Brookings Enstitüsü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Brookings Enstitüsü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

7 Mart 2018 Çarşamba

M.KARLIN: İSRAİL’İN HİZBULLAH’LA YAKLAŞAN SAVAŞI





Mara Karlin (Brookings Enstitüsü Dış Politika programında 21. Yüzyıl Güvenlik ve İstihbarat Merkezi kıdemli araştırmacısı. Johns Hopkins Üniversitesi İleri Uluslararası Araştırmalar Okulu (SAIS) doçenti ve Stratejik Araştırmalar Programı müdür muavini ve ayrıca Merrill Stratejik Araştırmalar Merkezi müdürü. 5 Amerikan savunma bakanına milli güvenlik konusunda danışmanlık hizmeti verdi. “Building Militaries in Fragile States: Challenges for the United States” kitabının yazarı)
Brookings Enstitüsü, 21.2.2018 (Foreign Affairs, 21.2.2018)

Tercüme: Zahide Tuba Kor

NOT: Lütfen kaynak göstermeden tercümenin bir kısmını veya tamamını kullanmayınız, alıntılamayınız, yayınlamayınız

İsrail ile Hizbullah arasında yeni bir savaş neredeyse kaçınılmaz. Her ne kadar iki taraf da şu an için bir savaş istemese de Doğu Akdeniz’de değişen güç dengeleri ve mücadele alanlarının daralması eli kulağındaki hesaplaşmanın işaretleri. Asıl soru, “O büyük yangın felaketi yaşanır mı yaşanmaz mı?” değil, “Nasıl ve nerede yaşanacak?”.
10 Şubat olayları Doğu Akdeniz ülkelerinin istikrarsızlığının bir kez daha altını çizdi. İsrail, hava sahasına giren bir İran insansız hava aracını düşürdü, aracın Suriye’de kalktığını iddia ettiği alanı bombaladı. Bu sırada Suriye’nin uçaksavar ateşiyle bir İsrail F-16’sı düşürüldü ki onlarca yıldır ilk kez bir İsrail savaş uçağı düşman ateşiyle düşürülmüş oldu. İsrail buna, Suriye’de İran ve rejim bağlantılı birçok askeri hedefe topyekûn bir misillemeyle karşılık verdi.
Önümüzdeki süreçte bölgedeki gerginlikler sadece ve sadece daha beter hale gelecek. (…) IŞİD’e karşı savaş askeri olarak hız kestikçe [IŞİD’e karşı ortak bir paydada buluşmuş] düşmanlar arasındaki birçok anlaşmalı evlilik de sona erecek. Eli kulağındaki bu boşanmalar (i) yönetişim ve uzlaşma, (ii) Suriye’deki dış güçlerin geleceği ve (iii) bölgesel güç dengelerindeki değişim de dahil bir dizi konuyu öne çıkaracak. Ortaya çıkacak gerginliklerin İsrail’i -en son güney Lübnan’ı işgal ettiği 2006’daki [33 günlük] savaştan- çok daha büyük bir bölgesel savaşın eşiğine getirmesi muhtemel.

Bir Sonraki Savaş
IŞİD’in yenilgiye uğratılması ve bunun bir neticesi olarak odağın kayması, İsrail ile Hizbullah arasındaki giderek karmaşıklaşan tehlikeli ilişkileri açığa çıkaracak. Hizbullah, Suriye’de yaklaşık 2000 savaşçısını kaybetti, İran ve Suriye rejimlerine verdiği tam destekle itibarını zedeledi ve şu an mali sıkıntılarla boğuştuğuna dair dedikodular var. Bütün bunlara rağmen çekirdek tabanında, yani Lübnan Şiileri arasında hala popülaritesini koruyor. Lübnan’daki diğer mezheplerle siyasi anlaşmalara aracılık ediyor. Uzmanlar, baharda yapılacak -ve yeni seçim kanunu uyarınca ilk kez nispi temsil sisteminin uygulanacağı- Lübnan parlamento seçimlerinin Hizbullah’ın zaferiyle sonuçlanacağı beklentisinde.
Hizbullah’ın askeri yeteneklerinin Suriye savaşı sırasında geliştiği neredeyse kesin. İsrail’in son yıllarda Hizbullah personeline veya tesislerine yönelik 100’ü aşkın hava saldırısı da bunun bir kanıtı. Belki de en anlamlısı, Hizbullah’ın Suriye’de ciddi bir operasyonel tecrübe kazanması (…). Gerçekten de Hizbullah’ın Suriye savaşındaki performansına hayranlık duymayan bölgede herhangi bir aktör bulmak zor. Bu çabalara bir de Hizbullah’ın -hiç de hayra alamet olmayan- İsrail’in Dimona’daki sözde nükleer reaktörüne ve Hayfa’daki amonyak depolama tesislerine saldırı tehditleri eklendiğinde bunun kirli bir savaş olacağı beklenebilir.
İsrail için stratejik resim de ciddi bir şekilde değişmiş durumda. Suriye’yle sınırı, tarihsel olarak en sakin olanıydı, ama şimdilerde en istikrarsızı. İsrail liderliği Hizbullah’ın Suriye çatışmasında askeri tekâmülünden duyduğu endişeyi gizlemiyor. [Tahran’ın P5+1 ülkeleriyle 2015’te imzaladığı anlaşmayla birlikte] İran’ın nükleer silah yeteneğinden endişeler giderek zayıflarken İsrail, bunun yerine Hizbullah’la bir sonraki savaşa odaklanmaya başladı. İsrail’in birkaç ay evvel yaptığı, 1998’den bu yana en büyük askeri tatbikat da bunun bir göstergesiydi. 2006’dan beri İsrailli yetkililer, gelecekteki çatışmalarda Dahiyya Doktrini’ni izleyecekleri konusunda mütemadiyen uyarılarda bulunuyorlar. Bu doktrin, adını, başkentteki Refik Hariri Uluslararası Havalimanı yakınlarında bulunan, Hizbullah’ın kalesi konumundaki Beyrut’un güney banliyölerinden alıyor ki burası son savaşta İsrail bombardımanıyla harap olmuştu. İsrail Genelkurmay Başkanı Gadi Eisenkot’a göre, İsrail ordusu bir sonraki çatışmada aynı angajman kurallarını izleyecek, ama bu defa çok daha geniş bir alanda.
Velhasıl Hizbullah ile İsrail’in uzun vadeli stratejik hedefleri tamamen birbirine zıt. Yine de bugün için ne Hizbullah ne de İsrail bir savaşı tetiklemek istiyor. İsrail hâlihazırda Filistin Yönetimi’nin çökme ihtimali, Gazze’de insani bir kriz ve kuzey sınırında derin bir istikrarsızlıkla karşı karşıya; üstelik yakında hakkında yolsuzluk davası açılabilecek Başbakan Benyamin Netanyahu’yu kuşatan iç siyasi kriz de cabası. Ancak Hizbullah’ın Lübnan içinde artan kapasitesinden duyulan endişe, daha açık bir ifadeyle silah fabrikaları kurmuş olma ihtimali, İsrail yönetimini harekete geçmekten başka bir şansı kalmadığı duygusuna sevk edebilir.
Hizbullah da Suriye’de girdiği uzun ve zorlu bir çatışmadan belini doğrultabilmek için muhtemelen bir soluklanma isteyecek. Ancak örgütün bölgesel itibarı yere çakılmış durumda ve Suriyelileri öldürmekle geçen yıllarda sönen -İsrail karşıtlığından devşirdiği- güveni yeniden tazelemesi lazım. Belki de Suriye’de yeni bulduğu ortaklardan bazıları İsrail’le bir sonraki savaşta kendisine yardım etmek bile isteyecek; son aylarda en az iki Iraklı milis liderinin teklif ettiği gibi... Esed rejimi gücünü konsolide ettikçe Hizbullah dikkatini giderek Suriye’den uzaklaştıracak.
Doğrudan doğruya İsrail veya Hizbullah tarafından kastî bir tırmandırma kısa vadede pek muhtemel görünmüyor. Ancak istenmeden/elde olmayan sebeplerle bir tırmanma mümkün; tıpkı hâlihazırda İran, Esed rejimi, Rusya gibi diğer aktörlerin tırmandırıcı davranışlarının Doğu Akdeniz bölgesini paramparça ettiği gibi… Her üçü de bu türden bir çatışmadan farklı şekillerde istifade edebilir. İran ve Esed rejimi, Suriye’de yaşanan korkunç durumdan dikkatleri dağıtıp İsrail’e karşı bölgesel desteği yeniden devşirmek için böyle bir çatışmayı kullanabilir. Ruslar da taraflar arasında ateşkes için arabuluculukla devreye girerek bölgesel liderlik rolünü güçlendirmek ve ABD’ye karşı tahkimatını daha fazla göstermek için çatışmayı kullanabilir. Taktik düzede, Suriye’de daralan savaş alanının bu aktörlerden bazı bileşenler arasında beklenmedik bir kazaya imkân vereceği neredeyse kesin. Bu durumda nasıl bir mukabeleyi tercih edecekleri çok önemli olacak; ancak angajman kuralları bulanıklaştıkça bunu öngörmek de zorlaşacak.

