29 Mayıs 2017 Pazartesi

R.NUWER: BATI MEDENİYETİNİN ÇÖKÜŞÜ NASIL GERÇEKLEŞEBİLİR?



BATI MEDENİYETİNİN ÇÖKÜŞÜ NASIL GERÇEKLEŞEBİLİR?

Rachel Nuwer (Serbest gazeteci)
BBC, 18.4.2017

Tercüme: Zahide Tuba Kor

Ekonomi-politik uzmanı Benjamin Friedman, bir keresinde modern Batı toplumunu, tekerlekleri iktisadi büyümeyle dönen istikrarlı bir bisiklete benzetmişti. Buna göre, eğer ki bu ileri doğru götüren hareket yavaşlar veya durursa toplumlarımızı tanımlayan –demokrasi, bireysel özgürlükler, toplumsal hoşgörü gibi– sütunlar sallanmaya başlar. Dünyamız, sınırlı kaynaklar üzerinde çekişmeyle ve yakın çevremizin/grubumuzun dışındaki herkesi dışlamayla giderek çirkin bir yere döner. Tekerlekleri yeniden harekete geçirmenin bir yolunu bulamazsak külli bir toplumsal çöküşle karşı karşıya kalırız.
Bu tür çöküşler insanlık tarihinde defalarca meydan geldi. Ne kadar muazzam olursa olsun hiçbir medeniyet, bir toplumun sonunu getiren kırılganlıklardan muaf değildir. Hâlihazırda işler ne kadar iyi işlerle işlesin durum her zaman için değişebilirdir. Soyları kurutan asteroit çarpması, nükleer kış veya ölümcül salgın hastalıkları bir kenara bırakın, tarih, bize çöküşe katkıda bulunan faktörler yığınını dolu dolu anlatıyor. Bu faktörler nelerdir ve hangileri su yüzüne çıkmaya başladı? İnsanlığın sürdürülemez ve belirsiz bir yola girmiş olması bugün için bir sürpriz olmasa gerek. Ama asıl önemlisi, acaba geri dönüşü olmayan yola varmamıza ne kadar yakınız?
Geleceği kesinlik içinde öngörebilmemiz mümkün olmasa da matematik, bilim ve tarih, Batı toplumlarının uzun dönemli devamlılık şansına dair bize ipuçları sunuyor.
Maryland Üniversitesi’nden sistem bilimci Safa Motesharrei, yerel veya küresel sürdürülebilirlik veya çöküşe yol açabilecek mekanizmaları daha iyi kavramak amacıyla bilgisayar modelleri kullanıyor. Motesharrei ve ekibinin 2014’te yayınladıkları bulgularına göre, önem arz eden iki faktör var: ekolojik zorlama ve iktisadi tabakalaşma. Ekoloji; bilhassa yeraltı suları, toprak, su ürünleri/balıkçılık ve ormanlar gibi –her biri iklim değişikliğiyle daha da kötüleşebilecek– tabii kaynakların tükenmesi bağlamında, potansiyel bir kıyamete doğru gidişin çok daha yaygın şekilde idrak ve kabul edildiği bir kategoridir.
Öte yandan Motesharrei ve ekibini asıl şaşırtan ise iktisadi tabakalaşmanın da başlı başına bir çöküşe sürükleyebilecek olması. Bu senaryoya göre elitler, devasa miktarda serveti ve kaynağı biriktirip sayıca kendilerini fersah fersah aşmakla birlikte birer işçi olarak kullandıkları sıradan insanlara servetten çok az bırakarak veya hiç bırakmayarak toplumu istikrarsızlığa ve nihayetinde çöküşe sürükleyebilir. Servetten kendisine ayrılan payın yeterli olmadığı çalışan nüfus sonunda iflas bayrağını çekerken bunu, istihdam eksikliği yüzünden elitlerin çöküşü izler. Gerek ülkelerin kendi içinde gerekse ülkeler arasında bugün şahit olduğumuz eşitsizlikler, zaten bu tür bir dengesizliğe işaret ediyor. Mesela dünyanın en üst %10’luk dilimde yer alan gelir sahipleri, geri kalan aşağıdaki %90’lık kesimin toplamından çok daha fazla sera gazı emisyonundan sorumlu. Benzer şekilde, dünya nüfusunun yarısı günde 3 doların altında bir gelirle yaşıyor.
