göç etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
göç etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Ocak 2025 Cuma

Z.T.KOR İLE GÖÇ VE GÖÇMENLİK MESELESİ ÜZERİNE BİR SÖYLEŞİ

 

ZAHİDE TUBA KOR İLE GÖÇ VE GÖÇMENLİK MESELESİ ÜZERİNE BİR SÖYLEŞİ

Vefa dergisi, Kış 2025, sayı 25, sf. 4-11

Söyleşiyi yapan: Melih Sâdık Küçüker


NOT: Blogda yer alan 900 küsur http://ortadogugunlugu.blogspot.com.tr/2018/01/bu-blogda-neler-var.html linkinden toplu olarak ulaşabilirsiniz.

Blogdaki şahsıma ait bütün yazı, tercüme, fotoğraf ve infografikleri ancak kaynak göstermek şartıyla kullanabilirsiniz.

Hocam öncelikle röportaj teklifimizi kabul ettiğiniz için çok teşekkür ederim. Son haftalarda Filistin’den Lübnan’a da sıçrayan İsrail soykırım ve vahşeti olası göç dalgalarını da gündeme getirirken ülkemiz Lübnan’da yaşayan Türk vatandaşları adına başarılı bir tahliye operasyonuna imza attı. Anadolu topraklarında göçmenliğin nasıl bir tarihi tecrübesi var?

Anadolu, tarih boyunca göç yolları üzerindedir; hem göç almış hem göç vermiş hem de geçiş ülkesi olmuştur ve bu vasfı, coğrafya kader olduğundan değişmeyecektir. 

Rusların 1783’te Kırım’ı ilhakıyla coğrafyamıza göç dalgası başlar. Daha sonra Boşnaklar, Pomaklar; Girit, Mora, Epir, Sakız, Teselya Müslümanları; Romanya, Bulgaristan ve Karadağ Müslümanları gelirler. Bunların hepsi Türk değil, bir kısmı Balkanların Müslümanlaşmış Slav halklarıdır. Ayrıca Macar ve Polonyalı mülteciler de gelir. Osmanlı-Rus Savaşı sonucunda Gürcüler, Çerkezler, Dağıstanlılar, Azeriler göç eder. 1880’lerden itibaren Rus Çarlığı’ndaki pogromdan kaçan Aşkenaz Yahudiler gelir. 1912-1913 Balkan Savaşlarında Arnavut, Makedon ve Bulgar Müslümanlar göçer. Daha ilginci, 1917 Bolşevik Devrimi sonrası devrik Çar ailesinden hayatta kalanların İstanbul’a sığınmasıdır. Lozan’dan sonra nüfus mübadelesiyle Batı Trakya dışındaki Müslümanlar Yunanistan’dan Türkiye’ye gelir; İstanbul dışındaki Rum nüfus da Yunanistan’a göçer. 

Kısaca Osmanlı’nın toprak kayıplarıyla içeri 5 milyon Müslüman akarken Birinci Dünya Savaşı’nın etkisiyle 2 milyon Hristiyan nüfus (Ermeniler, Rumlar) dışarı çıkar. Öyle ki tarihte ilk defa Anadolu dini bakımdan bu kadar Müslüman, etnik bakımdan da bu kadar Türk ve Kürt olur. Bu arada Osmanlı, Balkanlar ve Kafkaslardan göçenlerin bir kısmını Suriye coğrafyasına yerleştirir. Anadolu’da kalanlara biz bugün Türk diyor, Suriye’ye yerleştirilenleri Arap sayıyoruz; halbuki kökenler aynıdır. 

20. yüzyıl boyunca Balkan ülkelerinden göçler devam eder. Almanya’da Nazilerin yükselişiyle Almanlar ve Yahudilerden İstanbul’a göç olur. Doğu Türkistan komünist Çin’in kontrolüne geçtikten sonra 1950’lerde bugüne kadar süren Uygur göçleri başlar. İran’da 1979 Devrimi sonrası Humeyni rejiminde yaşamak istemeyenler gelir. Sovyet işgali nedeniyle 1980’lerde Afganlar ülkemize sığınır. 1990’larda Bosna ve Kosova savaşları sırasında Boşnak ve Arnavut göçü yaşanır. 1991 Körfez Savaşı akabinde Irak’ın kuzeyinde ve güneyinde çıkan isyanı Saddam Hüseyin’in ordusu bastırmaya kalktığında büyük bir Iraklı Kürt nüfus sınırımıza gelir. Kısaca, çevre coğrafyalarda her ne zaman savaş ve istikrarsızlık yaşansa İstanbul ve Anadolu ana göç istikametlerinden biri olur. Kimisi savaştan sonra ülkesine geri döner, kimisi Avrupa’ya veya başka ülkelere gider; kimisi de ülkemizde kalır.

Ayrıntılı bilgi için bkz. Bekir Berat Özipek ve Faik Tanrıkulu’nun Geçmişten Günümüze Türkiye’de Göç ve Suriyeli Sığınmacılar: Algılar, Olgular ve Gerçekler (Nobel, 2021)

 

Peki savaşlardan kaçıp ülkemize sığınan bu göçmenlere yerel halkın tepkisi nasıl olmuş?

