ortak] jeopolitik çıkarların ne kadar fazla olduğu dikkate alındığında. İsrail’in -ve Suudi Arabistan’ın- çıkarları, sonsuza kadar ABD ile (kadim dünyanın ilk süper gücü) İran arasında bir uzlaşmaya baskın gelir/engel olur düşüncesi problemlidir. Evet, İsrail’in içerideki lobi mekanizması aşılması zor/ürkütücü bir mekanizmadır ve evet, İsrail başbakanı -bazılarının dediği gibi- kararlı bir entrikacıdır. Ama bunlar, Amerikan yürütme erkinin yüzyılda sadece birkaç defa gelebilecek böyle bir diplomatik fırsatı değerlendirmesini son kertede engelleyemez. Uzunca bir süredir devam eden İran’la nükleer müzakerelerin sonucu her ne olursa olsun, önümüzdeki dönemde, ne bu başkanın ne de bir sonrakinin görev süresi boyunca İsrail’le çıkarlar, İran-ABD ilişkilerinin ısınmasını engelleyemez.
Obama yönetiminin İsrail’e karşı hasmane davranışı, aslında –kültür, coğrafya, ekonomi, doğal kaynakların arz zinciri ve askerî kazanımların muazzam ve değişen dip dalgalarıyla birlikte- 21. yüzyılın başında ortaya çıkan jeopolitiğin bir yansımasıdır. Küreselleşmenin dünya haritasını küçülttüğü ve her parçası üzerindeki rekabetin daha yırtıcı hale geldiği/şiddetlendiği bir dönemde Asya’yı dikkate almaksızın Ortadoğu’dan bahsetmek mümkün değildir. Hadi bu noktadan mevzuya gireyim. Zira [Amerikan] yönetimin[in] “Asya’ya Kayış” niyeti ve İran açılımı birbiriyle doğrudan bağlantılı.
Büyümenin yavaşlamasına rağmen (…) Hint-Pasifik bölgesi dünya ekonomisinin kalbinin attığı yer olmaya devam ediyor. Başkanlığının ilk döneminden beri Obama yönetimi, gayet doğru bir şekilde Asya’ya daha fazla odaklanmaya karar verdi, gerek küresel ticareti gerekse Amerikan müttefiklerini Çin’in denizdeki yayılmasına karşı korumak adına. Ama tabii ki Ortadoğu’daki kargaşa araya girdi. Asya denizlerinde giderek gerginleşen askeri açmaz/yenişememe hali/soğukluk, ABD’nin en azından zaman içinde Ortadoğu çatışmalarındaki müdahilliğini azaltmasını gerektiriyor.
Bunun için de İran’la stratejik bir mutabakata girmekten daha etkili bir yol yok, tıpkı 1972’de Çin’le olduğu gibi. (…)
ABD, gerek İslam Devletinin radikal Sünnilerine karşı savaşta gerekse -Irak’ta iç istikrarı sağlama adına- Bağdat’taki Şii yönetimin Sünnilere karşı duruşunu daha ılımlı bir hale getirtmek üzere baskı yapması için Şii İran’a ihtiyaç duyuyor. Türkiye’deki arıza çıkaran/yardımcı olmayan İslamcı hükümet giderek daha fazla dik kafalı olursa, İran Ankara’ya karşı bir denge kurulmasında da yardımcı olabilir (nihayetinde İran ve Türkiye ta 17. yüzyılda Safavi-Osmanlı savaşlarından beri zorla bir aradalar ve birbirini dengeliyorlar). Ayrıca İran ve ABD’nin, bir yandan Cumhurbaşkanı Esed’i görevinden uzaklaştırmaya çalışırken diğer yandan yönetimdeki Alevilerin siyasi gücünü korumak için Suriye’de koordinasyon içinde çalışma ihtimalleri de var. Üstelik İran, Taliban yanlısı Pakistan ve Suud’a karşı bir tampon vazifesi üstlenerek, Amerikan birliklerinin çekilmesi arifesinde komşusu Afganistan’da da kendisine yardımcı olabilir. Amerikan ordusu İran’ın Afganistan’a müdahil olmasını çoktandır teşvik ediyor.
Bütün bunlar hem İran’ın hem ABD’nin çıkarına. İran bunların bir kısmını yalnız başına yapabilir; ama ABD’yle işbirliği içinde bunları yapması, büyük Ortadoğu’nun istikrara kavuşturulmasına daha fazla katkıda bulunacaktır.
İslamcı terörizme karşı pratik yaklaşım, her zaman her yerde teröristlerle savaşmak değil, şartlara göre Şiileri Sünnilere, Sünnileri Şiilere karşı oynamaktır. İran’la ilişkilerin ısınması suretiyle aslında biz, Sünnilere karşı Şiileri desteklemekten ziyade, geçmişe kıyasla iki tarafı birbirine karşı daha etkili bir şekilde manipüle ediyor olacağız. Şii İran’a karşı mücadelemize/kavgamıza bir son vermek, Suudi Arabistan, Mısır, İran Körfezi ve diğer yerlerdeki Sünni müttefiklerimizi yalnız başına bıraktığımız anlamına da gelmez. Aslında onlara güvence vermek için büyük çaba sarf etmeliyiz. Ben bir tavır değişikliğini –bir ittifaktan diğerine geçişi- desteklemiyorum. İran’la bir yumuşama Sünni devletlerle ilişkilerimizi tehlikeye atmak zorunda değil. Aksine, bu durum onları eskisine kıyasla daha dürüst birer müttefik haline getirecektir. Onlarca yıldır Mısır ve Suudi Arabistan’daki Sünni diktatörlükler ABD’yle olan askeri ittifaklarını çantada keklik sayıyorlardı, 11 Eylül saldırılarına yol açan nefret iklimini beslerken dahi. Sünni cihatçılara gelince, onlar zaten bizim kararlı/kendini adamış hasımlarımız. [Yöntem olarak] askeri saldırının, (her nerede bulunabilirse) Sünni ılımlıları desteklemenin ve (İran’la yakınlaşma örneğinde olduğu gibi) yaratıcı diplomasinin bir birleşimiyle onlarla mücadelemizi sürdürmeliyiz.
Yakın Doğu’nun daha onlarca yıl boyunca şiddet ve kaotik bir çatışma içinde kalma ihtimali var, tıpkı 1970’lerden beri Afganistan’ın içinde olduğu durum gibi. ABD-İran eşgüdümü ne kadar artarsa, ABD’nin Ortadoğu’ya daha fazla asker göndermek zorunda kalma ihtimali o kadar azalacaktır. ABD eğer Asya’ya Kayış politikasında gerçekten ciddiyse, o takdirde hedefi, Suriye ve Irak’ı istikrara kavuşturma yükünü taşıması için İran’ın da aralarında olduğu bölgesel güçleri kazanmak/yanına çekmek olmalı.
