Mara Karlin etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Mara Karlin etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

7 Mart 2018 Çarşamba

M.KARLIN: İSRAİL’İN HİZBULLAH’LA YAKLAŞAN SAVAŞI





Mara Karlin (Brookings Enstitüsü Dış Politika programında 21. Yüzyıl Güvenlik ve İstihbarat Merkezi kıdemli araştırmacısı. Johns Hopkins Üniversitesi İleri Uluslararası Araştırmalar Okulu (SAIS) doçenti ve Stratejik Araştırmalar Programı müdür muavini ve ayrıca Merrill Stratejik Araştırmalar Merkezi müdürü. 5 Amerikan savunma bakanına milli güvenlik konusunda danışmanlık hizmeti verdi. “Building Militaries in Fragile States: Challenges for the United States” kitabının yazarı)
Brookings Enstitüsü, 21.2.2018 (Foreign Affairs, 21.2.2018)

Tercüme: Zahide Tuba Kor

NOT: Lütfen kaynak göstermeden tercümenin bir kısmını veya tamamını kullanmayınız, alıntılamayınız, yayınlamayınız

İsrail ile Hizbullah arasında yeni bir savaş neredeyse kaçınılmaz. Her ne kadar iki taraf da şu an için bir savaş istemese de Doğu Akdeniz’de değişen güç dengeleri ve mücadele alanlarının daralması eli kulağındaki hesaplaşmanın işaretleri. Asıl soru, “O büyük yangın felaketi yaşanır mı yaşanmaz mı?” değil, “Nasıl ve nerede yaşanacak?”.
10 Şubat olayları Doğu Akdeniz ülkelerinin istikrarsızlığının bir kez daha altını çizdi. İsrail, hava sahasına giren bir İran insansız hava aracını düşürdü, aracın Suriye’de kalktığını iddia ettiği alanı bombaladı. Bu sırada Suriye’nin uçaksavar ateşiyle bir İsrail F-16’sı düşürüldü ki onlarca yıldır ilk kez bir İsrail savaş uçağı düşman ateşiyle düşürülmüş oldu. İsrail buna, Suriye’de İran ve rejim bağlantılı birçok askeri hedefe topyekûn bir misillemeyle karşılık verdi.
Önümüzdeki süreçte bölgedeki gerginlikler sadece ve sadece daha beter hale gelecek. (…) IŞİD’e karşı savaş askeri olarak hız kestikçe [IŞİD’e karşı ortak bir paydada buluşmuş] düşmanlar arasındaki birçok anlaşmalı evlilik de sona erecek. Eli kulağındaki bu boşanmalar (i) yönetişim ve uzlaşma, (ii) Suriye’deki dış güçlerin geleceği ve (iii) bölgesel güç dengelerindeki değişim de dahil bir dizi konuyu öne çıkaracak. Ortaya çıkacak gerginliklerin İsrail’i -en son güney Lübnan’ı işgal ettiği 2006’daki [33 günlük] savaştan- çok daha büyük bir bölgesel savaşın eşiğine getirmesi muhtemel.