Mekân, Mekân, Mekân
Diğer bir soru da gelecekteki savaşın mekânı. Geçmişte İsrail ile Hizbullah arasındaki çatışmaların mekânı -tamamen olmasa da büyük ölçüde- Lübnan topraklarıyla sınırlı kalmıştı. 1978’den bu yana İsrail’in işgallerinde ve Lübnan’a ara sıra yaptığı saldırılarında hedefi, hep kuzey sınırını istikrarsızlaştıran FKÖ ve Hizbullah gibi şiddeti kullanan devlet-dışı aktörler olmuştu. Hizbullah da çatışmayı nadiren İsrail’in yurtdışındaki vatandaşlarına (daha genel bir ifadeyle Yahudi cemaatlerine) taşıma arayışına girmişti. Bu nadir örnekler arasında, 1992’de [Arjantin’in başkenti] Buenos Aires’de İsrail büyükelçiliğinin bombalanması, 2012’de Bulgaristan’da İsrailli turistlere yönelik otobüs saldırısı ve 2015’te Kıbrıs’ta Yahudi ve İsrail mekânlarına yönelik önlenen bir saldırı yer alıyor.
Bir sonraki çatışma da muhtemelen Lübnan topraklarında cereyan edecek; ama güney Lübnan’ın ötesine geçip başkent Beyrut’a kadar ulaşması muhtemel görünüyor. Dahiyya Doktrini çerçevesinde Hizbullah’ın sözde askeri hedeflerinden çok daha fazlasının yıkımına şahit olunacak; zira İsrail ordusu Lübnan devletinin altyapısını ve askeri tesislerini de kolayca tahrip edebilir [Z.T.K. Bu, 1950’lerden beri her asimetrik veya konvansiyonel savaşta İsrail’in temel taktiğidir]. Lübnan içinde Hizbullah’ı perişan etme çabasının Lübnanlı sivilleri mahvetmeyeceğini düşünmek zor. Böyle bir durumda Hizbullah’ın İsrail’e yönelik uluslararası kınamalara güvendiğine şüphe yok.
Ancak, geçmişteki çatışmaların aksine, yeni bir İsrail-Hizbullah çatışması Suriye’ye yönelik de askeri harekâtları içerebilir [Z.T.K. Bu konuyu da işleyen İsrailli gazeteci Meron Rapoport’a ait bir yazının tercümesini okumak için TIKLAYINIZ]. Suriye savaşının başından beri İsrail’in Hizbullah’a yönelik hava saldırıları büyük ölçüde Suriye topraklarıyla sınırlı kaldı ve yine çoğunlukla Hizbullah bunlara karşılık vermekten kaçındı. Ancak örgütün Suriye içindeki tahkimatı bu ülkeyi İsrail’in saldırılarına açık hale getiriyor. İsrailli planlamacılar, önümüzdeki süreçte Esed’in Hizbullah’a bağımlılığı azalırken örgütün Suriye’deki varlığının ne şekilde gelişeceğine dikkat kesilecekler; yine Hizbullah’ın özellikle İsrail sınırına yakın güneybatı Suriye’deki yerlerini, silahlarını, personel sayısını ve altyapısının çapını not edecekler. Netanyahu, İran’ın “kendisini Suriye’de askeri olarak sağlama alamayacağı” konusunda uyarılarda bulunmakta; ancak asıl tartışma, sözkonusu tahkimatın varlığı değil, boyutu -yani İran ve Hizbullah personelinin İsrail sınırına yakınlığı- üzerine olacak.

Bekleme Vakti
Her ne kadar yeni bir İsrail-Hizbullah savaşı ihtimali şimdilerde ufukta belirse de, gerek kazara tırmanma riskleri gerekse her iki tarafın uzun vadeli stratejik hedefleri dikkate alındığında, çatışmanın er geç patlak vereceği neredeyse kesin. Yine bunun çirkin bir savaş olacağı ve ister istemez dış aktörleri de içine çekeceği aşikâr. Bu durumda Doğu Akdeniz güvenliği yeni bir dibe daha vuracak ve Lübnanlılar ile Suriyeliler, toprakları başkalarının gündeminin oyun sahasına dönüşürken çok çok daha fazla kaybedecekler.

M.KARLIN: YEDİ YILLIK SAVAŞIN ARDINDAN SURİYE’DE ESED KAZANDI; WASHINGTON İÇİN SIRADA NE VAR?




YEDİ YILLIK SAVAŞIN ARDINDAN SURİYE’DE ESED KAZANDI; WASHINGTON İÇİN SIRADA NE VAR?