Dahası var. Nispeten uyumlu bir İran’ın Lübnan’ın güneyinde ve Gazze’de müttefikleri Hizbullah ve Hamas üzerinden problem çıkartmaya daha az meyyal olma ihtimali var. Tahran, el-Kaide virüsü bulaşan Yemen’in İran destekli Husi aşireti tarafından güvenliğinin sağlanmasına da yardım edebilir. Hatta Çin’in gelecekte İran Körfezi’ndeki etkinliğine de karşı koyabilir/etkisizleştirebilir: İran ve Hindistan zaten İran Belucistan’ında bulunan Çabar’da bir Arap Denizi limanı kurmak üzere güçlerini birleştirmiş durumda. Bu liman, gün gelecek Çin ile Pakistan’ın ortak geliştirmekte olduğu yakındaki Gwadar limanıyla rekabet edecektir. Amerikan-İran anlaşması Körfez şeyhliklerinin genel güvenliğini teminat altına alabilir – ABD’yle diyalog içindeki bir İran’ın komşularına karşı askeri açıdan daha az saldırgan bir İran’a dönüşme ihtimali var. Ve daha dostane bir İran, Vladimir Putin’in Ermenistan’ı bir uyduya dönüştürdüğü, zayıflayan Gürcistan’ın yanı başına askeri birliklerini konuşlandırdığı ve enerji zengini Azerbaycan’ı daha yakın bir ilişkiye zorladığı Trans-Kafkaslarda Rus nüfuzunun dengelenmesine yardımcı olabilir.
Bütün bu bahsettiğim konularda ABD İran’ı kullanabileceği gibi İran da rejimini meşrulaştırmak ve böylece yabancı yatırım akışının önünü açmak ve ekonomisini kurtarmak için ABD’yi kullanabilir. Mollaların derin korkusu, Şah’ın akıbetine uğramak, yani temelde ekonomik saiklerle harekete geçecek bir halk ayaklanmasıyla devrilmek. Tabii ki böyle bir ekonomik açılımın İran’daki sertlik yanlısı şahin unsurları cesaretlendirme riski var, ama zamanla ülkeyi daha liberal bir yöne çekme ihtimali daha fazla.
Son olarak ABD-İran yakınlaşmasının ardında kültür tüm gücüyle duruyor. Onlarca yıldır İran’da anti-Amerikancılık geriliyor. Şii İran, kısmen demokratik olup –kara cahil ve kültürel açıdan kısır Vahhabi Suudi Arabistan’a kıyasla- çok daha sofistike, aydınlanmış ve Batılı. Amerikalılar kendilerini Tahran’da Riyad’da olduklarından çok daha rahat hissedeceklerdir.
İran Suudi Arabistan gibi suni bir inşa değil: güçlü bir Pers devleti İran platosunda binlerce yıldır mevcut. Eğer Yakın Doğu gerçekten onlarca yıl sürecek bir kanlı ayaklanmalar dönemine girdiyse Suudi Arabistan’ın zayıflama veya parçalanma ihtimali İran’ınkinden çok daha fazla.
İsrailliler bütün bunları anlamalı. İran Devrimi’ne kadar onların da İran’la gayet faydalı ilişkileri vardı, dolayısıyla onlar İran’ı iyi tanıyorlar. Netanyahu gazetecilere her ne söylerse söylesin, onun ABD-İran yakınlaşmasını ilelebet engelleyebileceğine inandığını hiç sanmıyorum. Ama bunun için bir rüşvet istiyor olabilir: “Tamam, İran’la bir anlaşmaya varacaksın. Karşılığında şimdi bana ne vereceksin? Batı Şeria’da daha fazla yerleşim mi, yoksa daha fazla ve daha ucuz silahlar mı, yoksa daha fazla istihbarat paylaşımı mı?” Eğer Obama yönetimi zekiyse [Netanyahu’ya] istediklerinden en azından bir kısmını verecektir.
Bir düşmanla uzlaşmaya giderken yapılacak son şey dostunu gemiden denize atmaktır – ki böyle bir durum eski düşmanına (ve aslında tüm hasımlarına) sadece ve sadece senin zayıf ve ilkesiz olduğunu düşündürür. ABD ile İran, aralarındaki diplomatik boşluğu/uçurumu kapatmaya çalışırken, ABD’yle daha iyi ilişkilerin aslında ucuz[a mâl] olmadığını İran’ın anlaması sağlanmalı. Bu sebeple Beyaz Saray’ın İsrail ve Suudi Arabistan’a yardım elini uzatıyor gibi görünmesi gerekir. 2015 veya 2016’da Dışişleri Bakanı Kerry, eğer Tahran’a tarihi bir ziyaret gerçekleştirecek olursa, dönüş yolunda Kudüs ve Riyad’a da uğrayacak kadar akıllı/deneyimlidir. Yumuşama (detente), bunun tamamen yadsınması değil, büyük bir politika ayarlamasıdır. Nixon ile Kissenger’ın Çin’le uzlaşması, onları Çin’in can düşmanı SSCB’yle stratejik bir silah paktına varmaktan alıkoymamıştı.
(…) İsrail’e sadakatimiz, onun sadece bir demokrasi olmasından kaynaklanmıyor, aynı zamanda satrancın değerli bir taşı –Ortadoğu’nun kalbinde Amerikan yanlısı askeri bir dinamo- olmasından kaynaklanıyor. (…)
İran’la gelecekte bir yakınlaşma meyvelerini verecekse eğer, [bu süreçte] İran’ın dürüst olması için bir araç olarak İsrail’i savunmalıyız. Ve aynı zamanda ABD’nin İslam dünyasında karşılaştığı baskıların bir kısmından rahatlaması/kurtulması için İsrail’i Batı Şeria’daki yerleşimler konusunda zorlamaya devam etmeliyiz. İletişim devriminin tek, küreselleşmiş bir Müslüman cemaati yarattığı bir dünyada Filistin meselesi, Kuzey Afrika’dan Endonezya’ya kadar Müslümanlar arasında totemik bir önem kazandı. Barış beklentisi çok zayıf olsa da ABD, sürekli Batı Şeria’daki yerleşim faaliyetleri konusunda İsrail yönetimine bilfiil baskı yapmakla meşgulmüş gibi görünmeli.
Eğer Obama akıllıysa, Ortadoğu politikasındaki tarihî değişim fırsatlarının Obama ile Netanyahu arasındaki “kim kimi aşağıladı” dizi filmiyle kösteklenmeyecek kadar çok büyük olduğunu kabul edecektir. Obama, İsrail lobisini de İsrail’i en kararlı bir şekilde eleştirenleri de görmezden gelmeli. Jeopolitiğin mekanik kuralları çok daha önemli. ABD hiçbir zaman Ortadoğu’nun kaosundan kurtulamayacak, ama bölgesel istikrara katkı sağlamak üzere İran’la yeni bir ilişkiye girerse, zaman içinde dikkatini doğuya doğru [yani Çin’e] daha fazla kaydırabilir.


