Anchal Vohra etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Anchal Vohra etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

18 Mart 2021 Perşembe

A.VOHRA: İRAN SURİYE’Yİ ŞİİLEŞTİRMEYE ÇALIŞIYOR

 

İRAN SURİYE’Yİ ŞİİLEŞTİRMEYE ÇALIŞIYOR

Anchal Vohra (Foreign Policy dergisinin Beyrut’ta yaşayan yazarı ve Ortadoğu konusunda serbest çalışan bir TV muhabiri ve yorumcu)

Foreign Policy, 15.3.2021

Tercüme: Zahide Tuba Kor

 

NOT: “Iran Is Trying to Convert Syria to Shiism” başlığıyla yayınlanan yazının İngilizcesini okumak için TIKLAYINIZ. 

NOT: Blogda yer alan 850 küsur içeriğe http://ortadogugunlugu.blogspot.com.tr/2018/01/bu-blogda-neler-var.html linkinden toplu olarak ulaşabilirsiniz.

Kaynak göstermeden blogdaki yazı, tercüme ve infografikleri kullanmamanız önemle rica olunur.

 

Suriye eski Devlet Başkanı Hafız Esed’in Baas rejimi, Ayetullah Ruhullah Humeyni’nin İran İslam Devrimi’ni tanıyan ve ona meşruiyet sağlayan ilk rejimdi. Ancak Esed, İran’ın daha sonraları Lübnan’da Hizbullah üzerinden yaptığına benzer bir şekilde Suriye’de nüfuzunu genişletmesine asla izin vermemekte oldukça dikkatliydi.

Oğlu ve halefi Beşşar Esed’in çaresizliği İran’ın yayılmacılarına imkân sağladı. On yıl evvel iç savaşın başlamasının hemen ardından İran kuvvetleri, genç Esed rejimini isyancılara karşı savunmaya yardımcı olmak için Suriye’ye girdi. Tahran, Lübnanlı vekil gücü Hizbullah ile birlikte, iç savaşta Suriye rejimini destekledi ve hatta davaya yardım için Afganistan, Irak ve Pakistan’dan Şii savaşçıları seferber etti. Zamanla İran, görünüşte Şii türbelerin muhafazası için milis güçlerindeki yerel Suriyeli savaşçıları devşirdi ve Suriye askeri aygıtının üst kademeleriyle, bilhassa Hafız Esed’in diğer oğlu Mahir Esed’in komutasındaki 4. Tümen’le ilişkilerini yoğunlaştırdı.

Bugün artık İran destekli milisler Şam’ın dış mahallelerini kontrol ediyor ve Suriye-Lübnan sınırındaki stratejik kasabalarda devriye geziyor. İsrail yakınındaki güney Suriye’de büyük miktarda mevcudiyeti ve Halep’te birden fazla üssü var ve IŞİD’in 2018’deki yenilgisinden bu yana Suriye-Irak sınırındaki kasaba ve köylerde kamp kurmuş durumda.

Ancak İran’ın Tahran’dan başlayıp Irak ve Suriye üzerinden Lübnan’a uzanan nüfuz yayını güvence altına alması sadece silahlar sayesinde değil. Son birkaç yıldır askeri çatışmalar yatışırken İran, Sünnileri Şiiliğe geçmeye teşvik etmek veya en azından mezhepçi rakiplerine karşı tutumlarını yumuşatmak için savaşın mahvettiği ülkede kültürel nüfuzunu genişletti. Foreign Policy dergisi olarak görüştüğümüz, rejimin kontrolündeki Suriye topraklarında yaşayan yakın zamanda mezhep değiştirenler ve arkadaşları, ülkedeki iktisadi çöküşün İran’ın sunduğu avantaları ve ilave gelirleri görmezden gelmeyi zorlaştırdığını söylüyor.