Mara Karlin (Brookings Enstitüsü Dış Politika programında 21. Yüzyıl Güvenlik ve İstihbarat Merkezi kıdemli araştırmacısı. Johns Hopkins Üniversitesi İleri Uluslararası Araştırmalar Okulu (SAIS) doçenti ve Stratejik Araştırmalar Programı müdür muavini ve ayrıca Merrill Stratejik Araştırmalar Merkezi müdürü. 5 Amerikan savunma bakanına milli güvenlik konusunda danışmanlık hizmeti verdi. “Building Militaries in Fragile States: Challenges for the United States” kitabının yazarı)
Brookings Enstitüsü, 13.2.2018

Tercüme: Zahide Tuba Kor

NOT: Lütfen kaynak göstermeden tercümenin bir kısmını veya tamamını kullanmayınız, alıntılamayınız, yayınlamayınız

Editörün notu: Bu makale, Mara Karlin’in Amerikan Temsilciler Meclisi Dış İlişkiler Ortadoğu ve Kuzey Afrika Alt Komitesi oturumu için kaleme aldığı yazılı ifadenin ve “Building Militaries in Fragile States: Challenges for the United States” başlıklı yeni kitabında yer alan bazı bölümlerin bir araya getirilmesiyle hazırlanmıştır.


Suriye İsyanının üzerinden henüz bir yıl geçmişken 2012’de Amerikan Kongresinde bir ifade vermiş ve şu iddiada bulunmuştum:
“ABD Suriye’de ne isteMEdiğini biliyor. Ama istediği şeye ulaşması -yani Esed rejiminin sona ermesi- çetrefilli ve zor olup tatmin edici de olmayacaktır. Suriye’nin akıbeti bugünden kestirilemez, ancak bu sürecin ne şekilde sona ermeyeceğini size söyleyebilirim. Beşşar Esed’in kendi isteğiyle geri çekilmesi veya sürgünü tercih etmesiyle bu süreç sona ermeyecek. Şeffaf ve özgür bir Suriye devleti için gerekli reformları yapmasıyla da bitmeyecek. Açıkça konuşmam gerekirse, Suriye’de mevcut zulüm ve şiddet devam edip gidecek.”
Geriye doğru bakarsak, [o dönemde yaptığım] bu can sıkıcı/ümitsiz değerlendirmemin bile [bugün yaşanmakta olan felaketler karşısında] aslında son derece parlak/iç açıcı kaldığı söylenebilir.
(…)

İleriye Bakmak
Suriye’deki durum, makul/dengeli bir görüş serdetmeyi zorlaştıracak kadar büyük bir felaket. Yine de bu türden bir görüş, ileriye dönük şu üç önemli dinamiği kabul etmeli:
Birincisi, Esed iktidarda kalma savaşını kazandı. Bu doğru olmakla birlikte, meydan okumalarla dolu, kırılgan ve parçalanmış bir Suriye’yi yönetiyor; önümüzdeki yıllarda ne şiddet sona erecek ne de onu devirme çabaları. Cenevre Bildirisi’nde, BM Güvenlik Konseyi kararlarında ve birçok bölgesel aktörün açıklamalarında Suriye’nin birliğine ve toprak bütünlüğüne vurgular olsa da fiilî bölünmeyi daha muhtemel kılan ülke çapında kontrol bölgeleri yavaş yavaş tahkim ediliyor. Tabii ki Şam’daki rejim Suriye’nin tamamında kontrolü yeniden sağlamaya çalışacak; ancak bunu yapmak zor ve maliyetli olacak. Esed’in iktidarda kalmasının kaygı verici fazlasıyla yansımaları var. Bunlar arasında farklı, daha şeffaf ve demokratik bir Suriye’ye dair geriye kalan ümitlerin yıkılması da yer alıyor. Esed’in kimyasal silahlar kullanmaya devam etmesi hiçbir çeşit zulümden vazgeçmeyeceğinin bir göstergesi. Ve İran ile Hizbullah’ın muhalifleri, onlara karşı çıkmanın yarım ağızla/gönülsüzce yapılacak bir iş olmadığının artık farkına vardılar. Onlar [yani İran ile Hizbullah] çocuk oyuncağı değiller; Suriye’de kan banyosu devam ederken kendi çıkarlarını korumak uğruna [ne gerekiyorsa] feda etmeye son derece istekliler.
İkincisi, Suriye’de yaşananlar aslında daha geniş çaplı jeostratejik oyunda bir vekâlet savaşı olup savaşın dinamiklerine dair her türlü değerlendirme ve bağlantılı politika tavsiyeleri mutlaka bu hususu dikkate almalı. Bugün Suriye’deki durum, -tıpkı 15 yıl sürüp sayısız cana mâl olan, tarafları kırıp geçiren çirkin bir çatışma olan Lübnan İç Savaşı’na benzer şekilde- rakip gruplarla ortaklık içinde olup farklılaşan çıkarlar peşinde koşan, baş döndürücü bir aktörler dizilimiyle [Lübnan’dakinden de] çok daha karmaşık.
Rusya, İran ve Türkiye’nin rolleri ve onların artan işbirliği öne çıkıyor. Gerek Moskova gerekse Tahran’ın Suriye’de kuvvet kullanımları iğrenç. Geçtiğimiz on yılın önemli bir kısmını ordusunu modernize ederek geçirdikten sonra Rusya, bir yandan Esed rejimini desteklerken öte yandan Suriye topraklarını taktik ve operasyonel deneme alanı olarak kullanıyor. Sarf ettiği çabalarla Ortadoğu’da askeri üslerden çok daha fazlasını elde etti: Savaşı sona erdirmek için kurulan herhangi bir müzakere masasında kendisine daimi bir koltuk kazandırdığı gibi, bölgedeki nüfuzunu da arttırdı. Bundan sadece birkaç sene evvel bölgesel gelişmeler analiz edilirken “Moskova nereye?” konusuna pek de odaklanılmıyordu, bugün ise bunu yapmamak çılgınlık olur. Yine de Esed kendinden emin hale geldikçe Rusya’nın Suriye’deki rolü daha da karmaşıklaşacak. İran, derin ve sürekli iç siyasi ve iktisadi zafiyetlerine rağmen, Suriye’deki misyonuna sarsılmaz bir bağlılık gösteriyor, hem de İsrail’le bir stratejik sınır daha elde etmeye çalışarak. Hizbullah ile, aracılığıyla ve üzerinden İran’ın Ortadoğu’da güç projeksiyonu birdenbire arttı. Hem İran hem de Hizbullah Suriye’deki pozisyonlarını sağlama aldı ve bu durum ABD’nin bu eksenin bölgesel nüfuzuna karşı koyma çabalarını çok daha zorlaştıracak.
Yıllardır Batı’dan uzaklaşan ve ABD’nin görüşlerinin giderek değiştiği Türkiye, Suriye’deki resmi daha da karmaşıklaştırıyor. Bir süreliğine Türkiye ve ABD Suriye’yi ortak bir çerçevede görmüştü: IŞİD karşıtlığı çerçevesinde... IŞİD’e karşı savaş sona doğru yaklaşırken bu çerçeve giderek bulanıklaşıyor ve bu da ABD’nin Suriye Kürtlerine yönelik gelecekteki yardımlarının gerekçesine ilişkin ciddi soruları beraberinde getiriyor. Kuzey Suriye’de Türkiye ile YPG arasındaki çatışma, sadece IŞİD’i nihai olarak yenilgiye uğratma çabalarından alıkoyma tehdidini değil, aynı zamanda NATO için son derece tehlikeli olacak Amerikan kuvvetleriyle bir çatışma riskini de içinde barındırıyor. İki üyenin birden NATO Antlaşması’nın 5. Maddesi çerçevesinde örgütü yardıma çağırmasının şartları bazıları için bir akademik tartışma gibi görünebilir ama bu tartışmanın giderek öne çıkması tedirgin edici. Gerçekten de -bilhassa son silah alımlarının da kanıtladığı üzere- Türkiye’nin Rusya’ya doğru sürüklenmesi, bu NATO müttefikinin ne denli bozuştuğuna ışık tutuyor.
Üçüncüsü, işin “kolay” kısmı bitti. Suriye çatışmasına müdahil olan birbirine hiç benzemez -yerel, bölgesel ve küresel- bir dizi taraf, IŞİD’in başının ezilmesi gerektiği konusunda büyük ölçüde hemfikirdi. Radikal şekilde birbirinden apayrı olan ABD, Rusya, İran, Esed rejimi, Hizbullah ve daha birçoklarını bir araya getiren bir başka milli güvenlik meydan okumasını kayda geçirmek zor. Emin olun, IŞİD’le savaşmak için yerel çıkarlar aktörden aktöre farklılaşıyor. Ve bir bakıma IŞİD’e karşı koymanın bir sonraki aşaması, -gerek askeri olarak örgüt yer altına inerken gerekse siyaseten daha becerikli bir halefin onun bıraktığı boşluğu doldurmamasını sağlamak- çok daha zor olacak. Ancak IŞİD’i askeri olarak mağlup etme vurgusu, bu güçlerin uzlaşma, yeniden inşa ve iyi yönetişim gibi netameli konuları geri plana atmalarını sağlamıştı. IŞİD’in askeri olarak büyük ölçüde bozguna uğratılmasıyla işler böylece devam edemez. IŞİD kontrolündeki son topraklar üzerinde hak iddia etme yarışı, şimdilerde yerini, daha geniş ölçekli savaşta muhtemel bir anlaşmada/çözümde nüfuz yarışına bırakıyor. Ve bu çok tehlikeli.