Her iki senaryo için de modellerin tanımladığı bir taşıma kapasitesi var; yani belli bir ekolojik kaynağın uzun vadede ayakta tutabileceği toplam nüfus kapasitesi sözkonusu. Eğer ki taşıma kapasitesi çok fazla aşılırsa çöküş kaçınılmaz olur. Ancak bu kader kaçınılmaz değildir. Motesharrei, “Eşitsizlik, nüfus patlaması, tabii kaynakları tüketme oranımız ve kirlilik oranı gibi faktörleri azaltmak üzere rasyonel tercihlerde bulunursak –ki hepsi de yapılabilir şeyler– çöküş engellenebilir ve sürdürülebilir bir gidişat üzerinden istikrar sağlanabilir” diyor ve ekliyor: “Ama bu kararları almak için sonsuza kadar bekleyemeyiz.”
Maalesef ki bazı uzmanlar, bu tür zorlu kararları almanın bizim siyasi ve psikolojik kapasitemizi aştığına inanıyor. BI Norveç İşletme Fakültesi’nde iklim stratejileri konusunda fahri profesör olan ve 2052: Gelecek 40 Yılın Küresel Tahmini (2052: A Global Forecast for the Next Forty Years) kitabının yazarı Jorgen Randers diyor ki “Dünya, bu yüzyıl içinde iklim sorununu çözme işine girişmeyecek. Zira bu problemi kısa vadede çözmek, alışageldiğimiz gibi davranmaya devam etmekten çok daha pahalıya patlar. Paris Anlaşması ve diğer metinlerde vaat ettiklerimizi yerine getiremeyeceğimiz için iklim problemi gittikçe daha fazla ağırlaşacak.”
Hepimiz aynı geminin içinde olsak da çöküşün etkisini ilk hissedenler dünyanın en fakirleri olacak. Gerçekten de bazı ülkeler, sonunda daha zenginleri de parçalayabilecek meselelerde felaketin habercisi konumundalar. Mesela Suriye, bir dönem hızlı nüfus artışını tetikleyen son derece yüksek doğum oranlarına sahipti. Ülkede 2000’lerin sonunda –muhtemelen insan kaynaklı iklim değişikliğiyle daha da kötüleşen– feci bir kıtlığa, bir de tarımsal üretimi felce uğratan yeraltı suları kıtlığı eklendi. Bu kriz çok sayıda Suriyeliyi, özellikle de gençleri işsiz, memnuniyetsiz ve çaresiz bıraktı. Birçoğu kırsaldan şehir merkezlerine aktı; bu durum şehirlerdeki sınırlı kaynakları ve hizmetleri yetersiz hale getirdi. Önceden zaten var olan etnik gerginlikler, –şiddet ve çatışma için verimli bir ortam yaratarak– giderek arttı. En başta da –kıtlığın ortasında su sübvansiyonunu kaldıran neoliberal politikalar da dâhil– kötü yönetişim, 2011’de ülkeyi çöküşün eşiğine getiren bir iç savaşa sürükledi
Kanada/Waterloo’daki Balsillie Uluslararası İlişkiler Fakültesi’nde küresel sistemler bölüm başkanlığını yürüten, The Upside of Down kitabının yazarı Thomas Homer-Dixon’a göre, tarihte yaşanmış nice toplumsal çöküş gibi, Suriye vakasında da mevcut duruma yol açan faktör tek bir tane değil, bir yığın. Bu faktörleri, sessiz sedasız birikip daha sonra aniden patlaması nedeniyle “tektonik baskılar” olarak adlandırıyor.
Suriye vakasını bir kenara bırakırsak, bir tehlike bölgesine girmekte olduğumuzun diğer bir işareti, Homer-Dixon’a göre, uzmanların sapmalar veya ani, beklenmedik değişiklikler dediği şeylerin dünya düzeninde gittikçe daha fazla vuku bulması; tıpkı 2008 küresel ekonomik krizi, IŞİD’in yükselişi, Brexit veya Donald Trump’ın Amerikan başkanı seçilmesi gibi.