Kapılarını açıp her türlü yardımı yapanlar olduğu gibi, onları devletin ve halkın sırtında bir yük görüp çekip gitmeleri için eziyet çektirenler de olmuş. Aslında tepki türleri her devirde ve her coğrafyada benzerdir. Durumu çarpıcı bir şekilde ortaya koyan Samiha Ayverdi’nin Hey Gidi Günler Hey (sf.83) kitabından bir alıntıyı paylaşayım. “Balkan Harbi sırasında İstanbul’a akın eden muhacir kafileleri onların neslinde öylesine menfi bir imaj meydana getirmiş olmalı ki soğuk kış günleri camilerde yer gösterilen bu diyar gariplerine bir nazar-i merhamet dahi fırlatmadan ‘Bitli muhacirlerin, sümüklü çocukların etrafı kirletmesine kim izin vermişse cezalandırılmalı. Sanki İstanbul’dan başka gidecek yer kalmamış gibi buraya doluştular. Şu muharebe bir bitse de hepsi yerli yerine dönseler, etrafımız da onlardan temizlerse’ diyorlardı.” Balkan göçmenlerinin Türkiye’de doğmuş sonraki nesillerinden bile okulda veya mahallesinde dışlamayı tadanlar olmuş. Ama nihayetinde bu ülkenin bir parçası haline gelmişler. Daha ilginç olan, İstiklal Harbi’nde kendi babaannemin yaşadığı Aydın’a Yunan ordusu girerken ve etrafı ateşe verirken Menderes Nehri’nin bir tarafındaki ahali öbür tarafına kaçmış. Dul kalan ninem de iki küçük çocuğuyla kaçanlardanmış. Nehrin öte tarafındaki varlıkları beklenenden uzun sürdüğü ve sokaklarda kaldıkları için yerel ahali şöyle sayıklar olmuş: “On günler yetmedi, bitli muhacirler gitmedi.” Hâlbuki ikisi de Aydın’ın kendi ahalisi. 

Yani şunu görüyoruz: Göçmenin sadece yabancısı değil, yerlisi de -eğer kalış süresi uzarsa- rahatsızlık uyandırıyor. Bu sürenin on yıl olması gerekmiyor, babaannemin örneğinde on günler bile yetiyor. Kahramanmaraş depremlerinden sonra da bazıları depremzedeleri bağrına basıp kendi evini, eşyasını, her şeyini paylaştı; bazısı ise doğrudan veya dolaylı metotlarla geri dönmeye zorladı, kaçırttı. Böyle acı hikayeleri depremzedelerden dinledim. Kısaca, misafirliğin kısası makbul sayılıyor, uzadıkça huzursuzlukları tetikliyor. 

Yüzyılın başından itibaren ulus devletlerin çoğalması ile birlikte zihinlerde Suriyeli, Ürdünlü, Lübnanlı gibi kimlik kalıpları oluştu. Halbuki bu ülkelerde birçok mülteci kampları ve göçmenler de bulunuyor. Arap coğrafyasındaki göçmen hareketlilikleri ulus devletler için bir kimlik çatışmasına sebep oluyor mu? 

Aslında ulus-devlet dense de Ortadoğu uluslaşmamış bir devletler sistemidir. Çizilen sınırların içine farklı kimlikler dayatılsa da bunların çoğu sunidir. Ama devletler sistemi kalıcılaşırken suni kimlikler de yerleşti tabii ki. Ortadoğu, -tıpkı Anadolu gibi- mültecilerin ve göçmenlerin hem kaynağı hem geçiş yolu hem de nihai varış noktasıdır. Bu göç hareketliliği, bölgenin siyasi, iktisadi ve toplumsal yapısını/kaderini etkiler. 20. ve 21. yüzyılda en çok mülteci alan ülkeler Suriye, Ürdün ve Lübnan; en çok ekonomik göçmen alan ise Körfez’dir. Mesela Ürdün’de nüfusun yarıdan fazlası mültecidir (Filistinli, Iraklı, Suriyeli); ama Filistinlilerin çoğuna Ürdün vatandaşlığı verilir. Lübnan nüfusunun 2023 itibarıyla dörtte biri mültecidir (Filistinli, Suriyeli) ve mülteciler istenmediğinden çekip gitmeleri için gayriinsani şartlarda yaşamaya mahkûm edilir. Suriye de 20. yüzyılın başından itibaren Ermeni, Asuri, Çerkez, Kürt, Filistinli, Iraklı vd. mültecilere sığınak olur; öyle ki savaştan evvel 2007’de dünyada en çok mülteci barındıran ikinci ülke konumundaydı. 

Aynı zamanda bölgede sadece savaşlar değil, baskıcı rejimlerin varlığı ve zulümleri yüzünden de Ortadoğu ülkeleri birbirine veya dışarıya bolca göç verir. Mesela Baas rejiminden kaçan muhalif Suriyeliler 1960’lardan itibaren Lübnan, Ürdün, Mısır, Körfez ve Batı’ya göçer. Veya Mısır’da Müslüman Kardeşler mensupları 1950’lerden itibaren Körfez ülkelerinde kendilerine hayat alanı bulur. Özellikle akademisyen ve profesyonel meslek sahibi bu göçmenler, gittikleri yerin kalkınmasında önemli roller oynadıkları gibi, siyasi fikirlerini de taşıyarak siyasetin yasak olduğu kraliyet rejimlerinde yerli muhalif unsurların doğuşuna zemin hazırlarlar ve bu bağlamda kimlik çatışmasından ziyade fikri uyanışa vesile olduklarından zaman içinde bir kısmı, rejimler tarafından tehdit olarak algılanır. 