ABD İçin Tavsiyeler
Washington için temel tartışma şu soruya odaklanmalı: Suriye’de terörizmle mücadele mi yoksa daha geniş jeopolitik meseleler mi önceliğimiz olmalı? Son yıllarda ABD, Suriye’ye büyük çoğunlukla ve kasten/bilerek bir terörizmle mücadele meselesi olarak yaklaştı. Bu dar odak, doğal olarak, ABD’nin çatışmadaki rolünü nasıl ele aldığını ve kiminle işbirliğini tercih ettiğini ortaya koyuyor. Son derece başarılı bir IŞİD’le mücadele çabasını kolaylaştırmakla birlikte bu yaklaşımın başka sonuçları da oldu: ABD Esed’in devam eden yönetimini fiilen hoş gördü ve Rus-İran çabalarına büyük ölçüde göz yumdu. YPG’yle ortaklığına ve Suriye’nin kuzeydoğusunda zemin kazanmasına rağmen ABD, Suriye’de nispeten marjinal bir oyuncu olup durumu temelden şekillendirmek üzere Washington’ın atabileceği veya atmak istediği adımlar da sınırlı.
Dışişleri Bakanı Rex Tillerson’ın son dönemdeki açıklaması [Z.T.K. Yazarın kastettiği, Tillerson’ın Stanford Üniversitesi Hoover Enstitüsündeki konuşmasının tercümesi için TIKLAYINIZ], Suriye’yle ilgili net hedefleri içerse de bunları başarmak için gerekli strateji veya ihtiyaç duyulacak kaynaklar konusunda çok az tartışma yapıldı; özellikle de Esed ailesinin rol oynamayacağı siyasi geçiş süreci konusunda... Yine de hayati insani yardıma devam etme ve rejimin kontrolü dışındaki bölgelerde istikrara kavuşturmaya ve yeniden inşaya destek sözleri mantıklı olup bu yardımlar kat kat artırılmalı.
Ancak benim en temel endişem güvenlik görüntüsü. IŞİD toprak kaybetmeye devam ederken Suriye’de savaş sahası daralıyor ve bu da sahadaki oluşumlar arasında çatışma riskini artırıyor. Üst düzey Amerikalı yetkililer Suriye’deki Amerikan askeri misyonunu “varlık/mevcudiyet” olarak tanımladılar ve “istikrar” getirmeye odaklandılar ki bunlar tehlikeli bir şekilde muğlak ifadeler. Acaba ABD tamamen -sadece ve sadece- IŞİD’le savaşı bitirmeye mi odaklandı? Sessiz sedasız İdlib vilayetinde ciddi bir taraftar toplayan el-Kaide’yi ne ölçüde kovalayacak? Ne ölçüde İran’ı püskürtmek için bölgede? Peki ya Esed rejimiyle savaşmak? Şiddet kullanan devlet-dışı aktörleri eğitmeye, donatmaya ve akıl vermeye ne demeli? Peki ya Ruslar? Tıpkı 1982’de [Sabra ve Şatila katliamları sonrası] Beyrut’a benzer şekilde net olmayan bir misyonla geri yollanan Amerikan Deniz Piyadeleri gibi, Suriye’de kalan Amerikan askeri varlığı da ancak kendi başına dert açacak ama pek bir şey başaramayacak kadar.
Netliğin olmaması çarpıcı. Netlik sadece Amerikan halkı için değil, açıkça söylemek gerekirse, aynı zamanda Washington’ın Suriye’deki hasımları, rakipleri ve ortakları için de gerekli. Amerikan ordusu kiminle savaşmak, kimi öldürmek istiyor? Ve kim için Amerikalıların hayatlarını tehlikeye atmaya razı?
Suriye’deki merkezî hükümet, Amerikan askeri varlığını egemenliğinin bir ihlali olarak görerek karşı çıkıyor. Esed rejimi gerçekten de kötücül olmakla birlikte, hedeflerinin ve ABD’nin altını oymak için Suriye’de hangi aktörlerle ortaklık geliştirebileceğinin farkında olmak lazım. Eğer ki Washington yönetiminin niyeti, diplomatları ve kalkınma personelini de dahil edecek şekilde Suriye’deki mevcudiyetini genişletmekse bu bilhassa önemli.
Kırılgan Devletlerde Orduları Kurmak: ABD İçin Meydan Okumalar başlıklı kitabım için yaptığım araştırma, ABD’nin SDG gibi şiddete başvuran devlet-dışı Suriyeli aktörlerle işbirliğine dair bazı dersler sunuyor. Amerikan ordusu onları eğitip donatmak için yarım milyar dolar harcamayı planlıyor. Bugüne kadar terörle mücadele misyonu için eğitilmişlerdi. Artık ortada terörle mücadele yoksa, bu durumda böyle bir yapı kurmak bir iç savaşa hizmet edecektir ki bu da üzerinde ciddi ciddi düşünmeyi gerektiren bambaşka bir misyondur ve siyasi bir hedefle yakından bağlantılandırılmalıdır. Birkaç ay evvel kaleme aldığım Foreign Affairs makalesinde [“Askeri Destek Programları Niçin Hayal Kırıklığına Uğratır?”, Kasım-Aralık 2017] açıkladığım gibi, bu türden grupları eğitip donatmak özünde -teknik değil- siyasi bir iştir. Etkili bir muharip güç kurmak eğitip donatmaktan çok daha fazlasını gerektirir ki bu da bizim ilan ettiğimiz siyasi hedefleri karşılamakta, daha önce olduğu gibi, yine yetersiz kalacaktır. Kilit siyasi konulardan uzak kalan dar bir yaklaşım zaman, çaba/enerji ve kaynak kaybıdır ve temelden kusurludur. Bu tür güçler büyük ölçüde meşruiyete dayanır; dolayısıyla onları dönüştürmek, ABD’nin -daha geniş çaplı misyon, örgütsel yapı ve personel sorularıyla meşgul olarak- onların hassas askeri işlerine/meselelerine derinden müdahil olmasını gerektirir.
En önemlisi, Suriye’de şiddete başvuran devlet-dışı aktörleri desteklemek, Amerikalı siyaset üretenlerin Amerikan askeri yardımının hedefleri ve muhtemel sonuçlarıyla alakalı doğru ve yerinde bir değerlendirme yapmasını gerektirir. Suriye çok daha büyük bir jeopolitik resmin parçası ve bu hali, daha evvel belirttiğim gibi, giderek daha fazla artacak. Basitçe söylemem gerekirse ABD, politikayı yönlendiren ve jeostratejik resmi görmeyen taktik ve operasyonel eylemlerde dikkatli olmalı.
ABD önümüzdeki süreçte şunları yapmalı:
-         Jeopolitik perspektife öncelik vermeli
-         IŞİD’le aktif mücadeleye devam etmeli
-         Esed rejiminin kontrolü dışındaki bölgeleri istikrara kavuşturma ve yeniden inşaya desteği bütüncül ve tutarlı bir siyasi stratejiye bağlı kılmalı
-         Suriye dışındaki mültecilere ciddi insani yardım yapmalı