Bir Sonraki Savaş
IŞİD’in yenilgiye uğratılması ve bunun bir neticesi olarak odağın kayması, İsrail ile Hizbullah arasındaki giderek karmaşıklaşan tehlikeli ilişkileri açığa çıkaracak. Hizbullah, Suriye’de yaklaşık 2000 savaşçısını kaybetti, İran ve Suriye rejimlerine verdiği tam destekle itibarını zedeledi ve şu an mali sıkıntılarla boğuştuğuna dair dedikodular var. Bütün bunlara rağmen çekirdek tabanında, yani Lübnan Şiileri arasında hala popülaritesini koruyor. Lübnan’daki diğer mezheplerle siyasi anlaşmalara aracılık ediyor. Uzmanlar, baharda yapılacak -ve yeni seçim kanunu uyarınca ilk kez nispi temsil sisteminin uygulanacağı- Lübnan parlamento seçimlerinin Hizbullah’ın zaferiyle sonuçlanacağı beklentisinde.
Hizbullah’ın askeri yeteneklerinin Suriye savaşı sırasında geliştiği neredeyse kesin. İsrail’in son yıllarda Hizbullah personeline veya tesislerine yönelik 100’ü aşkın hava saldırısı da bunun bir kanıtı. Belki de en anlamlısı, Hizbullah’ın Suriye’de ciddi bir operasyonel tecrübe kazanması (…). Gerçekten de Hizbullah’ın Suriye savaşındaki performansına hayranlık duymayan bölgede herhangi bir aktör bulmak zor. Bu çabalara bir de Hizbullah’ın -hiç de hayra alamet olmayan- İsrail’in Dimona’daki sözde nükleer reaktörüne ve Hayfa’daki amonyak depolama tesislerine saldırı tehditleri eklendiğinde bunun kirli bir savaş olacağı beklenebilir.
İsrail için stratejik resim de ciddi bir şekilde değişmiş durumda. Suriye’yle sınırı, tarihsel olarak en sakin olanıydı, ama şimdilerde en istikrarsızı. İsrail liderliği Hizbullah’ın Suriye çatışmasında askeri tekâmülünden duyduğu endişeyi gizlemiyor. [Tahran’ın P5+1 ülkeleriyle 2015’te imzaladığı anlaşmayla birlikte] İran’ın nükleer silah yeteneğinden endişeler giderek zayıflarken İsrail, bunun yerine Hizbullah’la bir sonraki savaşa odaklanmaya başladı. İsrail’in birkaç ay evvel yaptığı, 1998’den bu yana en büyük askeri tatbikat da bunun bir göstergesiydi. 2006’dan beri İsrailli yetkililer, gelecekteki çatışmalarda Dahiyya Doktrini’ni izleyecekleri konusunda mütemadiyen uyarılarda bulunuyorlar. Bu doktrin, adını, başkentteki Refik Hariri Uluslararası Havalimanı yakınlarında bulunan, Hizbullah’ın kalesi konumundaki Beyrut’un güney banliyölerinden alıyor ki burası son savaşta İsrail bombardımanıyla harap olmuştu. İsrail Genelkurmay Başkanı Gadi Eisenkot’a göre, İsrail ordusu bir sonraki çatışmada aynı angajman kurallarını izleyecek, ama bu defa çok daha geniş bir alanda.
Velhasıl Hizbullah ile İsrail’in uzun vadeli stratejik hedefleri tamamen birbirine zıt. Yine de bugün için ne Hizbullah ne de İsrail bir savaşı tetiklemek istiyor. İsrail hâlihazırda Filistin Yönetimi’nin çökme ihtimali, Gazze’de insani bir kriz ve kuzey sınırında derin bir istikrarsızlıkla karşı karşıya; üstelik yakında hakkında yolsuzluk davası açılabilecek Başbakan Benyamin Netanyahu’yu kuşatan iç siyasi kriz de cabası. Ancak Hizbullah’ın Lübnan içinde artan kapasitesinden duyulan endişe, daha açık bir ifadeyle silah fabrikaları kurmuş olma ihtimali, İsrail yönetimini harekete geçmekten başka bir şansı kalmadığı duygusuna sevk edebilir.
Hizbullah da Suriye’de girdiği uzun ve zorlu bir çatışmadan belini doğrultabilmek için muhtemelen bir soluklanma isteyecek. Ancak örgütün bölgesel itibarı yere çakılmış durumda ve Suriyelileri öldürmekle geçen yıllarda sönen -İsrail karşıtlığından devşirdiği- güveni yeniden tazelemesi lazım. Belki de Suriye’de yeni bulduğu ortaklardan bazıları İsrail’le bir sonraki savaşta kendisine yardım etmek bile isteyecek; son aylarda en az iki Iraklı milis liderinin teklif ettiği gibi... Esed rejimi gücünü konsolide ettikçe Hizbullah dikkatini giderek Suriye’den uzaklaştıracak.
Doğrudan doğruya İsrail veya Hizbullah tarafından kastî bir tırmandırma kısa vadede pek muhtemel görünmüyor. Ancak istenmeden/elde olmayan sebeplerle bir tırmanma mümkün; tıpkı hâlihazırda İran, Esed rejimi, Rusya gibi diğer aktörlerin tırmandırıcı davranışlarının Doğu Akdeniz bölgesini paramparça ettiği gibi… Her üçü de bu türden bir çatışmadan farklı şekillerde istifade edebilir. İran ve Esed rejimi, Suriye’de yaşanan korkunç durumdan dikkatleri dağıtıp İsrail’e karşı bölgesel desteği yeniden devşirmek için böyle bir çatışmayı kullanabilir. Ruslar da taraflar arasında ateşkes için arabuluculukla devreye girerek bölgesel liderlik rolünü güçlendirmek ve ABD’ye karşı tahkimatını daha fazla göstermek için çatışmayı kullanabilir. Taktik düzede, Suriye’de daralan savaş alanının bu aktörlerden bazı bileşenler arasında beklenmedik bir kazaya imkân vereceği neredeyse kesin. Bu durumda nasıl bir mukabeleyi tercih edecekleri çok önemli olacak; ancak angajman kuralları bulanıklaştıkça bunu öngörmek de zorlaşacak.