Göçmen hareketliliğinin kimlik çatışmasına yol açtığı en çarpıcı örnek Lübnan’dır; bu da siyasi sistemin 1932 nüfus sayımı esas alınarak mezhepler temelinde şekillenmesinden, yani kimlik siyasetinden kaynaklanır. Filistinli mültecilerin varlığı nüfus dengelerini Sünni Lübnanlılar lehine değiştirdiği ve mülteci kampları İsrail’e karşı direnişin merkezine dönüştüğü, bu da İsrail’in saldırılarını tetiklediği için özellikle Hristiyanların öfkesini çeker. Mültecilerin varlığı ve direnişi -Lübnan içi çözümsüz meselelerin ve Lübnanlı aktörlerin kendi kimlik mücadelelerinin de etkisiyle- 1975’te iç savaşı, 1982’de İsrail işgalini tetikler. Lübnan’ın kendi özgün şartları ve bölünmüşlüğü, mültecilerin varlığını bir tehdit kaynağına dönüştürür.

Buna mukabil kurulduğunda oldukça geri haldeki Ürdün’ü ve Körfez ülkelerini modern devletlere dönüştürenler, başta Filistinli mülteciler olmak üzere göçmenlerdir. Filistinliler Arapların en eğitimli ve çalışkan kesimi olup gittikleri yerin kalkınmasında önemli roller icra etmişti. Önemli bir not da düşmek isterim: Mülteciler, genellikle bir güvenlik tehdidi, bir çatışma kaynağı olarak sunulur. Oysa can tehlikesi altında her şeylerini geride bırakıp zorunlu olarak göçtükleri için yabancı ortamlarda hayata tutunabilmek ve kendilerini kabullendirebilmek, aynı zamanda kurtuluş için çareler aramak amacıyla -yerli halklara kıyasla- çok daha fazla çalışıp çabalamak, düşünmek ve üretken olmak zorundadırlar. Tam da bu yüzden dünya tarihinde çığır açıcı işler, fikirler ve icatlar çoğu zaman göçmenlerden çıkmıştır. 

 

Bir göçmenin yeni muhitinde sosyal olarak karşılaştığı en temel problemler nelerdir?

Göçmenlik birkaç türlüdür. Gönüllü veya ekonomik sebeplerle göçenler vardır; bunların gittikleri yere uyum sağlaması daha kolaydır. Can havliyle vatanından ayrılanların, hele de savaştan kaçanların problemleri diğer türlerle kıyaslanamaz. Çünkü onlar, tek bir sırt çantasıyla veya şanslıysa en fazla bir araba eşyayla kaçarlar; sahip oldukları tüm malı-mülkü, aile-akraba-arkadaşları, hatıraları, hatta sevdiklerinin kabirlerini geride bırakarak bilinmez bir yolculuğa çıkarlar. Göç yolları da çoğu zaman tehlikelerle doludur. 

Mülteci/sığınmacı, kökünden kopan, vatanını -yani aidiyetini ve onurunu- yitirendir. Gittiği muhite -hele de dili, kültürü farklıysa- ayak uydurmakta zorlanır, yabancılık hisseder. Hangi ülkeye giderse gitsin, isterse aynı dil ve kültürden olsun fark etmez, dışlamacı zihniyettekilerin aynı klişelerine ve aşağılamalarına maruz kalır, değersizleştirilir. Bana en ilginç gelen, Lübnan’daki Filistin mülteci kamplarına sığınmış Suriye’den gelen bazı Filistinli mültecilerin kamptaki bazı Lübnanlı Filistinlilerce benzer klişelerle dışlanmalarıydı. Yabancı olduklarından muhitinde gözler hep onların üzerindedir. Her hal ve davranışları farklı bir kesimde rahatsızlık uyandırır, eleştirilere konu olur. Sürekli kendini savunma pozisyonunda bırakılır. Mültecinin hep bir mülteci olarak kalması beklenir; normalleşmesi ve daha iyi bir hayata kavuşması yadırganır. 

Bulundukları ülkelerin vatandaşları neden muzdaripse mülteciler de aynısından, daha fazlasıyla muzdariptirler. Buna rağmen yaşanan iktisadi, sosyal ve siyasi gelişmelerin günah keçisi ilan edilirler. Güvenlik tehlikeye girdiği veya iç siyasi dengeler değiştiği anda ilk bedel ödeyen gruptur. Tam da bu yüzden kolay kolay istikrara kavuşamazlar; kavuşsalar bile gün gelir yeniden göç yollarına düşmek zorunda kalırlar. Resmen mülteci statüsünde değillerse hukuki korumadan mahrum kalırlar. Tam da bu yüzden sığındıkları ülkelerdeki suçluların cazip hedefine dönüşürler. Hırsızlık, dolandırıcılık, gasp, şantajla para koparma, taciz-tecavüz, kaçakçıların eline düşme, ırkçıların saldırıları gibi suçlara maruz kalma riskleri, eğer haklarını arama imkânı yoksa, yerli halktan çok daha yüksektir. Sağlık problemleri diğer insanlara kıyasla daha fazladır. Ülkelerinde yaşadıkları, göç yollarında karşılaştıkları, gittikleri ülkelerde maruz kaldıkları travma ve üzüntüler, belirsiz bir gelecekten ve/ya ailenin geri kalanından haber alamamaktan duyulan sürekli kaygı, sığındıkları yerlerde sağlıksız evlerde/ortamlarda yaşamaya/çalışmaya mahkûmiyet gibi nedenler, bağışıklık sistemlerini zayıflatır, bu da psikolojik ve fizyolojik sağlıklarını olumsuz etkiler. 