R.KAPLAN - İMPARATORLUĞU SAVUNMA ADINA



İMPARATORLUĞU SAVUNMA ADINA
Robert D. Kaplan (Amerikalı dış politika yazar, Yeni Amerikan Güvenliği Merkezi kıdemli üyesi)
The Atlantic, Nisan 2014

Tercüme: Zahide Tuba Kor

(…)
Tarih boyunca yönetişim ve nispi güvenlik, gerek Batı’da gerekse Doğu’da imparatorluklar eliyle sağlandı. Ara dönemlerde/fetret dönemlerinde anarşi hüküm sürdü.
Ama bugün küresel elit, emperyalizmi tamamen kötü bir şey gibi sunuyor. Oysa imparatorluklar, -etnisite, kabile ve mezhep savaşlarının yol açtığı anarşiyi asgari düzeyde tutmak suretiyle- binlerce yıldır en tehlikesiz yönetim şekli olarak tebarüz etmişti. Emperyalizmle karşılaştırıldığında demokrasi yeni ve belirsiz bir olgudur. Modern tarihin en saygın demokrasileri olan ABD ve Büyük Britanya, aslında uzunca bir dönem imparatorluktular. (…) Anarşi ile tam devlet kontrolü arasında bir yerde duran emperyalizm, aslında gevşek ve kabul gören bir egemenlik şeklidir.
(…) Atina, Roma, Venedik ve Büyük Britanya çağlarının en aydın/lanmacı rejimleriydi. (…) Erken modern dönem imparatorlukları olan Habsburglar ve Osmanlılar, azınlıklara yönelik -Yahudiler de dahil- görece hoşgörü ve himayeleriyle meşhurdular. (…) Habsburgların ardından ortaya çıkan şey, azınlıklara zulmeden ve Nazizmin önünü açan tek etnili devletler ve yarı demokrasilerdi.
Tüm bu imparatorluklar, BM’nin şimdiye kadar sağladığı ve muhtemelen bundan sonra da sağlayabileceği barış ve istikrardan katbekat fazlasını tesis ettiler. Amerikan örneğini de bir düşünün. Bosna ve Kosova’ya insani müdahalede bulunurken Ruanda ve Suriye’ye böyle bir müdahalede bulunmaması Amerikan emperyalizminin [ne zaman] harekete geçip [ne zaman kenarda] beklediğini gösteriyor.
(…)
Bununla birlikte emperyalizmin kötü bir Amerikan dış politikasına yol açtığı eleştirileri de yabana atılmamalı: Asıl problem, emperyalizmin kötü oluşu değil, çok pahalı ve bu nedenle de ABD gibi bir devlet için problemli/tartışmalı bir büyük strateji olmasıdır. Birçok imparatorluk fetihlerin yükü yüzünden çöktü. (…)
Bu nedenle Amerikalılar şunu tartışmalı: Emperyalvari bir dış politika sürdürülebilir midir? (…)
(…)
(…) Obama, (Asya’da Japonya ve Ortadoğu’da İsrail ve Suudi Arabistan gibi) bölgesel güçlerin yerel güç dengelerinin korunmasında ABD’ye daha az bağımlı olmasını istiyor. Ve ABD’nin düşmanlarını, [bu bölgelere] kara birliklerini konuşlandırmak yerine daha ucuz olan insansız hava araçlarının kullanımıyla uzakta tutmak/sindirmek istiyor.
Dışişleri Bakanı Kerry’nin İran ve İsrail-Filistin meselesiyle ilgili enerjik diplomasisi, Ortadoğu’yu düzen içinde tutma ve böylece Asya’ya Kayış politikasını kolaylaştırma noktasında cesurca bir çabaya benziyor.
(…) ama Kissenger’ın aksine Kerry, herhangi bir büyük strateji veya hatta temel bir stratejik anlayışı telaffuz etmedi.
(…)
Herhangi bir başka güç veya güçler kümesi, ABD tarafından sağlanan küresel düzenin bir küçük bir parçasını dahi sağlayamaz. Asya ve Ortadoğu’da olduğu gibi Amerikan hava ve deniz üstünlüğü barışı tesis ediyor. Makul bir şekilde konuşlanmış durumdaki Amerikan askeri gücü, Polonya, İsrail ve Tayvan gibi demokrasileri düşmanların eline düşmekten koruyor. Eğer ABD, kara güçleri yeterli teçhizat ve eğitimden yoksunken tutup da hava ve deniz güçlerinde bir anda azaltmaya giderse, anavatandaki (Amerika’daki) olumsuz yansımalarıyla birlikte dünya çok daha anarşik bir yere dönüşecektir.
Romalılar, Partlar ve Habsburglar dünyanın önemli bir kısmına az da olsa –normal şartlarda sahip olamayacakları- bir emperyal düzen sunduğu için büyük güçlerdi. ABD de hâlihazırda başta dünya ekonomisinin jeopolitik kalpgahı (heartland) olan ve müttefiklerine ev sahipliği yapan Doğu Asya’da benzer bir politika uygulamalı.
Bu, Amerikan ordusunun, kritik önemi haiz bir sivil toplumu bulunmayan karmaşık ve çok nüfuslu İslam ülkelerini tamir/ıslah etmesini hiçbir şekilde gerektirmez. ABD dünyayı gemileri ve uçaklarıyla dolanmalı, ama karada nereye müdahale edeceği noktasında çok dikkatli olmalı. Ancak çok hayati bir ulusal çıkarı tehdit edildiğinde askeri çatışmaları başlatmalı. Bunun dışında müdahalelerini ekonomik teşvikler ve (…) sağlam bir diplomasiyle sınırlı tutmalı.