İran, mezhep değiştirmeyi teşvik için muhtaç Suriyelilere nakit para dağıtıyor, dini kurslarda yüksek dozda beyin yıkıyor, İran üniversitelerinde okumaları için gençlere burslar sunuyor, ücretsiz sağlık hizmetleri veriyor, gıda kolileri dağıtıyor ve turistik mekânlara ziyaretler düzenliyor. Bu tür küçük adımlar fazla maliyetli değil; ancak fakirleşen Suriyeliler arasında İran imajını etkilemede çok faydalı olabilir. [Suriye’de halkın %90’ının fakirlik sınırı altında yaşadığını hatırlatalım. Suriyelilerin iktisadi durumu ile ilgili linkteki iki yazıyı okumanızı tavsiye ederim. http://ortadogugunlugu.blogspot.com/2021/01/clister-hmamarbachi-2021-suriye-icin.html]

İran, çoğunluğu Sünni olan ve savaştan evvel çok küçük bir Şii nüfusu bulunan Suriye’nin dini tarihini adeta yeniden yazmaya çalışıyormuşçasına eski türbeleri restore ediyor ve itibar sahibi Şii şahsiyetler için yeni türbeler inşa ediyor. Yerel halktan, aktivistlerden ve Suriyeli uzmanlardan on kadarı Foreign Policy’ye dedi ki İran, nüfuz alanını koruma ve Lübnan ile Irak’ta olduğu gibi vekiller aracılığıyla kontrol kurma nihai hedefiyle Sünni Suriyeliler arasından uzun vadeli destek devşirmek için kendisini iyi huylu ve müşfik bir güç olarak sunmaya çalışıyor.

İranlı milisler, [4 Nisan 2018’de Esed tarafından imzalanarak yürürlüğe giren, Suriyelilerin 30 gün içinde bir kanıt ibraz etmemesi halinde mülklerine hükümet tarafından el konulmasına imkan tanıyan ve mültecilerin geri dönüşünü bir bakıma imkansızlaştıran] bednam 10 sayılı Kararname uyarınca, savaş sırasında başka yerlere göçmüş Suriyelilerin evlerini satın almaları için Suriye rejimi tarafından aktif olarak yardım gördü. Bazı milislerin de mülklere el koyduğu ve Suriye’ye yerleşmeleri için ailelerini Irak ve Lübnan’dan getirdiği haberleri var.

Suriyeli uzmanlar, bu demografik ve kültürel nüfuzun, -İran’ın onlar adına siyasi güç iddia edebilmesi için- Suriye’deki Şii sayısını artırmaya yönelik olduğunu söylüyorlar. Ülkede önemli sayıda Şii olduğu takdirde İran, Suriye krizi için nihai bir siyasi çözüm tartışılırken onların çıkarlarını temsil iddiasında bulunabilir ve hükümette, silahlı kuvvetlerde ve diğer kurumlarda onlara da makam verilmesini talep edebilir. Pek çok kişi, İran’ın sadece minnettar bir cumhurbaşkanıyla yetinmeyip aynı zamanda sistem içindeki destekçileri aracılığıyla da ülkede nüfuz kullanmak isteyeceğinden korkuyor; zira Esed’in, kendisini Arapların safına geri getirmeye çalışan Rusya ve Birleşik Arap Emirlikleri ile yaptığı anlaşmalara bağlı olarak İran’a desteği [önümüzdeki süreçte] duraksayabilir.

Ancak Lübnan ve Irak’ın aksine, Suriye ağırlıklı olarak Sünni bir nüfusa sahip ve bu da onu İran rejimi için zorlu bir görev kılıyor. Ancak zorluklara rağmen İran caymamış görünüyor.

İsminin açıklanmaması şartıyla Foreign Policy ile konuşan 24 yaşındaki Ahmed, Suriye’deki Şii cemaatinin en yeni üyelerinden biri. Suriye’nin doğusundaki Deyrezzor vilayetine bağlı Irak sınırındaki bir kasaba olan Meyadin’de yaşıyormuş; ancak çatışmalar sırasında ailesiyle birlikte Türkiye sınırına yakın el-Bab’a kaçmış. Bir arkadaşının kendisine İran milis gruplarından birine katılırsa tüm endişelerinin sona erebileceğini söylemesi üzerine 2018’de geri dönmüş. Bir Sünni olarak, Hz. Muhammed’in torunu ve Şiilerin atası İmam Ali’nin kızının adını taşıyan Seyyide Zeyneb Tugaylarına katılmış.

Ahmed, Şam’ın 9,6 km güneyindeki Seyyide Zeyneb Türbesi’ne ev sahipliği yapan ve tamamen İran destekli milislerin sıkı kontrolü altında bulunan Seyyide Zeyneb mahallesinden Foreign Policy’ye dedi ki “Meyadin’deki arkadaşım geri dönüp İranlılara katılabileceğimi ve kimsenin bana veya aileme zarar vermeyeceğini söyledi.”