İyi bir eğitim almak bütün göçmen çocuklar için en temel, hatta varoluşsal bir meseledir. Ancak bazı çocuklar savaşın ve göçün etkisiyle eğitim fırsatını kaçırır, bazıları hem çalışıp para kazanması hem de okuması gerektiği için okulda başarılı olamaz, bazıları dil farklılığı yüzünden dersleri anlamakta zorlanır, bazıları da derslerinde başarılı olsa bile akran zorbalığı ve ırkçılık nedeniyle sosyalliğini yitirip içe kapanır ve okula gitmek istemez. Ne kadar kalifiye ve profesyonel meslek sahibi olurlarsa olsunlar her işte çalışamazlar. Mesela Lübnan’da Filistinli mültecilerin 70 küsur alanda çalışması yasaktır. Çalışma izni almak kolay olmadığından çoğunlukla kaçak ve ucuz iş gücüdürler, bazen düşük ücretlerini bile tam alamazlar. Ama yerli halk göçmenlerin iş alanında yaşadığı mağduriyetleri bilmediğinden onları kendi işlerini gasp edenler olarak görür. Hayat tarzları, değerler sistemi, aile yapısı ve aile içi ilişkiler, bireysel alışkanlıklar değişir. Çocuklar ve gençler okullarda dil öğrenip yeni ortama daha kolay uyum sağlarken ebeveynler -yaşlarına ve eğitim seviyelerine bağlı olarak- bu noktada geride kalırlar. Bu da ebeveyn-çocuk ilişkisini değiştirir. En büyük zorluğu, uyum imkânı olmayan ve vatan hasreti çeken yaşlılar yaşar. Göçmenlerin üçüncü nesil, tamamen asimile olup yaşadığı ülkenin kültürü, dili ve dinini benimser. 

 


Suriye’de savaş sonrası farklı mezhep ve ideolojilere sahip birçok kişinin savaş ve göçe dair tanıklıklarını “Tuz ve Taş Üstünde: Suriye’de Rejim, Savaş ve Göç” kitabınızda derlediniz. Kitabınıza isim olarak seçtiğiniz Nizar Kabbani’nin bir şiirinde geçen “Tuz ve Taş Üstünde Uyuyan Kentler” ifadeleri sizde neleri çağrıştırdı?

Aslında kitaba bu ismi veren yayıneviydi, editörlerden Nermin Tenekeci’nin teklifiydi. Sebebi, Suriye’yle ilgili kitapların çok az okunmasıydı. Benim istediğim Suriye’de Rejim, Savaş ve Göç başlığı tek başına konsa satılmayabilirdi. Biraz gizemli bir başlık olsun, merak uyandırsın istediler. Tuzun halkın çektiği acıyı ifade etmesinden ve savaşta Suriye yerleşimlerinin bombardımanlarla yerle bir edilmesinden, bazı yerlerde taş taş üstünde kalmamasından hareketle, çok önemli bir Suriyeli şair, yazar ve diplomat olan Nizar Kabbani’nin 1984’te Beyrut’ta iç savaş yaşanırken kaleme aldığı “Yasaklanmış Şiirler”inden bu dizeyi üst başlık yaptılar. Düşünebiliyor musunuz, 2011’den beri sınır komşumuzda savaş var ve ülkemize 4 milyona yakın Suriyeli sığınıyor, birlikte yaşıyoruz; ama Suriye ve Suriyelilerle ilgili kitaplar okunmuyor! Tam da bu yüzden sosyal medyada yalan yanlış her türlü bilgi yayılıyor, halkımızın zihnini manipülatörler dolduruyor, ırkçılık ve yabancı düşmanlığı artıyor. Bu üzücü bir durum… Öte yandan kitabım büyük ilgi gördü, 6. ayında 2. baskıyı yaparak bizi şaşırttı. Bu, muhtemelen hem piyasaya çıkışının 7 Ekim Aksa Tufanı’nın akabine denk düşmesiyle, hem de sözü Suriyelilere verip onlara kendilerini anlattırmamla alakalı. Suriye’yi yılladır yakından takip edip bu konuda yazıp çizenler bile kitabımı okuyunca “hiç bilmediğim o kadar çok şey öğrendim ki”, “ne kadar çok şeyin farkında değilmişiz” diye geri dönüş yaptılar.


Vakit ayırdığınız için çok teşekkür ederim. Senelerden beri bu sahada araştırmaları olan birisi olarak birçok mülteci kampı gördünüz ve göçmenlerle de görüşmeleriniz oldu. Son olarak göçmenlik ve göç konusuna dair unutamadığınız hatıralarınızdan bahsedebilir misiniz? 

Türkiye, Suriye, Lübnan ve Avrupa’dan yüzlerce Suriyeli mülteciyle online veya yüz yüze görüştüm. Suriye ve Lübnan’daki kampları gezdim. Unutamadığım o kadar çok hikâye ve hatıra var ki... Rejime karşı savaşırken felç düşmüş veya sakat kalmış hayatının baharında yatağa bağımlı gencecik erkekler… Bütün oğulları ve damatları savaşta şehit düşmüş anneler… Kanser olup yatağa düşene kadar Suriye’de savaşmış babalar… Rejimin kuşattığı Şam Kırsalı’ndaki ilçesine, tünel kazarak rejim bölgesinden yiyecek kaçırma operasyonuna katılan 300 arkadaşından dörtte üçünü bu süreçte şehit veren bir bacağı kesilmiş savaşçı…

Rejimin hapishanesine düşen aile bireylerinden yıllarca haber alamayıp sabır içinde bekleyenler… (En ilginci, 1982’de rejim tarafından kaybedilen nişanlısını hala ya bir gün gelirse ümidiyle bekleyen 50’li yaşlarında Halepli bir hanımdı.)