(…)


R.KAPLAN - NİYE MEARSHEIMER BAZI KONULARDA HAKLI?



NİYE JOHN J. MEARSHEIMER (BAZI KONULARDA) HAKLI?
Robert D. Kaplan (Amerikalı dış politika yazar, Yeni Amerikan Güvenliği Merkezi kıdemli üyesi)
The Atlantic, Ocak/Şubat 2012

Tercüme: Zahide Tuba Kor

[Z.T.K. Kaplan, John Mearsheimer’ın iki kitabı üzerinden çok uzun bir makale kaleme almış. “İsrail Lobisi” (2007) kitabına mesafeli olsa da şaheseri dediği “Büyük Güç Politikalarının Trajedisi” (2001), Chicago Üniversitesinde verdiği “Realizmin Temelleri” dersindeki görüşleri ve geliştirdiği teorik çerçevesi (ofansif realizm) üzerinden Mearsheimer’ın ne kadar önemli bir akademisyen olduğunu anlatmış. Günümüzün büyük güçleri ABD-Çin arasındaki rekabete odaklanmış. Yazının önemli kısımları şu şekilde:]

(…) “Ofansif realizm” doktrini, ABD’yi düşüşten kurtarabilir ve yükselen Çin’in daha evvel görülmemiş meydan okumasını da hazırlayabilir.
(…)
Büyük Güç Politikalarının Trajedisi kitabı, “ebedi barış” fikrinin reddiyle başlar ve saldırıya hazır büyük güçlerle “ebedi mücadele” fikrini savunur. Zira büyük güçler uzun vadede hayatta kalmak için askeri kapasitelerinin ne kadar olması gerektiği konusunda hiçbir zaman tam emin olamazlar. (…)Mearsheimer’a göre bir devletin yönetim şekli pek de önemli değildir: “Çin’in demokratik ve küresel ekonominin ağına düşen bir devlet mi, yoksa otokratik ve otarşik mi olduğu davranışlarını pek de fazla etkilemez. Çünkü demokrasiler de demokratik olmayan rejimler kadar güvenliğe önem verirler.” Gerçekten de demokratik bir Çin, teknolojik olarak çok daha yaratıcı ve ekonomik olarak daha sağlam olabilir - ki bu da sonuçta onun [askeri] yeteneklerini artırmasına ve ordusuna daha çok para harcamasına yol açacaktır. (Bu perspektiften, demokratik bir Mısır, ABD için güvenlik açısında –otokratik Mısır’a kıyasla- çok daha fazla meydan okuyabilir. Mearsheimer ahlaki muhakeme yapmıyor, sadece devletlerin anarşik bir dünyada nasıl birbirleriyle etkileşim içinde olduğunu açıklıyor.)
(…) Hangi ahlaki mesele söz konusu olursa olsun, salt ahlakla açıklanamaz, güç konusu da işin içindedir. Mesela 1990’larda Balkanlarda insanların hayatını kurtarmak için müdahale edebildik, çünkü Sırbistan rejimi zayıftı ve nükleer silahları yoktu. Buna mukabil aynı dönemde Çeçenistan’da haddi hesabı olmayan insan hakları ihlalleri işleyen Rus rejimine karşı biz hiçbir şey yapmadık - tıpkı Kafkaslardaki etnik temizliği durdurmak için hiçbir şey yapmadığımız gibi. Devletler insan haklarına -ancak ve ancak güç arayışlarıyla çelişmediği sürece- odaklanırlar.
(…)
Ofansif realizme göre statükocu güçler yoktur: Tüm büyük güçler, -topraklarını veya nüfuzlarını genişletmekten alıkoyan birtakım engeller ortaya çıksa bile- sonuna kadar saldırgandır.
Mearsheimer okuyucularına “Manifest Destiny” [Z.T.K. 19. yüzyılda ABD’de kıtanın doğusundan batısına kadar genişlemenin mukadder olduğunu ifade eden ideoloji] ofansif realizmden başka nedir diye soruyor. “Gerçekte ABD bölgesel hegemonya peşinde koşmaktaydı ve evvelemirde Amerika kıtalarında [Kuzey ve Güney Amerika kıtalarını kastediyor] yayılmacı bir güçtü”: Avrupalı güçlerden bu toprakları ele geçirmek, yerlileri katletmek ve Meksika’yla bir savaşı kışkırtmak… işte bütün bunları [ABD kendi] güvenliğini sağlama adına yaptı. Yine Mearsheimer, Japonya’nın 19. yüzyılda Meiji Restorasyonunu müteakip bir ulus-devlet olarak [iç] konsolidasyonunu sağladıktan sonra Kore, Çin, Rusya, Mançurya ve Pasifik Adalarına saldırı sicilini ayrıntılı bir şekilde ele alıyor. (…)
(…)
(…) Mearsheimer’a göre devletler, doğru bir şekilde değer temelli dış politikayı arzu etseler de uluslararası sistemin anarşik tabiatı onları kendi çıkarlarına göre davranmaya zorlar. Ofansif realizme kıyasla gerek liberal uluslararasıcılık gerekse yeni muhafazakarlık, Amerikalıların kanını akıtmaya daha fazla meyyaldir. Zira klasik anlamda realizm, bir güçler dengesi tesis etmek suretiyle savaşı engelleme arayışındadır ve bu bakımdan mümkün olan en insani yaklaşımdır. (…)
(…)
Mearsheimer iki kavramı öne çıkarıyor: “sorumluluğu başkasına yüklemek” ve “denizin/suyun hükmünü/gücünü durdurmak”. (…) Ne zaman ki yeni bir büyük güç ortaya çıksa bir veya daha fazla devlet onu kontrolü altına alacaktır. Ama başlangıçta her devlet bu kontrol altına alma işini başkasına havale etmeye çalışacaktır. “Sorumluluğu başkasına yükleme” esasen “dengelemeyi kim yapar” sorusuyla ilgilidir, “dengeleme yapılır mı yapılmaz mı” ile alakalı değildir. İkinci Dünya Savaşı öncesinde İngiltere, Fransa ve SSCB sorumluluğu birbirine yükledi; her biri, Hitler’in şiddetli saldırısı karşısında diğerinin en ağır yükü çekmesi/karşı koyması için çalışıyordu. Bugün de ABD, sessiz sedasız, Asya’da Çin’i kontrol altına almak üzere Japonya ve Hindistan’ı askeri kapasitelerini geliştirmeye teşvik ediyor ama sonuçta sorumluluk yükleyebileceği herhangi bir devlet de yok. Mearsheimer bu yüzden tam on yıldır Çin’e odaklanmamız lazım diyor.