Ahmed türbede koruma olarak çalışıyor ve ayda 100.000 Suriye lirası (yaklaşık 200 dolar) alıyormuş; ancak böbrek hastası olan babasının ayda iki kez girdiği diyaliz masraflarını ödemek için daha fazla paraya ihtiyacı varmış. Katıldığı milis grubunun lideri Şubat ayında Şiiliğe geçerse maaşını ikiye katlamayı teklif etmiş. Ahmed hemen kabul etmiş. Foreign Policy’e dedi ki “Geçenlerde milis liderimizle yaptığımız bir toplantıda bize Şiiliğe girersek terfi edeceğimizi ve para alacağımızı söyledi ve sadece Seyyide Zeyneb’de birkaç konferans dinledik… Diğer 20 kişiyle birlikte evet dedim; çünkü hepimizin paraya ihtiyacı var. Şii olursam 200.000 Suriye lirası alacağım. Babamın tedavisi nedeniyle paraya gerçekten ihtiyacım var. Din umurumda bile değil.”

Suriye’nin güneybatısındaki Ürdün’e yakın bir şehir olan Deraa’dan Taim el-Ahmed de önce İran destekli bir milis grubuna katılan ve daha sonra Şiiliğe geçen bir arkadaşının benzer bir hikâyesini şöyle anlattı: “Terfi ettirdiler ve ona bir apartman dairesi verdiler. Suriye’deki iktisadi krize rağmen ücretsiz sağlık hizmeti ve her ay bedava bir tüp alıyor.” Taim el-Ahmed, bu arkadaşının “sıkıntıya ve tacize maruz kalmadan” ülkenin herhangi bir yerine seyahat edebilmesi için Suriye istihbaratından güvenlik izni de dahil olmak üzere diğer Suriyelilerin mahrum bırakıldığı çeşitli faydalar elde ettiğini de söyledi.

Deyrezzor vilayeti belki de bu operasyonların kilit bölgesi. Vilayetin Irak’la ana geçiş noktası olan Ebu Kemal ilçesi, yakın geçmişte İran’ın görünüşte zararsız ama manipülatif birçok faaliyetine tanık oldu. [Burası, İran’ın Suriye’ye ve oradan da Lübnan’a uzanan hava ve kara lojistik hattının geçtiği kritik önemde bir ilçedir.]

Mesela IŞİD tarafından yıkılan Ebu Kemal’daki Karamiş parkını restore etti ve ‘Dostlar Parkı’ adını verdi. (Suriye rejimi İran’ı ‘ülkenin dostu’ olarak tanıtıyor.) Her hafta İranlı milisler parkta başta çocuklar olmak üzere halkı Şii imamlar hakkında bilgilendirmek ve İran’ı İsrail ve emperyalizme meydan okuyan erdemli bir güç olarak tanıtmak üzere eğlenceli faaliyetler düzenliyor.

Bir aktivist olan Ebu Kemal’den Sayah Ebu Velid dedi ki “Tüm eğlence ve oyunlar, çocukların ve ebeveynlerinin zihinlerini yıkayıp Şiiliğe çekmek için bir tezgâh.” İlçedeki spor kulübü, İranlı milisler için bir mutfağa ve restorana dönüştürüldü. Ebu Velid’e göre, tüm futbol stadyumu artık İran’ın kontrolü ele geçirmesi için fiilen bir üs konumunda.

Londra merkezli Suriye İnsan Hakları Gözlemevi’ne göre İran, kısa süre önce Meyadin halkını Şii inancının ilkeleri ve doktrinleri konulu bir kursa katılmaları için Nur İran Kültür Merkezi’ne davet etti. Kursu geçen herkese yaklaşık 100.000 Suriye lirası ve bir gıda kolisi verilecek.

İran, Suriye’de bir dizi dini okul, türbe ve hayır kurumu açtı. Şam ve Halep’te daha az direnişle karşı karşıya kalırken, Deyrezzor’a yayılmak için İran, genellikle kendi bekalarıyla meşgul ve yükselen yıldız her kimse onu desteklemeye hazır olan yerel aşiret liderlerinin aklını çelmek zorundaydı. Bu türden bir kabile olan el-Bakara’nın bazı mensupları, yalakalıkla İran’ın gözüne girmekte avantajlar gören bir aşiret liderinin etkisiyle İranlılara olumlu yanıt verdi.