Bütün ailesini savaşta yitirip tek başına veya birkaç kardeş kalan, bir anda büyümek zorunda kalan çocuklar…

Halep’te müdirelik yaptığı ortaokulda öğrencilerinin hafızlık icazet töreninin Rus savaş uçaklarınca bombalanması sonucu 70 öğrencisiyle birlikte yeni evlendiği eşini, işini, emniyetini, sağlığını, görme yetisini ve nihayet diğer bir bombalamada evini yitiren, Kilis’te felçli halde yatağa bağımlı yaşayan gencecik öğretmen…

İdlib’de rejimin bombaladığı ilkokuldan battaniyeler dolusu çocuk ceset parçaları topladığını anlatan üniversite öğrencisi genç kız… Doğu Guta’da rejimin bombaladığı alana yaralıları kurtarmak için koştuğunda aynı yerin yeniden bombalanması sonucu bir bacağını kaybeden adam…

Bir ağabeyini rejimin zorla askere aldığı, diğer ağabeyi de gönüllü olarak muhaliflere katılan ve her ikisi de savaşırken hayatını kaybeden, bu acılara dayanamayan annesi ve babasından biri kansere, diğeri kalp hastalığına yakalanıp ölen, kendisi de üzüntüden hastalanan Azez’de bir kreşte öğretmenlik yapan 20’li yaşlarında genç hanım…

Rejimin aylar veya yıllar süren kuşatması altında hayvan yemi arpa, ağaç yaprakları, otlar, kaktüsler, hatta karton, pul biber yiyerek hayatta kaldığını anlatanlar… Şam’daki Yermük Kampı’nın kuşatmasında hastalıktan annesi ve susuzluktan babası ölen, kaçarken göç yolunda 13 yaşında kardeşini kaybeden, kuzeyde Azez’deki çadır kampa iki kardeşiyle sağ salim ulaşan Filistinli mülteci gencecik kız…

Ziyaret ettiğim bazı evlerdeki yoksulluk değil, kelimenin tam anlamıyla yokluk … Suriye’nin kuzeyinde parasızlıktan günde tek bir öğün yiyebilenler, hatta bu yüzden günlerini oruçlu geçirenler…

Azez’de yaşadığı çadırda çıkan yangın sonucu bütün vücudu yanmış, Türkiye’de tam 25 ameliyat olması gereken küçücük çocuk…

Bütün fertleri türlü türlü hastalıklarla boğuşan aileler… Kendisi de hasta olup evdeki hastalara bakmaktan bitap düşen ev hanımları…

IŞİD’in çarşıda herkesin gözü önünde kafa kesmelerine şahit olan çocuklar…

Afrin’de bitmemiş inşaatlara sığınıp kapısız (kapı namına battaniye asılı) dairelerde yaşamaya mahkûm kalanlar…

Suriye’de yerinden edilenlerin ve Lübnan’da mültecilerin kaldığı, en temel ihtiyaçların bile karşılanamadığı, elektriksiz-susuz, kışın çamur deryası olan sefil çadır kamplar...

Ziyaret ettiğim kliniğin fizik tedavi bölümünde yetersiz beslenme yüzünden kas ve iskelet sistemi gelişemediğinden yürüyemeyen kız çocuk... (Görüştüğüm doktorlar, çocuklarda açlığın fizyolojik, psikolojik ve zihinsel problemlere, hatta hasarlara yol açtığını anlattı.)

Azez’deki psikososyal destek uzmanından dinlediğim, kadınlar arasında dahi intiharların ve intihar eğilimlerinin çok arttığına dair bilgi…

Suriye’de maddi durumu iyiyken Türkiye’de beş parasız hayata tutunmaya çalışanlar… Okula giden çocuğu, 2019’da günde sadece 1 TL istediği halde onu bile veremeyen anne…

Emniyet arayışıyla bombardımanlardan kaçıp Türkiye’nin güneyine veya Suriye’nin kuzeyine sığınan ama 2023’teki depremlerde ailesini yitirenler, evleri bir kez daha mezarlarına dönüşenler…

İki dakikalık depremle hem şehirlerimizin aldığı yıkımın görüntüsünün on yıllık savaşta Suriye’nin aldığı yıkıma hem de depremzedelerimizin değişen hayatının ve duygu-düşüncelerinin Suriyelilerinkine benzemesinin şoku… Öyle ki Türk depremzedelerle görüşmelerimde bana söyledikleri bazı cümleler, Tuz ve Taş Üstünde kitabımda geçen Suriyelilerin savaş ve göçle değişen hayatlarına ve duygu durumlarına dair kurdukları cümlelerle birebir aynıydı. 

Bütün acılarını anlatıp sonunda “her halimize hamdolsun” diyebilen sefalet içindeki Suriyelilere karşılık, nimetler içinde yüzdüğünün farkında bile olmayan, sürekli şikâyet eden ve şükretmeyi bilmeyen bizler…


20 Haziran 2024 Perşembe

XX: “TAM 14 BAYRAMDIR GÖREMEDİĞİM AİLEMİ NASIL ÖZLÜYORUM BİLEMEZSİNİZ”

 

“TAM 14 BAYRAMDIR GÖREMEDİĞİM AİLEMİ NASIL ÖZLÜYORUM BİLEMEZSİNİZ”

XX (9 yıl Türkiye’de yaşadıktan sonra 2022’de Almanya’ya sığınmış 17 yaşında bir Suriyeli genç erkekle röportaj)

Almanya, 17.6.2024

NOT: Blogda yer alan 900 küsur içeriğe http://ortadogugunlugu.blogspot.com.tr/2018/01/bu-blogda-neler-var.html linkinden toplu olarak ulaşabilirsiniz.