Mekân, Mekân, Mekân
Diğer bir soru da gelecekteki savaşın mekânı. Geçmişte İsrail ile Hizbullah arasındaki çatışmaların mekânı -tamamen olmasa da büyük ölçüde- Lübnan topraklarıyla sınırlı kalmıştı. 1978’den bu yana İsrail’in işgallerinde ve Lübnan’a ara sıra yaptığı saldırılarında hedefi, hep kuzey sınırını istikrarsızlaştıran FKÖ ve Hizbullah gibi şiddeti kullanan devlet-dışı aktörler olmuştu. Hizbullah da çatışmayı nadiren İsrail’in yurtdışındaki vatandaşlarına (daha genel bir ifadeyle Yahudi cemaatlerine) taşıma arayışına girmişti. Bu nadir örnekler arasında, 1992’de [Arjantin’in başkenti] Buenos Aires’de İsrail büyükelçiliğinin bombalanması, 2012’de Bulgaristan’da İsrailli turistlere yönelik otobüs saldırısı ve 2015’te Kıbrıs’ta Yahudi ve İsrail mekânlarına yönelik önlenen bir saldırı yer alıyor.
Bir sonraki çatışma da muhtemelen Lübnan topraklarında cereyan edecek; ama güney Lübnan’ın ötesine geçip başkent Beyrut’a kadar ulaşması muhtemel görünüyor. Dahiyya Doktrini çerçevesinde Hizbullah’ın sözde askeri hedeflerinden çok daha fazlasının yıkımına şahit olunacak; zira İsrail ordusu Lübnan devletinin altyapısını ve askeri tesislerini de kolayca tahrip edebilir [Z.T.K. Bu, 1950’lerden beri her asimetrik veya konvansiyonel savaşta İsrail’in temel taktiğidir]. Lübnan içinde Hizbullah’ı perişan etme çabasının Lübnanlı sivilleri mahvetmeyeceğini düşünmek zor. Böyle bir durumda Hizbullah’ın İsrail’e yönelik uluslararası kınamalara güvendiğine şüphe yok.
Ancak, geçmişteki çatışmaların aksine, yeni bir İsrail-Hizbullah çatışması Suriye’ye yönelik de askeri harekâtları içerebilir [Z.T.K. Bu konuyu da işleyen İsrailli gazeteci Meron Rapoport’a ait bir yazının tercümesini okumak için TIKLAYINIZ]. Suriye savaşının başından beri İsrail’in Hizbullah’a yönelik hava saldırıları büyük ölçüde Suriye topraklarıyla sınırlı kaldı ve yine çoğunlukla Hizbullah bunlara karşılık vermekten kaçındı. Ancak örgütün Suriye içindeki tahkimatı bu ülkeyi İsrail’in saldırılarına açık hale getiriyor. İsrailli planlamacılar, önümüzdeki süreçte Esed’in Hizbullah’a bağımlılığı azalırken örgütün Suriye’deki varlığının ne şekilde gelişeceğine dikkat kesilecekler; yine Hizbullah’ın özellikle İsrail sınırına yakın güneybatı Suriye’deki yerlerini, silahlarını, personel sayısını ve altyapısının çapını not edecekler. Netanyahu, İran’ın “kendisini Suriye’de askeri olarak sağlama alamayacağı” konusunda uyarılarda bulunmakta; ancak asıl tartışma, sözkonusu tahkimatın varlığı değil, boyutu -yani İran ve Hizbullah personelinin İsrail sınırına yakınlığı- üzerine olacak.

Bekleme Vakti
Her ne kadar yeni bir İsrail-Hizbullah savaşı ihtimali şimdilerde ufukta belirse de, gerek kazara tırmanma riskleri gerekse her iki tarafın uzun vadeli stratejik hedefleri dikkate alındığında, çatışmanın er geç patlak vereceği neredeyse kesin. Yine bunun çirkin bir savaş olacağı ve ister istemez dış aktörleri de içine çekeceği aşikâr. Bu durumda Doğu Akdeniz güvenliği yeni bir dibe daha vuracak ve Lübnanlılar ile Suriyeliler, toprakları başkalarının gündeminin oyun sahasına dönüşürken çok çok daha fazla kaybedecekler.