Sınırın diğer tarafında İran’ın menfaatleri, Tahran’ın desteklediği ancak Irak güvenlik servislerinin bir parçası olarak Haşd-i Şa’bi bayrağı altında faaliyet gösteren silahlı bir grup olan Asaib Ehlu’l-Hak gibi milisler tarafından iyi bir şekilde korunuyor. Dahası, Rusya’nın Deyrezzor’a ilgisizliği İran’ın orada karargâh kurmak için rekabet etmek zorunda olmadığı anlamına geliyor.

Hâlihazırda ABD’de sürgünde yaşayan eski bir Suriyeli diplomat olan Bassam Barabandi, İran’ın varlığının ve faaliyetlerinin ülkesinde müstakbel bir isyanın tohumlarını attığını söyledi. Barabandi, “Fars işgaline karşı çatışmaların çıkması kaçınılmaz” dedi ve şöyle devam etti: “Önce İranlılar ve Hizbullah Nusayrilerin çoğunlukta olduğu Lazkiye’ye gittiler. Ancak Nusayriler, din ve sosyal normlar söz konusu olduğunda serbest bir topluluktur. Mesela içkilerini severler. Nusayriler İranlılara ‘hoşça kalın ve size iyi şanslar’ dediler. İranlılar, savaştan en kötü etkilenen Suriyelileri manipüle etmeyi ve dolayısıyla daha evvel IŞİD’in elinde tuttuğu bölgelerde yayılmayı daha kolay buldular.”

Suriye-İran ilişkilerinde uzmanlaşmış, Omran Stratejik Araştırmalar Merkezi çatışma uzmanı Navvar Saban, İran’ın her arka plandan Suriyeliyle yavaş yavaş ama istikrarlı bir şekilde bağlar geliştirdiğini anlattı. “İran, Deyrezzor’da ve Kürtlerin elindeki bölgelerde yerel halk aracılığıyla gayrimenkuller satın aldı. Suriye’de bir örümcek ağı ördü ve adamları her yerde; orduda, hükümette, hatta Sünni ve Hristiyan işadamları arasında bile.”

Eski Amerikan Başkanı Donald Trump, ‘maksimum baskı’ seferberliği altında İran rejimine sarsıcı yaptırımlar uygulamıştı; ancak İran, Esed rejimine yönelik açıklanmayan kredi hattıyla Suriye’deki faaliyetlerini finanse etmeyi sürdürdü. Ağustos 2017’de haber yapmak üzere Suriye’ye gittiğimde, ülkenin altı yıldır ilk defa gerçekleşen Şam’daki ticaret fuarına katılmıştım. Stantların çoğu (31 tanesi), jeneratörden bisküviye ve sabuna kadar her türlü ürünü satan İran şirketlerine aitti. İki sene sonra Suriye-İran Ortak Ticaret Odası kuruldu ve daha geçen ay bir İran heyeti Suriye’deki iktisadi varlığını artırma çabalarını güçlendirmek için Şam’a gitti.

Gözlemciler, Trump’ın yaptırımlarına rağmen Suriye’ye müdahalesini hiçbir şekilde dizginlemeyen İran’ın, yeni Amerikan Başkanı Joe Biden nükleer anlaşmaya yeniden dahil olduğu takdirde [yaptırımlar kalkacağından veya hafifleyeceğinden] Suriye’de mezhep değişimini teşvik eden silahlı milislerini ve hayır kurumlarını paraya boğmasından endişeli. Geçmişte İran’la nükleer anlaşmanın imzalanmasından iki yıl sonra [2017’de] Tahran’ın Hizbullah’a finansmanını dört kat artırdığına dair haberler var.

İran’ın kaç Suriyeliyi Şiileştirdiğine veya fikirlerini yumuşattığına dair elimizde hiçbir veri yok. Ancak onun askeri, kültürel ve iktisadi genişlemesi, zaten tüm cephelerde kırılgan olan Suriye’de yeni yeni fay hatları oluşturuyor. İran’ın genişlemesinin bölgedeki mezhepsel gerilimleri nasıl şiddetlendirebileceğini görmek zor değil.