P.K.BAEV: SURİYE SAVAŞININ SİSİ ALTINDA RUSYA TÖKEZLİYOR




Pavel K. Baev (Rusya uzmanı, Brookings Enstitüsü ABD ve Avrupa Merkezi kıdemli araştırmacısı ve Oslo Barış Araştırmaları Enstitüsü (PRIO) araştırma profesörü)
Brookings Enstitüsü, 21.2.2018

Tercüme: Zahide Tuba Kor

NOT: Lütfen kaynak göstermeden tercümenin bir kısmını veya tamamını kullanmayınız, alıntılamayınız, yayınlamayınız

(…) Bundan sadece birkaç ay evvel Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin Suriye’de zaferini ilan etti. Ancak Rus kuvvetleri sahada hala daha can kayıpları veriyor, Moskova’nın ittifakları karmaşa içinde ve Suriye politikası da kararlılığını ve istikametini kaybetmiş durumda.
Eylül 2015’te başlayan Rus askeri müdahalesinin ölçeği aslında hep sınırlı kaldı; ama Putin’in şahsi diplomasisi kuvvet çarpanı olarak işe yaradı. İran’dan Suudi Arabistan’a, İsrail’den Hizbullah’a kadar Suriye felaketindeki her paydaşla iletişim kurabildi. Şu an muhataplarına iletmeye çalıştığı tek mesaj, onların saldırılarına ve karşı-saldırılarına karışmamayı içeren müphem sözler. Ancak bu sözler muhataplarının çok azını tatmin ediyor. Rusya’nın güç projeksiyonu kapasitesinin sınırları açığa çıkmış durumda ve siyasi kararsızlık ve çelişkiler de bu zafiyeti şiddetlendirmekte. (…)

İran ve Türkiye ile Uyumsuz Troyka
İran ve Türkiye’yle işleyen bir siyasi ve askeri işbirliği kurmak 2017’de Rusya’nın Suriye politikasında temel bir başarıydı. (…) Kasım 2017’de Soçi’deki üçlü Putin-Erdoğan-Ruhani zirvesi bu çabanın zirve noktasıydı; ancak IŞİD’in askeri yenilgisiyle birlikte bu üç “barışı uygulatan” aktör kendi yollarına gittiler.
(…) Rusya Kürtlerle bağlar kurmuştu; ancak bu “dostluğu” fedayı tercih ederek (…) Türkiye’nin [Afrin’e] saldırısına rıza gösterdi. Rus yönetiminin Afrin harekâtı yüzünden Türk-Amerikan ilişkilerindeki gerilimlerin tırmanacağını farz etmek için yeterince sebepleri var; bu nedenle Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov, Türkiye’nin endişelerini göz ardı etmekle ve Suriye’nin kuzeyinde Kürtler için “devletimsi bir yapı” kurmakla Washington’ı suçluyor. Bu arada Türk kuvvetleri Afrin’de sert bir direnişle karşı karşıya ve Moskova, Kürtlere destek sağlaması için Esed rejimini sessiz sedasız teşvik ediyor.
İran’ın Suriye’deki temel hedefi, askeri konumunu pekiştirmek; böylelikle hem konuşlu bulunan Amerikan kuvvetlerinin kırılganlıklarına ve hassasiyetlerine baskı yapabilir hem de doğrudan İsrail’i tehdit edebilir. Rus üst komutasının, Tahran’ın Suriye’de -güven vermeyen orduya arka çıkmaktansa- İslam Devrimi Muhafızlarına benzer bir yapı kurma planına ilişkin derin kuşkuları vardı. İsrail’in geçtiğimiz günlerde İran’ın insansız hava aracıyla yaptığı ihlale karşı sert misillemesi Rus politikasını zor bir belirsizliğe itti. Putin, İsrail Başbakanı Netanyahu’yla şahsi ilişkilerine çok değer veriyor ve Tartus ile Hmeymim üslerinde bulunan -ve Suriye hava sahasının çoğunu kaplayan- Rus hava savunma sistemi de İsrail hava saldırılarına müdahale etmedi. Ancak “Rus yapımı” Suriye hava savunması bir İsrail savaş uçağını düşürmeyi başardı. Şimdi -yarı kabiliyetini kaybeden- bu sistemin yeniden inşa edilmesi lazım ve bunun için de Şam’ın Moskova’nın yardımına ihtiyacı var.