M.KARLIN: YEDİ YILLIK SAVAŞIN ARDINDAN SURİYE’DE ESED KAZANDI; WASHINGTON İÇİN SIRADA NE VAR?




YEDİ YILLIK SAVAŞIN ARDINDAN SURİYE’DE ESED KAZANDI; WASHINGTON İÇİN SIRADA NE VAR?

Mara Karlin (Brookings Enstitüsü Dış Politika programında 21. Yüzyıl Güvenlik ve İstihbarat Merkezi kıdemli araştırmacısı. Johns Hopkins Üniversitesi İleri Uluslararası Araştırmalar Okulu (SAIS) doçenti ve Stratejik Araştırmalar Programı müdür muavini ve ayrıca Merrill Stratejik Araştırmalar Merkezi müdürü. 5 Amerikan savunma bakanına milli güvenlik konusunda danışmanlık hizmeti verdi. “Building Militaries in Fragile States: Challenges for the United States” kitabının yazarı)
Brookings Enstitüsü, 13.2.2018

Tercüme: Zahide Tuba Kor

NOT: Lütfen kaynak göstermeden tercümenin bir kısmını veya tamamını kullanmayınız, alıntılamayınız, yayınlamayınız

Editörün notu: Bu makale, Mara Karlin’in Amerikan Temsilciler Meclisi Dış İlişkiler Ortadoğu ve Kuzey Afrika Alt Komitesi oturumu için kaleme aldığı yazılı ifadenin ve “Building Militaries in Fragile States: Challenges for the United States” başlıklı yeni kitabında yer alan bazı bölümlerin bir araya getirilmesiyle hazırlanmıştır.


Suriye İsyanının üzerinden henüz bir yıl geçmişken 2012’de Amerikan Kongresinde bir ifade vermiş ve şu iddiada bulunmuştum:
“ABD Suriye’de ne isteMEdiğini biliyor. Ama istediği şeye ulaşması -yani Esed rejiminin sona ermesi- çetrefilli ve zor olup tatmin edici de olmayacaktır. Suriye’nin akıbeti bugünden kestirilemez, ancak bu sürecin ne şekilde sona ermeyeceğini size söyleyebilirim. Beşşar Esed’in kendi isteğiyle geri çekilmesi veya sürgünü tercih etmesiyle bu süreç sona ermeyecek. Şeffaf ve özgür bir Suriye devleti için gerekli reformları yapmasıyla da bitmeyecek. Açıkça konuşmam gerekirse, Suriye’de mevcut zulüm ve şiddet devam edip gidecek.”
Geriye doğru bakarsak, [o dönemde yaptığım] bu can sıkıcı/ümitsiz değerlendirmemin bile [bugün yaşanmakta olan felaketler karşısında] aslında son derece parlak/iç açıcı kaldığı söylenebilir.
(…)