“Denizin/suyun hükmünü/gücünü durdurmak” kavramına gelince, Mearsheimer “geniş su kaynakları önemli güç projeksiyonu problemlerine yol açan aşılması zor engellerdir” diyor. Çok büyük donanmalar ve hava kuvvetleri inşa edilebilir ve askerler köprü başlarına ve hava meydanlarına nakledilebilir; ama büyük kara güçlerini denizden fethetmek zordur. Bu yüzden ABD ve İngiltere diğer büyük güçlerin istilalarına nadiren uğramışlardır. Yine bu yüzdendir ki ABD Avrupa veya Asya’daki herhangi bir toprak parçasını kalıcı olarak fethetmeye neredeyse hiç yanaşmamış ve İngiltere de Kıta Avrupa’sını tahakkümü altına almaya hiçbir zaman çalışmamıştır. Bu nedenle “Amerikan dış politikasının temel amacı”, sadece “Batı Yarımkürede bir hegemon olmak” ve Doğu Yarımkürede benzer bir hegemonun ortaya çıkışını engellemektir. Yani ABD’nin asıl rolü, “denizaşırı dengeleyicilik” rolüdür: Avrasyalı bir hegemonun yükselişini dengeleme ve ona engel olmak için son çare olarak savaşa girme. Mearsheimer’ın tavsiyesi şudur: öncelikle sorumluluğu başkasına yüklemeye çalışmak iyidir ve ancak kesinkes bir zorunluluk haline geldiğinde son anda bir savaşa girilebilir.
Mearsheimer bana dedi ki ABD, İkinci Dünya Savaşı’na çok geç girmekte haklıydı; bu sayede SSCB’den daha az “kan bedeli” ödedi. “Müttefiklerin Normandiya’ya asker çıkardığı günden evvel, Almanlar doğu cephesinde can kayıplarının %93’ünü vermişlerdi bile” ve “[bu vakte kadar] SSCB’nin yaşadığı yıkım, Soğuk Savaş sırasında ABD’nin işini kolaylaştıracaktı/yardımcı olacaktı.”
Mearsheimer’a “Denizaşırı dengelemenin yeni izolasyonculuktan farkı nedir?” diye sorduğumda şu cevabı verdi: “İzolasyoncular, Batı Yarımküre dışında birliklerimizi konuşlandırmaya değecek herhangi bir yer olmadığına inanır. Ama denizaşırı dengeleyiciler, herhangi bir başka hegemonun egemen olmasına kesinlikle izin verilmemesi gereken 3 kritik alan olduğu kanaatindedirler: Avrupa, Körfez bölgesi ve kuzeydoğu Asya. İşte bu nedenle İkinci Dünya Savaşı’nda Nazi Almanya’sı ve Japonlarla savaşmak önemliydi. Amerikan tarihi gösteriyor ki biz izolasyoncu veya dünyanın şerifi değil, denizaşırı dengeleyicileriz.” Mearsheimer’a Obama yönetiminin Libya’ya yönelik kısmen ilgisiz/çekingen politikalarını ve bunun sorumluluğu başkasına yüklemenin iyi bir örneği olup olmadığını sorduğumda şu cevabı verdi: “Bu örnekte [perde] arka[sın]dan yönetme politikasının temel problemi, ABD’nin Avrupa’daki müttefiklerinin bu işi etkili bir şekilde yapabilecek askeri kapasiteden mahrum olmaları… Eğer, tıpkı Ruanda’da olduğu gibi, burada da gerçekten bir kitlesel kıyım yaşanmak üzere olsaydı, o takdirde Libya’ya müdahaleye istekli olabilirdim. Ama durum Libya’da daha karışık/bulanık.”
(…) Çin’le bir mücadele bizi bekliyor. “Çinliler iyi birer ofansif realisttir, bu nedenle Asya’da hegemonya arayışına gireceklerdir.” Çin statükocu bir güç değildir. Tıpkı ABD’nin Geniş Karayip Havzasında egemen olduğu gibi, Çin de Güney Çin Denizi’nde benzer bir arayışa girecektir. “Giderek güçlenen bir Çin’in ABD’yi Asya’dan çıkartmaya çalışma ihtimali yüksektir, tıpkı ABD’nin Batı Yarımkürede Avrupalı güçlere yaptığı gibi.”
(…)
Bu satırların [“Büyük Güç Politikalarının Trajedisi” kitabını kastediyor] yazılmasının üzerinden 10 yıl geçti ve Çin ekonomisi Japonya’yı geçerek dünyanın ikinci büyük ekonomisine dönüştü. Savunma harcamaları 2001’de 17 milyar dolarken 2009’da 150 milyar dolara yükseldi. Daha dikkat çekici olan ise Çin’in askeri modernizasyon hamleleri. (…) Ve on yılı aşkın bir süredir Çin ordusu, bir Sovyet işgalini püskürtmekten veya içerideki bir kargaşayı kontrol altına almaktan ziyade, artık Doğu Asya’da Amerikan birliklerini nasıl mağlup edilebileceğine odaklanmış durumda. Bu, hiçbir Amerikan yönetiminin uygun bir şekilde cevap üretemeyeceği stratejik bir sürprizdi.
(…) Center for Strategic and Budgetary Assessments’ın başkanı Andrew F. Krepinevich, Batı Pasifik uluslarının yavaş yavaş Çin tarafında “Finlandiyalaştıklarına” inanıyor: Görünüşte bağımsızlıklarını sürdürseler de sonunda Pekin’in koyduğu dış politika kurallarına göre hareket eder hale gelme ihtimalleri var. Ve ABD, Ortadoğu dikkatini dağıtmaya devam ettikçe, –dünya donanmaları ve hava kuvvetleri ile küresel ekonominin coğrafi kalbi olan- Doğu Asya’da yaklaşmakta olan bu hakikat karşısında daha fazla telaşlanacaktır.