Sıkıntıdaki Diktatörüne Destek Çıkmak
Esed rejimine sıkı/sağlam Rus desteği, Suriye savaşının diğer taraflarının çoğu için bu desteği kabul edilebilir kılmayı amaçlıyordu; ancak IŞİD’in yenilgiye uğratılması bu önermeyi -daha az değil- daha çok sarstı. Erdoğan bunu hiçbir zaman tam anlamıyla paylaşmadı. Ama İran, Suriye diktatörünü sahiplenmeye o denli hevesliydi ki Netanyahu, Esed’in [Tahran’a] bağımlılığının daha da derinleşmesini önlemesini Putin’e ısrarla tavsiye etti. Ancak bu, Rus yardımının ve askeri varlığının yayılmasını gerektiriyordu ve Putin böyle bir yükümlülük altına girmekte isteksizdi. Putin, Esed’e yönelik özel bir sempati hiçbir zaman beslemedi ve temelde Suriye’yi “renkli devrimler” tehlikesiyle mücadelede kilit savaş alanı olarak gördü. Kremlin’de [2015 Eylül’ünde Suriye’ye] müdahale etme kararı, çok taraflı savaşın keşmekeşini son derece yüzeysel bir kavrayışla alındı. Ama genç (sayılabilecek) diktatörü [Esed’i kastediyor] alenen sahiplendikten sonra, şimdilerde güvenliğini sağlama almaktan tamamen aciz olan rejime destekte kararlılık göstermek zorunda.
Geçen kasım ayından bu yana Moskova’nın temel planı, çatışmayı durdurmayı kabul eden, farklı inançlardan muhalif gruplar “kongresi”ni toplamaya odaklandı. Ancak ocak ayındaki buluşma bir hayal kırıklığıydı. Rus Dışişleri Bakanlığı, Kürt gruplardan bazı düşük profilli temsilcileri davet etti; ama YPG’nin kilit rolünü belli belirsiz tanıma dahi Türkiye’yi kızdırdı. Suudi Arabistan, bu Rus inisiyatifi hakkında çelişkili duygular içindeydi; ama sonunda kendi kontrolü altındaki gruplardan bir heyet göndermemeyi tercih etti ve böylelikle [Astana görüşmeleri] bir komediye dönüştürüldü. Putin 15 Şubat’ta Suudi Kralı Selman ile telefonda görüştü ve Ürdün Kralı Abdullah’la bir araya geldi. Bu görüşmeler, Rus desteği konusunda Esed’i kuşkuya düşürüyor ve Tahran’da da şüpheleri artırıyor.

Moskova-Washington Ekseni
Suriye, Rusya için ABD karşısında bir güvenlik paradoksu; zira Moskova bu karmakarışık savaşta aynı anda hem [Washington’la] askeri işbirliğini sürdürüp hem de varsaydığı Amerikan siyasi niyetlerini başarısızlığa uğratma arayışında. Bu tuhaf arayış, Fırat’ın doğusundaki bir petrol tesisini ele geçirmek için ilerleyen rejim yanlısı kuvvetlerden oluşan bir grup 7 Şubat’ta Amerikan ağır hava ve topçu saldırısıyla yok edildiğinde bir testten geçti. Rus sosyal medya ağları, “Wagner Grup” adı altında [Suriye’de görev yapan] paralı askerlerden yüzlercesinin hayatını kaybettiği dedikodularıyla çalkalandı ve bazıları güvenilir kaynaklardan da doğrulandı. Ancak Kremlin’in resmî pozisyonu, Suriye’de Rus ve Amerikan kuvvetleri arasındaki bu ilk büyük doğrudan çatışmayı hala daha tamamen yalanlıyor ve bu da Moskova’nın ilişkilerde sanki hiçbir hasar olmamış gibi davranmasına imkân veriyor.
(…) Her ne kadar bu saldırıyı ABD’nin “savaş suçu” olarak nitelendirme konusunda Şam’dan bazı çağrılar yükselse de Putin buna eşlik edemez. Zira Amerikan komutanlığı, çatışmasızlığı sağlayıcı iletişim kanalını kullanarak Rus muhataplarını saldırı konusunda uyarmış ve civarda hiçbir Rus kuvveti olmadığından emin olmaya çalışmıştı. Rusya’da özel savunma şirketlerinden paralı asker görevlendirmek yasaktır; dolayısıyla Rus Savunma Bakanlığı, Putin’in Suriye’de “zafer”ini ilan ettikten sonra geri çektiği düzenli birliklerin yerine “Wagner Grubu”ndan çok sayıda paralı askerin konuşlandırıldığını itiraf edemez.
Suriye savaşında işler yolunda gidiyormuş gibi bir izlenim vermek faydalı olabilir; ama Moskova’nın aşınan mevzilerinin, birliklerini ilerletmekle meşgul düşmanları tarafından fark edilmediğini umması zor görünüyor. Her şeye rağmen Rusya’nın Suriye’de önemli kozları var ve Irak/Suriye savaş alanları çevresinde Amerikan politikasının kafa karışıklığını istismar ediyor. Kendi politikası ise dayanma gücünü test eden yeni bir dizi meydan okumayla bozulmuş durumda. Putin bu karmakarışık savaşta kilit unsurlar arasında doğru düzgün bir denge kurabildiğini düşünmüştü; ama savaşın uğradığı yeni mutasyon onu hazırlıksız yakaladı. Bölgesel düşmanlar arasındaki manevra alanı giderek daralıyor ve Moskova, böyle bir denklemde bir taraf da tutamaz, kendi zeminini de güvenceye alamaz durumda.

I.RABINOVICH: SURİYE MÜCADELESİ: İKİNCİ BÖLÜM





Itamar Rabinovich (Tel Aviv Üniversitesi Ortadoğu tarihi emekli profesörü ve New York Üniversitesi ordinaryüs profesörü. İsrail’in eski ABD Büyükelçisi (1992-1996) ve 1990’larda Suriye-İsrail barış sürecinde baş müzakereciydi. Tel Aviv Üniversitesi rektörlüğü görevi kısa süre önce sona erdi. Hâlihazırda Dan David Vakfı mütevelli heyet başkanı, Milli Güvenlik Araştırmaları Enstitüsü (INSS) başkan yardımcısı, Wexner-İsrail Programı danışma kurulu başkanı, [1973’te David Rockefeller ve Zbigniew Brzezinski tarafından kurulmuş] Üçlü Komisyonu (Trilateral Commission) üyesi, Brookings Enstitüsü uluslararası danışma kurulu üyesi vs. Birçok kitabı ve akademik çalışması bulunuyor)
Brookings Enstitüsü, 20.2.2018

Tercüme: Zahide Tuba Kor

NOT: Lütfen kaynak göstermeden tercümenin bir kısmını veya tamamını kullanmayınız, alıntılamayınız, yayınlamayınız

NOT: Aşağıdaki yazının sadece önemli gördüğüm ilk 2 ve son 2 paragrafını tercüme ettim. Yazının tamamına başlığı tıklayarak ulaşabilirsiniz.
Ayrıca aynı konuda daha evvel tercüme ettiğim Robert Kaplan'a ait 1993 tarihli "Suriye: Kimlik Krizi" başlıklı makaleyi okumanızı da hararetle tavsiye ederim. 