İleriye Bakmak
Suriye’deki durum, makul/dengeli bir görüş serdetmeyi zorlaştıracak kadar büyük bir felaket. Yine de bu türden bir görüş, ileriye dönük şu üç önemli dinamiği kabul etmeli:
Birincisi, Esed iktidarda kalma savaşını kazandı. Bu doğru olmakla birlikte, meydan okumalarla dolu, kırılgan ve parçalanmış bir Suriye’yi yönetiyor; önümüzdeki yıllarda ne şiddet sona erecek ne de onu devirme çabaları. Cenevre Bildirisi’nde, BM Güvenlik Konseyi kararlarında ve birçok bölgesel aktörün açıklamalarında Suriye’nin birliğine ve toprak bütünlüğüne vurgular olsa da fiilî bölünmeyi daha muhtemel kılan ülke çapında kontrol bölgeleri yavaş yavaş tahkim ediliyor. Tabii ki Şam’daki rejim Suriye’nin tamamında kontrolü yeniden sağlamaya çalışacak; ancak bunu yapmak zor ve maliyetli olacak. Esed’in iktidarda kalmasının kaygı verici fazlasıyla yansımaları var. Bunlar arasında farklı, daha şeffaf ve demokratik bir Suriye’ye dair geriye kalan ümitlerin yıkılması da yer alıyor. Esed’in kimyasal silahlar kullanmaya devam etmesi hiçbir çeşit zulümden vazgeçmeyeceğinin bir göstergesi. Ve İran ile Hizbullah’ın muhalifleri, onlara karşı çıkmanın yarım ağızla/gönülsüzce yapılacak bir iş olmadığının artık farkına vardılar. Onlar [yani İran ile Hizbullah] çocuk oyuncağı değiller; Suriye’de kan banyosu devam ederken kendi çıkarlarını korumak uğruna [ne gerekiyorsa] feda etmeye son derece istekliler.
İkincisi, Suriye’de yaşananlar aslında daha geniş çaplı jeostratejik oyunda bir vekâlet savaşı olup savaşın dinamiklerine dair her türlü değerlendirme ve bağlantılı politika tavsiyeleri mutlaka bu hususu dikkate almalı. Bugün Suriye’deki durum, -tıpkı 15 yıl sürüp sayısız cana mâl olan, tarafları kırıp geçiren çirkin bir çatışma olan Lübnan İç Savaşı’na benzer şekilde- rakip gruplarla ortaklık içinde olup farklılaşan çıkarlar peşinde koşan, baş döndürücü bir aktörler dizilimiyle [Lübnan’dakinden de] çok daha karmaşık.
Rusya, İran ve Türkiye’nin rolleri ve onların artan işbirliği öne çıkıyor. Gerek Moskova gerekse Tahran’ın Suriye’de kuvvet kullanımları iğrenç. Geçtiğimiz on yılın önemli bir kısmını ordusunu modernize ederek geçirdikten sonra Rusya, bir yandan Esed rejimini desteklerken öte yandan Suriye topraklarını taktik ve operasyonel deneme alanı olarak kullanıyor. Sarf ettiği çabalarla Ortadoğu’da askeri üslerden çok daha fazlasını elde etti: Savaşı sona erdirmek için kurulan herhangi bir müzakere masasında kendisine daimi bir koltuk kazandırdığı gibi, bölgedeki nüfuzunu da arttırdı. Bundan sadece birkaç sene evvel bölgesel gelişmeler analiz edilirken “Moskova nereye?” konusuna pek de odaklanılmıyordu, bugün ise bunu yapmamak çılgınlık olur. Yine de Esed kendinden