(…)
Mearsheimer’ın uluslararası ilişkiler teorisi, onun Irak’a yönelik her iki saldırıyı da doğru bir şekilde değerlendirmesini sağladı. İyi bir denizaşırı dengeleyici olarak Mearsheimer Birinci Körfez Savaşı’nı destekledi. Zira Irak’ın Kuveyt’i işgal ederek Körfez’in muhtemel bir hegemonuna dönüşme çabası Amerikan askeri mukabelesini meşrulaştırıyordu. Üstelik (…) ABD Irak ordusunu kolayca yenebilirdi de. (…) 2003’teki işgal ise denizaşırı dengelemeyle meşrulaştırılabilir değildi. Zira Irak zaten kontrol altında tutulmaktaydı ve Körfez’in hegemonu olabilecek durumda değildi. Mearsheimer yeni savaşın hiç de iyi bir fikir olmadığı görüşündeydi. (…) [İşgalden evvel] New York Times’ta 33 akademisyenle yazdıkları makalede şuna işaret ediyordu: “Kolayca kazansak bile makul/inandırıcı bir çıkış stratejimiz yok. Irak o derece bölünmüş bir toplum ki ABD kendi ayakları üzerinde durabilir bir devlet inşa etmek için Irak’ı çok uzun yıllar işgal altında tutmak ve ülkenin güvenliğini sağlamak zorunda kalacaktır.”
Mearsheimer sadece Irak Savaşı’na değil, denizaşırı dengelemenin “tam zıt kutbu” olan neoconların bölgesel dönüşüm vizyonuna da karşı çıktı. Arap dünyasının demokratikleşmesine karşı değildi; ama ona göre bu, Amerikan birliklerinin Irak ve Afganistan’a konuşlandırılmasıyla yapılmaya kalkışılmamalıydı, [demokratikleşme] bu yöntemle başarılamazdı. Mearsheimer şimdi de İran’a yönelik bir saldırının bir kez daha dikkatleri -Doğu Asya’da Çin meydan okumasıyla baş etmekten- dağıtacağını düşünüyor. İran’a açılacak bir savaş Tahran’ı daha fazla Çin’in kollarına itecektir.
(…)
(…) ABD ile İsrail arasındaki sözde özel ilişkiler, Washington’ı Ortadoğu’nun problemlerine daha da bulaştırarak denizaşırı dengeleme ilkesiyle çelişecektir. Özel ilişkileri destekleyenler, İsrail’in istikrarsız otoriter devletlerin ortasında istikrarlı bir demokrasi adası olduğunu mütemadiyen dillendirerek bunu meşrulaştırmaya çalışıyorlar; ama Mearsheimer’a göre [rejimin şekli gibi] dahili özellikler [dış politika söz konusu olduğunda] büyük ölçüde konu dışıdır.
(…) ona göre [İsrail] lobisi Amerikan tarihinde bir “anomali”dir. (…)
(…)
Her şeye rağmen İsrail Lobisi kitabı inkâr edilemez temel bir gerçeği içeriyor: ABD ve İsrail, devletlerin ekseriyeti gibi, birbirinden farklı bazı çıkarlara sahipler - ki bu da kaçınılmaz olarak kalıcı herhangi bir özel ilişkiyi olumsuz etkiliyor. Zira her iki devletin bilhassa güvenlik şartları birbirinden çok farklı. Bir kere ABD okyanuslarla korunan kıta ölçeğinde bir devletken İsrail dünyanın öte tarafında düşmanlarla çevrili küçük bir devlet. İki devletin coğrafi şartları bambaşka olduğundan jeopolitik çıkarları hiçbir zaman tam anlamıyla örtüşemez. (İran’ın nükleer programı İsrail için, ABD’ye kıyasla, çok daha acil bir tehdit.) Mearsheimer diyor ki “İsrail’in bir demokrasi olması önemli olmakla birlikte bu, özel ilişkilerin koşullarını meşrulaştırmak için yeterli değildir. İsrail’e sıradan bir devlet gibi muamele etmeliyiz, tıpkı İngiltere veya Japonya’ya muamelemiz gibi.”
Mearsheimer ve Walt’un temel rahatsızlığı özel ilişkilerde koşulluluk ilkesinin olmaması. (…) Onlarca yıldır ABD’nin İsrail’e ekonomik ve askeri yardım olarak 180 milyar dolardan fazla bir kaynak aktarması (…) ve bunun karşılığında da –Filistinliler büyük tavizlere yanaşsa dahi– en basit müzakere konularında bile –İsrail’in Batı Şeria’da yerleşim inşasını ancak 90 günlüğüne durdurabilmek gibi– zar zor bir ilerleme kaydedilebilmesi affedilemez/hoş görülemez. (…)
(…)
Mearsheimer ve Walt, İsrail ile Arap devletleri arasında çok daha dengeli bir politika yürüten Başkan Eisenhower’ın Ortadoğu politikasını destekliyorlar. [1956 savaşındaki politika 1967 Savaşı’nda da uygulanmalıydı diye düşünüyorlar] (…) İsrail’in seçim sisteminin –herhangi bir toprak tavizine karşı çıkan küçük sağ partilerin dahil olduğu- zayıf hükümetlerin kurulmasına yol açtığı düşünüldüğünde, İsrail’in bir apartheid toplumuna dönüşmesini önlemenin belki de tek yolu, Amerikan başkanlarının Eisenhover’vari bir yaklaşım benimseyerek İsrail’i Batı Şeria’nın önemli bir kısmından çekilmeye zorlamasıdır.
(…)
Üstelik, Ortadoğu’da kireçleşmiş durumdaki merkezi otoriteye karşı isyan, uzun vadede daha liberal rejimlerin ortaya çıkması bakımından faydalı olmakla birlikte, kısa ve orta vadede daha kaotik ve daha popülist rejimler doğurabilir ve bu da İsrail için daha az değil daha fazla güvenlik problemi yaratacaktır. İsrail’in toprak tavizi vermekteki isteksizliğinin maliyeti azalmayacak, aksine daha da artacaktır.