22 Ocak 2021 Cuma

A.VOHRA: ARAP BAHARI AVRUPA’DA HER ŞEYİ DEĞİŞTİRDİ

 

ARAP BAHARI AVRUPA’DA HER ŞEYİ DEĞİŞTİRDİ

Anchal Vohra (Foreign Policy dergisinin Beyrut’ta yaşayan yazarı ve Ortadoğu konusunda serbest çalışan bir TV muhabiri ve yorumcu)

Foreign Policy, 24.12.2020

Tercüme ve editoryal katkı: Zahide Tuba Kor

 

NOT: Bu tercüme Fikir Turu web sitesinde 22.1.2021 tarihinde “Avrupa’da Her Şeyi Değiştiren Olay”
 başlığıyla 
yayınlanmıştır. https://fikirturu.com/jeo-strateji/avrupada-her-seyi-degistiren-olay/

İngilizcesi “The Arab Spring Changed Everything in Europe” başlığıyla yayınlanan yazıyı okumak için TIKLAYINIZ. 

NOT: Blogda yer alan 850 küsur içeriğe http://ortadogugunlugu.blogspot.com.tr/2018/01/bu-blogda-neler-var.html linkinden toplu olarak ulaşabilirsiniz.

Kaynak göstermeden blogdaki yazı, tercüme ve infografikleri kullanmamanız önemle rica olunur.

 

Özet: Arap Baharı yaşandığı coğrafyada pek bir şeyi değiştirmedi. Ama 2011 sonrası göç ve aşırılıkçıların saldırıları Avrupa’da korkuları şiddetlendirdi ve Avrupa siyasetinin çehresini belki de ilelebet değiştirdi.

 Krizler ve çatışmalarla dolu küreselleşmiş bir dünyada “sınırlarımı kapar, huzura ve güvenliğe kavuşurum” anlayışı çoktan anlamsızlaştı. Dünyanın bir yerinde yaşanan kritik gelişmeler çevre coğrafyaları da sarsıyor. Buna en iyi örnek, Avrupa’nın önce 2008’de ABD’de patlak veren finansal krizden, birkaç yıl sonra da Ortadoğu’da yaşanan isyan sürecinden derinden yara alması.

Ortadoğu konusunda serbest çalışan bir TV muhabiri ve yorumcu olan Anchal Vohra, 24 Aralık 2020’de yazarları arasında olduğu Foreign Policy dergisi için “Arap Baharı Avrupa’da Her Şeyi Değiştirdi” başlıklı yazısında da bu gerçeğe işaret ediyor ve yazısına şöyle başlıyor:

“Arap Baharı’ndan on yıl sonra Ortadoğu diktatörlerine karşı duran ve daha iyi bir hayat isteyenlerin kaydettiği iyileşme bir arpa boyu. İktisadi zorluklar tüm şiddetiyle devam ederken protestoların ve ardından şiddetin patlak verdiği ülkelerin çoğu hâlâ baskı ve yolsuzluğun sıradanlaştığı despot rejimlerce yönetiliyor. Buna mukabil Avrupa, 2011 öncesine kıyasla farklı bir kıta ve bu, kapı komşusundaki başarısız devrimlerle doğrudan bağlantılı.”

Peki, Arap dünyasındaki gelişmeler Avrupa’yı nasıl etkiledi? Yazar şöyle özetliyor: “Öncelikle Avrupa bölünmüş durumda. İngiltere’nin Avrupa Birliği’nden ayrılma kararı, -kısmen- Suriye’deki ayaklanmanın ve akabinde patlak veren iç savaşın tetiklediği mülteci krizine bir tepkiydi. Avrupa çapında popülist siyasi partiler, artan İslam ve aşırıcılık korkusunu kıyasıya kullanmak suretiyle yıllardır yükselişte.”

Yazar, Avrupa ülkelerinin kıtanın güney sınırlarında ortaya çıkan yeni diktatörleri gitgide daha fazla sahiplenmesiyle birlikte Avrupa dış politikasının bariz bir şekilde değiştiğini belirtiyor, hem de bir zamanlar davet ettikleri liberal ahlakçılık kılıfı bile olmadan… “Özetle, Arap Baharı olayları, Arap ülkelerini daha istikrarlı hale getirmeyi başaramadığı gibi, Avrupa ülkelerini de çok daha zayıf bir hale getirdi.” diyor.