Bu noktada geçmiş, geleceğin nasıl şekilleneceğine dair ipuçları sağlayabilir. Mesela Roma İmparatorluğu’nun yükseliş ve düşüşünü ele alalım. MÖ 100’lerin sonuna gelindiğinde Romalılar, denizden kolayca erişilebilecek şekilde Akdeniz’in çevresindeki topraklara yayılmışlardı. Mevcutla yetinip orada kalmalılardı; ama işler iyi gittiğinden kendilerini karada daha iç bölgelere doğru sınırlarını genişletebilecek güçte gördüler. Denizden ulaşım ekonomikken karada ulaşım daha yavaş ve pahalıydı. Bu süreçte fazlaca genişlediler ve maliyetler yükseldi. İmparatorluk müteakip yüzyıllarda istikrarı sürdürebildi. Ama yayılmanın iyice zayıflamasının yansımaları, iç savaş ve işgaller şeklinde 3. yüzyılda kendilerini yakalayıverdi. İmparatorluk merkezî topraklarını korumaya çalıştı, her ne kadar ordu devlet bütçesini yiyip bitirse de ve hükümet artan harcamalarını karşılamak maksadıyla gümüş parasının değerini düşürmeye çalıştıkça enflasyon daha önce hiç olmadığı kadar tırmansa da. Bazı akademisyenler çöküşün başlangıcını işgalci Vizigotların başkenti yağmaladığı 410 yılı olarak belirtse de bu dramatik olay, bir yüzyılı aşkın süredir devam eden sürekli düşüş haliyle mümkün olabildi.
Utah Devlet Üniversitesi çevre ve toplum bilimleri profesörü ve Karmaşık Toplumların Çöküşü (The Collapse of Complex Societies) kitabının yazarı Joseph Tainter’a göre, Roma’nın çöküşünden alınması gereken en önemli derslerden biri, karmaşıklığın bir maliyetinin olduğudur. Termodinamik yasalarında belirtildiği üzere, karmaşık, düzenli bir durumda herhangi bir sistemi sürdürmek için enerji gerekir – ve insan toplumu da bu konuda bir istisna değildir. 3. yüzyıla gelindiğinde Roma, statükoyu sürdürmek ve geriye doğru gidişi önlemek için kendisine yeni yeni şeyler katıyordu: iki kat büyümüş bir ordu, bir süvari sınıfı, her biri kendi bürokrasisine, mahkemelerine ve savunmasına sahip alt idari birimler. Sonunda bu abartılı karmaşıklığı sürdüremez hale geldi. İmparatorluğu çöküşe götüren şey, savaş değil, mali zayıflamaydı.
Şimdiye kadar modern Batı toplumları, fosil yakıtlar ve endüstriyel teknolojiler sayesinde çöküşün benzer tetikleyicilerini büyük ölçüde geciktirebildi. Mesela petrol fiyatlarındaki uçuşu dengelemek üzere tam vaktinde gelen, 2008 yılında geliştirilen hidrolik kırılmayı bir düşünün. Ancak Tainter işlerin her zaman benzer şekilde gelişeceğinden şüpheli. (…)
Yine Roma’ya benzer şekilde, Homer-Dixon’ın tahmini, Batı toplumlarının çöküşü insanların ve tabii kaynakların merkezî anavatanlarına geri dönüşünden önce gerçekleşecek. Daha fakir ülkeler çatışmaların ve tabii afetlerin ortasında paramparça olmaya devam ettikçe bu bölgelerden daha istikrarlı ülkelere devasa göçmen dalgaları akacak. Batı toplumları ise buna, göçe sınırlamalar ve hatta yasaklar getirerek, milyarlarca dolarlık duvarlar inşa edip sınırları boyunca insansız hava uçakları ve askeri birlikleri devriye gezdirerek, içeriye kimin ve neyin gireceği konusunda güvenliği artırarak ve daha otoriter ve popülist yönetim tarzıyla karşılık verecekler. Homer-Dixon diyor ki bütün bunlar, “çevreyi ayakta tutup baskıyı geri püskürtmek amacıyla ülkelerin adeta bir bağışıklık kazanma çabası.”