(…) 

R.KAPLAN - NÜKLEER BİR İRAN’LA YAŞAMAK



NÜKLEER BİR İRAN’LA YAŞAMAK
Robert D. Kaplan (Amerikalı dış politika yazar, Yeni Amerikan Güvenliği Merkezi kıdemli üyesi)
The Atlantic, Eylül 2010

Tercüme: Zahide Tuba Kor

(…)
Kissenger Nuclear Weapons and Foreign Policy kitabında diyor ki nükleer silah elde ederek bir devlet, herhangi bir yeri istila etmeksizin veya savaş ilan etmeksizin bölgesel veya kürese güç dengelerini değiştirebilir hale gelir. Düşünün ki İran nükleer kapasitesini geliştirdi – ki uygulanan yaptırımlara ve İsrail’in önalıcı askeri saldırı tehdidine rağmen bunu gerçekleştirebilir gibi görünüyor. Nükleere sahip bir İran, devrimci bir güç olan eski SSCB gibi bir tehdit olabilir mi? Daha geniş ölçekte ABD, statükoyu değiştirmek için nükleer silah elde etme arayışındaki İran, Kuzey Kore ve diğer muhtemel devrimci güçlerin teşkil ettiği tehditle nasıl mücadele etmeli/başa çıkmalı?
Kissenger’ın statükocu güçlerin devrimci güçlere nasıl muamele etmesi gerektiğine dair 1957’deki analizi, maalesef ki günümüz İran’ı için de geçerli gibi görünüyor: “[statükocu güçlerin] içgüdüleri, devrimci gücü, -aşina oldukları ve kendilerine ‘doğal’ gelen- meşru çerçeveye dahil etme arayışına sürükler.” [Statükocu güçler] Müzakereleri, ortaya çıkan farklılıkları idare etmek için tercih ederler. Ancak problem şu ki devrimci bir güç için müzakere, -statükocu güçlerin bizden inanmamızı istedikleri gibi- “başlı başına gerilimi düşürmenin bir işareti” değil, sadece zaman kazanmaya dönük bir taktiktir. Normal devletler için bir anlaşma, hukuki ve ahlaki ağırlığı olan bir şeyken; devrimci güçler için anlaşma, müzakereleri devam eden mücadelede bir taviz aşamasından ibarettir. (…)
Kissenger bana dedi ki, “İran, nükleer silah peşinde koşmak suretiyle gerçek gücüyle orantılı olmayan bir bölgesel role kavuştu ve BM Güvenlik Konseyine başarılı bir şekilde meydan okuyarak bunun psikolojik sonuçlarından daha fazla kazanım sağlıyor.” Bununla birlikte Kissenger İran’ı -her ne kadar “Ortadoğu düzenine ideolojik ve askeri olarak meydan okusa da- 1950’lerin SSCB’siyle “aynı büyüklükte” bir tehdit olarak görmüyor. ”
“Nükleer bir İran çevrelenebilir/kontrol altına alınabilir mi?” diye sorduğumda Kissenger, “öncelikle nükleer bir İran’ın ortaya çıkmasını engellemek için çok sert tedbirler almak gerekir” dedi ve ekledi: “ABD’nin düşüneceği farklı caydırıcı denklemler var: İran’a karşı İsrail, İran’a karşı Sünni Araplar, İran’a karşı kendi [içerideki] muhalifleri ve İslam’a karşı Batı. İran’ın nükleere doğru gitmesi halinde bu dinamikler birbiriyle etkileşime geçecekler ve bu da Ortadoğu’daki mevcut krizlerin sıklığının çok daha fazla artmasına yol açacak.”
Şimdiye kadar İran “bir [ulvi] davadan bir devlete/millete dönüşmek için [eline geçen] gerçek fırsatı” değerlendirmeyi reddetse de Kissenger bana dedi ki, İran’ın gerçek stratejik çıkarı “bizim çıkarımızla paralel gitmeli”. Mesela İran, Rusya’nın Kafkaslar ve Orta Asya’daki nüfuzunu sınırlandırmak istemeli, keza Taliban’ın komşusu Afganistan’daki nüfuzunu da; yine Irak’ta istikrarı kabul etmeli ve Sünni Arap dünyasında barışçıl bir denge gücü olarak hizmet etmek istemeli.
Ben de aynı görüşteyim. Zira 11 Eylül saldırılarının failleri Suudi Arabistan’dan BAE’ye, Lübnan’dan Mısır’a Sünni Araplardı; Sünnilerin Amerikan ve İsrail çıkarlarına yönelik düşmanlığı belirgin bir problem olarak kaldığı müddetçe ABD -teorik olarak- Ortadoğu’da güçlenen Şii rolünü memnuniyetle karşılamalı, tabii eğer İran kısmi bir siyasi dönüşüme girerse. Demografik, kültürel ve diğer göstergelerin tümü İran’da orta ve uzun vadede olumlu bir ideolojik ve felsefi değişime işaret ediyor. Bu öngörüyle birlikte, İran’ın nükleer programını saf dışı bırakmaya dönük herhangi bir askeri çabanın yüksek maliyeti ve başarı ihtimalinin düşüklüğü göz önüne alındığında, nükleer bir İran’ın çevrelenmesi/kontrol altında tutulması ABD açısından en makul politika diyebiliriz.
Bu çevreleme politikasının başarısı bir dizi bölgesel faktöre bağlı. Ama bunun olmazsa olmaz şartı, ABD’nin nükleer silahı olan bir İran’a karşı her türlü politikasında inandırıcı bir askeri harekât tehdidinin altını ısrarla çizebilmesidir. Kissenger’ın da bana dediği gibi, “Ben ABD’nin İran hakkında aldığı her ne tedbir varsa bunları sürdürmesini istiyorum.” (…)
Kissenger şahsi tecrübelerinden gayet iyi biliyor ki iç siyaset ABD’nin bu tarz riskleri alma istekliliğini azaltır. Sınırlı savaşlar (siyasi nedenlerle her çeşit silahın kullanıma hazır hale getirilmediği savaşlardır) hep Amerikalılara zor gelmiştir. Kissenger bana dedi ki “Kitabımı ABD’nin hedeflerini kısmen gerçekleştirdiği, sınırlı bir savaş olan Kore Savaşı’nın ardından kaleme aldım. Kitabın yayınlanmasından bu yana Vietnam’da sınırlı bir savaş yaşadık ve Amerikan toplumunun bir kesimi ABD’nin ruhunu arındırmak için bu savaşın kaybedilmesini istedi. Daha küçük ölçüde de olsa aynısı Irak örneğinde de yaşandı. Bu yeni bir tecrübe. Bir savaş sadece çıkış stratejisi için verilmez.” Yani Kissenger’ın vardığı sonuç şu: “ABD kazanabileceğinden emin olmadığı bir savaşa artık giremez.”