2015’te Almanya Başbakanı Angela Merkel’in evleri ve şehirleri Esed rejiminin bombardımanlarıyla yerle bir edilen bir milyona yakın Suriyeli sığınmacıya ülkesinin kapılarını açmasının geniş kapsamlı etkileri olduğunu belirtiyor.

 

Arap Baharı Avrupa’da popülistlerin güçlenmesine sebep oldu

Vohra yazısında bazı araştırmacı ve akademisyenlerin görüşlerine de yer vermiş. Bunlardan biri de Yale Üniversitesi Jackson Enstitüsü’nden kıdemli araştırmacı Emma Sky. Göçün sınırlandırılmasının İngilizlerin Avrupa Birliği’nden ayrılma kararının temel itici gücü olduğunu belirten Sky, popülistlerin güvensizlikleri kendi lehlerine nasıl körüklediğini, İngiltere’deki aşırı sağcı Birleşik Krallık Bağımsızlık Partisi lideri Nigel Farage örneği üzerinden anlatmış.

Anchal Vohra, yüzbinlerce kişi güvenliğe kavuşmak için teknelere binerken ve sıkış tıkış kamplarda aylarını ve yıllarını geçirirken, şimdiye kadar Avrupa siyasetinde kenarda kalan popülistlerin bunu nasıl fırsat bilip kullandıklarını şöyle anlatıyor:

“Birçok Avrupalının işlerinin mültecilere verilebileceği veya bambaşka kültürlerden -ve ağırlıklı olarak da İslam dininden- insanların mevcudiyetinin hayat tarzlarını değiştirebileceği korkusunu kullandılar. Mültecilere düşmanlık, birçok Avrupalının zihninin derinliklerine yerleşik İslamofobiden kaynaklanıyordu. Ancak Irak ve Suriye’de IŞİD’in ortaya çıkışı ve grubun Avrupa’daki mensupları veya destekçileri tarafından gerçekleştirilen bir dizi terör saldırısı da popülistlerin ekmeğine yağ sürdü. Göç, aşırılıkçıların saldırısı korkularını şiddetlendirdi ve Avrupa siyasetinin çehresini belki de ilelebet değiştirdi.”

Vohra şöyle devam ediyor: “Avrupa’da kahve masalarında, hatta Paris ve Berlin gibi liberal fikirlerin merkezi sayılan şehirlerde bile günlük sohbetler genellikle yabancı düşmanı. Hükümet politikaları, mültecilere yardım etmeye ahlaken meyilli olanlar ile onları bir yük olarak görenler ve ayrıca İslam ile İslamî aşırılığı birbirinden gayretle ayıranlar ile açıkça İslamofobik olanlar arasında derinden bölünmüş durumda.”

 

Kendi değerleriyle çelişen Avrupa

Yazar, son on yılın Avrupa’nın kendi ilan ettiği dış politika değerlerini de test ettiği görüşünde. “Avrupa, özgürlüğü ve demokrasiyi savunuyor; ancak bu değerleri yurtdışında teşvik etme iradesini giderek yitiriyor. Avrupa’ya hayranlık beslemiş pek çok Arap genci artık hayal kırıklığına uğramış durumda ve Avrupa hükümetlerini giderek daha fazla salt kendi çıkarına hizmet eder görüyorlar.”

Avrupalı devler Fransa ve Almanya’nın uzun süredir Mısır’ın diktatörü Abdülfettah es-Sisi ile iş tuttuğunu belirten yazar, aralık ayı başında Fransa’nın Sisi için kırmızı halı serdiğini ve onu en yüksek devlet nişanı Legion d’Honneur ile onurlandırdığını hatırlatıyor.

Avrupa Dış İlişkiler Konseyi Ortadoğu ve Kuzey Afrika programı direktörü Julien Barnes-Dacey, Arap Baharı’nın sahadaki gelişmeleri yeniden şekillendirmek için bir fırsat sunduğunu, ancak Avrupa’nın bunu değerlendiremediğini söylemiş. Direktör demiş ki, “Avrupa’nın Ortadoğu’nun siyasi düzenini daha olumlu bir yöne çekebileceğine dair inancının azalmasıyla birlikte Avrupa ülkelerinin odağı güvenlik ve göç meydan okumalarına takılarak giderek daraldı. (…) Ayaklanmalardan on yıl sonra bazı Avrupalılar, -Mısır’da Cumhurbaşkanı Sisi’yi giderek daha fazla bağırlarına basmalarıyla sembolleşen- otoriter istikrar fikrini artık yeniden benimsiyorlar.”

