22 Ocak 2021 Cuma

A.VOHRA: ARAP BAHARI AVRUPA’DA HER ŞEYİ DEĞİŞTİRDİ

 

ARAP BAHARI AVRUPA’DA HER ŞEYİ DEĞİŞTİRDİ

Anchal Vohra (Foreign Policy dergisinin Beyrut’ta yaşayan yazarı ve Ortadoğu konusunda serbest çalışan bir TV muhabiri ve yorumcu)

Foreign Policy, 24.12.2020

Tercüme ve editoryal katkı: Zahide Tuba Kor

 

NOT: Bu tercüme Fikir Turu web sitesinde 22.1.2021 tarihinde “Avrupa’da Her Şeyi Değiştiren Olay”
 başlığıyla 
yayınlanmıştır. https://fikirturu.com/jeo-strateji/avrupada-her-seyi-degistiren-olay/

İngilizcesi “The Arab Spring Changed Everything in Europe” başlığıyla yayınlanan yazıyı okumak için TIKLAYINIZ. 

NOT: Blogda yer alan 850 küsur içeriğe http://ortadogugunlugu.blogspot.com.tr/2018/01/bu-blogda-neler-var.html linkinden toplu olarak ulaşabilirsiniz.

Kaynak göstermeden blogdaki yazı, tercüme ve infografikleri kullanmamanız önemle rica olunur.

 

Özet: Arap Baharı yaşandığı coğrafyada pek bir şeyi değiştirmedi. Ama 2011 sonrası göç ve aşırılıkçıların saldırıları Avrupa’da korkuları şiddetlendirdi ve Avrupa siyasetinin çehresini belki de ilelebet değiştirdi.

 Krizler ve çatışmalarla dolu küreselleşmiş bir dünyada “sınırlarımı kapar, huzura ve güvenliğe kavuşurum” anlayışı çoktan anlamsızlaştı. Dünyanın bir yerinde yaşanan kritik gelişmeler çevre coğrafyaları da sarsıyor. Buna en iyi örnek, Avrupa’nın önce 2008’de ABD’de patlak veren finansal krizden, birkaç yıl sonra da Ortadoğu’da yaşanan isyan sürecinden derinden yara alması.

Ortadoğu konusunda serbest çalışan bir TV muhabiri ve yorumcu olan Anchal Vohra, 24 Aralık 2020’de yazarları arasında olduğu Foreign Policy dergisi için “Arap Baharı Avrupa’da Her Şeyi Değiştirdi” başlıklı yazısında da bu gerçeğe işaret ediyor ve yazısına şöyle başlıyor:

“Arap Baharı’ndan on yıl sonra Ortadoğu diktatörlerine karşı duran ve daha iyi bir hayat isteyenlerin kaydettiği iyileşme bir arpa boyu. İktisadi zorluklar tüm şiddetiyle devam ederken protestoların ve ardından şiddetin patlak verdiği ülkelerin çoğu hâlâ baskı ve yolsuzluğun sıradanlaştığı despot rejimlerce yönetiliyor. Buna mukabil Avrupa, 2011 öncesine kıyasla farklı bir kıta ve bu, kapı komşusundaki başarısız devrimlerle doğrudan bağlantılı.”

Peki, Arap dünyasındaki gelişmeler Avrupa’yı nasıl etkiledi? Yazar şöyle özetliyor: “Öncelikle Avrupa bölünmüş durumda. İngiltere’nin Avrupa Birliği’nden ayrılma kararı, -kısmen- Suriye’deki ayaklanmanın ve akabinde patlak veren iç savaşın tetiklediği mülteci krizine bir tepkiydi. Avrupa çapında popülist siyasi partiler, artan İslam ve aşırıcılık korkusunu kıyasıya kullanmak suretiyle yıllardır yükselişte.”

Yazar, Avrupa ülkelerinin kıtanın güney sınırlarında ortaya çıkan yeni diktatörleri gitgide daha fazla sahiplenmesiyle birlikte Avrupa dış politikasının bariz bir şekilde değiştiğini belirtiyor, hem de bir zamanlar davet ettikleri liberal ahlakçılık kılıfı bile olmadan… “Özetle, Arap Baharı olayları, Arap ülkelerini daha istikrarlı hale getirmeyi başaramadığı gibi, Avrupa ülkelerini de çok daha zayıf bir hale getirdi.” diyor.

2015’te Almanya Başbakanı Angela Merkel’in evleri ve şehirleri Esed rejiminin bombardımanlarıyla yerle bir edilen bir milyona yakın Suriyeli sığınmacıya ülkesinin kapılarını açmasının geniş kapsamlı etkileri olduğunu belirtiyor.

 

Arap Baharı Avrupa’da popülistlerin güçlenmesine sebep oldu

Vohra yazısında bazı araştırmacı ve akademisyenlerin görüşlerine de yer vermiş. Bunlardan biri de Yale Üniversitesi Jackson Enstitüsü’nden kıdemli araştırmacı Emma Sky. Göçün sınırlandırılmasının İngilizlerin Avrupa Birliği’nden ayrılma kararının temel itici gücü olduğunu belirten Sky, popülistlerin güvensizlikleri kendi lehlerine nasıl körüklediğini, İngiltere’deki aşırı sağcı Birleşik Krallık Bağımsızlık Partisi lideri Nigel Farage örneği üzerinden anlatmış.

Anchal Vohra, yüzbinlerce kişi güvenliğe kavuşmak için teknelere binerken ve sıkış tıkış kamplarda aylarını ve yıllarını geçirirken, şimdiye kadar Avrupa siyasetinde kenarda kalan popülistlerin bunu nasıl fırsat bilip kullandıklarını şöyle anlatıyor:

“Birçok Avrupalının işlerinin mültecilere verilebileceği veya bambaşka kültürlerden -ve ağırlıklı olarak da İslam dininden- insanların mevcudiyetinin hayat tarzlarını değiştirebileceği korkusunu kullandılar. Mültecilere düşmanlık, birçok Avrupalının zihninin derinliklerine yerleşik İslamofobiden kaynaklanıyordu. Ancak Irak ve Suriye’de IŞİD’in ortaya çıkışı ve grubun Avrupa’daki mensupları veya destekçileri tarafından gerçekleştirilen bir dizi terör saldırısı da popülistlerin ekmeğine yağ sürdü. Göç, aşırılıkçıların saldırısı korkularını şiddetlendirdi ve Avrupa siyasetinin çehresini belki de ilelebet değiştirdi.”

Vohra şöyle devam ediyor: “Avrupa’da kahve masalarında, hatta Paris ve Berlin gibi liberal fikirlerin merkezi sayılan şehirlerde bile günlük sohbetler genellikle yabancı düşmanı. Hükümet politikaları, mültecilere yardım etmeye ahlaken meyilli olanlar ile onları bir yük olarak görenler ve ayrıca İslam ile İslamî aşırılığı birbirinden gayretle ayıranlar ile açıkça İslamofobik olanlar arasında derinden bölünmüş durumda.”

 

Kendi değerleriyle çelişen Avrupa

Yazar, son on yılın Avrupa’nın kendi ilan ettiği dış politika değerlerini de test ettiği görüşünde. “Avrupa, özgürlüğü ve demokrasiyi savunuyor; ancak bu değerleri yurtdışında teşvik etme iradesini giderek yitiriyor. Avrupa’ya hayranlık beslemiş pek çok Arap genci artık hayal kırıklığına uğramış durumda ve Avrupa hükümetlerini giderek daha fazla salt kendi çıkarına hizmet eder görüyorlar.”

Avrupalı devler Fransa ve Almanya’nın uzun süredir Mısır’ın diktatörü Abdülfettah es-Sisi ile iş tuttuğunu belirten yazar, aralık ayı başında Fransa’nın Sisi için kırmızı halı serdiğini ve onu en yüksek devlet nişanı Legion d’Honneur ile onurlandırdığını hatırlatıyor.

Avrupa Dış İlişkiler Konseyi Ortadoğu ve Kuzey Afrika programı direktörü Julien Barnes-Dacey, Arap Baharı’nın sahadaki gelişmeleri yeniden şekillendirmek için bir fırsat sunduğunu, ancak Avrupa’nın bunu değerlendiremediğini söylemiş. Direktör demiş ki, “Avrupa’nın Ortadoğu’nun siyasi düzenini daha olumlu bir yöne çekebileceğine dair inancının azalmasıyla birlikte Avrupa ülkelerinin odağı güvenlik ve göç meydan okumalarına takılarak giderek daraldı. (…) Ayaklanmalardan on yıl sonra bazı Avrupalılar, -Mısır’da Cumhurbaşkanı Sisi’yi giderek daha fazla bağırlarına basmalarıyla sembolleşen- otoriter istikrar fikrini artık yeniden benimsiyorlar.”

 

Libya’da olanları görmezden gelen Avrupa

Ardından yazar Vohra konuyu Libya’ya getiriyor: “Libya’da Fransa ve İngiltere önderliğindeki NATO müdahalesi Muammer Kaddafi’yi devirdi. Ancak iktidar boşluğu -İslamcılar, aşırılık yanlıları, kabileler, Kaddafi’nin oğlu Seyfülislam ve Mareşal Halife Hafter gibi- farklı paydaşlar arasında savaşa yol açarken Libya kaosa atıldı. Kaddafi sonrası dönemde Avrupa’nın beklenmedik kötü neticeleri yönetmesi ve Libya’yı demokratik bir siyasi geçişe yönlendirmesi bekleniyordu. Ama ülkeyi istikrara kavuşturma noktasında bir çıkarı da planları da olmadığından etkisiz kaldı; başını öte tarafa çevirerek basitçe olan biteni görmezden geldi.”

Yazar, Libya’daki çatışmanın artık siyasi İslamcılar tarafından da desteklenen uluslararası alanda tanınmış hükümete arka çıkan Türkiye ve Katar ile siyasi İslamcıları baş düşman sayan Hafter’le müttefik Birleşik Arap Emirlikleri ve Suudi Arabistan arasında bölgesel bir rekabet alanına dönüştüğünü hatırlatıyor. Peki, bu kamplaşmada Avrupa nerede duruyor?

Yazara göre “Avrupalılar, görünüşte BM arabuluculuğundaki barış sürecini destekliyor; ancak uyguladıkları bazı politikalar iç savaşı uzatıyor. Mesela Almanya’nın Libya ihtilafında savaşan iki tarafa da silah sattığı haberleri var; buna mukabil Berlin, tıpkı İtalya gibi siyaseten her ikisini de desteklemiyor. Fransa ise Hafter’in güçlerini gizli kapaklı silahlandırmakla suçlanıyor. Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, diktatör Hafter’in Avrupa’ya gitmeye çalışan aralarında aşırılık yanlılarının da olduğu göçmenleri kontrol altına alacağı bahsine oynuyor. Fransız analistler, Fransa’daki iç istikrarsızlığın eski Fransız sömürgeleri olan Sahra-Sahel kuşağındaki bazı Afrika ülkelerinde mevcut İslamcı militanlıkla bağlantılı olduğunu söylüyor.”

Yazar, Avrupa’nın -tıpkı şu an Sisi ve Hafter’le kurduğu gibi- Kaddafi’yle de benzer bir ilişki biçimine sahip olduğunu, ancak bunun istenen sonuçları üretmediğini hatırlatıyor. 2010’da Kaddafi’nin yasadışı Afrikalı göçünü durdurma ve ‘siyah Avrupa’ olmayı önleme karşılığında Avrupa ülkelerinden yıllık 5 milyar avro talep etse de sonunda isyana, iç savaşa ve Avrupa’ya kitlesel göçe yol açan şeyin onun uyguladığı baskı olduğunu belirtiyor. Ve ardından şöyle devam ediyor:

“Akdeniz’deki diktatörler, Avrupa’ya karşı bir şantaj olarak iktisadi göçmenlerin ve aşırılık yanlılarının önünü açma tehdidini bir kez daha kullandılar ve kıtanın sınırlarını korumak için kendilerini vazgeçilmez olarak sundular. Arap Baharı, diktatörlük rejimleriyle yola devam etmenin Avrupa için yenilgiyi kabul eden bir politika olduğunu gözler önüne serdi. Yine de pek çok Avrupa ülkesinin bir kez daha benimser göründüğü yaklaşım tam da bu.”

 

Avrupa Arap Baharı’nı yanlış okudu

Ardından Uluslararası Kriz Grubu’nun Ortadoğu programı direktörü Joost Hiltermann’ın görüşlerini aktarıyor. Hiltermann, Avrupa’nın -bir demokrasi hareketi olarak algıladığı- Arap Baharı’nın doğasını daha baştan yanlış anladığını şöyle anlatmış: “Meydanlardaki insanlar öncelikle demokrasi için harekete geçirilmemişti; ancak Avrupalılar onların öyle olmasını istedi. Protestocular, çarpıcı biçimde daha iyi bir yönetişim, bunun gerçekleşmemesi halinde duyarsız ve yozlaşmış rejimlerin devrilmesini istediler. Protestolar şiddetli ve kaotik sonuçlara yol açtığında Avrupalılar daha temkinli hale geldi, demokratik ilerlemenin olmayışından İslam’ı sorumlu tuttular ve aralarında Avrupa’ya ulaşmaya çalışan cihatçılar olduğu şüphesiyle mültecilere ve göçmenlere karşı sınır kontrollerini sıkılaştırdılar. Sonunda Avrupa hükümetleri, ilk başta halk ayaklanmalarına yol açan istikrar paradigmasını (‘bildiğimiz şeytan’ olan otokratik rejimleri destekleyerek) yeniden benimsedi.”

Ardından yazar Suriye konusuna geçiyor ve şunları söylüyor: “Avrupa, resmiyette birleşmiş durumda ve isyancıların Suriye siyasetine dahil edilmesi, siyasi mahkumların serbest bırakılması ve savaş suçlarından hesap sorulması çağrısı yapan BM’nin 2254 sayılı kararı doğrultusunda, yeniden inşa için finansman sağlanmasını siyasi dönüşüm şartına bağladı. Ancak kapalı kapılar ardında İtalya’daki ve diğer birçok ülkedeki popülistler, Esed rejimiyle bağların yeniden kurulmasını savunuyor. İtalya, sınırlarına girmiş olabilecek aşırılık yanlıları konusunda Esed’in istihbarat servisleriyle bağlantı kurup birlikte hareket etmek isterken, Almanya’nın muhalefet partisi Almanya İçin Alternatif de Suriyelilerin Esed yönetimi altında güvende olduğunu ve mülteciler için ayrılma vakti geldiğini savunuyor. Avrupa, beklentilerini rejim değişikliği yerine rejimin davranışında bir değişiklik olarak yumuşattı.”

Avrupa, Afrika ve Ortadoğu’daki hükümetlere danışmanlık yapan bir güvenlik şirketinin başkanı Olivier Guitta, Avrupa’nın Suriye’ye askeri müdahaleyi reddetmesinin Müslüman Batılıları IŞİD’in kollarına iten ölümcül günahı olduğunu söylemiş. (…) Guitta “Avrupalı güvenlik servisleri bana bugün tehdit seviyesinin Avrupa’da büyük saldırıların görüldüğü, IŞİD’in en parlak dönemi olan 2015’tekinden daha yüksek olduğunu söylüyor.” demiş.

Ancak Vohra, diğer uzmanların Libya’nın çöküşünü hatırlatarak Suriye’de askerî harekâtın doğru bir hareket tarzı olmadığı kanaatini dillendirdiklerini paylaşıyor. Zira “Suriye’nin savaş alanı (…) her türden grupla dolup taştı ve dahası, demokratik ve liberal protestocular dağınık bir güçtü. Ayrıca Baas rejimi demir yumrukla yönetmekte ve hiçbir zaman anlamlı bir siyasi muhalefetin ortaya çıkmasına izin vermemekteydi. Sahanın gerçekleri, Avrupa ve ABD’nin Esed rejimine karşı sonuç alıcı bir askeri operasyon yürütmesini zorlaştırdı.” diyor.

“Avrupa, tüm başarısızlıklarına rağmen, milyarlarca dolarlık yardım gönderdi ve Arap Baharı’ndan doğan bazı sivil toplum hareketlerini -önderleri sürgünde olsa bile- canlı tutmakta kararlı davrandı.” diyen yazar, son sözü Avrupa Dış İlişkiler Konseyi’nden Barnes-Dacey’e vermiş: “Gerçek ders, anlamlı bir reformun daha uzun vadeli bir değişim vizyonunu gerektirdiği oldu… ki bu da görevdekilerin ayaklarının altındaki halıyı aniden çekmek yerine, aşağıdan yukarıya dönüşümü pekiştirmeye odaklanmalı.”

 

15 Ocak 2021 Cuma

MEGAN O'TOOLE: ARAP BAHARI 2.0: GÜNÜMÜZ PROTESTOCULARI İÇİN 2011’DEN BEŞ DERS


ARAP BAHARI 2.0: GÜNÜMÜZ PROTESTOCULARI İÇİN 2011’DEN BEŞ DERS

Megan O’Toole (Hukuk, siyaset, küresel çatışmalar ve insan hakları konularına odaklanan gazeteci ve editördür. Irak, İran, İsrail-Filistin, Lübnan ve Suriye-Türkiye sınır bölgesi dahil on küsur ülke hakkında yazılar kaleme almaktadır.)

Middle East Eye, 16 Aralık 2020

Tercüme: Zahide Tuba Kor


NOT: Bu tercüme Perspektif web sitesinde 5.1.2021 tarihinde yayınlanmıştır. https://www.perspektif.online/arap-bahari-2-0-gunumuz-protestoculari-icin-2011den-bes-ders/

İngilizcesi “Arab Spring 2.0: Five lessons from 2011 for today's protesters” başlığıyla yayınlanan yazıyı okumak için TIKLAYINIZ. 

NOT: Blogda yer alan 850 küsur içeriğe http://ortadogugunlugu.blogspot.com.tr/2018/01/bu-blogda-neler-var.html linkinden toplu olarak ulaşabilirsiniz.

Kaynak göstermeden blogdaki yazı, tercüme ve infografikleri kullanmamanız önemle rica olunur.

 

Özet: Cezayir, Irak ve Lübnan’daki değişim çağrısı yapan göstericiler, 2011 yılındaki olaylardan hangi dersleri çıkarabilir?

17 Aralık 2010 tarihinde yıllardır polis zorbalığıyla aşağılanan Tunuslu seyyar satıcı Muhammed Buazizi, Sidi Buzid şehrinde kendisini ateşe verdi; bu, bölge çapında otoriterlik karşıtı isyanlar dalgasının kıvılcımını ateşleyen tekil bir protesto eylemiydi.

Akabinde gelen Arap Baharı, bilindiği gibi, statükoyu tahkim etmek için her şeyi göze almış karşı-devrimci devlet güçleri tarafından büyük ölçüde ezildi. On yıl sonra Sudan’dan Lübnan’a ve Mısır’a kadar bölge çapında insanlar hâlâ protesto için kendilerini ateşe veriyorlar.

Hükümetlerin yolsuzluğu, başarısız ekonomiler ve giderek kötüleşen sosyal hizmetlerin de aralarında olduğu Arap isyanlarını tetikleyen koşullar, birçok ülkede 2020’deki Covid-19 küresel salgınıyla şiddetlenerek sadece ve sadece daha da pekişmiş oldu. Hükümetlerin kökende yatan bu temel problemlerin üstesinden gelmedeki yaygın başarısızlığı, protestocuların daha iyi bir hayat kalitesi talep ettiği yeni bir isyan dalgası olan Arap Baharı 2.0’a yol açtı.

İkinci Arap Uyanışı (The Second Arab Awakening) kitabını yazan eski Ürdünlü diplomat Mervan Muaşir, Middle East Eye’a şunları anlattı:

“Arap yönetimleri eğer ki yeni toplumsal sözleşmelere, daha açık siyasi sistemlere ve kurumsal olarak yolsuzlukla mücadeleye duyulan ihtiyacı anlasalardı, Arap Baharı 1.0 toplumsal barışla sonuçlanabilirdi. Çoğu bunu yapmayı tercih etmedi; aksine kendilerini emniyete aldılar ve derin devlet son derece güçlü bir şekilde geri döndü.”

Protestocular tekrar seslerini yükseltiyorlar, ama bu defa -uzmanların da işaret ettiği üzere- geçmişten kilit dersleri almış olarak…

1. Korku Duvarı Yıkılabilir

Beyrut’taki Carnegie Ortadoğu Merkezi uzmanlarından Dalya Ganem’e göre, 2010-2011 isyanlarının önemli bir özelliği, bölgeye hâkim olan korku duvarının yıkılabileceğini göstermesiydi.

İsyanları takip eden baskıya rağmen bu yeni anlayış, yepyeni siyasi ve sosyoekonomik ihtimalleri açığa çıkardı. Sosyal medyanın artan önemi, bu fikirlerin çevrimiçi forumlarda daha fazla tartışılmasını sağladı.

Ganem “Arap vatandaşlar statükoyu kırdı ve bu, başlı başına bir başarıdır.” diyor ve şöyle devam ediyor: 

“Ondan sonra diktatörler düştü ve insanlar uyanıp daha iyisini hak ettiklerine ve sömürge sonrası toplumsal sözleşmenin artık işlemediğine karar verdiler. Bugün vatandaşlar karar alma süreçlerinde yer almak istiyorlar ve vatandaşlıklarını yeniden müzakere ediyorlar. Bir Arap vatandaşı olmak ne anlama geliyor?”

Tunus, iç savaşa düşmeyen veya diktatörlüğün geri dönüşüne şahit olmayan Arap Baharı’nın sürüklediği tek ülkeydi. Ancak Muaşir diyor ki Arap yöneticiler siyasi değişimin önemi konusunda kendi derslerini öğrenmekte başarısız oldular.

Yakın zamana kadar bölgenin büyük bir kısmı, yüksek petrol fiyatlarından ve onun cezbettiği yabancı yatırımdan istifade etti. Ancak fiyatlar bir anda çakıldığında denizaşırı gelirler de suyunu çekti. Muaşir’e göre toplumsal barışı sürdürmek için yeterli mali kaynakların yokluğunda birçok otokrat, 2011’de Arap isyanlarının ilk dalgasını bastırmalarına imkan veren kılıfı artık yitirmiş durumda. On yıl sonra artık protestocuların bu rejimlerle karşı karşıya gelmekle kaybedecekleri şeyler giderek azalıyor.

İsyan İçindeki Bir Bölge: Kuzey Afrika ve Batı Asya’daki Son Ayaklanmaların Haritalandırılması (A Region in Revolt: Mapping the Recent Uprisings in North Africa and West Asia) kitabının editörü Jade Saab diyor ki “[Arap isyanlarının ilk dalgası] sokaklardaki insanların deyimiyle ‘korku duvarı’nın bertaraf edilmesine, yani değişimin mümkün olduğu ve temel düzeyde peşinden koşulması gerektiği, tek başına hayat şartlarında değişiklik talebinin yeterli olmadığı fikrinin gelişmesine yardımcı oldu.”

2. Kamusal Alanlara Hakim Olun

Arap Baharı sırasında Kahire’nin Tahrir Meydanı gibi kamusal alanlar göstericilerin ortak sesini sembolize eder hale geldi. Mısırlı protestocular, hükümet yanlısı protestocuların deve ve at sırtında saldırıları da dahil devlet destekli şiddet ortamında meydanı iki haftadan fazla işgal ettiler. Şiddete rağmen göstericiler Hüsnü Mübarek rejiminin sona ermesi talebini sürdürdüler. 11 Şubat 2011’de temennileri yerine getirildi.

Mısır’ın kısa ömürlü demokrasi deneyimi daha sonra Mübarek döneminden daha baskıcı bir diktatörlüğe dönüştü. Ülkenin demokratik yollardan seçilmiş ilk cumhurbaşkanı Muhammed Mursi, General Abdülfettah es-Sisi tarafından 2013 askeri darbesiyle devrildi ve Sisi yönetimi o zamandan beri muhalefete baskı uyguluyor.

Ancak Saab, toplu kamusal bir araya gelişler ve toplantılar yoluyla nelerin başarılabileceği fikri hâlâ geçerli diyor. İlk protesto dalgasının daha sonra ikinci dalgada benimsenen stratejileri normalleştirdiğini belirtiyor. Bunlardan “En yaygın olanı, tüm ulusun kimliğini yaratma ve gözden geçirme mekânları ile bir sanat ve kültür kaynağı haline gelen kamusal alanların işgali.” diyor.

Mesela geçen sene Iraklılar ülkenin yozlaşmış elitini protesto etmek için sokakları doldururken şehir merkezindeki Tahrir Meydanı’na bakan harap bir yapı olan Bağdat’ın ‘Türk restoranı’ devrimcilerin karargâhı oldu. Bir protestocu, kaderinde “Irak’taki devrimin tarihi” olmak da varmış dedi.

Beyrut’taki Şehitler Meydanı, devrimin sembolü altı metre yüksekliğindeki havaya kaldırılmış yumruk etrafında geçtiğimiz Ekim ayında başlayan isyanın merkez üssü oldu. Protestocular bu alanı hem ülkenin siyasi sorunlarını tartışmak hem de şarkı söylemek, dans etmek ve yeni bir gelecek potansiyelini kutlamak için kullandılar.

3. Toplumsal Güçleri Geliştirin

2010-2011’deki ilk Arap isyanları dalgasını bölge çapında nispeten sessiz bir dönem takip etti. Suriye, Libya ve Yemen’deki isyanların ülkeleri harap eden, yüz binlerce insanı öldüren ve milyonlarcasını yerinden eden iç savaşlara dönüşmesi karşısında birçok insan tekrar protestolara başlamaktan sakınıyordu.

Saab diyor ki bu, “Herhangi bir halk seferberliğini bastırma ve onları ‘kaotik’ olmaktan ibaret diye karalama noktasında bölgedeki gerici rejimler için bir koz işlevi gördü.”

2010-2011’de aktif olan toplumsal protesto hareketleri anlaşılabilir bir şekilde yeterince gelişmiş değildi; nihayetinde on yıllarını otoriter toplumların pençesinde geçirmişlerdi.

Ancak, Saab’a göre, Arap Baharı olayları bu tür grupların gelişmesine ve olgunlaşmasına yardımcı oldu. “Irak, İran ve Lübnan 2010-2019 yılları arasında ülke çapında protestolara şahit oldu, ancak bunlar konu bazlı protestolardı.” diyor ve şöyle devam ediyor: “Yeni bir aktivistler katmanı yaratmaya yardımcı olan işte bu hareketlerdi. Bu ülkeler 2011’den tamamen bağımsız olarak kendi olgunlaşma süreçlerinden geçmek zorundaydı, ancak yönetici sınıfa karşı genel bir isyanın her zaman eli kulağında olduğunu bilerek.”

Muaşir, son protesto dalgasının daha barışçıl olduğunu söylüyor. Gözlemlerine göre, geçtiğimiz iki yılda Cezayir ve Sudan’daki göstericiler şiddetten kaçınmak suretiyle geniş bir destek elde etmiş durumda.

Sudanlı akademisyen ve Rift Valley Enstitüsü üyesi Mecdi el-Cizuli, ilk Arap Baharı döngüsünün “siyasette yeni bir kitle katılımı türünü, bir eylem modelini ve yeni bir siyasi kelime haznesi ile işleyiş gramerini müjdelediği”ni belirtiyor.

Formun Altı

Cizuli’ye göre protestoların çoğunun ortak paydası, sıklıkla kafa karıştıran toplumsal özgürlükler talebiydi. Ancak sıra uygulamaya geldiğinde bu tür hareketler ne yapılacağı konusunu halledemedi. Liderler görevden el çektirildikten sonra protestocuların taleplerinin siyasal düzlemde nasıl hayata geçirileceğine dair gerçekçi bir plan yoktu.

Cizuli, “[Mısır’da] para babası olan kudretli güçler, devrimin seküler temalarını onaylamakta ve altını oymakta hızlı davrandılar ve gerçekten de isyan anında keşfedilen liberal özgürlükleri kısa sürede ortadan kaldırdılar.” diyor.

Bu da günümüz protestocularını hâlâ kilit bir soruyla boğuşturuyor: Kendi devrimlerinin hedeflerini nasıl güvence altına alacaklar?

4. Yüzeysel Değişimin Ötesine Geçin

On yıl evvelki olaylara bakıldığında 2020’deki protestocular için en büyük ders, hakiki bir değişimin bir gecede gerçekleşemeyeceğidir. Bir göstermelik yöneticinin diğeriyle değiştirilmesi gibi yüzeysel tavizler hakiki bir siyasi reforma yol açmaz. Yeni bir siyasi modele geçiş vakit alır ve bu yolda sürekli baskı uygulamayı gerektirir.

Washington’daki Arap Merkezi kıdemli uzmanı Halil el-Anani, geçen sene Cezayir’deki protestocuların sabık Cumhurbaşkanı Abdülaziz Buteflika’nın görevden ayrılmasından sonra bile sokaklarda kalmasının dikkate değer olduğunu söylüyor.

“Mübarek’in istifa etmesi üzerine on sekiz gün süren protestoların ardından Tahrir Meydanı’ndan ayrılan Mısırlı emsallerinin hatalarını tekrarlamadılar.” diyor ve şöyle devam ediyor: “Cezayir’deki sivil-asker ilişkisinin yeniden inşasına yönelik çok önemli bir adım olan, iktidarın askeri bir lidere değil, sivillerin eline geçmesinde ısrarcı oldular.”

Benzer şekilde Muaşir de Cezayir’deki protestocuların “eskisinden çok daha sabırlı oldukları”na dikkat çekiyor.

Keza Sudan’daki protestolar, eski Devlet Başkanı Ömer el-Beşir’in görevinden alınmasından sonra da sürdü; zira aktivistler demokrasi yanlısı hareketi askerlerin yönetimi ele geçirmesine karşı direnmeye teşvik ettiler. Beşir’in görevden alınıp yerine bir askeri konseyin geçmesinin ardından protestocular “İlki düştü, ikincisi de düşecek!” diye slogan atıyorlardı. En nihayetinde Arap Baharı 2.0 ile boğuşan ülkelerde önceki siyasi düzene dönüş artık mümkün olmayabilir.

Ancak Cizuli farklı bakıyor: Toplumsal talepleri pratik adımlara dönüştürebilecek yeni siyasi yapılar olmadığı takdirde Cezayir, Sudan, Irak ve Lübnan’daki gibi kitlesel protestolar “halka güç/iktidar veremeyip” yalnızca “yenilmiş kahramanlar” doğuracak.

Cizuli, buradaki asıl zorluk, “şehrin -Beyrut, Bağdat veya Hartum- hakkını güvence altına alma amacına uygun bir siyasi örgütü yeni baştan oluşturmak” diyor.

5. Çabanız Uzun Vadeli Olsun

Saab’a göre Lübnan ve Cezayir gibi yerlerdeki son isyanlar tabiatı gereği neoliberalizm karşıtı. 2010-2011’de Tunus’ta yaşananlardan dersler alıyorlar; zira Tunus demokrasiye ulaşmayı başardı ancak eski rejimi deviren iktisadi sorunlarla hâlâ başı dertte.

Keza yönetici sınıflar altta yatan temel problemleri çözemediği sürece bölgenin köklü değişim taleplerine şahit olmaya devam edeceği görüşünde. “Huzursuzluk ve karışıklık toplumsal hareketlere yol açan şeydir, aksi değil.” diyor.

Ayrıca Saab, protestocuların -reform arayışındakilerin tek bir hareket olarak bir araya gelmesi suretiyle- birleşik bir siyasi vizyon geliştirmeleri gerektiği inancında ki bunu şimdiye kadar yalnızca Sudan başarabildi. 

Dünyanın geri kalanı gibi Kuzey Afrika ve Ortadoğu bölgesi de geçtiğimiz sene Covid-19 pandemisinden derinden etkilendi. Muaşir’e göre insanların büyük kalabalıklar halinde bir araya gelmesini engelleyen hareket kısıtlamaları, olağanüstü hal emirleri ve koronavirüsün yayılmasıyla ilgili korkular sayesinde bu pandemi, otoriter sistemlere bir armağan oldu. Muaşir “Covid-19 hareketleri yavaşlattı, ancak kanaatimce [onları] öldürmedi.” diyor.

Bununla birlikte virüsün etkisi, birçok reform hareketini tetikleyen iktisadi problemleri derinleştirerek ve daha ileri protestoları kaçınılmaz kılarak hükümetler için iki ucu keskin bir kılıç haline geldi.

Muaşir, her seferinde yeni yeni derslerin öğrenileceğine dikkat çekerek “Kanaatimce insanlar sadece 2.0 değil 3.0, 4.0 gibi daha nicelerini de görecekler.” diyor ve şöyle devam ediyor: “Eski Arap düzeninin siyasi, iktisadi ve toplumsal bakımdan öldüğü ve yeni düzenin doğmakta muazzam zorluklar çektiği çok tuhaf bir durumdayız.”

Anani’nin tahminine göre, gençler muhtemelen “fırsat bulduklarında Arap sokaklarına bir kez daha akın edecekler ve hürriyet, adalet, onur ve temsil talepleri karşılanıncaya dek isyankâr olarak kalacaklar.”

Son söz Anani’nin: “Değişim kurşunu 2011’de çoktan ateşlendi ve ne zaman hedefi vuracağı sadece bir zaman meselesi.”



M.LIND: AMERİKAN REJİMİNİN BEŞ KRİZİ

 

AMERİKAN REJİMİNİN BEŞ KRİZİ

Michael Lind (Austin’deki Texas Üniversitesi’nde Uygulama Profesörü, Tablet dergisinde köşe yazarı ve Yeni Amerika düşünce kuruluşunda araştırmacı.)

Tablet Magazine, 7.1.2021

Tercüme ve editoryal katkı: Zahide Tuba Kor


NOT: Bu tercüme Fikir Turu web sitesinde 14.1.2021 tarihinde yayınlanmıştır. https://fikirturu.com/jeo-strateji/amerikan-rejiminin-5-krizi/

İngilizcesi “The Five Crises of the American Regime” başlığıyla yayınlanan yazıyı okumak için TIKLAYINIZ. 

NOT: Blogda yer alan 850 küsur içeriğe http://ortadogugunlugu.blogspot.com.tr/2018/01/bu-blogda-neler-var.html linkinden toplu olarak ulaşabilirsiniz.

Kaynak göstermeden blogdaki yazı, tercüme ve infografikleri kullanmamanız önemle rica olunur.


Özet: ABD Kongresi’nin basılması, kökeni on yıllardır uygulanan hangi politikaların sonucu. Görünürdeki bu krizin ardında, hangi görünmez krizler var? Kongre basmaya giden yoldaki siyasi kriz, kimlik krizi, toplumsal kriz, demografik kriz ve iktisadi kriz nasıl ele alınmalı?

6 Ocak’ta Trump taraftarlarının ‘demokrasinin mabedi’ Amerikan Kongresi’ni basması, sırf kaybetmekten hoşlanmayan bir başkanın koltuğu bırakmamak için taraftarlarını sokağa dökmesiyle açıklanamaz. Dünyayı şoke eden bu baskının ardında on yılların birikmiş ve iç içe geçmiş krizleri var.

İşte bu krizleri, Texas Üniversitesi öğretim üyesi ve Yeni Amerika düşünce kuruluşu araştırmacısı Prof. Michael Lind, 7 Ocak’ta Tablet dergisi için kaleme aldığı “Amerikan Rejiminin Beş Krizi” başlıklı yazısında değerlendirdi. Lind’in daimi yazarlarından olduğu Tablet, 2009’da kurulan Amerikan Yahudilerinin haberlerine, düşünce ve kültür dünyasına odaklanan çevrimiçi bir dergi.

Lind yazısına başlarken “Son sekiz ayda iki Capitol Hills düştü. İki şok edici olay da Amerika’nın yönetici sınıfının yetkilerini kullanmayışını sembolize ediyor; bu yetkilerinden el çekme, -abartılı olmakla birlikte- ABD’nin bugünkü haliyle ağır çekim parçalanması olarak nitelenebilecek sürece yol açtı.” diyerek biri ülkenin kuzeybatısında Washington eyaletindeki Seattle’da, diğeri ülkenin doğusundaki başkent Washington D.C.’de bulunan iki Capitol Hills’te yaşananları şöyle anlatıyor:

“İlki, 8 Haziran 2020’de Seattle polisi, Capitol Hill semtindeki East Precinct binasını tahliye ettiğinde meydana geldi. Solcu isyancılar polis merkezlerine baskın düzenleyip yağmalamıştı” diyerek, 25 Mayıs’ta George Floyd’un polis tarafından öldürülmesi üzerine ülke çapında başlayan protestolar sırasında Seattle yönetiminin 24 gün boyunca kendilerini devrimci olarak tanımlayanların -‘polisi lağvetme’ düşünün dışavurumu olarak (…)- anarşist bir komün oluşturmalarına izin verdiğini hatırlatıyor.

“6 Ocak 2021’de ABD’nin seçkinleri bir başka Capitol Hill’i isyancılara terk etti. Başkan Donald Trump’ın, Joe Biden’in başkanlığı kendisinden çaldığını iddia ettiği kışkırtıcı konuşmasında tabanını galeyana getirdikten sonra sağcı radikal bir çete, Kasım ayındaki seçim sonuçlarının onaylanmakta olduğu ABD Kongre Binası’na zorla girdi. Tıpkı Haziran’da Seattle liderlerinin yaptığı gibi, Kongre liderleri de makamlarını bırakıp kaçtı.”

Yazar, her iki olayda da meşru otorite ve zorlayıcı düzen güçlerinin bir süreliğine kayıplara karıştığını belirtiyor. Demokratlar da, Cumhuriyetçiler de birbirini cumhuriyeti yıkmakla suçluyor. Lind ise her iki parti liderlerinin de rakiplerine karşı anarşist çeteleri bir silah olarak kullandığını ve çetelerin şiddetini hoş gördüğünü vurguluyor.

“Bir bina, uzunca bir süre kendi içinden çürüyebilir, ta ki bir deprem veya yangın yapısal çürümenin derinliğini ortaya dökene kadar. COVID-19 küresel salgını ve müteakip sokağa çıkma yasaklarının ürettiği iktisadi felaket, hiç şüphesiz Amerikan rejiminin mevcut krizinin zamanlamasını etkiledi.” diyen Prof. Lind, bugünkü krizin gerçek nedenini ise tek tek ele aldığı şu beş ayrı krizin kesişmesinde görüyor: Siyasi kriz, kimlik krizi, toplumsal kriz, demografik kriz ve iktisadi kriz.

Siyasi kriz

Yazar, siyasi krizin iktidarın az sayıdaki hırslı seçkin hizbin ve zümrenin elinde merkezileşmesinden kaynaklandığı görüşünde. 1970’lerde Amerikan siyasi sistemini demokratikleştirmek için kabul edilen önseçim reformunun ‘geri tepmesi’yle birlikte yaşanan dönüşümü şöyle anlatıyor:

“1830’lardan 1970’lere kadar iki büyük parti, her biri birer eyalet ve yerel parti örgütleri federasyonu olan daha küçük de facto partiler koalisyonuydu. Partilerin çoğulcu taban federasyonlarından müteşekkil doğası, ulusal düzeyde siyaset yapanların özerkliğini sınırlıyordu. Aynı zamanda parti patronları tarafından seçilen ve oybirliğiyle yönetmek zorunda olan başkanların ve kongre liderlerinin gücünü de sınırlıyordu.

1970’lerde yanlış varsayımlarla parti içi önseçimlerin benimsenmesi yüzünden (…) bugün Amerikalı siyasetçiler, parti ön seçimlerinde oy kullanmak için boy gösteren çeşitli türden az sayıdaki fanatik tarafından seçilme eğiliminde. Ulusal partilerin kendileri, artık işleyen örgütler değil, Donald Trump’ın başarıyla ele geçirdiği ve bir başka aykırı tip olan [kendisini demokratik sosyalist olarak tanımlayan ve iki kere Demokrat Parti’den başkanlık ön seçimlerine giren] Bernie Sanders’ın da ele geçirmesine ramak kalan birer markadan ibaret. (…)

Aynı zamanda partiler taban federasyonlarından oluşma vasfını yitirdiğinden ABD’de siyaset ulusallaşmış durumda. Artık muhafazakâr Alabama Demokratları veya liberal Connecticut Cumhuriyetçileri yok. Her partideki resmî görüş ulusal liderler ve bağışçıları, kamuoyunu yönlendiren akıl hocaları ve gözde gazeteciler tarafından belirleniyor. Yerel gazeteciliğin çöküşü, çoğu Amerikalının artık şehir ve eyalet yönetimleri hakkında haber almaması anlamına geliyor. Şehir meclisi veya eyalet yasama meclisleri yarışlarında ulusal partizan kimlikler giderek daha fazla belirleyici oluyor.”

Lind, artık her iki partideki siyasetçilerin artan güçlerini, diğer partinin varlığını -ulus için bir tehdit varsayarak- gayrimeşru kılmak için kullanmayı tercih ettiğini de anlatıyor. “Tırmanma döngüsünü 1990’larda Cumhuriyetçiler başlattı.” diyen yazar, iki parti uzlaşısı fikrini reddedip Cumhuriyetçileri Demokratların tercih ettiği her şeyin tam zıttı olarak sunan ve Demokratları tamamen engellenmesi gereken düşmanlar olarak gören Newt Gingrich’i bundan sorumlu tutuyor. Bugün Demokrat Nancy Pelosi ve Chuck Schumer’ın da cumhuriyetin nezaket normlarını tıpkı Gingrich kadar tahrip ettiğini; Demokrat tabanı, Trump’ın Beyaz Saray’a Rusya Devlet Başkanı’nın 2016 seçimlerine müdahalesiyle yerleştirildiği komplo teorisine inanmaya teşvik ettiğini hatırlatıyor. Nasıl ki 1990’larda Cumhuriyetçiler Monica Lewinsky skandalını Bill Clinton’ı azletmek için bir silah olarak kullandıysa bugün de bir benzerini Demokratların Trump’a karşı yaptığını belirtiyor.

Yazar “Amerikan toplumunun tepesinde elinden geleni ardına koymayan bir seçkinler arası kan davası döngüsü tırmanırken, Trump’ın kitlesel seçim sahtekarlığına ilişkin yalanları ve mafyavari eylemi dolaylı olarak teşvik etmesi, Demokratların Cumhuriyetçilere karşı kullanabileceği yeni bir silaha önayak oldu.” diyor.

Kimlik krizi

ABD dendiğinde zihinlerimizde çeşitli ırklardan ve milletlerden insanların kaynaştığı bir ülke canlanıverir. Yazar Lind ise ABD’nin on yıllardır yaşadığı kimlik krizini, Amerikan toplumunu bir arada tutan tutkalın yokluğunu, kurgusal milliyetçiliklerin kışkırtılmasının sonuçlarını şöyle anlatıyor:

“Amerika’nın partizan liderleri de, onların militan takipçileri de artık ortak partiler arası dayanışma duygusu ve Amerikan vatanseverliği ile dizginlenemiyor. On yıllardır Rush Limbaugh ve Pat Buchanan gibi Cumhuriyetçi demagoglar Cumhuriyetçi seçmene Demokratların Amerika’yı yıkmak isteyen ‘sosyalistler’ ve [feministleri Nazilere benzeterek aşağılamak için kullanılan] ‘feminaziler’ olduğunu söylediler. Demokratlara gelince, onların pek çoğu da (…) Cumhuriyetçilere oy veren seçmenin yarısını mütemadiyen ‘diktatörlük yaratmaya ve beyaz olmayan insanlara yeniden ayrımcılık yapmaya niyetli beyaz milliyetçiler’ olarak tanımlıyor.

Her iki elitin propagandası, -ortak bir Amerikan anlatısının yokluğunda- halk arasında takipçi buluyor. Siyah Amerikalıların, Hispaniklerin, Yerlilerin ve Asyalı Amerikalıların yok sayıldığı eski uzlaşılmış Amerikan tarihi anlatısı, [1950’ler ve 1960’larda yaşanan] Sivil Haklar Devrimi ile birlikte artık ırkçı-ayrımcı toplum sonrasının (post-apartheid society) ulusal hikayesi olarak işlev göremezdi. Ne yazık ki her iki partinin de paylaşabileceği herhangi bir yeni ulusal hikaye eski anlatının yerini alamadı.

[Her ikisi de Trump yanlısı, dini TV programları yapan rahipler] Jerry Falwell ve Pat Robertson ile ittifak halinde ana akım sağ, bir nesil boyunca, eski moda Anglo-Amerikan veya beyaz milliyetçiliğini Hristiyan birliği yahut tek tanrıcı dini milliyetçilikle değiştirmeye çalıştı. Gerçek Amerikalılar ‘inanç ehli’ idi. Ancak aşikâr ki bu, örtülü bir Güneyli beyaz Protestan evanjelik kimlikçiliğinden ibaretti ve Katolikleri, Yahudileri ve diğer dinî grupları yahut beyaz olmayan Amerikalıları cezbedemedi.

1970’lerde liberal sol ise ortak bir ulusal kimlik fikrini terk ederek keskin hatları olan ırksal çok-kültürlülüğü benimsedi. Bu anlayışa göre ABD, -hiçbir zaman samimi, yüz yüze ve sahici olmamış- mensupları sadece ve sadece solculuk ortak paydasında buluşan ‘kadınlar’ veya ‘LGBTQ’ gibi soyut kategorilerden müteşekkil, birbirinden yalıtılmış ‘milliyetler’den ve ‘topluluklar’dan oluşmakta. (…)

Entelektüeller tarafından üretilen ve -toplumsal bakımdan kendi takipçilerinden ziyade birbirleriyle çok daha fazla benzerliğe sahip olan zengin, iyi eğitimli, hırslı seçkinler tarafından utanmazca manipüle edilen bu kurgusal milliyetçilikler, birbirini kışkırtıyor ve güçlendiriyor. Kampüs solunun zehirli dilini benimseyen ana akım ilericiler, yaşlı beyaz Amerikalıları ‘yerleşimciler’ olarak anlamsızca karalamaya başladıklarında buna karşı genç beyaz erkek sağcı radikallerin kovboy şapkaları veya geyik derisi giymeye başlamaları an meselesiydi. Boşaltılmış Kongre salonunda üstü çıplak dövmeli bir erkek isyancının adeta Roma harabelerinde kafası hayvan kürklü bir Cermen barbarını andıran çarpıcı fotoğrafı, vatanseverlik sonrası (post-patriotic) ikonografi savaşlarının tırmanmasının mantıksal bir sonucu.”

Toplumsal kriz

Yazar Lind, ABD’deki toplumsal krizin kökenleri ve yabancılaşmış genç kitlenin zengin siyasetçiler tarafından nasıl birer silaha dönüştürüldüğü konusunu anlatırken önemli noktalara parmak basıyor:

“Kökleri gerçek topluluklara -yani geniş ailelere, mahallelere, meslek odalarına, dinî cemaatlere- dayanan insanlar, devlet dairelerinin kontrolü için savaş veren uzak seçkinler tarafından konuşlandırılan partizan ordularında iyi birer nefer olamazlar. (…)

Siyasi orduların doğal kaynakları, soyutlanmış bireyledir. İdeolojileri çeşitlilik göstermesine ve farklı siyasi savaş ağaları tarafından devşirilmelerine rağmen, Siyahların Hayatı da Değerlidir (BLM) adına mağazaları ve ofisleri kırıp döken gençler, militan MAGA [ABD’yi Yeniden Büyük Yapın sloganını benimseyen Trumpçı] emsalleriyle ortak bir toplumsal köksüzlüğü sıklıkla paylaşıyorlar. Evli ve çocuklu, istikrarlı işleri ve ipotekli kredi ödemeleri olan 20’li yaşlardakilerin Seattle’daki veya Washington’daki Capitol Hill’i basmaları muhtemel değildir.

Sosyal anominin yükselişi sosyal (aslında antisosyal) medyayla birleştiğinde, savaşan siyasi hiziplerimiz, ülkenin herhangi bir yerindeki yabancılaşmış, çoğunlukla genç militan çetelerini kısa sürede seferber edebilir durumda; tıpkı alenen Trump’ın ya da sahne arkasından ihtiyatlı bir şekilde Demokrat bağışçıların ve siyasetçilerin finanse ettikleri yerel STK’lar üzerinden yaptıkları gibi… Başlangıçta zevk için kullanılan ama bir anda kalabalıklaşan bu güruh, şimdilerde malikaneleri, apartman daireleri veya ofislerinin konforunda iş tutan Demokrat ve Cumhuriyetçi parti liderleri tarafından sokak savaşı için birer silaha dönüştürüldü. Demokrat sokak orduları -kıyı şeridinde yaşayan zenginlerin ülke çapında sahnelenen protestolarda gözaltına alınan solcu isyancıları ve yağmacıları hapisten çıkarmasını sağlayan ulusal kefalet fonu ağları sayesinde- çok daha sofistike olup daha az gelişmiş ve fakat giderek militanlaşan sağcı alternatiflerine kıyasla çok daha fazla şirket ve finansal sektör desteğine sahip.”

Demografik kriz

Yazara göre, “Sınırsız partizan savaşı için soldan ve sağdan harekete geçirilebilen 20’li ve 30’lu yaşlardaki evlenmemiş ve çocuksuz genç Amerikalıların yükselişi, çok daha büyük bir demografik krizin parçası.”

Demografik kriz bağlamında yazar, nüfusun azalmasını ve göç konusunu ele alıyor. Nesillerin azalmaması için bir milletin kadın başına 2,1 çocuk doğurganlık oranına sahip olması gerektiğini, ABD’de genel doğurganlık oranının 2007’de 2,12 iken 2017’de 1,77’ye düştüğünü, pandemi ve iktisadi sonuçlarının bu oranı daha da düşürebileceğini belirtiyor. Ve bunun sadece bir bireysel tercih meselesi olmadığını vurguluyor.

Göç konusuna gelince yazar özetle diyor ki “Teorik olarak göç, her nesilde yerli (ve vatandaşlık almış göçmen) doğumlarındaki eksikliği ikame edebilir. Ancak göçmenlikle ilgili meşru ve gayrimeşru endişeleri istismar eden Trump gibi demagogların yükselişinin de gösterdiği üzere geniş ölçekli göç siyaseti tahrik edicidir.”

İktisadi kriz

İktisadi kriz bağlamında Lind, Amerikan iş dünyasını ve takip edilen neoliberal politikaları şöyle eleştiriyor:

“Değerler de bir rol oynamakla birlikte, ABD’de çiftlerin niyetlendiklerinden daha az çocuğa sahip olmasının başlıca nedeni, geciken evlilikler olup bunun da başlıca müsebbibi gençlerin yaşadığı iktisadi güvensizlik. Maalesef Amerikan iş dünyası, erken yaşta evliliği ve aile kurmayı ve bundan mütevellit toplumsal istikrarı zorlaştırmak için elinden geleni yapıyor.

1970’lerden beri gerek neoliberal Demokratlar gerekse liberter muhafazakâr Cumhuriyetçiler tarafından teşvik edilen Amerikan işletme stratejisi, işçiler için emek tasarrufu sağlayan teknoloji ikamesiyle değil, maliyetleri azaltmak amacıyla üretimi diğer ülkelerdeki düşük ücretli işçilere yaptırmak ve et paketleme, inşaat ve tarım işçiliği gibi bazı sektörlerde düşük ücretlerle çalışmaya razı vasıfsız göçmenlere dayanan bir sistem oldu. Amerikan iş dünyası ayrıca (…) özel sektördeki sendikaları tarumar ederek ücretleri düşürdü. Bir başka ücret baskılama taktiği ise ilave sosyal destekler verilen tam zamanlı çalışanları, daha düşük ücretli ve sosyal desteksiz yarı zamanlı sözleşmelilerle veya geçici işçilerle değiştirmek oldu. (…)

Geçtiğimiz on yıllarda ABD ekonomisinin ürettiği işlerin çoğu düşük ücretli olageldi. Bu durum kısa sürede değişmeyecek. (…) 1990’larda imalat sektöründe iyi ücretli sendikalı işleri kaybedenlerin çoğunlukla ‘bilgi ekonomisi’nde yeni ve daha iyi ücretli işler bulacağına dair tahminleri hatırlıyor musunuz? İşler böyle yürümedi.

Dengesiz, berbat, düşük ücretli işleriyle yeni ekonomiden kadınlar da, erkekler de muzdarip. Ancak günümüz Amerika’sında ataerkilliği suçlamak kronolojik bakımdan hatalı. LinkedIn’e göre, kadınların işe alınma ihtimali erkeklerden %16 daha fazla ve yine kadınların yeni işinin mevcut konumundan daha yüksek olma ihtimali %18 daha çok. Bugün üniversitedeki kadınların oranı (%57) erkekleri (%43) geçiyor. Amerikan yönetici sınıfının yeni norm olarak teşvik ettiği çift gelirli ailelerde boşanmayla bağlantılı temel faktörlerden biri, kadının kocasından daha fazla para kazanması.

Hangi gelişmişlikte olursa olsun pek çok farklı toplumda, siyasal şiddet ile işsiz veya hak ettiği işlerde istihdam edilmeyen genç erkeklerden oluşan nüfusun payı arasında bir korelasyon vardır. Federal hapishanelerdeki mahkûmların %93,2’si erkek ve yalnızca %6,8’i kadın; bu oranlar eyaletler ve yerel düzeyde de benzer. İlerici söylem polisine bakılırsa cinsiyet farklılıkları hakkında konuşmamalıyız; ancak erkeklerin daha büyük şiddete başvurma doğal eğilimini görmezden gelen hiçbir toplum fazla uzun süre ayakta kalamaz. (…)”

Michael Lind yazısının sonunda “Peki ne yapmalı?” sorusuna şu cevabı veriyor: “Son kitabım Yeni Sınıf Savaşı: Demokrasiyi Yönetici Elitten Korumak (The New Class War: Saving Democracy from the Managerial Elite) ve diğer yazılarımda da tartıştığım üzere, çökmüş olanın yıkıntıları üzerinde yeni bir Amerika’yı nasıl inşa edeceğimiz konusunda kendime ait düşüncelerim var. Ancak ABD’nin zahmetli yeniden inşası, -tabii eğer gerçekleşirse- birkaç neslin çabasıyla olacak ve meydan okuma, on maddelik planlar ve Powerpointlerle çözülecek türden değil. Her şeyden evvel, bir dizi tarihî önemi haiz Amerikan rejimindeki en son çöküşün nedenleri üzerinde bir mutabakata varmalıyız. Bu makale işte bu tartışmaya bir katkı.”