emin hale geldikçe Rusya’nın Suriye’deki rolü daha da karmaşıklaşacak. İran, derin ve sürekli iç siyasi ve iktisadi zafiyetlerine rağmen, Suriye’deki misyonuna sarsılmaz bir bağlılık gösteriyor, hem de İsrail’le bir stratejik sınır daha elde etmeye çalışarak. Hizbullah ile, aracılığıyla ve üzerinden İran’ın Ortadoğu’da güç projeksiyonu birdenbire arttı. Hem İran hem de Hizbullah Suriye’deki pozisyonlarını sağlama aldı ve bu durum ABD’nin bu eksenin bölgesel nüfuzuna karşı koyma çabalarını çok daha zorlaştıracak.
Yıllardır Batı’dan uzaklaşan ve ABD’nin görüşlerinin giderek değiştiği Türkiye, Suriye’deki resmi daha da karmaşıklaştırıyor. Bir süreliğine Türkiye ve ABD Suriye’yi ortak bir çerçevede görmüştü: IŞİD karşıtlığı çerçevesinde... IŞİD’e karşı savaş sona doğru yaklaşırken bu çerçeve giderek bulanıklaşıyor ve bu da ABD’nin Suriye Kürtlerine yönelik gelecekteki yardımlarının gerekçesine ilişkin ciddi soruları beraberinde getiriyor. Kuzey Suriye’de Türkiye ile YPG arasındaki çatışma, sadece IŞİD’i nihai olarak yenilgiye uğratma çabalarından alıkoyma tehdidini değil, aynı zamanda NATO için son derece tehlikeli olacak Amerikan kuvvetleriyle bir çatışma riskini de içinde barındırıyor. İki üyenin birden NATO Antlaşması’nın 5. Maddesi çerçevesinde örgütü yardıma çağırmasının şartları bazıları için bir akademik tartışma gibi görünebilir ama bu tartışmanın giderek öne çıkması tedirgin edici. Gerçekten de -bilhassa son silah alımlarının da kanıtladığı üzere- Türkiye’nin Rusya’ya doğru sürüklenmesi, bu NATO müttefikinin ne denli bozuştuğuna ışık tutuyor.
Üçüncüsü, işin “kolay” kısmı bitti. Suriye çatışmasına müdahil olan birbirine hiç benzemez -yerel, bölgesel ve küresel- bir dizi taraf, IŞİD’in başının ezilmesi gerektiği konusunda büyük ölçüde hemfikirdi. Radikal şekilde birbirinden apayrı olan ABD, Rusya, İran, Esed rejimi, Hizbullah ve daha birçoklarını bir araya getiren bir başka milli güvenlik meydan okumasını kayda geçirmek zor. Emin olun, IŞİD’le savaşmak için yerel çıkarlar aktörden aktöre farklılaşıyor. Ve bir bakıma IŞİD’e karşı koymanın bir sonraki aşaması, -gerek askeri olarak örgüt yer altına inerken gerekse siyaseten daha becerikli bir halefin onun bıraktığı boşluğu doldurmamasını sağlamak- çok daha zor olacak. Ancak IŞİD’i askeri olarak mağlup etme vurgusu, bu güçlerin uzlaşma, yeniden inşa ve iyi yönetişim gibi netameli konuları geri plana atmalarını sağlamıştı. IŞİD’in askeri olarak büyük ölçüde bozguna uğratılmasıyla işler böylece devam edemez. IŞİD kontrolündeki son topraklar üzerinde hak iddia etme yarışı, şimdilerde yerini, daha geniş ölçekli savaşta muhtemel bir anlaşmada/çözümde nüfuz yarışına bırakıyor. Ve bu çok tehlikeli.