 

Libya’da olanları görmezden gelen Avrupa

Ardından yazar Vohra konuyu Libya’ya getiriyor: “Libya’da Fransa ve İngiltere önderliğindeki NATO müdahalesi Muammer Kaddafi’yi devirdi. Ancak iktidar boşluğu -İslamcılar, aşırılık yanlıları, kabileler, Kaddafi’nin oğlu Seyfülislam ve Mareşal Halife Hafter gibi- farklı paydaşlar arasında savaşa yol açarken Libya kaosa atıldı. Kaddafi sonrası dönemde Avrupa’nın beklenmedik kötü neticeleri yönetmesi ve Libya’yı demokratik bir siyasi geçişe yönlendirmesi bekleniyordu. Ama ülkeyi istikrara kavuşturma noktasında bir çıkarı da planları da olmadığından etkisiz kaldı; başını öte tarafa çevirerek basitçe olan biteni görmezden geldi.”

Yazar, Libya’daki çatışmanın artık siyasi İslamcılar tarafından da desteklenen uluslararası alanda tanınmış hükümete arka çıkan Türkiye ve Katar ile siyasi İslamcıları baş düşman sayan Hafter’le müttefik Birleşik Arap Emirlikleri ve Suudi Arabistan arasında bölgesel bir rekabet alanına dönüştüğünü hatırlatıyor. Peki, bu kamplaşmada Avrupa nerede duruyor?

Yazara göre “Avrupalılar, görünüşte BM arabuluculuğundaki barış sürecini destekliyor; ancak uyguladıkları bazı politikalar iç savaşı uzatıyor. Mesela Almanya’nın Libya ihtilafında savaşan iki tarafa da silah sattığı haberleri var; buna mukabil Berlin, tıpkı İtalya gibi siyaseten her ikisini de desteklemiyor. Fransa ise Hafter’in güçlerini gizli kapaklı silahlandırmakla suçlanıyor. Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, diktatör Hafter’in Avrupa’ya gitmeye çalışan aralarında aşırılık yanlılarının da olduğu göçmenleri kontrol altına alacağı bahsine oynuyor. Fransız analistler, Fransa’daki iç istikrarsızlığın eski Fransız sömürgeleri olan Sahra-Sahel kuşağındaki bazı Afrika ülkelerinde mevcut İslamcı militanlıkla bağlantılı olduğunu söylüyor.”

Yazar, Avrupa’nın -tıpkı şu an Sisi ve Hafter’le kurduğu gibi- Kaddafi’yle de benzer bir ilişki biçimine sahip olduğunu, ancak bunun istenen sonuçları üretmediğini hatırlatıyor. 2010’da Kaddafi’nin yasadışı Afrikalı göçünü durdurma ve ‘siyah Avrupa’ olmayı önleme karşılığında Avrupa ülkelerinden yıllık 5 milyar avro talep etse de sonunda isyana, iç savaşa ve Avrupa’ya kitlesel göçe yol açan şeyin onun uyguladığı baskı olduğunu belirtiyor. Ve ardından şöyle devam ediyor:

“Akdeniz’deki diktatörler, Avrupa’ya karşı bir şantaj olarak iktisadi göçmenlerin ve aşırılık yanlılarının önünü açma tehdidini bir kez daha kullandılar ve kıtanın sınırlarını korumak için kendilerini vazgeçilmez olarak sundular. Arap Baharı, diktatörlük rejimleriyle yola devam etmenin Avrupa için yenilgiyi kabul eden bir politika olduğunu gözler önüne serdi. Yine de pek çok Avrupa ülkesinin bir kez daha benimser göründüğü yaklaşım tam da bu.”