1965 yılında İngiliz yazar Patrick Seale klasikleşen The Struggle for Syria: 1945-1958 eserini yayınladı. Suriye Cumhuriyeti’nin ilk 13 yıllık tarihini iç çatışmalarla parçalanmış, güçlü bölgesel ve uluslararası aktörlerin boğuştuğu, kırılgan, zayıf bir devlet olarak tasvir ediyordu. Seale’a göre Suriye, bu dış aktörlerin Ortadoğu’nun kalbinde hegemonya kurmak için peşinden koşturduğu bir ödüldü [Z.T.K. ganimet de diyebiliriz]. Bugün de Suriye çok benzer bir durumla karşı karşıya (…). İç boyut 2016 yılı sonunda Halep’in ele geçirilmesiyle hafiflerken [Suriye toprakları üzerinde verilen] bölgesel ve uluslararası çatışmalar ise şiddetleniyor.
Seale’ın Suriye tarihinde, [dönemin] iki Haşimi krallığı olan Irak ve Ürdün’ün Suriye devletinin kontrolünü ele geçirmeye çalıştığı, buna karşı Arap rakipleri olan Mısır-Suudi ekseninin ise bu çabaları boşa çıkarma mücadelesi verdiği anlatılıyor. [Z.T.K. Eksen kelimesini çok doğru bulmadığımı belirtmek isterim; Mısır ile Suud arasında özellikle Cemal Abdünnasır döneminde sert bir kutuplaşma vardı. “Haşimi karşıtlığında bir araya gelen” demek daha doğru olur.] Eski sömürgeci güçler olan İngiltere ile Fransa da Suriye siyasetine doğrudan veya Arap ortakları üzerinden müdahale ediyor. ABD’nin Suriye siyasetine müdahalesi ise CIA’in Suriye’nin [Z.T.K. 1949 Mart’ında darbe yapıp yaklaşık beş ay başta kalabilen] ilk askerî diktatörü Hüsnü Zaim’le işbirliği yapmasıyla gerçekleşiyor. SSCB henüz daha o dönemde bu bölgede bir aktör değildi ve Türkiye’nin de yüzü güneye değil batıya dönüktü. Suriye devleti, sınırları Avrupalı sömürgeci güçlerce keyfi olarak çizilmiş bu ülkenin birliği ve bağımsızlığı için Fransızlarla savaşmış eski milliyetçi şehirli Sünni elit tarafından yönetiliyordu. Merkezden uzakta bulunan batı ve güneydeki Alevi ve Dürzi bölgeleri [Z.T.K. ki bu bölgeler Fransızlar tarafından Sünni çoğunluktan kopartılarak birer devletçiğe dönüştürülmüştü] ve kuzeydoğudaki Cezire’yi entegre etme süreci zor olmuştu. Parlamenter sistem doğru düzgün işlememişti; radikal ideolojik partilerin yükselişi ve ordunun müdahaleleri Suriye siyasetini daha da parçalayıp radikalleştirmişti. Sonunda Suriyeliler, sığınılacak bir liman olarak, ülkelerini Birleşik Arap Cumhuriyeti adı altında Mısır’la birleştirmekte buldular.
(…)
Suriye mücadelesi devam edecek. Rusya, rejimi desteklemeye ve kendi ordusunu, özellikle donanma ve hava üslerini burada tutmayı sürdürecek. İran’ın ihtirasları daha da ileri boyutta. İranlılar, askeri desteğin ve Lübnan, Irak, Pakistan ve Afganistan’dan Şii milisler ithal etmenin yanısıra Suriye toplumu, ekonomisi ve siyaseti üzerindeki nüfuzlarını artırmaya çalışıyorlar. ABD’nin Avrupa’daki müttefikleri, prensipte, Suriye krizine siyasi ve diplomatik bir çözüme ve Esed’in nihai olarak görevi bırakmasına odaklanmış durumdalar; ancak etkileri sınırlı ve muhtemelen Suriye’nin yeniden inşasında bir rol oynama arayışındalar. Bu yeniden inşanın mali külfetini Körfez’in Sünni devletleri karşılayabilirler; ancak onların da kaynaklarını sadece kendi hedeflerine hizmet edecek ölçüde kullanmaları muhtemel. İsrail, İran’la ciddi bir ihtilaf içinde olduğunun ve şimdiye kadar bir Rus-İsrail çarpışmasını önlemiş olan Rusya’yla hassas koordinasyonunun her an çökebilir olduğunun farkında.
Kilit bir mesele Trump yönetimin politikasıyla alakalı. Başkan’ın sert İran karşıtı söylemi, şimdiye kadar Suriye’de gerçek bir İran karşıtı eyleme dönüşmedi. Suriye’nin kuzeydoğusunda ABD’nin sınırlı askeri mevcudiyeti ve Kürtlerle ittifakı, bu ülkenin geleceğinin şekillenmesi mücadelesinde ona sınırlı bir etki veriyor. Dışişleri Bakanı Rex Tillerson, ocak ayı ortasında yaptığı bir konuşmada Washington’ın Suriye stratejisini ortaya koydu [Z.T.K. Tillerson’ın bu konuşmasının tercümesini okumak için TIKLAYINIZ]; ama ülkesinin politikalarına ilişkin koyduğu hedefler gerçekçi değil. Suriye Krizi sekizinci yılına girerken en korkunç yönleri -kitlesel kıyım, yıkım ve mülteci dalgaları- artık sona ermekte gibi görünüyor. Çatışma, artık temel bölgesel ve uluslararası aktörler arasındaki mücadelede bir piyon olarak Suriye’nin geleceğine giderek daha fazla odaklanıyor.



7 Aralık 2017 Perşembe

S.TELHAMI: TRUMP NİÇİN ABD’NİN ONLARCA YILLIK KUDÜS POLİTİKASINI BOZUYOR?




Shibley Telhami (Maryland Üniversitesi Enver Sedat Barış ve Kalkınma kürsüsü profesörü; ABD’nin İslam Dünyasıyla İlişkileri Projesinin yanı sıra Ortadoğu Politikası Merkezi ve Brookings Enstitüsü Dış Politika Programında kıdemli misafir araştırmacı)
Brookings Enstitüsü, 5.12.2017

Tercüme: Zahide Tuba Kor

NOT: Lütfen kaynak göstermeden tercümenin bir kısmını veya tamamını kullanmayınız, alıntılamayınız, yayınlamayınız