2007 doğumlu Halep kökenli Suriyeli bir genç. 4 yaşında ailesiyle ülkesinden ayrılmış; önce bir sene Irak’ta kalmışlar, ardından 2012’de Türkiye’ye gelmişler. 2016’da ailesi Suriye’ye geri dönse de o, 10 yaş büyük ağabeyiyle Türkiye’de kalmış. Küçücük yaşta çalışmaya başlamış. 15 yaşındayken büyük badireler atlatarak Almanya’ya kaçak şekilde göçmüş. Şu an Sosyal Hizmetlere bağlı bir yerde tek başına yaşıyor, bunalımda ve aile hasreti çekiyor. Kurban Bayramı’nın 2. günü kendisiyle online röportaj yaptım. Duygu ve düşüncelerini içtenlikle anlattı.

Beni bu gençle tanıştıran Almanya’daki yabancı dil öğretmeni Emel hanıma teşekkür ederim.

 

Neden 2011 gibi erken bir tarihte, savaş henüz Halep’te başlamamışken ülkeden ayrıldınız?

Savaş Halep’e sıçramasa da Deraa’da başlamıştı ve tüccar olan babam, Suriye’nin yerle bir olacağının daha en baştan farkına varmıştı. Kalırsak ölürüz diye düşündü. Irak’a gitme kararı aldı. 2015-2016’ya kadar ailemle yaşadım, ama sonra onlar geri döndü.

Ailen neden Suriye’ye döndü?

Babamın yaşı ilerlemişti, 45’ine ulaşmıştı. Türkiye’de iş bulamadı. [Ülkemizde orta yaş ve üstü sığınmacı erkeklerin iş bulabilmesi çok zordur; ya genç erkekler ya da kadınlar iş bulabilir.] Sonunda annemi ve iki kardeşimi alıp Halep’e döndü. Ağabeyimle ben Türkiye’de kalıp çalışmaya başladık. Gaziantep, Antalya, İstanbul ve Adana’da yaşadım; nerede iş bulduysak o şehre gittik. 2016’dan 2021’e kadar ayakkabı üretimi, süpermarket, inşaat başta olmak üzere farklı farklı işlerde çalıştım. Sonunda ağabeyimle Avrupa’ya gitme kararı aldık.

Peki, sen neden ebeveyninle Suriye’ye dönmedin?

Çünkü 4 yaşında küçücük bir çocukken Suriye’den ayrıldım. 5-13 yaş arası çocukluğum Türkiye’de geçti ve burayı çok sevdim. Babam hep birlikte dönmek istedi; ama ben ve ağabeyim razı olmadık. Suriye’ye dair hiçbir şey hatırlamıyordum ki. Bana yabancı bir memleket gibiydi. Ağabeyim tam askerlik çağındaydı. Suriye’ye dönsek de o, Halep’te evimizin olduğu rejim bölgesine giremezdi; el-Bab’da [ÖSO ve Türkiye tarafından] kurtarılmış bölgede kalacaktı. El-Bab’da tek başına kalmaktansa alıştığı Türkiye’yi tercih etti. Sonuçta ailemle pek yaşayamadım.

Baban şu an Suriye’de çalışıyor mu?

Hayır.

O zaman siz kazandığınız parayı ailenize yolluyor olmalısınız.

Evet, aynen öyle.

Türkiye’deki hayatın nasıldı?

Çok iyiydi. Suriye’dense Türkiye’de yaşamayı tercih ettim. Ama sorun şu ki aile hasretine dayanamadım.  2017 veya 2018 yılıydı, vali beye gidip aile hasretiyle yanıp tutuştuğumu, bir kerecik olsun onları görmek istediğimi anlattım. Sağ olsun, kabul etti. Suriye tarafına geçip el-Bab’da ailemle buluşup 1,5 ayımı onlarla geçirdim; sonra Türkiye’ye dönüp çalışmaya devam ettim. Son 6-7 yıldır ebeveynimi hiç görmedim. Artık yaşları 50’yi geçti, sağlıkları da iyi değil. Şu hayatta onları tekrar görüp göremeyeceğimi bilmiyorum. Onları çok özlüyorum.

[Fark ettiyseniz 45-50’yi ileri bir yaş gibi görüyor. Şubat 2024’teki Azez ziyaretimde görüştüğüm psikososyal destek uzmanı da artık Suriye’de ortalama ömrün kısaldığını, özellikle kamplarda kalanların 50’li yaşlarında ölmeye başladığını anlattı.]

Peki Türkiye’deki çalışma şartların nasıldı, ne kadar ücret aldın?

Ailem gittikten sonra gece-gündüz hep çalıştım. Ayakkabı üretiminde çalışırken mesaim 13 saatti; ücretimi hatırlamıyorum. Ama 2020’de haftalık 800 TL alıyordum; 2021’de Türkiye’deki son senemde aldığım ücret haftalık 1000 TL’ye çıkmıştı.

İşverenler ücretini veriyor muydu?

Bazıları veriyor, bazıları vermiyordu. Sürekli haftaya vereceğiz diye oyalıyorlardı.

Ücreti alamadığında ne yapıyordun?

Ben, ağabeyim ve arkadaşlarım işyerine gidip oturma eylemi gibi bir şey yapıyorduk, çay içip müzik dinliyor, “Paramızı verene kadar gitmeyiz, isterseniz polis çağırın” diyorduk. Zaten kimliğim Gaziantep’e kayıtlıydı ve orada çalışıyordum. Kaçak değildim. İşveren sonunda paramı veriyordu.

İşverenlerin muamelesi nasıldı?

İyi değildi. Ama bize muamele iyi mi kötü mü umursamıyorduk, çünkü paraya ihtiyacımız vardı.

Peki her işte yasal çalışmış değilsindir. Kaçak işlerde ne yaptın?

Evet, kaçak çalıştığımız da oldu. Kaçak işlerde hakkımızı arayamıyorduk, işveren paramızı vermediğinde yapacak bir şey yoktu.