 

Avrupa Arap Baharı’nı yanlış okudu

Ardından Uluslararası Kriz Grubu’nun Ortadoğu programı direktörü Joost Hiltermann’ın görüşlerini aktarıyor. Hiltermann, Avrupa’nın -bir demokrasi hareketi olarak algıladığı- Arap Baharı’nın doğasını daha baştan yanlış anladığını şöyle anlatmış: “Meydanlardaki insanlar öncelikle demokrasi için harekete geçirilmemişti; ancak Avrupalılar onların öyle olmasını istedi. Protestocular, çarpıcı biçimde daha iyi bir yönetişim, bunun gerçekleşmemesi halinde duyarsız ve yozlaşmış rejimlerin devrilmesini istediler. Protestolar şiddetli ve kaotik sonuçlara yol açtığında Avrupalılar daha temkinli hale geldi, demokratik ilerlemenin olmayışından İslam’ı sorumlu tuttular ve aralarında Avrupa’ya ulaşmaya çalışan cihatçılar olduğu şüphesiyle mültecilere ve göçmenlere karşı sınır kontrollerini sıkılaştırdılar. Sonunda Avrupa hükümetleri, ilk başta halk ayaklanmalarına yol açan istikrar paradigmasını (‘bildiğimiz şeytan’ olan otokratik rejimleri destekleyerek) yeniden benimsedi.”

Ardından yazar Suriye konusuna geçiyor ve şunları söylüyor: “Avrupa, resmiyette birleşmiş durumda ve isyancıların Suriye siyasetine dahil edilmesi, siyasi mahkumların serbest bırakılması ve savaş suçlarından hesap sorulması çağrısı yapan BM’nin 2254 sayılı kararı doğrultusunda, yeniden inşa için finansman sağlanmasını siyasi dönüşüm şartına bağladı. Ancak kapalı kapılar ardında İtalya’daki ve diğer birçok ülkedeki popülistler, Esed rejimiyle bağların yeniden kurulmasını savunuyor. İtalya, sınırlarına girmiş olabilecek aşırılık yanlıları konusunda Esed’in istihbarat servisleriyle bağlantı kurup birlikte hareket etmek isterken, Almanya’nın muhalefet partisi Almanya İçin Alternatif de Suriyelilerin Esed yönetimi altında güvende olduğunu ve mülteciler için ayrılma vakti geldiğini savunuyor. Avrupa, beklentilerini rejim değişikliği yerine rejimin davranışında bir değişiklik olarak yumuşattı.”

Avrupa, Afrika ve Ortadoğu’daki hükümetlere danışmanlık yapan bir güvenlik şirketinin başkanı Olivier Guitta, Avrupa’nın Suriye’ye askeri müdahaleyi reddetmesinin Müslüman Batılıları IŞİD’in kollarına iten ölümcül günahı olduğunu söylemiş. (…) Guitta “Avrupalı güvenlik servisleri bana bugün tehdit seviyesinin Avrupa’da büyük saldırıların görüldüğü, IŞİD’in en parlak dönemi olan 2015’tekinden daha yüksek olduğunu söylüyor.” demiş.

Ancak Vohra, diğer uzmanların Libya’nın çöküşünü hatırlatarak Suriye’de askerî harekâtın doğru bir hareket tarzı olmadığı kanaatini dillendirdiklerini paylaşıyor. Zira “Suriye’nin savaş alanı (…) her türden grupla dolup taştı ve dahası, demokratik ve liberal protestocular dağınık bir güçtü. Ayrıca Baas rejimi demir yumrukla yönetmekte ve hiçbir zaman anlamlı bir siyasi muhalefetin ortaya çıkmasına izin vermemekteydi. Sahanın gerçekleri, Avrupa ve ABD’nin Esed rejimine karşı sonuç alıcı bir askeri operasyon yürütmesini zorlaştırdı.” diyor.

“Avrupa, tüm başarısızlıklarına rağmen, milyarlarca dolarlık yardım gönderdi ve Arap Baharı’ndan doğan bazı sivil toplum hareketlerini -önderleri sürgünde olsa bile- canlı tutmakta kararlı davrandı.” diyen yazar, son sözü Avrupa Dış İlişkiler Konseyi’nden Barnes-Dacey’e vermiş: “Gerçek ders, anlamlı bir reformun daha uzun vadeli bir değişim vizyonunu gerektirdiği oldu… ki bu da görevdekilerin ayaklarının altındaki halıyı aniden çekmek yerine, aşağıdan yukarıya dönüşümü pekiştirmeye odaklanmalı.”