Trump yönetiminin, –pazarlaması zor, tartışma yaratacağı kesin olan Ortadoğu barış planının ayrıntılarını dahi açıklığa kavuşturmadan– Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanımasının ve muhtemelen Amerikan büyükelçiliğini oraya taşıyacak olmasının mantığını anlamak neredeyse mümkün değil.
Muhtemelen Beyaz Saray, bu türden bir adıma karşı Arap dünyasından gürültüler yükselse de Suudi Arabistan ve Mısır’daki kilit müttefiklerinin göstermelik muhalefetlerini sınırlı tutacağı bahsini oynuyor. Ne de olsa bu müttefikler, militanlıkla mücadele ve İran’a karşı koyma gibi çok daha ivedi meseleler üzerinden Trump’la ilişkileri korumakla meşguller. Yine Arap ve Müslüman kamuoylarından yükselecek itiraz ve protestoların da sınırlı olacağı bahsine giriyor; hem hükümetlerin muhalefeti sınırlandırma çabasını dikkate alarak hem de Washington’daki yetkililerin Arapların artık Filistin’i ve hatta Kudüs’ü umursamadıkları argümanına muhtemelen inandığı için.
Bütün bunlar şüphe götürür; ama yönetimin maliyetlerin sınırlı olacağı değerlendirmesinin doğru olabileceğini bir anlığına düşünelim. Hiç kimse, hatta Başkan Donald Trump’ın kendisi bile bu türden bir adımın ABD’nin Ortadoğu politikasına fayda sağlayacağı iddiasında değil. O halde şu soruyu sormak lazım: Peki Trump bunu niçin yapıyor?
Tabii ki Trump’ın İsrail yanlısı sicilini pekiştirmeye ihtiyacı yok. Üç önemli Ortadoğu danışmanının İsrail Sağı’na sempati besledikleri biliniyor. Daha da önemlisi, Cumhuriyetçi damar da dâhil Amerikan kamuoyu, Trump’ın İsrail yanlısı olduğunu zaten düşünüyor. (Nielsen Scarborough tarafından 1-6 Kasım’da gerçekleştirilen ve geçen cuma günü Brookings Enstitüsü’nde kamuoyuna açıklanan 2000 Amerikalı yetişkinle yapılmış) Maryland Üniversitesi Kritik Konular Anketi, Amerikalıların %59’unun İsrail-Filistin çatışmasında Trump’ın her iki tarafa da meylini tercih etmediklerini ortaya çıkardı. Cumhuriyetçilerin çoğunun da aralarında bulunduğu Amerikalıların %57’si Başkan’ın İsrail’e meylettiğini söylüyor. Anketimiz ayrıca Amerikalıların %63’ünün İsrail’deki Amerikan büyükelçiliğinin Kudüs’e taşınmasına karşı çıktığını gösteriyor ve bunların %44’ü Cumhuriyetçi.
Peki, desteği Trump için kritik önemde olan ve Kudüs’ün İsrail’in başkenti olarak ilan edilmesini ve Amerikan büyükelçiliğinin de oraya taşınmasını desteklediği bilinen Evanjelik Hristiyanlar ne diyor? Evanjeliklerin üçte ikisi Trump’ın politikasının zaten İsrail yanlısı olduğunu söylüyor ki bu oran nüfusun geri kalanının da çok üstüde. Amerikan büyükelçiliğinin Kudüs’e taşınması konusunda dahi bu cenahta öyle ezici bir destek yok: Evanjeliklerin %53’ü taşınmasını desteklerken %40’ı karşı çıkıyor.
Evanjelik liderlerin bu konuyu Başkan’a açtıklarına şüphe yok; ama hiçbirisi böyle bir deklarasyonda bulunmadı diye onu terk edecek de değil. Trump, muhtemeldir ki tarihte Evanjelik Sağ’a diğer herhangi bir Amerikan başkanından çok daha fazlasını vermiş bir isim: Yüksek Mahkeme Yargıçlığına Neil Gorsuch ve Eğitim Bakanlığına Betsy DeVos gibi kilit atamalardan tutun dini okullara yönelik son derece lütufkâr politikalara…
Bu arada Amerikan yönetiminin büyükelçiliği taşımanın sınırlı bir maliyeti olacağı yönündeki varsayımı da doğruluğu kanıtlanmamış bir inançtan ibaret. Aslında bu adım, yönetimin Ortadoğu’da kendisi için belirlediği İslami militanlıkla savaş ve İran nüfuzuyla mücadele gibi önceliklerinin de aleyhine işleyecek. Nitekim Kudüs, gerek İran gerekse İslamcı militanların ABD’ye ve onun politikalarına arka çıkanlara karşı destek elde etmek için kullandıkları mükemmel bir konu.
İsrail hükümetinin açıklamalarının yanısıra, Twitter’da dolanan #Riyadh-is-more-important-than-Al-Quds (Riyad Kudüs’ten çok daha önemlidir) etiketi gibi sınırlı olması muhtemel Arap sesleri üzerinden yürütülen propaganda da bu değerlendirmede bir rol oynamış olabilir. Ama bu da yeni değil. 2000 yılında Başkan Bill Clinton’ın arabuluculuk yaptığı Camp David müzakerelerine doğru gidilirken de Beyaz Saray’ın Kudüs’ün Filistinliler ve daha geniş ölçekte Araplar için merkeziliğini ve bu konunun müzakerelerin sonunu getirebileceğini hafife aldığını görmek zor değildi. Ama neticede böyle yaptı.
Hiç şüphesiz bugün Ortadoğu o dönemkinden çok daha bölünmüş durumda. Arapların çoğu kendi yanı başlarındaki trajedilere odaklanmış halde; diğerlerinin Filistin’e ve hatta Kudüs’e bağları azalmış olabilir. Ancak bölge derinden bölünmüşken Kudüs, bu bölünmüşlüğü aşan bir merkezi sembol olarak duruyor. Kutuplaşmış bir ortamda dahi hala kitleleri seferber edici bir konu: Araplar kitlesel olarak sokaklara dökülmeseler dahi böyle bir deklarasyon tabanda planlar yapanların ekmeğine yağ sürecektir.
Bundan sadece birkaç ay evvel neler olduğunu hatırlamak iyi olur, tam da aynı Filistin’e ve Kudüs’e ilgisizlik varsayımları yaygınlaşırken… İsrailli polislerin öldürülmesinin ardından İsrail hükümetinin Mescid-i Aksa’ya ibadete gelen Filistinlileri aramak üzere güvenlik tertibatları yerleştirme girişimi Filistinlilerin gösterilerine yol açmış, bu da hızla Arap ve Müslüman kamuoyunu harekete geçirmiş ve hükümetlerin müdahale etmesini beraberinde getirmiş, nihayetinde bu güvenlik tertibatlarını sökmeye zorlamıştı.
Tabii ki istikrarı hayati olan Ürdün’ün doğrudan bir etkisi var. Amerikan müttefiki olan Kral Abdullah, uyarılarında bu kararın kendi toplumu üzerindeki etkisini açıkça belirtenlerden ilkiydi; ardından Türkiye ve Fransa liderleri de dâhil diğerleri uyarılarını yaptı. Bunun Filistinliler üzerinde doğrudan etkisi de var. Bu karar, Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abbas’ı en azından başlangıçta müzakerelerden çekip gitmeye zorlayabilir. Ama Trump Abbas’a bu adımı yuttursa bile (...) Abbas’ın Filistinlileri iknası neredeyse imkânsız bir görev.
O halde tekrar soruyoruz: Trump bunu niçin yaptı?
Baştan beri uzmanların çoğu, [Damat Jared Kushner’in hazırladığı ve 2018 başında ilan edilmesi beklenen Ortadoğu “barış” planına atıfla] “yüzyılın anlaşması”nın çok büyük ihtimalle gerçekleşmekten uzak olduğunun ve bunun çökmesi durumunda Başkan Trump’ın, Amerikan büyükelçiliğinin Kudüs’e taşınması ve Batı Şeria’da İsrail yerleşimlerinin genişletilmesine yeşil ışık yakma türünden adımlara tutunmasına yol açabileceğinin farkındaydı. Beyaz Saray’ın barış planını açıklamadan evvel şimdi tutup da Kudüs hakkında tartışmalı bir adım atmasının iki manası olabilir:
Birincisi, muazzam tecrübesizliklerinin de etkisiyle [Trump’ın] danışmanları kendi hayal âlemlerinde yaşıyorlar. Aslında bu zaten Amerikan halkının da bir korkusu. Neredeyse her konuda derin partizanlığa rağmen bir konuda mutabıklar: Amerikalıların %81’i –Cumhuriyetçilerin de %71’i– Trump’ın Ortadoğu diplomasisinde tecrübesiz aile bireylerine ve şahsi avukatlarına değil uzmanlara dayanmasından yana.
Ama ikinci bir ihtimal de var: Trump yönetimi, kendi “yüzyılın anlaşması”ndan çoktan vazgeçip suçu başkalarına atma yollarını arıyor olabilir.