Ağabeyin ne işle meşguldü, seninkiyle aynı mıydı?

O, ticaretle uğraşıyordu.

Almanya’daki hayatın nasıl?

İyi değil. Çok büyük sıkıntılarım var. Burada hayat yok, arkadaş yok. Sadece okul arkadaşlarım var, o kadar.  Okul dışında herkes evden işe, işten eve gidiyor…

Ailemi nasıl özlüyorum bilemezsiniz. Dün Kurban Bayramı’nın ilk günüydü. Biliyor musunuz, tam 14 bayramdır ailemi göremiyorum. Bundan 7-8 yıl önce ailemle birlikteyken bayramları çok güzel geçirirdik. Kurban keserdik, ziyaretler yapardık, mutluyduk. Dün yapayalnızdım. Bayramı odama kapanmış, öylece tavana bakarak geçirirken derin düşüncelere daldım. Ben neden buradayım diye sorguladım. Ailemle birlikte olsaydım belki her şey çok daha güzel olurdu. Neden ailemi bıraktım? Acaba ailemi tekrar görebilecek miyim? Ailemle birlikte onurlu bir hayat sürebilecek miyim? Burada ikamet hakkı kazandıktan sonra onları görmeye gidebilir miyim veya onları Almanya’ya getirtebilir miyim? Bunun gibi nice şeyler düşündüm.  

Suriyeli arkadaşların yok mu?

Yaşıtım yok. Sosyal Hizmetler’de benim gibi kalan Afganlar, Afrikalılar falan var. Sadece okulda birkaç Suriyeli var, o kadar.

Yalnızım dedin, ağabeyin nerede? O neler yaşıyor, ne hissediyor?

Bilmiyorum. Çünkü o, Almanya’nın başka bir şehrinde yaşıyor. En son kendisiyle bir ay evvel görüştüm.

Çok büyük sıkıntıların olduğundan bahsettin. Aile hasreti dışında neler yaşıyorsun?

İki sene evvel Almanya’ya geldiğimizde 25 yıldır burada yaşayan amcamın oğlunun evine yerleştik ve onun lokantasında kaçak çalışmaya başladık. Ama tek kuruş para vermedi. Böyle olunca ağabeyim ayrılıp Almanya’nın başka bir yerinden kendisine ev tuttu. Amcaoğlum çok sıkıntı yaptığı için ağabeyimle birlikte gidemedim. Evinde kalıp işinde çalışmaya devam ettim. 1,5 sene boyunca beni bedava çalıştırdı. Sadece maaş ödemese sıkıntı etmem; ama onun yüzünden devletten sosyal yardım da alamadık, sağlık sigortası da bağlanmadı. Bana çok büyük kötülük yaptı. Sonunda dayanamadım. Altı ay evvel okulda Sosyal Hizmetler görevlisine durumumu anlattım. Şimdi Sosyal Hizmetlere bağlı bir otelde kalıyorum, tek başımayım. Altı ay evvel kurtulsam da yol açtığı sıkıntılar sürüyor. Bana borcu 30.000 avro.

Peki, göç sırasında neler yaşadın? Bol maceralı olmalı.

Suriye’den Irak’a ve Irak’tan Türkiye’ye gidişte hiçbir sıkıntı yaşamadık; hatta savaşın ilk yılları olduğu için Suriyeliyiz diye bize çok iyi davrandılar. 2021’de Türkiye’den ilk olarak Yunanistan’a gittik. 8 gün yaya yürüdük, 3 gün aç susuz kaldık. Selanik’e vardık. Kaçakçılara toplamda 8000 avro ödedik. Ama sonra Yunan polisi bizi yakalayıp Türkiye’ye geri yolladı.

Yunan polislerin size muamelesi nasıldı?

Çok kötüydü. Fena dayak yedik.

Sadece dayak mı? Ben çok daha kötü şeyler duyuyorum. Kıyafetleri soyma, köpeklere saldırtma, paraları çalma gibi…

Tabii bunlar da oldu. Her şeyimizi aldılar. Üstümüzü arama bahanesiyle kıyafetlerimizi tamamen soydular. Sonra sadece çamaşırımızı verdiler. Dövmeye başladılar. Ağabeyimin polis dayağından kolu kırıldı, üç gün hastanede yattı. Benim de ayağımı köpek ısırdı. Sabahın 4’ünde polis bizi Edirne sınırına bıraktı. Hava karanlık ve soğuktu, biz çıplak vaziyetteydik. İstanbul’da bir tanıdığımızı telefonla aradık. İstanbul sınırına bizim için kıyafet getirdi, onu giyip şehre girdik.

O zaman İstanbul sınırına kadar kıyafetsizdiniz, öyle mi?

Evet, kıyafetsizdik. İnsanlar bize şaşkın şaşkın bakıyordu.

Kaç kişi bu şekilde geri yollandınız?