(…)



R.KAPLAN - REAGAN GİBİ OL



REAGAN GİBİ OL
Robert D. Kaplan (Amerikalı dış politika yazar, Yeni Amerikan Güvenliği Merkezi kıdemli üyesi)
The Atlantic, Ocak 2010

Tercüme: Zahide Tuba Kor

İran, Soğuk Savaş’ın son safhasındaki Doğu Avrupa misali. (…) ABD şu anda Irak ve Afganistan’da 200 bin askeriyle eli kolu bağlı olsa da İran zamanımızın uyarı işareti/dikkat çeken meselesi olacağa benziyor.
1980’lerin başında Polonya’daki Dayanışma Hareketi, Avrupa’nın haritasını değiştirecek olan Berlin Duvarı’nın yıkılmasına katkıda bulunan bir kıvılcımdı. İran’da yeni bir rejimin [ortaya çıkışının da] Ortadoğu için bundan aşağı kalır bir etkisi olmayacaktır: Irak’ta gerek siyasi gereke güvenlik şartları üzerinde olumlu ve çok önemli/merkezi bir etkisi olacak, Suriye’yi hakiki bir ılımlılığa itecek, Hizbullah’ın zayıflatılmasına yardım edecek ve İsrail-Filistin barış anlaşmasına giden yolu kolaylaştıracaktır. Daha geniş ölçekte, Kuzey Afrika’dan İndus’a kadar Ortadoğu’nun dört bir yanında demokratik eğilimleri filizlendirecek ve böylece bölgedeki rejimleri ve halkları kendi iç meselelerine odaklanmaya zorlayarak radikalizmi zayıflayacaktır.
Demokratik ve Şii bir İran, Suudi kaynaklı Sünni Vehhabi aşırıcılığa karşı bir denge oluşturacaktır. Ve bu tarz rejim değişikliklerine dair haberlerin [yayılmasının] kolayca bastırılamayacağı /engellenemeyeceği küreselleşen dünyada [bu süreç] Venezüella ve Çin gibi benzer otokratik ülkelerin liderlerini endişeye sevk edecektir. Aşikâr ki petrol zengini olan hem Hazar Denizi’yle hem de İran Körfezi’yle sınırı olan İran, şu anda Büyük Ortadoğu’nun coğrafi ekseni/merkezi olmanın çok çok ötesinde Avrasya’nın merkezi sahnesini de oluşturuyor.
İran rejiminin dini bir teokrasi olma özelliği giderek aşınıyor. (…) İslam Cumhuriyeti’nin kaderi her ne olursa olsun, öyle görünüyor ki Ali Hamaney İran’ın son ruhani lideri olabilir. Gerisini tahmin etmek zor. 1905’te Rus Çarlığındaki proleter ayaklanma 12 yıl boyunca rejim değişikliğine yol açmadı. Polonya’da Dayanışma Hareketinin yükselişi ile komünist olmayan hükümet arasında bir on yıllık boşluk/aralık vardı. (…) Bu yüzden Batı’daki bizler, 2010’un İran’da karşı-devrim yılı olmasını ümit etsek de gerçekte ne olup bittiğini bilemeyiz: Bu devrimci sapma noktaları, istihbarat servislerini dönemecin/virajın çok gerisinde bırakan bir sürü soyut faktöre bağlıdır.
İran’ın nükleer tesislerine yönelik askeri bir saldırı sadece hesapları daha da karmaşıklaştıracaktır. Teorik olarak bir dizi tesise yönelik başarılı bir saldırı, eğer görece az sivilin ölümüne yol açarsa, rejimi daha da zayıflatabilir. Ama yılan hikayesine dönen bir saldırı olması halinde İran milliyetçiliğini kabartıp bir cankurtaran vazifesi görerek rejimin ömrünü uzatabilir - tıpkı Saddam Hüseyin’in 1980’de İran’a açtığı savaşta olduğu gibi. Böyle bir saldırı, nükleer programı geriletebilir, ama daha büyük ödül sayılabilecek rejim değişikliği için bir felakete dönüşebilir. Ama farklı bir rejime sahip nükleer bir İran, nükleer bir Hindistan’dan daha az tehlikeli olmayabilir.
Bu rejim bir ay veya bir on yıl daha devam ederse Başkan Obama ne yapacak? Başkanlığının ilk yılında Nixon’cu yumuşama yaklaşımını uygulamaya kalkıştı: görüşme, arka kanallardan birlikte çalışma, iki yönetimi sadece ulusal çıkarlar temelinde müzakereye oturtma. Bu yaklaşım başarısız olmuşa benziyor – [yaklaşımın] pek bir anlam ifade etmemesinden ziyade kendi içinde bölünmüş durumdaki İran rejiminin yeterince karşılık verememesinden dolayı... Bu da bizi Reagan yaklaşımına götürüyor: Reagan’ın Gorbaçov’la yaptığı gibi, geniş kapsamlı görüşmelere açık ol, ama İran sistemini meşrulaştırıcı hiçbir şey yapma. Ve müzakereler boyunca demokrasi söylemini benimse. Tıpkı göstericiler gibi Washington’ın tarihin aynı safında olduğu açıkça ortaya konmalı, ama iktidardakilerle müzakere kapılarının açık olduğu da belirtilmeli. Ve Amerikan desteğini açıkça ortaya koymak (böylece rejimin en temel komplo teorilerine hitap etmek) suretiyle göstericileri zayıflatma riskinden kaçınmak için de Obama demokrasiden sadece genel olarak söz etmeli. Yani evrensel değerler dilini kullanmalı. (…)

Kontrol bizim elimizde değil. Ama muhteşem bir şey başlamış durumda: Bu, Enver Sedat’ın Kudüs ziyaretinden bu yana Ortadoğu’daki en olumlu gelişme. Sedat’ın jesti Mısır ile İsrail arasında sadece soğuk bir ikili barışa yol açarken, İran’daki Yeşil Devrim’in gerçek bir İslami Islahatı/Reformasyonu tetikleme ihtimali var.