ABD İçin Tavsiyeler
Washington için temel tartışma şu soruya odaklanmalı: Suriye’de terörizmle mücadele mi yoksa daha geniş jeopolitik meseleler mi önceliğimiz olmalı? Son yıllarda ABD, Suriye’ye büyük çoğunlukla ve kasten/bilerek bir terörizmle mücadele meselesi olarak yaklaştı. Bu dar odak, doğal olarak, ABD’nin çatışmadaki rolünü nasıl ele aldığını ve kiminle işbirliğini tercih ettiğini ortaya koyuyor. Son derece başarılı bir IŞİD’le mücadele çabasını kolaylaştırmakla birlikte bu yaklaşımın başka sonuçları da oldu: ABD Esed’in devam eden yönetimini fiilen hoş gördü ve Rus-İran çabalarına büyük ölçüde göz yumdu. YPG’yle ortaklığına ve Suriye’nin kuzeydoğusunda zemin kazanmasına rağmen ABD, Suriye’de nispeten marjinal bir oyuncu olup durumu temelden şekillendirmek üzere Washington’ın atabileceği veya atmak istediği adımlar da sınırlı.
Dışişleri Bakanı Rex Tillerson’ın son dönemdeki açıklaması [Z.T.K. Yazarın kastettiği, Tillerson’ın Stanford Üniversitesi Hoover Enstitüsündeki konuşmasının tercümesi için TIKLAYINIZ], Suriye’yle ilgili net hedefleri içerse de bunları başarmak için gerekli strateji veya ihtiyaç duyulacak kaynaklar konusunda çok az tartışma yapıldı; özellikle de Esed ailesinin rol oynamayacağı siyasi geçiş süreci konusunda... Yine de hayati insani yardıma devam etme ve rejimin kontrolü dışındaki bölgelerde istikrara kavuşturmaya ve yeniden inşaya destek sözleri mantıklı olup bu yardımlar kat kat artırılmalı.
Ancak benim en temel endişem güvenlik görüntüsü. IŞİD toprak kaybetmeye devam ederken Suriye’de savaş sahası daralıyor ve bu da sahadaki oluşumlar arasında çatışma riskini artırıyor. Üst düzey Amerikalı yetkililer Suriye’deki Amerikan askeri misyonunu “varlık/mevcudiyet” olarak tanımladılar ve “istikrar” getirmeye odaklandılar ki bunlar tehlikeli bir şekilde muğlak ifadeler. Acaba ABD tamamen -sadece ve sadece- IŞİD’le savaşı bitirmeye mi odaklandı? Sessiz sedasız İdlib vilayetinde ciddi bir taraftar toplayan el-Kaide’yi ne ölçüde kovalayacak? Ne ölçüde İran’ı püskürtmek için bölgede? Peki ya Esed rejimiyle savaşmak? Şiddet kullanan devlet-dışı aktörleri eğitmeye, donatmaya ve akıl vermeye ne demeli? Peki ya Ruslar? Tıpkı 1982’de [Sabra ve Şatila katliamları sonrası] Beyrut’a benzer şekilde net olmayan bir misyonla geri yollanan Amerikan Deniz Piyadeleri gibi, Suriye’de kalan Amerikan askeri varlığı da ancak kendi başına dert açacak ama pek bir şey başaramayacak kadar.
Netliğin olmaması çarpıcı. Netlik sadece Amerikan halkı için değil, açıkça söylemek gerekirse, aynı zamanda Washington’ın Suriye’deki hasımları, rakipleri ve ortakları için de gerekli. Amerikan ordusu kiminle savaşmak, kimi öldürmek istiyor? Ve kim için Amerikalıların hayatlarını tehlikeye atmaya razı?
Suriye’deki merkezî hükümet, Amerikan askeri varlığını egemenliğinin bir ihlali olarak görerek karşı çıkıyor. Esed rejimi gerçekten de kötücül olmakla birlikte, hedeflerinin ve ABD’nin altını oymak için Suriye’de hangi aktörlerle ortaklık geliştirebileceğinin farkında olmak lazım. Eğer ki Washington yönetiminin niyeti, diplomatları ve kalkınma personelini de dahil edecek şekilde Suriye’deki mevcudiyetini genişletmekse bu bilhassa önemli.
Kırılgan Devletlerde Orduları Kurmak: ABD İçin Meydan Okumalar başlıklı kitabım için yaptığım araştırma, ABD’nin SDG gibi şiddete başvuran devlet-dışı Suriyeli aktörlerle işbirliğine dair bazı dersler sunuyor. Amerikan ordusu onları eğitip donatmak için yarım milyar dolar harcamayı planlıyor. Bugüne kadar terörle mücadele misyonu için eğitilmişlerdi. Artık ortada terörle mücadele yoksa, bu durumda böyle bir yapı kurmak bir iç savaşa hizmet edecektir ki bu da üzerinde ciddi ciddi düşünmeyi gerektiren bambaşka bir misyondur ve siyasi bir hedefle yakından bağlantılandırılmalıdır. Birkaç ay evvel kaleme aldığım Foreign Affairs makalesinde [“Askeri Destek Programları Niçin Hayal Kırıklığına Uğratır?”, Kasım-Aralık 2017] açıkladığım gibi, bu türden grupları eğitip donatmak özünde -teknik değil- siyasi bir iştir. Etkili bir muharip güç kurmak eğitip donatmaktan çok daha fazlasını gerektirir ki bu da bizim ilan ettiğimiz siyasi hedefleri karşılamakta, daha önce olduğu gibi, yine yetersiz kalacaktır. Kilit siyasi konulardan uzak kalan dar bir yaklaşım zaman, çaba/enerji ve kaynak kaybıdır ve temelden kusurludur. Bu tür güçler büyük ölçüde meşruiyete dayanır; dolayısıyla onları dönüştürmek, ABD’nin -daha geniş çaplı misyon, örgütsel yapı ve personel sorularıyla meşgul olarak- onların hassas askeri işlerine/meselelerine derinden müdahil olmasını gerektirir.
En önemlisi, Suriye’de şiddete başvuran devlet-dışı aktörleri desteklemek, Amerikalı siyaset üretenlerin Amerikan askeri yardımının hedefleri ve muhtemel sonuçlarıyla alakalı doğru ve yerinde bir değerlendirme yapmasını gerektirir. Suriye çok daha büyük bir jeopolitik resmin parçası ve bu hali, daha evvel belirttiğim gibi, giderek daha fazla artacak. Basitçe söylemem gerekirse ABD, politikayı yönlendiren ve jeostratejik resmi görmeyen taktik ve operasyonel eylemlerde dikkatli olmalı.
ABD önümüzdeki süreçte şunları yapmalı:
-         Jeopolitik perspektife öncelik vermeli
-         IŞİD’le aktif mücadeleye devam etmeli
-         Esed rejiminin kontrolü dışındaki bölgeleri istikrara kavuşturma ve yeniden inşaya desteği bütüncül ve tutarlı bir siyasi stratejiye bağlı kılmalı
-         Suriye dışındaki mültecilere ciddi insani yardım yapmalı