Çok fazlaydık… İstanbul’a gelip çanta, kıyafet, yiyecek içecek satın aldık. İkinci defa Bulgaristan sınırına doğru yola çıktık. Bu sefer Bulgaristan’a geçmeden hırsızlara yakalandık. Bizi dövüp 12.000 avro para istediler. Videomuzu çekip babama yolladılar. “Bize para verecek misin, vermeyecek misin? Vermezsen çocuklarını öldürüp çöpe atacağız” diyerek tehdit ettiler. Babam çok hastaydı. Suriye’de küçük bir tarlamız vardı, bizim için onu satmak zorunda kaldı. 2021’de Türk polisi kimliksiz Suriyelileri yakalayıp Suriye’ye sınır dışı ediyordu. Hırsızlar bizi tam Esenyurt’ta karakolun oraya bıraktılar ki yakalanalım. Bir arkadaşımızı aradık, gelip bizi kurtardı. Birkaç hafta evinde kaldık. Artık iş bulup çalışacak, Almanya’ya gitmeyecektik. Ben kayıtlı olduğum Gaziantep’e geri döndüm, ağabeyim İstanbul’da kaldı. İkimiz de para kazanmak için çok çalıştık. Allah yardım etti, para topladık. Bu arada bizim Suriye’de iki evimiz vardı. Halep merkezdeki evimiz savaşta tamamen yıkılmıştı; ailemin yaşadığı kırsaldaki evimiz ayaktaydı. Biz Avrupa’ya gidebilelim diye babam evi ve sahip olduğu her şeyi sattı. Tam 20.000 avro geldi. Yeniden Almanya için yollara düştük. Bu sefer de Bulgaristan’da polise yakalandık, dövülüp geri yolladık. Tam 13 sefer aynı şeyi yaşadık. Bulgaristan’a geçebilmek için 15.000 avro harcamışızdır. Avrupa’ya gitme uğruna çok fazla para kaybettik ve çok büyük sıkıntılar yaşadık. Türkiye’den Almanya’ya varış sürecinde toplamda 45.000 avro harcamışızdır. 

Neden Yunanistan’ı sadece bir kere deneyip sonrasında Almanya’ya hep Bulgaristan üzerinden gitmeye çalıştınız?

Bulgaristan yolu uzak olmadığından tercih ettik. 10 gün yaya yürüyerek gittik. Yolda hastalandım; hastanede ameliyat yapıldı, hala bacağımda ameliyat izleri var. Başkent Sofya’dan Sırbistan’a giderken yine polis yakaladı; üç gün karakolda gözaltında tutulduk. Sonrasında bizi kampa yollayıp bir kâğıt verdiler. İki hafta sonra Sırbistan’a geçtik. Orada da iki hafta geçirdik. Ardından Macaristan’a geçtik; iki gün kaldık, ormanlarda yattık. Oradan Slovakya’ya geçince yine polise yakalandık ve iki gün karakolda yattık. Bacağım koskoca şişti, kan oturdu. Hastanede bir hafta yattım. Çıktıktan sonra yine hapse atıldık. Bir gün sonra bir kart verildi; 24 saat içinde Slovakya’dan ayrılmazsanız cezalandırılacaksınız diyordu. Hemen Çek Cumhuriyeti’ne geçtik. Yine yakalandık, orada da iki gün hapis yattık. Bizi Bulgaristan’a sınırdışı edeceklerdi. Münih’te Alman vatandaşlığı olan doktor bir akrabamız olduğunu söyledik; sağ olsun, hemen gelip bizim adımıza cezayı ödedi. O sayede salındık ve Almanya’ya birlikte gittik. Ama o uzakta yaşadığından yolda ayrıldı; biz kampa gidip kaydolduk. Ama daha kampa girmeden bu sefer diğer kuzenimiz geldi. “Ben size her türlü yardımı yaparım. Lokantam var, benimle çalışırsınız. Sosyal sigortanızı yaptırırım, ailenizi de buraya getirtirim, gelip bizde kalın” dedi. Kabul ettik. 1,5 sene kaldım. Tek kuruş vermediği gibi sosyal yardım da alamadık. Hayatımızı mahvetti.

İstanbul’dan yola çıkıp Almanya’ya varmak ne kadar sürdü?

İki aya yakın.

Almanya’ya gittiğine pişman mısın?

Bilmiyorum ki. Burada Almanca konuşmayı öğrenmemiz ve en az üç-dört sene çalışmamız lazım. Ondan sonra işler rayına girecek. Şu an hayatımız iyi değil. Sürekli tek başımayım ve hep kendime soruyorum, neden bunları yaşıyorum diye. Ama elimden başka bir şey gelmiyor ki…

Göç sırasında hangi ülke size en kötü davrandı?

Yunanistan ve Bulgaristan dünyanın en kötü ülkeleri. Berbat davrandılar. Bu arada nereye gittiysek, hangi ülkede bulunduysak hep dayak yedik.

Yolculuk çok tehlikeliydi, öyle değil mi?

Öyle; yollarda öldürülme veya ölme ihtimalimiz vardı.

Neden çok sevdiğin Türkiye’yi bırakıp ölüm pahasına Avrupa’ya gittin?

Aileme kavuşabilmek için. Çünkü ailemi Türkiye’ye getirtme imkân ve ihtimalimiz yoktu. Almanya’da ise mültecilerin aile birleşimi çerçevesinde en azından bir süre sonra ailesini getirtebilme hakkı var.

Peki aileni en erken ne zaman Almanya’ya getirtebilirsin?

En az bir sene sonra. Ama bilmiyorum, böyle bir imkânımız olur mu, olmaz mı...

Ailen Almanya’ya gelmek istiyor mu?

Evet, istiyorlar. Suriye’de hayatta kalmak, yaşayabilmek artık çok zor.


10 Mayıs 2010 Pazartesi

RAKAMLARLA TÜRKİYE'DE TOPLUMSAL DÖNÜŞÜM

ANLAYIŞ DERGİSİ, Mayıs 2008, Sayı: 60, sf. 48-49
Metin: Z. Tuba Kor, Grafik: Salih Pulcu

NOT: Görseli büyük boyutta görebilmek için önce üzerini tıklayınız, ardından sağ alt köşedeki butona basınız.
Her hakkı mahfuzdur. Kaynak gösterilerek alıntı yapılabilir.