Bu arada zaten hassas durumdaki Batı ülkelerinde zengin ile fakir arasında artan uçurum, toplumları kendi içlereride daha fazla istikrarsızlığa sürükleyecek. Randers’a göre, “2050 yılına kadar ABD ve İngiltere, küçük bir elit grubun müreffeh bir hayat sürdüğü, ama çoğunluğun refahının giderek azaldığı birer iki sınıflı topluma dönüşecek. Bu durumda çökecek şey, hakkaniyet olacak.”
Homer-Dixon’a göre, ister ABD ve İngiltere’de isterse bir başka yerde olsun, insanların memnuniyetsizliği ve korkusu arttıkça –dini, ırki veya milli– kendi grup içi kimliklerine daha fazla sarılma temayülünde olacaklar. İnkârcılık, beliren toplumsal çöküş beklentisinin bizzat kendisinin inkârı da dâhil, giderek yaygınlaşacak; tıpkı delile dayalı olguları reddetmek gibi. Eğer ki insanlar problemlerin varlığını kabul ederlerse bu defa da kendi grupları dışındaki herkesi bu problemlerden sorumlu tutup suçlamaya başlayacaklar ve bu da nefreti körükleyecek. Homer-Dixon diyor ki “kitlesel şiddetin psikolojik ve toplumsal önşartlarını yerleştiriyorsunuz.” Sonunda yerel şiddet patlak verdiğinde veya başka bir ülke veya grup işgal etmeye karar verdiğinde çöküşü önlemek çok zor olacaktır.
Afrika kıtasına yakınlığı, Ortadoğu’yla karadan bağı ve Doğu’nun siyaseten daha istikrarsız ülkeleriyle olan komşuluk statüsüyle Avrupa, bu baskıları üzerinde ilk hissedecek olan Batılı taraftır. Okyanuslarla çevrili ABD’nin daha uzun süre bundan uzak kalması muhtemeldir.
Öte yandan Batı toplumları şiddetli, dramatik bir sonla karşılaşmayabilir. Bazı durumlarda medeniyetler, –hayal kırıklığı içinde tarihin bir nesnesine dönüşüp– öylece zayıflayıp ortadan kaybolurlar. Randers’a göre, Britanya İmparatorluğu 1918’den beri bu yolda olup diğer Batı devletleri de onunla aynı güzergâhta gidebilirler. Zamanla giderek önemsizleşirler ve aynı zamanda, yavaş yavaş ortadan kaybolmalarına yol açan problemler karşısında, bugün o çok düşkün oldukları değerlerden gün gelir tamamen koparlar. Randers’ın iddiasına göre “Batı devletleri çökmeyecek; ama haksızlık ve adaletsizlik patlayacağından, Batı toplumlarının sorunsuz işleyişi ve sıcakkanlı tabiatı ortadan kalkacak. Demokratik, liberal toplum başarısız olurken Çin gibi güçlü yönetimler galip çıkacak.”
Bu tahminlerin ve erken uyarı işaretlerinin bazıları kulağa aşina gelebilir. Homer-Dixon da, dünyada son dönemde beklenmedik olayların gelişmesine hiç şaşırmamakla birlikte –ki bir kısmını öngörerek 2006’da yayınladığı kitabında zaten yazmıştı– bunların 2020’lerin ortasından evvel vuku bulmasını beklemiyordu.

Yine de Batı medeniyeti kaybedilmiş bir dava/boş bir hayal değil. Homer-Dixon, “Kararlara yol göstermede akıl ve bilimi, sıradışı liderlik ve istisnai bir hüsnüniyet eşliğinde, kullanarak insan toplumu refah ve kalkınmada çok ama çok üst seviyelere ulaşabilir” diyor. İklim değişikliği, nüfus artışı ve enerji gelirlerinin düşüşünün baskılarını savuştururken dahi toplumlarımızı sürdürebilir ve iyileştirebiliriz. Ancak bu, bu tür yoğun baskılarla mücadele ederken daha az işbirlikçi, daha az cömert ve daha az muhakemeye açık olmaya sevk eden o gayet doğal itici güce karşı direnmeyi gerektirir. Homer-Dixon diyor ki “Temel soru şu: Bu değişikliklerle işe başlarken daha insani bir dünyayı korumayı nasıl başarabiliriz?”

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme