6 Aralık 2016 Salı

P.COCKBURN: TRUMP’IN TEHLİKELİ EKİBİ, ORTADOĞU’DA YENİ SAVAŞLAR BAŞLATACAK




TRUMP’IN UÇUK KAÇIKLARDAN OLUŞAN TEHLİKELİ EKİBİ, YOLSUZLUĞU YAYACAK VE ORTADOĞU’DA YENİ SAVAŞLAR BAŞLATACAK

Patrick Cockburn (Ortadoğu uzmanı, Independent gazetesi ödüllü dış politika yazarı)
The Independent, 18.11.2016

Tercüme: Zahide Tuba Kor

IŞİD, Musul ve Rakka’da baskı altında; ancak Donald Trump’ın Amerikan başkanı seçilmesi onları mutluluktan havaya uçurdu.
Afganistan’daki IŞİD liderlerinden Ebu Ömer Horasani konuyla ilgili şöyle söylemiş: “Liderlerimiz Amerikan seçimlerini çok yakından takip ettiler; ama Amerikalıların kendi mezarlarını kazacakları hiç beklenmiyordu.” Horasani, Trump’ın Müslümanlara yönelik “nefret”inin IŞİD’in binlerce yeni asker devşirmesini sağlayacağını da sözlerine eklemiş.
IŞİD’in hesabı şu: Tıpkı 11 Eylül saldırılarının ardından yaşandığı gibi, Müslümanların şeytanlaştırılmasının ve topluca cezalandırılmasının İslam toplumundan bir kesimi kendi saflarına katılmaya teşvik etmesi… 1,6 milyar –yani dünya nüfusunun %23’ü kadar–  Müslüman olduğu dikkate alınırsa, IŞİD ve el-Kaide tarzı örgütlerin Müslümanlardan küçücük bir oranın sadakatini kazanması dahi etkili bir güç olmalarına yetecektir.
İnsanın kanını dondurucu cinsten Müslümanlara zulmedici teklifleri Trump’ın seçim kampanyasında merkezî bir rol oynadı. Trump bir ara bütün Müslümanların ABD’ye girişlerini durdurmayı vaat etti; ama sonradan bunu, “aşırı güvenlik sorgulaması”ndan geçirme vaadiyle değiştirdi. Suyla işkence tekniği onaylanıp göklere çıkarıldı (…).
Trump ve yardımcıları, [iş başa düştüğünde] belki abartılı seçim söylemi olarak bunların çoğunu yok saymayı düşünebilir. Ancak IŞİD ve el-Kaide propagandacıları, orijinal zehri/nefreti hiç bozmayacak şekilde Trump’ın sözlerinin sürekli tekrarlanmasını sağlamak için gerekeni yapacaklardır.
Aslına bakılırsa, yeni yönetimin Müslüman karşıtı önyargılarına ilişkin mevcut propaganda gerçeklikten o kadar da uzak sayılmaz, hele de güvenlik ve dış politika ekibindekilerin çoğunun geçmiş performansları dikkate alındığında. Haberlere bakılırsa Trump, Milli Güvenlik Müsteşarlığı görevini 2014’te Obama tarafından Savunma İstihbarat Teşkilatı başkanlığından azledilen General Michael Flynn’a teklif etmiş. Bilindiği üzere Flynn, İslami militanlığı sadece bir tehlike değil, ABD’ye yönelik varoluşsal bir tehdit olarak görüyor. 2016 yılı başında attığı bir tweette “Müslümanlardan korkmak RASYONELdir” demişti.
Flynn’ın yaklaşımının (…) saplantılı ve kendini haklı sayan bir niteliği var. Teşriki mesai yaptığı eski arkadaşları, Flynn’ın siyasi dar görüşlülüğünün Ortadoğu’yu altüst edebileceğinden endişeliler. Flynn’ın müşavirlik şirketi the Flynn Intel Group, görünen o ki Türk hükümeti için lobi faaliyeti yürütüyor; kaleme aldığı son makalesinde Flynn, şu sıralar Washington’ın Suriye ve Irak’a geniş çaplı bir saldırı başlatmasını engellemeye çalıştığı Türkiye’ye tam destek verilmesi çağrısı yapıyor. Türkiye Cumhurbaşkanı’nın Trump’ın seçilmesini hoş karşılaması ve ABD’de Trump’a karşı protestoları sert bir dille eleştirmesi sürpriz değil.
Trump başkanlığında üst mevkilere gelmek için can atanların göze çarpan bir özelliği, Washington’ın normal standartlarının çok üstünde şahsi hırslara sahip olmaları. Seçim kampanyası sırasında Trump’ın meşhur sloganı “Bataklığı kurutmak”tı ve resmî yolsuzluk ve yozlaşmayı kıyasıya eleştirmişti. Ancak bataklığın akış borusunun yeni yönetimin giriş kapısı olduğu ortaya çıkmış bulunuyor.
Bunun acayip bir örneği, 11 Eylül [2001] sırasında New York belediye başkanıyken konuşma ücreti ve yabancı hükümetlere ve şirketlere müşavirlik karşılığında milyarlarca dolar kazanarak adını lekeleyen Rudy Giuliani. (…) 2011-2012’de Amerikan Dışişleri Bakanlığının terör örgütleri listesinde bulunan İran’ın çığır açıcı hareketi Halkın Mücahitleri’ni savunan konuşmalar yaptığına dair haberler var.
Giuliani (…) batık biri olmasına rağmen bu hafta kendisine Başsavcılık makamı teklif edildi. Teklifi geri çevirdi ve bu yazıyı kaleme aldığım sıralarda kendisi Dışişleri Bakanlığı için düşünülüyordu.
IŞİD ve el-Kaide, talihlerinin ters döndüğü kötü bir döneme denk düştüğünden, Trump’ın seçilmesinden ne denli istifade edeceklerini hafife alabilirler. Trump ve yandaşları, milyonlarca Müslüman’ı çoktan ürkütüp kızdırarak cihatçıların kendilerine çekebilecekleri tabanı iyice genişletti.
Onlara karşı bir operasyon, pratikte bütün Müslümanları hedef alacak ve bu da [kitleleri] doğrudan onların ellerine düşürecektir. 11 Eylül’ü Usame bir Ladin açısında başarılı kılan şey, İkiz Kulelerin yıkılması değil, Afganistan ve Irak savaşlarını üreten Amerikan askeri tepkisiydi. Bu tekrar yaşanabilir.
Musul kuşatması her ne sonuç verirse versin, kuşatma altındaki IŞİD lideri Ebubekir el-Bağdadi için uzun vadeli başka potansiyel kazanımlar da söz konusu. Taliban, el-Kaide ve IŞİD hep Afganistan ve Irak savaşlarının kaosundan doğan silahlı fanatik hareketler olup şimdi de benzer şekilde anarşik durumdaki Suriye, Libya, Yemen, Somali ve ötesinde neşvünema buluyorlar.
Teoride Trump müdahaleci olmayan biri; Ortadoğu ve Kuzey Afrika’da Amerikan askeri müdahalesine karşı çıkıp Suriye’deki savaşı sonlandırmak istiyor. Ama aynı zamanda İran’la imzalanmış nükleer anlaşmaya karşı ve 2011’de Amerikan birliklerinin geri kalan tamamını Irak’tan çektiği için Barack Obama’yı eleştiriyor (oysaki bu geri çekilme anlaşması George W. Bush tarafından imzalanmıştı).
Ama Bush da Obama da ilk seçildiklerinde müdahaleci olmayan başkanlardı, ta ki olayların akışı ve Washington’daki dış politika kurumunun dış askeri maceralara can atması bütün bunları değiştirene kadar.
Bugün Amerikan ordusu ve hava kuvvetleri Irak ve Suriye’ye iyice girmiş durumda ve Obama’nın görevi bırakmasıyla da bu durum sona ermeyecek. Trump’ın müdahaleye karşı tutumuna rağmen, dış politika ekibinin ABD’nin eski BM Büyükelçisi John Bolton gibi ağır topları, 2003’ten bu yana İran’la bir savaşın ateşli savunucuları. Bolton, Irak’ın kuzeyi ve Suriye’nin doğusunda bir Sünni devleti kurulmasını teklif etmekte – ki bu teklifin her bir cümlesinden sahadaki güçlere dair yanlış kanaatler ve cehalet akıyor. Bölgedeki çatışmanın derinleşmesine bir çare olarak dile getirilen bu teklifin gidişatı iyileştirmesi çok zor.
Washington’da uçuk kaçıklar hep oldu, hatta bazen üst mevkilere de geldiler. Ama müstakbel yönetime kendisini bağlamış tehlikeli adamların sayısı, Amerikan tarihinde hiç olmadığı kadar yüksek olabilir.
Mesela The Daily Beast’ten Shane Harris ve Nancy Youssef’a göre, Trump’ın milli güvenlik geçiş ekibindeki bir danışman, See No Sharia kitabının yazarı Clare Lopez. Lopez; Beyaz Saray’a, FBI’a ve ayrıca Amerikan Dışişleri, Adalet, Savunma ve İç Güvenlik bakanlıklarına İslamcıların ve özellikle de Müslüman Kardeşler’in sızdığı iddiasında. Yine Lopez, 2008 mali iflasına, hisse senetlerinin açığa satışı (short-selling stocks) yoluyla teröristlerin yol açtığına inanmakta.
İyimserler bu hafta diyorlar ki aslında Trump dillendirdiğinden daha az ideolojik; böyle olsa dahi ABD devlet gemisi, bir sürat teknesinden ziyade okyanuslarda giden bir transatlantik niteliğinde olup bu da onun ani dönüşler yapmasını zorlaştırıyor. Aynı iyimserler, özelde bütün bu sahtekârların ve uçuk kaçıkların istedikleri makamlara gelemeyeceğini de ekliyorlar.
Maalesef ki 11 Eylül saldırılarından evvel başa geçmiş George W. Bush hakkında da çok benzer şeyler söylenmişti. Terörizmle provoke olup kendi kendini tahrip edici aşırı tepkiler verenler, işte tam da bu tür kibirli ama yeterice bilgi sahibi olmayan fırsatçılardır. IŞİD’in şansı yaver gidiyor.



F.FUKUYAMA: ABD DÜNYAYA KARŞI: TRUMP’IN AMERİKA VE YENİ DÜNYA DÜZENİ



ABD DÜNYAYA KARŞI: TRUMP’IN AMERİKA VE YENİ DÜNYA DÜZENİ

Francis Fukuyama (Stanford Üniversitesi Freeman Spogli Enstitüsü kıdemli araştırmacısı; “Political Order and Political Decay” kitabının yazarı)
Financial Times, 11.11.2016

Tercüme: Zahide Tuba Kor

Trump’ın Clinton’ı şaşırtıcı bir şekilde seçimlerde yenilgiye uğratması sadece Amerikan siyaseti değil, tüm dünya düzeni açısından bir dönüm noktası. Görünen o ki 1950’lerden beri inşa edilmekte olan hakim liberal düzenin öfkeli demokratik çoğunluğun saldırısına uğradığı yeni bir “popülist milliyetçilikler” çağına giriyoruz. Rakip ve eşit derecede öfkeli milliyetçilikler dünyasına kaymanın riski çok büyük ve gerçekleştiği takdirde bu, 1989’da Berlin Duvarı’nın yıkılması gibi çok önemli bir dönemecin işareti olacaktır.
Seçim sonuçları haritasına bakıldığında görülecek ki Clinton destekçileri coğrafi olarak sahillerdeki şehirlerde yoğunlaşmış, kırsal kesim ve küçük şehirler ise neredeyse bütünüyle Trump’a oy vermiş. En sürpriz değişim ise –daha evvel ezici çoğunlukla Demokratlara oy veren ve hatta bu nedenle Clinton’ın çantada keklik sayarak seçim kampanyası yürütmeye pek de tenezzül etmediği– kuzeydeki üç sanayi şehri Pensilvanya, Michigan ve Wisconsin’de Trump’ın kaydettiği başarıydı. Trump, sanayileşmenin bitip tükenmesi yüzünden darbe almış durumdaki sendikalı işçileri, kaybettikleri işlerine kavuşturup “Amerika’yı yeniden büyük yapma” vaadiyle yanına çekerek bu başarıya ulaştı.
Biz bu hikâyeyi daha evvel de gördük. Bu, AB’den ayrılma yönünde oy verenlerin kırsal bölgelerde, küçük şehirlerde ve Londra dışındaki şehirlerde yoğunlaştığı Brexit hikâyesinin bir benzeri. Keza bu, ebeveynleri ve nine-dedeleri Komünistlere veya Sosyalistlere oy vermiş işçi sınıfı oylarının Marine Le Pen’in Milli Cephesi’ne kaydığı Fransa için de geçerli.
Ancak popülist milliyetçilik bundan çok daha yaygın bir olgu. St. Petersburg ve Moskova gibi büyük şehirlerdeki eğitimli kesimler arasında popüler olmayan Vladimir Putin’in ülkenin geri kalanında muazzam bir destek tabanı var. Aynısı, ülkenin muhafazakâr alt-orta sınıfı arasında çok coşkulu bir destek tabanına sahip Türkiye’nin Recep Tayyip Erdoğan’ı veya başkent Budapeşte dışındaki her yerde popüler olan Macaristan Başbakanı Viktor Orban için de geçerli.
Bugün bireylerin eğitim seviyesiyle tanımlanan toplumsal sınıf, gerek sanayileşmiş gerekse gelişmekte olan sayısız ülkede en önemli toplumsal kırılma haline gelmiş gibi görünüyor. Bu da 1945’ten bu yana büyük ölçüde ABD tarafından kurulan liberal dünya düzeninin imkân verdiği küreselleşme ve teknolojinin ilerlemesiyle doğrudan bağlantılı.
Liberal dünya düzeni derken son yıllarda küresel büyümeyi tetikleyen kural temelli uluslararası ticaret ve yatırım sisteminden bahsediyoruz. Bu sistem iPhoneların Çin’de üretilip yeni yıldan evvel ABD veya Avrupa’daki müşterilere ulaştırılmasına imkân vermekte. Yine milyonlarca insanın fakir ülkelerden kendileri ve çocukları için daha büyük fırsatlar bulabildikleri zengin ülkelere gitmesini kolaylaştırmakta. Bu sistem reklamı yapıldığı gibi işledi: Sadece Çin ve Hindistan’da değil, Latin Amerika ve Sahra Altı Afrika’da da yüz milyonlarca insanı fakirlikten kurtaracak şekilde, 1970’ten 2008 Amerikan Finansal Krizi’ne kadarki dönemde küresel mal ve hizmet üretimi dört kat arttı.
Ancak herkesin acı içinde fark ettiği gibi bu sistemin faydaları tüm nüfusa yayılmadı. Gelişmiş ülkelerdeki işçi sınıfları, küresel piyasanın acımasız rekabeti karşısında şirketler taşeronlaştıklarından ve verimlik baskısına girdiklerinden işlerini kaybettiler. 
Bu uzun dönemli hikâye, 2008 Amerikan yüksek riskli konut kredisi kriziyle ve birkaç sene sonra Avrupa’yı vuran avro kriziyle iyice ağırlaştı. Her iki örnekte de elitlerin dizayn ettiği sistemler –yani Amerika’da liberalleşmiş mali piyasalar ve Avrupa’da ortak para birimi avro ile serbest dolaşımı öngören Schengen politikaları– dış şoklar karşısında dramatik bir şekilde çöktü. Bu başarısızlıkların maliyetleri, elitlere kıyasla sıradan işçilerin sırtına çok daha ağır bir şekilde yüklendi. Dolayısıyla asıl soru, “Popülizm niçin 2016’da ortaya çıktı?” değil, “Açıkça görünür hale gelmesi niçin bu kadar gecikti?” olmalı.
ABD’de sistem geleneksel işçi sınıfını yeterince temsil edemediğinden siyasi bir başarısızlık vardı. Cumhuriyetçi Parti’de hâkim olan, kurumsal Amerika’ydı ve müttefikleri de küreselleşmeden iyice nemalananlardı. Demokratik Parti ise iktisadi meselelere odaklanmayı çoktandır bırakmış kimlik politikalarının partisiydi: Kadınlar, Afro-Amerikalılar, Hispanikler, çevreciler ve LGTB grupları.
Amerikan Solu’nun işçi sınıflarını temsil etmekteki başarısızlığı aslında Avrupa çapındaki benzer başarısızlıkların aynası. Avrupa sosyal demokrasisi, geçtiğimiz on yıllarda Tony Blair’ci merkezcilik veya 2000’lerdeki Alman Gerhard Schröder’in Sosyal Demokratları formunda küreselleşmeyle barıştı.
Ancak Sol’un daha geniş anlamdaki başarısızlığı, İngiliz-Çek filozof Ernest Gellner’ın gayet yerinde ifadesiyle, “sınıf” yazan bir posta kutusuna atılan mektubun yanlışlıkla “ulus” yazana ulaştırıldığı- 1914’e ve Dünya Savaşı’na giden süreçtekinin aynısı. “Ulus”, hemen her zaman “sınıf”ı gölgede bırakır; zira güçlü bir kimlik kaynağıyla, organik bir kültürel cemaate bağlılık arzusuyla bağ kurar. Bu kimliğe susamışlık hali, şu sıralar [Z.T.K. ana akım muhafazakârlığı reddeden aşırı Sağ ideolojilerin gevşek bir grubu olan] Amerikan Alternatif Sağı formunda ortaya çıkıyor – ki bunlar daha evvel bir şekilde beyaz milliyetçiliğini benimsemiş eskinin toplumdan dışlanmışlar yığınıydı. Bu aşırı uçlar kervanından olmayan birçok sıradan Amerikan vatandaşı da toplumlarının niçin göçmenlerle dolduğunu ve mevcut problemlerden şikâyet dahi edememelerine yol açan başkalarını rencide etmemeye dayalı siyasi doğrucu dil sistemine kimin izin verdiğini öğrenmek istiyorlar. İşte bu nedenle Donald Trump, küreselleşmenin kurbanı olmasa dahi ülkelerinin ellerinden alınıp gittiğini hisseden iyi eğitimli ve daha tuzu kuru seçmen kitlesinden de bu denli fazla oy aldı. Bunun Brexit oylamasının altındaki temel dinamik olduğunu söylemeye gerek dahi yok.
Trump’ın zaferinin uluslararası sistem için somut sonuçları neler olacak? Eleştirenlerinin aksine, Trump’ın tutarlı ve üzerinde iyice kafa yorulmuş bir pozisyonu yok: İktisat politikası bakımından ve küresel siyasi sistemle ilişkilerinde milliyetçi. Açıkça NAFTA ve belki de Dünya Ticaret Örgütü’nünkiler gibi mevcut ticaret anlaşmalarını yeniden müzakere etmeye çalışacağını ve eğer istediğini alamazsa anlaşmalardan çekilmeyi düşündüğünü ilan etti. Kararlı adımlarla istediğini elde eden Rusya’nın Putin’i gibi “güçlü” liderlere olan hayranlığını dile getirdi. Dolayısıyla Trump, Amerikan gücünden bedavaya faydalanmakla suçladığı NATO üyelerine veya Japonya ve Güney Kore gibi geleneksel Amerikan müttefiklerine pek de hayranlık duymuyor. Bu da gösteriyor ki bahsi geçen ülkelere destek, mevcut maliyet paylaşımı anlaşmalarını yeniden müzakere etme şartına bağlı olacak.
Bu pozisyonların gerek küresel ekonomi gerekse küresel güvenlik sistemine yönelik tehlikelerini mübalağa etmek mümkün değil. Bugün dünya iktisadi milliyetçilikle dolup taşmış durumda. Geleneksel olarak serbest ticaret ve yatırım rejimi ABD’nin hegemonik gücüne bağımlıydı. Eğer ki ABD sözleşme şartlarını tek taraflı değiştirmeye kalkışırsa buna misillemede bulunmaktan ve 1930’ları hatırlatır şekilde iktisadi bir sürekli düşüşü tetiklemekten mutluluk duyacak dünyada birçok güçlü oyuncu var.
Uluslararası güvenlik sistemine yönelik tehlikesi de çok büyük: Rusya ve Çin, son yıllarda başat otoriter büyük güçler olarak ortaya çıktı ve her ikisinin de toprak kazanma arzuları var. Trump’ın Rusya’ya yönelik duruşu bilhassa tedirgin edici: [Seçim kampanyasında] Putin hakkında eleştirel hiçbir şey söylemedi ve Kırım’ı ilhakının haklı gerekçeleri olabileceğini ileri sürdü. Dış politika meselelerinde Trump’ın genel cehaleti dikkate alındığında, Rusya’ya ilişkin ısrarla bu denli açıkça bir duruş sergilemesi Putin’in Trump üzerinde bazı gizli kozları olabileceğini salık veriyor; mesela Rus kaynaklara verdiği borçlarla kendi iş imparatorluğunu ayakta tutma gibi. Rusya’yla “iyi iş tutma”ya dayalı Trumpçı girişimin ilk kurbanı, bağımsızlıklarını sürdürmeleri Amerikan desteğine bağlı olan mücadeleci demokrasilerden Ukrayna ile Gürcistan olacaktır.
Daha geniş çerçevede Trump’ın başkanlığı, dünyadaki yozlaşmış otoriter yönetimler altında yaşayan halklara Amerika’nın demokrasiyi simgelediği bir dönemin sonuna işarettir. Amerikan nüfuzu, Irak işgali gibi yanlış güç projeksiyonlarından ziyade hep “yumuşak güc”e dayanmıştır. Geçen salı Amerikalıların tercihi, liberal uluslararasıcı kamptan popülist milliyetçi kampa kayışının bir göstergesi. Trump’ın [Z.T.K. İngiliz milliyetçi sağ partisi] UKIP’in [kısa süre evvel görevini bırakan lideri] Nigel Farage tarafından kuvvetle desteklenmesi ve yine seçim zaferinin ardından ilk arayıp tebrik edenlerden birinin Fransız Ulusal Cephesi lideri Marine Le Pen olması bir tesadüf değil.
Geçtiğimiz yıl yeni bir popülist-milliyetçi enternasyonel ortaya çıktı; benzer zihniyetteki gruplar bilgi paylaşıp birbirlerine sınır ötesi destek veriyorlar. Putin’in Rusya’sı bu davanın en hevesli destekçilerinden biri; tabii ki diğer halkların milli kimliklerine önem verdiğinden değil, [mevcut düzeni] düpedüz parçalamak için. Rusya’nın Demokratik Parti Milli Komitesi’nin e-postalarını hekleyerek açtığı enformasyon savaşının Amerikan kurumları üzerinde zaten devasa bir yıpratıcı etkisi oldu; bunun daha da devam edeceğini bekleyebiliriz.
Bu yeni Amerika’ya ilişkin bir dizi büyük belirsizlikler sözkonusu. Trump özünde tutarlı bir milliyetçi olsa da aynı zamanda oldukça iş görücü. Diğer ülkelerin mevcut ticaret sözleşmelerini veya ittifak anlaşmalarını Trump’ın şartları çerçevesinde müzakere etmek istemediğini keşfettiğinde ne yapacak? Yapabileceği en iyi anlaşmayı kabullenecek mi, yoksa öylece çekip gidecek mi? Bundan böyle nükleer silahların tetiğinde parmağının olması tehlikesi çokça konuşuluyor; ama bana kalırsa Trump, dünyada askeri güç kullanmaya hevesli birinden ziyade aslında çok daha içe kapanmacı. Suriye iç savaşını idare etme gerçeğiyle karşı karşıya kaldığında Obama’nın politikasını sürdürmek zorunda kalabilir.
İşte bu, karakter meselesinin devreye girdiği nokta. (…) Geçen hafta Şeref Madalyası kazananlarla birlikte sahneye çıktığında kendisinin de son derece cesur, “finansal anlamda cesur” olduğunu pat diye söyleyiverdi. Tüm düşmanlarına ve eleştirenlere karşı misillemede bulunmak istediğini dillendirmişti. Onu hafife alacak diğer dünya liderleriyle karşı karşıya geldiğinde acaba kendisine meydan okunmuş bir Mafya babası gibi mi tepki gösterecek, yoksa ticari ilişki kuran bir işadamı gibi mi?
Bugün liberal demokrasiye dönük en büyük meydan okuma, Çin gibi aşırı otoriter güçlerden değil, içeriden geliyor. ABD, İngiltere, Avrupa ve diğer bir dizi ülkede siyasi sistemin demokratik kısmı, liberal kısmına karşı isyan ediyor; açık ve hoşgörülü bir dünyaya demir atarak şimdiye kadar davranışlarını kısıtlamış mevcut kuralları yıkmak için kendi meşruiyetini kullanmakla tehdit ediyor. Bu sistemi tesis eden liberal elitlerin, kapıları dışındaki öfkeli seslere kulak vermeleri ve toplumsal eşitliği ve kimliği üzerine eğilmeleri gereken en temel meseleler olarak düşünmeleri gerekir. Öyle veya böyle önümüzdeki birkaç sene başımız belada olacak.


D.PIPES: İSLAMİ ŞİDDET AVRUPA’NIN GELECEĞİNİ YÖNLENDİRİYOR



İSLAMİ ŞİDDET AVRUPA’NIN GELECEĞİNİ YÖNLENDİRİYOR

Daniel Pipes (Middle East Forum başkanı)
Washington Times, 9.10.2016

Tercüme: Zahide Tuba Kor

Neredeyse tüm kuzey Avrupa şehirlerinin dışında ortaya çıkmış ekseriyeti Müslüman banliyölerini ziyaretlerde sürekli bir soru akıllara gelir: Niçin dünyanın bazı en zengin, iyi eğitimli, seküler, durağan ve homojen ülkeleri tutup da en fakir, en az modernleşmiş, oldukça dindar ve en az istikrarlı ülkelerinden göçmenlere kapılarını açmakta bu denli istekli?
(...)
Bu ve benzeri soruların tek bir cevabı yok. Tarihsel açıdan yabancıları bu denli kabullenme eğiliminin arkasındaki (sekülerleşme gibi) birçok faktörden en kritik olanı şu: Batı Avrupa’nın suçluluk duygusu.
Batı Avrupalı eğitimli nicelerine göre, kendi medeniyetleri aslında -bilimsel ilerlemeler, daha evvel görülmemiş derecede refah ve insanoğlunu eşsiz şekilde özgürleştirme başarılarından ziyade- sömürgecilik, ırkçılık ve faşizme dayanıyor. Fransızların Cezayir’i kanlı fethi, Almanların Yahudilere yönelik eşi benzeri görülmemiş soykırımı ve aşırı milliyetçilik mirası, birçok Avrupalının -Fransız entelektüel Pascal Bruckner’in analiziyle- kendilerini fakirlikten çevreye karşı yırtıcılığa ve yıkıcılığa kadar her küresel meselenin baş müsebbibi “gezegenin hasta adamı”, “her nereye gitse felaket ve yıkım tohumları eken beyaz adam” olarak görmelerine yol açtı. Aslında zenginlik hırsızlığın iması, açık ten rengi ise günahkârlığın dışa vurumuydu.
Son ziyaretlerim sırasında Sayın Bruckner’ın “suçluluğun baskısı” olarak kavramsallaştırdığı bu “kendinden nefret etme” halinin bazı canlı yansımalarıyla karşılaştım. Mesela bir Fransız Katolik rahip, kilisenin sicilinden duyduğu büyük vicdan azabını dile getirdi. Muhafazakâr bir Alman entelektüel, kendi Alman vatandaşlarına kıyasla Suriyelileri ve Iraklıları daha tercih edilir buldu. İsveçli bir turist rehberi, İsveçlileri küçümsedi ve kendisinin böyle düşünen tek kişi olmadığını dile getirdi.
Gerçekten de birçok Avrupalı, suçluluk duygusunun onları daha üstün kıldığı hissiyatında; kendilerinden duydukları nefretin büyüklüğü ölçüsünde yine kendileriyle gururlanıyorlar. Bu da tuhaf bir kendinden nefret ile ahlaki üstünlük karışımını aşılıyor ve bunun çeşitli sonuçlarından biri de çocuk doğurmak için zaman ve para ayırmaktaki isteksizlik. İrlandalı bilim adamı William Reville şuna dikkat çekiyor: “Avrupa kendine olan inancını ve güvenini kaybediyor, doğum oranları dibe vurmuş durumda.”
Gerçekten de mevcut bu felaketvari doğum azlığı varoluşsal bir nüfus krizi yaratıyor. 2014 verilerine göre AB’de kişi başı doğum oranının 1,58 çocuk olması, nüfusun kendini ikame edemeyeceğini ve zamanla etnik Portekizli, Yunan ve diğerlerinin sayısının keskin bir düşüş yaşayacağını ortaya koyuyor. Refah devletini ve emeklilik sistemini ayakta tutabilmek için yabancıların ithal edilmesi gerekiyor.
Gerek suçluluğunu affettirecek bir harekette bulunma gerekse çocuk yetersizliğinin yerini doldurma güdüleri bir araya geldiğinde, Batılı olmayanların Avrupa’ya kitlesel göçünü teşvike, Fransız yazar Renaud Camus’nun deyimiyle “büyük ikame”ye yol açıyor. Büyük Britanya’da Güney Asyalılar, Fransa’da Kuzey Afrikalılar ve Almanya’da Türklere ilaveten her yere yayılmış durumdaki Somalililer, Filistinliler, Kürtler ve Afganlar, ekonomiye istihdam sağlama beklentisi kadar, Avrupa’yı tarihî günahlarından arındırma iddiası da taşıyabilir. Amerikalı yazar Mark Steyn’in belirttiği gibi “İslam, artık yeni Avrupalıların temel ihtiyaçlarını karşılayan unsur”.
Müesses Nizam veya benim 6P dediğim (politikacılar, polis, savcılar, basın, profesörler ve papazlar) her şeyin yolunda gideceği konusunda genellikle ısrarcıdır: Kürtler verimli işçiler, Somalililer iyi vatandaşlar olacaklar ve böylelikle İslamcılıktan kaynaklı problemler eriyip gidecektir.
Bu bir teori ve bazen bu tür teoriler doğru da çıkabilir. Ancak kahir ekseriyetle, Müslüman göçmenler, -en belirgin haliyle kadın-erkek ilişkilerine yansıdığı şekilde- yerleştikleri yeni Avrupa yuvalarının kültüründen uzak kalıyorlar veyahut bunu reddediyorlar; bazıları Müslüman olmayanlara vahşice saldırılar düzenliyorlar. Ve yine kahir ekseriyetle, çok çalışma becerisi ve motivasyonundan yoksun olup sonunda ekonomik bir yüke dönüşüyorlar.
Topluma entegre olmayan Müslümanların akını, geçen bin yıldaki Avrupa medeniyetinin ayakta kalıp kalamayacağı derin sorusunu beraberinde getiriyor. Acaba İngiltere bir Londonistan ve Fransa bir İslam cumhuriyeti mi olacak? Müesses Nizam, bu meseleleri gündeme getirenleri aşırı sağcılar, ırkçılar ve neo-faşistler diye yaftalayarak kıyasıya eleştiriyor, kapı dışarı ediyor, gözden düşürüyor, aforoz ediyor, bastırıyor ve hatta tutukluyor.
Buna rağmen İslamcılaşma ihtimali, giderek daha fazla Avrupalıyı kendi geleneksel hayat tarzları uğruna mücadele vermeye itiyor. Tıpkı entelektüel Oriana Fallaci, romancı Michel Houellebecq, Macaristan Başbakanı Viktor Orbn ve Hollanda’daki popüler bir partinin lideri Geert Wilders gibi.
Göçmen karşıtı siyasi partiler şimdilik oyların %20’sini alıyorlar. Ama kitleleri cezbetmeye devam edecekleri ve destek tabanlarını belki %30’lara kadar çıkarabilecekleri konusunda bir görüş birliği de var. Kamuoyu yoklamaları Avrupalı büyük bir çoğunluğun İslam’dan korktuğunu ve göçmenlerin, özellikle de Müslüman olanlarının etkisini durdurmak, hatta geriye çevirmek istediklerini gösteriyor. Bu bilgiler ışında Avusturya’daki son seçimlerde [Z.T.K. aşırı sağcı cumhurbaşkanı adayı] Norbert Hofer’ın oyların %50’sini alması çok büyük bir başarı.
Avrupa’nın yüzleştiği en büyük soru şu: Kıtanın geleceğini Müesses Nizam mı yoksa halk tabakası mı yönlendirecek? Cevabı İslamcı siyasal şiddetin ölçeğinin belirlemesi muhtemel: (Tıpkı 2015 Ocak’ında Fransa’da olduğu gibi) sansasyonel toplu katliamların davul sesi ibreyi halktan yana çeviriyor; aksi bir durum ise Müesses Nizamın sorumluluğunu sürdürmesine imkan verecektir. Göçmen davranışlarının Avrupa’nın kaderini büyük ölçüde şekillendirecek olması ne kadar da garip!


M.HAYDEN: TRUMP’IN MUHTEMEL GÜVENLİK POLİTİKASI



TRUMP’IN MUHTEMEL GÜVENLİK POLİTİKASI

Michael Hayden (Amerikan Hava Kuvvetlerinden emekli general, CIA [2006-2009] ve Milli Güvenlik Ajansı NSA [1999-2005] eski direktörü)
The Chipher Brief, 9.11.2016

Tercüme: Zahide Tuba Kor

Donald Trump ayrıntılı açıklamalar yapan veya düşünce kuruluşlarında görüşlerini dile getiren vs. biri değil. Araştırılabilecek geçmiş herhangi bir dış politika performansı da bulunmuyor. Bu yüzden seçim kampanyası söyleminden başka incelenebilecek pek de birşey yok. Tarih bize gösteriyor ki kampanya söylemleri çoğunlukla göreve gelindiğinde yumuşatılır. Federal bürokrasinin de kendi geri püskürtme yolları vardır.
Bununla birlikte geçtiğimiz yıl boyunca bazı net Trump kalıpları ortaya çıktı. Bu nedenle kampanyasının diliyle tutarlı bir yönetim sergilemeye çalışacağı kanısındayım. (...) Trump’ın başkanlığında bir yönetimin genel prensiplerini size özetleyeyim:
Göç, Amerikan refahı için bir avantajdan ziyade bir tehdit muamelesi görecek. Aşırı dikkatli elemelerle, şahane duvarlarla ve sınırdışı eden güvenlik birimleriyle ABD bundan böyle yabancıları daha da soğuk karşılayan bir ülkeye dönüşecek. Göçmen tehdidini azaltarak Beyaz Saray; dünyanın en büyük tek tanrılı dinlerinden birine inananları [Z.T.K. Müslümanları kastediyor] yabancılaştıracak, nüfusumuzu genç, dinamik ve girişimci kılan kesimin ülkeye girişini yavaşlatacak ve ülkedeki yabancı öğrencilerin sayısını azaltacak – ki bu öğrencilerin niceleri, ABD’de İngilizceyi çok iyi öğrenmiş ve Amerikan değerleriyle aşılanmış, daha sonra kendi ülkelerinde başbakanlık ve diğer makamlara gelmişlerdi.
Amerikan ittifakları çok daha fazla ticari ve çok daha az stratejik hale gelecek ve bunun özü de “ne kadar ekmek o kadar köfte”ye dönüşecek. Diğer bir deyişle, bundan böyle ilişkiler, ortak menfaatlerden ziyade verilen hizmetlerin bedellerinin ödenmesine dayanacak. (...) ancak yük paylaşımı görüşmeleriyle dostlarımızı yabancılaştırma ve düşmanlarımızı cesaretledirme ihtimalimiz iyiden iyiye var.
(Bu arada Japonya, Kore ve Almanya gibi ülkeler, topraklarındaki Amerikan askeri birliklerinin bakım giderleri için her sene milyar dolarlar ödüyorlar ve eğer geri dönecek olurlarsa ABD bunların masrafını kaldıramaz.)
75 yıldır dünyada serbest ticaretin en büyük küresel destekçisi olmasına rağmen ABD iktisaden daha korumacı bir devlete dönüşecek. Küreselleşmeyi yönetmek yerine bundan geri adım atmaya karar vermek, dünyanın en güçlü ve hala daha en fazla imrenilen ekonomisi için tuhaf bir pozisyon gibi görünebilir. İç sanayiyi geliştirmek için her ne yaparsa yapsın, Transpasifik Ortaklığı gibi aksi yöndeki ticaret anlaşmaları, Çin gibi güçlü rakiplere kurallara dayalı ticari düzenin gelecekte alacağı şekil üzerinde nüfuz alanı açacaktır.
Yeni yönetim aşağı yukarı eşdüzeydekilerle ve hak iddia edenlerle ilişkilerini yeniden ayarlayacak. Çin’le ilişkiler kötüleşirken Rusya’yla iyileşecek. Çin’le kötüleşmenin nedeni, Pekin’in Güney Çin Denizi’ndeki agresif toprak iddiaları ve kumdan kaleleri veya insan hakları ihlallerinden ziyade, büyük ölçüde sözde döviz manipülasyonu ve malları çok düşük fiyatlara satmasıdır. Rusya’yla ilişkiler ise Ukrayna, Suriye, siber alan ve diğer yerlerde Moskova’nın politiklarında herhangi bir değişiklik olmaksızın iyileşeceğe benziyor. Putin’in davranışlarını değiştirmesi noktasında hiçbir şey söylenmezken seçim kampanyasında motto “Ruslarla dostluk harika olmaz mı?” idi.
IŞİD’den kaynaklanan ve geniş Ortadoğu’dan yükselen meydan okumaların çözüme bağlanmasında süratle kendi yolumuzu tıkamaya kalkışacağız. Biz “(...) [IŞİD’i] bombalayacağız.”. Ve Trump’ın Youngstown’daki konuşmasından hareketle, “(...) [IŞİD’i] bombalayan” her kim varsa bizim dostlarımız olacak; zira IŞİD’le savaş Amerikan dostluğunu tanımlamanın ana kriterine dönüşecek. Bütün bunlar bizi tuhaf bir şekilde işin sonunda (eğer IŞİD’le savaşa katılırlarsa) Suriye’nin canavar cumhurbaşkanı Esed, terör devleti İran ve Şii Hizbullah’la müttefik dahi kılabilir.
Bunun terörizm meselesini çözmesi mümkün görünmüyor; ne de olsa biz, sahadaki hiçbir gerçekliği değiştirmek için uzun süre herhangi bir yerde çakılıp kalmayacağız. Ulus inşası artık tabii ki gündem dışı.
Son olarak silahlı kuvvetlere yatırımda mütevazı bir artış olacak, ama bunun parası nereden gelecek? Geçtiğimiz 15 yıldaki tarihsel olarak yüksek harcamalar operasyonel ve personel hesaplarına ayrılmıştı. Şimdiki ihtiyaç ise geleceğin sistemlerine yatırım; peki ama hangi gelecek sistemlerine destek verilecek? Siber alan, terörle mücadele, deniz, hava, kara, uzay, casusluk? Kampanyada bu hiç dile getirilmedi ve bütçenin gerçekleri bunların hepsinde aynı anda yatırıma el vermiyor.
Emin olun başka değişimler de olacak. Üst makamlara kimlerin getirileceğini gördükçe bu konuda daha fazla bilgi sahibi olacağız. (…)
Ve ardından Başkan’ın temel odak noktası ne olacak sorusu gündeme gelecek. Acaba bu olabilir mi?


R.KAPLAN: DONALD TRUMP DIŞ POLİTİKADA REALİST DEĞİL



DONALD TRUMP DIŞ POLİTİKADA REALİST DEĞİL

Robert D. Kaplan (Amerikalı dış politika yazarı; Yeni Amerikan Güvenliği Merkezi kıdemli araştırmacısı)
Washington Post, 11.11.2016

Tercüme: Zahide Tuba Kor

Yeni Amerikan başkanı seçilen Donald Trump’ın dış politikada bir “realist” olduğu dillendiriliyor. Buna inanmayın. Bazı ham realist içgüdüleri olabilir; ancak bu onu sadece realizmin berbat bir taşıyıcısı kılar. Benim gibi realistler onun seçilmesine son derece sinirlenmiş olmalı.
Realizm bir hassasiyet, önsezi yeteneğidir; her krizde ne yapılması gerektiğine dair özel bir talimatname değildir. Ve yine realizm, trajik olana, yani dış politikada yanlış gidebilecek her şeye karşı olgun bir sezme yetisidir; bu nedenle basiret ve tarih bilgisi realist zihniyete iyice yerleşiktir. Realizm, en azından MÖ 5. yüzyılda Thucydides’in insan doğasını korku, şahsi çıkar ve gururla hareket eden şey olarak tanımladığı Peloponez Savaşları eserini kaleme aldığından bu yana bizimle. Realistler, bu temel güçlere karşı çıkmak yerine onlarla birlikte hareket edilmesi gerektiğini, mesela düzenin özgürlükten ve çıkarların değerlerden evvel geldiğini bilirler. Nihayetinde düzen tesis edilmeden hiç kimse özgür olamaz ve çıkarlar olmadan da bir devletin kendi değerlerini yansıtma ve yayma hevesi olmaz.
Trump, bunların herhangi biri üzerinde kafa yormuş, herhangi bir tarih bilincine sahipmiş gibi görünmüyor; bu nedenle trajik olana dair olgunlaşmış bir önsezisi de yok. Tarih bilinci büyük ölçüde okumalar yaparak şekillenir. Müttefiklerimize karşı yükümlülüklerimizin ve Batı’nın savunucusu olma rolümüzün işte bu sayede bilincindeyiz. Modern dönemdeki gelmiş geçmiş tüm Amerikan başkanları, birer entelektüel olmasalar da belli ölçülerde okuyan insanlardı. Ancak Trump, hiçbir şeyin ince elenip sık dokunmadığı, her şeyin bağlamından yoksun olduğu ve yalanların hızla çoğaldığı dijital çağa doğrudan zıplayarak kitaplar konusunda kestirmeden sonuca varmış bir elektronik medya okur-yazarına (post-literate) benziyor.
Realistler hakikate taparlar; tarihin verdiği en temel ders ise “şartların hakikati çoğunlukla nahoştur”. Ancak Trump’ın kampanya boyunca yaptığı açıklamalar, olguları göz ardı ettiği gerçeğini tekrar tekrar ortaya döktü.
Realistler, güç dengesinin her derde deva olmadığını, ama rakiplere karşı avantajlı bir güç dengesini sürdürmenin genellikle ülke çıkarına olduğunu bilirler. Rusya lideri Vladimir Putin, Orta Avrupa’dan Ortadoğu’ya güç dengesini altüst ediyor ve bizim, hiç olmazsa Rusya’ya karşı daha güçlü bir müzakere pozisyonu elde edebilmek için güç dengesini acilen düzeltmemiz lazım. Ama Trump bunu anlamışa hiç benzemiyor; Putin hakkındaki yumuşak açıklamaları tehlikeli bir şekilde naif.
Realistler, değerler çıkarları takip ettiğinden, Asya’da serbest ticaret rejiminin bölgede bize daha büyük bir pay verdiğini ve bu sayede burada değerlerimizi yansıtmak için elimizde daha fazla teşvik biriktiğini bilirler. Müttefiklerimizle aramızda bir serbest ticaret rejiminin tesisi, -Trump’ın da engellemek istediği, ancak kendisi bir realist olmadığından bunu nasıl yapacağı konusunda sağlam bir fikre sahip olmadığı-  Çin’in ezici nüfuzuna karşı da bir direnç gösterir.
Realizm ölçülülük demektir. İdealistler sadece statükodaki sorunları/sakıncaları görürken realistler statükodaki değeri görürler. Bu yüzden realistler değişimden sakınırlar. Trump ise, tam aksine, ticaret savaşlarının fitilini ateşlemekten Meksika’yla gerginliği artırmaya ve NATO’nun altını oymaya kadar uluslararası sistemde bir büyük değişim istiyor. Baltık ülkelerini NATO’ya kabul etmek realist perspektiften bakıldığında çok da akıllıca bir şey olmayabilir. Ancak şu anda ittifak içinde olduklarına göre NATO’nun (ve Batı’nın) inandırıcılığı ve itibarı onları savunmaya bağlı. Trump ve destekçileri işte bunu idrak edemiyor.
Realizm, bir strateji değil de bir hassasiyet, bir önsezi yeteneği olduğundan, dünyada Amerika’nın konumuna dair tarihsel açıdan tam doğru bir vizyonla birleşmesi gerekir. ABD’nin konumunu, Washington D.C.’deki Holokost Anıt Müzesi’nin Milli Park’a bitişik olmasından daha iyi hiçbir şey tanımlayamaz; zira Avrupa’daki Yahudilere karşı yapılan soykırım, mutabakatla milli bilincimize girmişti. Bu demek değil ki ABD, her ne zaman bir yerlerde insan hakları ihlalleri baş gösterse oralara müdahale etmeli – bu gerçekçi de olmaz. Ama bu tür olayları mutlaka dikkate alıp uygun olduğunda bir karşılık vermeli; zira İkinci Dünya Savaşı’nın ve Soğuk Savaş’ın potasında şekillenen ABD’nin görevi, dünya çapında -her nerede mümkün olursa- sivil toplumun sınırlarını genişletmeye çalışmak olageldi. Bu konuyu bir saplantı haline getirenler idealistler; realistler değil. Realistler ulusal çıkarın herhangi bir küresel çıkardan evvel geldiğini bilirler. Ancak realistlerin de en azından hatırı sayılır bir kısmı uluslararası bir vizyona sahiptir.
Tarih akıp gidiyor. İkinci Dünya Savaşı ve Soğuk Savaş çoktan bitti. Ancak ABD yeryüzündeki en zengin ve coğrafi bakımdan en avantajlı konumdaki büyük devlet. Bu talihli olma hali, kendi sınırlarımızı aşan sorumluklarla birlikte gelmiş durumda. Sadece bizim 300 savaş gemisinden müteşekkil Donanmamıza ve uçak gemilerimizin bulundukları yerlere bakmak yeterli. Realizm, bu gücü müttefiklerimizi çatışmaya girmeksizin korumak demektir. Yoksa onları kendi hallerine terk etmek ve bunun sonucunda çatışmaya girmek değildir. Ümit edelim Trump bir realiste dönüşsün, ama bunun için gidecek daha çok yolu var.


G.FRIEDMAN: BAŞKAN SEÇİLEN DONALD TRUMP

BAŞKAN SEÇİLEN DONALD TRUMP

George Friedman (Amerikalı siyaset bilimci, Stratfor’un kurucusu ve 2015 yılına kadar başkanı, Geopolitical Futures’ın kurucusu ve yöneticisi)
Geopolitical Futures, 9.11.2016

Tercüme: Zahide Tuba Kor

(...)
(...) Hillary Clinton’ı aday gösteren Demokrat Parti, Franklin D. Roosevelt’in ustalıkla işlediği ve Lyndon B. Johnson’ın yönlendirdiği, merkezinde beyaz işçi sınıfının yer aldığı partiden artık uzaklaştı. (...)
(...) Liberallerin temel kaygısı eşitsizlikken, alt orta sınıftakilerin temel derdi onurlu bir hayat sürmelerini sağlayacak yeterli parayı kazanmak. (...)
Görünen o ki Trump, bu problemi iyi anlamış; insanların geçmiş neslin verdiği kültür savaşlarını kaybettiğini fark etmiş. Kiliseler ve ebeveynler geçmiş nesli eşcinselliğin, kürtajın vs. günah olduğunu öğreterek yetiştirmişti. Mesele pek de Evanjelik Hristiyanlık değil, yetiştirildikleri değerlerdi. Bu sınıfın çoğu sözkonusu günahları işlediler, ama en azından bunların günah olduğunu bile bile; dahası, kendileri uymasalar dahi öğretilen standartlara değer verdiler. 
Bir nesil içinde alt ve orta sınıf eski konumlarını kaybetti. Çok çalışarak aileleri için iyi bir hayat sağlamaktan duyulan o gurur artık yok. Bir zamanların sıradan değerlerinin, -birilerini rencide etmemek adına- artık aşılması gereken birer fobi, hastalık olarak değerlendirmesinden rahatsızlar. Çocukken kendilerine öğretilen değerler artık alenen dillendirilemez hale gelmiş durumda. 
Bu orta sınıfın artık Demokrat Parti’de bir yeri yok. Demokrat Parti’nin kendilerini hor görmekle kalmayıp bir de göçmenlere ve onların haklarına ve kültürüne çok daha fazla değer verdiği kanısındalar. Bu doğru; ancak partinin değer verdiği, göçmenler değil, üst-orta sınıf ve kültür savaşlarının üniversite eğitimli galipleri. 
(...)
Bu, sadece izlenen kötü siyaset meselesi değil, aynı zamanda temel bir iç meseleye de işaret ediyor. Amerikan eliti kendini son derece dışa kapatıyor. Aynısı, Brexit referandumunun sonucuyla öfkeden deliye dönen ve Brexit yönünde oy kullananları “eğitimsiz, meseleleri anlamaktan aciz” olmakla yaftalayan İngiltere’deki elit için de geçerli.  
İktisadi baskılar bütün toplumlarda farklı düzeylerde artıyor. Şu anda Avrupa ülkeleri ABD’dekine benzer, hatta çok daha çeşitli baskılarla yüzleşiyorlar. Milliyetçi hareketler bu ülkelerin çoğunda büyümekte ve ortak özellikleri AB’ye düşmanlıkları, sınırsız göçmen akınına karşı durmaları ve elitlerden ziyade orta ve alt sınıfları etkileyen kemer sıkma politikalarından nefret etmeleri. 
İşte Trump tam da bu daha geniş krizin bir parçası. Avrupalı milliyetçiler AB’ye karşıyken Trump NAFTA’yı (Kuzey Amerika Serbest Ticaret Anlaşması) yeniden müzakere etmek istiyor. Avrupalılar sınırsız Müslüman göçüne muhalifken Trump Meksikalıların ve Müslümanların göçüne karşı. Avrupalılar kemer sıkma politikalarına son verilmesini konuşurken Trump yatırımları canlandırmak için vergi kesintisinden bahsediyor. 
Bu politikaların doğru olup olmadığı konumuz değil. Mesele şu: Uzayıp giden iktisadi kötü işleyişlerin kaçınılmaz siyasi sonuçları olur. Bu başkanlık seçimi kampanyası gösterdi ki Clinton yükselişte olan siyasi hareketi anlamayıp marjinal sayarak göz ardı etti. Trump ise bunu görüp üzerinde oynayarak başkanlık yarışını kazandı. Ama bir adım da daha derine indi. Washington’ın ve medyanın iktisadi problemlerden bihaber olduğunu iddia ederek oy kazandı. Kampanyasının sonuna doğru ısrarla, Washigton elitinin kendi sınıfı dışındaki tüm Amerikalıların realitesinden tamamen kopmuş olduğunu iddia etti. 
Sizi temin ederim ki Trump çok daha iyi bir siyasetçiydi. (...) Clinton’ın zafiyeti, siyasi müesses nizamın kalbindeki yerini sonucu belirleyici bir unsur olarak görmesiydi. Sahip olduğu önemli güce rağmen Bernie Sanders’a seçim yarışından el çektirdi ve Trump’ı hiçbir zaman ciddiye almadı. (...) Bu bir rehavetti ve ayrıca orta sınıf arasında kabaran siyasi volkanı ve daha niceleri arasında işlerin yanlış gittiğine dair ortak hissiyatı da anlayamamaktı. 
(...) Maalesef ki sonuçta, seçmenlerin Trump’ın kabalığındansa Clinton’ın cehaletiyle daha fazla ilgilendiği ortaya çıktı. 
(...) İktisadi kötü işleyiş siyasi isyanlara yol açar. Clinton bunun önemini idrak edemedi. (...)
Her halükarda asıl şaşırtıcı olan, seçim sonuçları değil, anketlerin nasıl bu denli yanlış olabildiği. (...)
Trump rezil bir seçim kampanyası yürüttü (...) Trump’ın yaralayıcı açıklamaları Clinton’ınkinden çok daha fazlaydı; ama Clinton’ın “acınası haldekiler” gibi yorumları da seçmenlere doğrudan bir saldırı niteliğindeydi. Ve asıl şaşırtıcı olan da buydu; nihayetinde karar verici olan seçmenlerdi. 
Trump yeni Amerikan başkanı olacak; o da her aday gibi coşkulu geniş kapsamlı vaatlerde bulunmuştu. Bu vaatleri hafife almak kolay; tıpkı onun Cumhuriyetçilerin adayı olacağı ve üstelik seçimleri de kazanacağı fikri gibi. Her siyasi lider gibi o da koltuğa oturduğunda gerçeklikle yüzleşecek. Ancak hakiki liderleri büyük kılan, başkalarının imkânsız zannettiği şeyleri başarmak için gerçekliği yeterince net bir şekilde görmeleridir. Trump yönetiminin neye benzeyeceğini tahayyül etmekte zorlanıyorum, ancak ben onun asla Cumhuriyetçi aday olamayacağını düşünenlerdendim. Bu adamı hafife alma noktasında dikkatli olmak lazım. 


G.FRIEDMAN: AMERİKAN KABALIĞI VE KORKUSUNUN KÖKENLERİ



AMERİKAN KABALIĞI VE KORKUSUNUN KÖKENLERİ

George Friedman (Amerikalı siyaset bilimci, Stratfor’un kurucusu ve 2015 yılına kadar başkanı, Geopolitical Futures’ın kurucusu ve yöneticisi)
Geopolitical Futures, 1.11.2016

Tercüme: Zahide Tuba Kor

 

Hâlihazırda ABD’yle ilgili en çarpıcı gelişmelerden biri, artık gerilemekte olduğuna dair giderek yayılan hissiyat. Trump’ın seçim kampanyasındaki ana vurgusu, ABD’nin onlarca yıldır feci bir çöküşte olduğu, kendisinin ülkesini tekrar o muazzam gücüne kavuşturacağıydı. Amerikalıların derin korkularına parmak bastığı için bu etkili bir kampanya malzemesiydi. Avrupa’da ise farklı bir hissiyatla karşılaşıyorsunuz: Evet, Avrupa’nın problemleri var; ama geçmişteki problemlerle –yani Sovyet tehdidi, Nazi Almanya’sı ve Birinci Dünya Savaşı’ndaki kitlesel katliamlarla- kıyaslandığında günümüzdeki hiçbir şey değil. Avrupalılar geçmişlerine bakıyorlar ve bugünkü hayatları için şükrediyorlar. Birçok Amerikalı ise kaybedilmiş bir azamet ve eli kulağında bir felaket hissiyatı içinde hayıflanıyor.
Bu hissiyat hiç de yeni değil. 1970’lerde de Amerikalıların düşüşte olduğuna dair derin ve sıklıkla dillendirilen kaygılar mevcuttu. Vietnam Savaşı sonunda, savunmuş olduğumuz bir başkentte düşman bayrağı dalgalanıyordu. Aynı dönemde çok büyük bir toplumsal ve kültürel bölünmüşlük söz konusuydu. Alt-orta sınıfın kültürü ile en iyi üniversitelerden mezunların arasında çok keskin bir tezat vardı. Savaşa giden ve savaşı destekleyen alt-orta sınıftı. Üniversiteler savaş karşıtı hissiyatın ve savaşı destekleyenleri aşağılayanların merkezleriydi. Aşağılama karşılıklıydı. Yine birçoklarına göre ekonomi felaket durumdaydı. 1970’lerin büyük bir kısmında işsizlik ve enflasyon %10’larda geziyordu. Faiz oranları yüksekti ve niceleri için bir ev satın almak imkânsızdı. 1970’lerin sonunda İran Devrimi yaşandı ve İranlılar, Washington’ın korumaktan aciz kaldığı Amerikalı diplomatları rehin aldı. Rehineleri kurtarmak için gönderilen görev gücü, daha kurtarma harekâtı başlamadan uçakların zarar görmesi ve görevlilerin ölmesiyle tam bir felaketle sonuçlandı.
Düşüş hissiyatı iyice şahlanmıştı. Bunun emareleri, şehirlerdeki suç ve çürümede ve Japon ihraç mallarının ABD’ye akmasında görülüyor; Baby Boomer [Z.T.K. İkinci Dünya Savaşı’nın hemen ardından bebek doğumlarının aniden artışı] neslinin bir aile kuramadığı veya kariyer yapamadığı hissi toplumsal yapıyı tahrip ediyordu. Dönemin yaygın hissiyatı, Japonlar iktisadi, Sovyetler de askeri olarak ABD’yi ezip geçerken biz dünya tarafından artık hor görülüyoruz şeklindeydi.
Aşağı yukarı 40 yıl evvel durum buydu ve bu hassasiyet son derece yanlıştı. Nitekim sonraki on yılda Japonlar iktisadi krize girdiler, SSCB çöktü, rehineler İran’dan kurtarıldı ve ABD dünyanın tek süper gücüne dönüştü. Faiz ve enflasyon oranları iyice düştü; yoğun bir inovasyon ve iktisadi büyüme dönemine girdik.
1970’lerin bir nirengi noktası olarak görülmesi mantıklı olacaktır. O dönemde bir savaşı kaybetmek, iktisadi krizin uzaması ve toplumsal gerginlik bir felakete yol açmadı. Bir perspektif sunması için 1970’lerden alınan dersler çok az. Benzer koşulların aynı korkunç felakete yol açması beklentisi var. 
Korku hissiyatı belirli bir döneme tepkiden daha fazlası. (…)çok daha derin kökleri var: 12 yıl arayla iki olay Amerikan ruhunda kalıcı yaralar bıraktı. İlk olay, Ekim 1929’de borsanın çöküşü ve ardından gelen Büyük Buhran’dı. İkincisi, 7 Aralık 1941’deki Pearl Harbor baskınının ardından ABD’nin İkinci Dünya Savaşı’na girişiydi.
İki olay arasında ortak bir bağ var. Her ikisi de kamuoyunca beklenmiyordu ve yine her ikisi de günlük hayatı bozan birer şok oldu. (…) Bu iki olay, tek bir prensibi Amerikan ruhuna kazıdı: Barışın ve refahın altında, bunları yok etmek için pusuda bekleyen gizli güçler vardır. Daha aşırı formülasyon ise şuydu: Gerek 1929’u gerekse 1941’i elit kesim biliyordu ve sonuçlarından kendilerini korumakla kalmadılar, üstelik bu olaylardan kazanç da sağladılar.
1920’ler ABD’de refah dönemiydi (diğer bölgeler ise büyük toz fırtınaları altında kuraklığa maruzdu). Her refah dönemi gibi bu da kendi yıkımının tohumlarını daha baştan içinde saklıyordu; insanlar bu refahın kalıcı bir yeni normal olduğuna inanmaya başlamıştı. Beklenmediğinden 1929, insanları şok etti; ancak Amerikan ruhunu yaralayan şey Büyük Buhran’ın vahşi öğütücülüğüydü. Bu, ulusal hafızamızda zorlukların ansızın çıkageldiği fikrini yerleştirdi. En azından bazılarımız, en güzel günlerimize “refahın sahte örtüsü altında –ister insan dışı iktisadi güçlerden isterse muktedirlerin gizli ellerinden kaynaklansın- aslında bir felaket gizlidir” şeklindeki acı bir kesin hükümle yaklaşıyoruz. 
Pearl Harbor, bir düşmanın sinsice ABD’yi her an vurabileceğini ve ülkeye büyük zararlar verebileceğini Amerikalıların görmesini sağladı. Amerikalıların çoğu, ülkelerinin İkinci Dünya Savaşı’na bir noktadan sonra gireceği şüphesini taşıyor, ama bunun zamanının ve mekânının bizim tercihimize göre şekilleneceğine inanıyordu. Birçok Amerikalının hor gördüğü Japonların sinsice bizi vurup Pasifik Donanmamızı tahrip edebileceği fikri dünyayı değiştirdi. Değişim, ABD’nin savaşa girmesinden çok daha derindi. Savaşın ön uyarısız gelip bizi yok edebileceği hissiyatı asıl değişimdi.
Bu iki olay Amerikalıların dünya algısını değiştirdi. Bu olaylardan evvel ABD’nin zararsız/masum ve kaygısız olduğunu söylemek abartılı olur. Nitekim Amerikan İç Savaşı’nın 600.000 kişinin canına mâl olması bunun aksinin bir ispatı. Ancak İç Savaş durup dururken çıkmadığı gibi önceki iktisadi krizler de on yıl sürmedi. Bu olaylardaki sürpriz unsurunun ABD’yi ne denli uzun ve derinden karıştırdığı gerçeğiyle birleşmesi yeni bir hissiyatı tetikledi. Bu bir derin şüphe hissiyatıydı; (komplo korkusu aşılasa da) insanlardan ziyade Amerikan hayatı ve gücünün kırılganlığına ilişkin bir şüpheydi.
Bizi yok etmek üzere gizlenmiş felaket korkusu ille de bir kuruntu olmak zorunda değil. 1970’lerin bu on yılının, üzerinde düşünmemiz ve en büyük korkularımızı azaltmamız için bir çerçeve sunduğu kanaatindeyim. Ancak mantıklı korkular da sözkonusu. Bu korkular, duyguları depreştiren ve uçlara doğru sürükleyen bir motor işlevi görüyor.
Siyasi yelpazenin zıt taraflarından iki örnek ele alalım. Meksika’dan kitlesel göçün Amerikan toplumunu dönüştüreceği ve suç ile kaosa yol açacağı endişesi mantıksız bir korku değil. Geçmişte ABD’ye göçmen akışlarının ekseriyeti, bazı suç eylemleriyle ve toplumsal istikrarsızlıkla sonuçlandı. Göçün doğası zaten böyledir. Ancak aşırı korkunun altındaki itici gücü, tutup da absürt olmasa da yanlış bir tartışmaya bağlarsanız, tartışmayı bir korku düzeyine taşıyarak -diğer bir deyişle bu iddiaya karşı çıkan herkesi, evi yangının sardığını reddeden bir aptal veya canavar yerine koyarak- yeniden şekillendirirsiniz.
(…)
Pearl Harbor, Soğuk Savaş’ı tanımladı. Zira herhangi bir anda saldırıya uğrayabilir durumdaysak ABD 7/24 buna karşı hazırlıklı olmalıydı. Kuzey Amerika Hava Savunma Komutasına ev sahipliği yapması için Colorado Springs’teki bir dağı deldik. Sürekli havada uçan B-52’lerimiz, sürekli devriye gezen denizaltılarımız ve hangarlarda her an füzeleri ateşlemeyi bekleyen personelimiz vardı. Başka bir mecra izlenebilir miydi emin değilim, ama başka bir mecra ihtimalini gündeme getirmek çok büyük bir öfke çekerdi.
İnsanlar her şeyi yok edecek gizli güçten duydukları korkuyla bana Amerikan ekonomisini ezip geçecek trilyonlarca dolarlık borçtan bahsediyorlar. Eğer ki cevaben “Bu bir problem, ama belki de çözebiliriz” derseniz, size aptal veya belki de ekonomimize darbe vuran komplonun bir parçası gözüyle bakabilirler.
Meksikalı göçmenler, iklim değişikliği, karşılıklı imha ve milli borç meseleleri ciddi insanların arasında yürütülmesi ve her iki tarafın da diğerinin söylediklerini dikkate alması gereken çok ciddi tartışma konuları. (…) Eğer her şey kıyamete sürükleyici ise hiçbiri üzerinde tartışmak mümkün olmaz.
Geçmişte Büyük Buhranı veya Pearl Harbor Baskınını beklememiş olmamız aptallığımızın bir göstergesi. Eğer biz bunları geçmişte gözen kaçırmışsak, acaba şimdi kim bilir neler kaçırıyoruzdur? Birileri daha neleri gözden kaçırdığını sana göstermekten memnun olacaktır ve bütün içtenliğiyle, onunla aynı fikirde olmamanın sorumlulukla bağdaşmadığı, o ülkeyi kurtarmaya çalışırken senin ise yıkmaya çalıştığın konusunda iknaya çalışacaktır.
Amerikan kültüründe artan kabalığa şaşırıp kalıyoruz. Oysa 1960’lara ve 1970’lere geri gittiğimde “Hey hey LBJ [Z.T.K. Başkan Johnson’ın isminin kısaltması], bugün kaç çocuk katlettin?” sloganlarını hatırlıyorum. Bu seçimlerde dahi kaba saba hiçbir şey duymadım. Dışişleri Bakanlığından herhangi bir yetkilinin elinde 100 komünistin isim listesi olduğuna dair de hiçbir şey işitmedim. (…) Dolayısıyla, hayır, ben bunun Amerikan tarihinin en rencide edici anı olduğuna inanmıyorum. Henüz böyle bir anın yakınına yaklaşmış bile değiliz. Ancak 1929 Büyük Buhranı ve 1941 Pearl Harbor baskınından bize miras kalan o derin endişeyi dikkate alırsak, beklenmedik felaket korkusunun şaşırtıcı bir kabalığı tetiklemesine şahit olabiliriz. 
En az beklediğimiz bir anda bizi korkunç bir öfkeyle vuracak gizli tehlikelerle kuşatıldığımız inancı ABD’de ortaya çıktı. Tıpkı “Yangın var!” diyenin aldırış edilmediğinde öfkeden çıldırması gibi, başkalarının bunu görmemesine öfkeleniyoruz. Ama şu anda her şey yanmıyor. Çağımız 1970’lerden daha beter değil ve 1970’ler de 1930’lar kadar berbat değildi. Ancak Büyük Buhran’ı ve Pearl Harbor’ı düşünüp acaba bize sahte bir güven duygusu mu aşılanıyor diye meraklanıyoruz. Biz kaba değiliz, sadece korkuyoruz. Korkularımızın da çok ciddi kökenleri var. Ancak hakikat her zaman bir kıyamete yol açmaz.



J.L.SHAPIRO: ABD TAHRİKLERE KAPILMAMALI



ABD TAHRİKLERE KAPILMAMALI

Jacob L. Shapiro (Geopolitical Futures Analiz Direktörü)
Geopolitical Futures, 4.11.2016

Tercüme: Zahide Tuba Kor

Gün yok ki Filipinler Devlet Başkanı Rodrigo Duterte ABD’ye hakaret etmek için yeni ve yaratıcı bir yol bulmasın. Senatonun muhalefeti üzerine Amerikan Dışişleri Bakanlığının 26.000 saldırı tüfeğinin Filipinler polis teşkilatına satışını durdurduğunu açıklamasından iki gün sonra Duterte, televizyondaki bir konuşmasında “Şu şebeklere bir bakın, istediğimiz 26.000 silahı bize satmayacaklarmış. (…) bizim zaten kendi ürettiğimiz silahlarımız var, size mi kaldık! Bu Amerikalılar budala!” dedi.
Duterte’nin sarf ettiği bu ve benzeri her sözle birlikte ertesi gün manşetlerimiz basit öngörülerle doluveriyor: ABD Asya-Pasifik’te önemli bir müttefikini kaybediyor. Amerika’nın gücü gözlerimizin önünde eriyip gidiyor. Çin bölgenin egemen gücüne dönüşüyor... Ardından haber akışı normal seyrinde devam ediyor. Duterte birkaç günlüğüne susuyor ve ABD ile Filipinler 65 yıldır aralarında Ortak Savunma Antlaşması bulunan iki müttefik olarak işbirliğine devam ediyorlar, ta ki Duterte yeniden ortalığı karıştıran bir şeyler söyleyene ve haber döngüsü tekrarlanana kadar.
Duterte tipik bir Amerikan karşıtı siyasetçi. Ama ABD’nin, liderleri kendisine hakaret eden daha nice ülkeyle ilişkileri var. Mesela ABD’nin dünyadaki en önemli müttefiklerinden biri olan Türkiye’yle ilişkilerini bir düşünün. Türkiye’deki başarısız darbe teşebbüsünden sonra Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan toplumun birçok kesiminde tasfiyelere gitti. ABD bu yüzden Türkiye’yi eleştirdi. Erdoğan da ABD’ye parmağını sallayıp Washington’ın darbenin arkasında olduğunu söyleyerek çok sert bir karşılık verdi.
Türk-Amerikan ilişkilerinde çok ciddi gerginlikler var. Bunun nedeni, Erdoğan’ın Amerikan Başkanı Obama’dan veya daha genel olarak ABD’den duyduğu derin nefret değil. Türkiye yükselen bir güç ve ihtiyaç duyduğu her an ABD’nin emirlerini/isteklerini yerine getirmek istemiyor. Türkiye’nin varoluşsal çıkarı, ABD’nin 2003’teki ikinci Irak Savaşı’nın ardından Irak’ta başarısız devlet inşası çabalarıyla Türkiye’nin güney sınırında ortaya çıkmasına katkıda bulunduğu kaosa bir düzen getirmek. Türkiye masada önemli bir aktör olmak istiyor. Rusya’yla inişli yokuşlu ilişkileri ve Suriye ile Irak sınırı boyunca dikkat çekici hareketlilikleri de dâhil tüm adımları bu realiteden kaynaklanıyor. Erdoğan istediği gibi ABD’yi suçlayabilir; ama bu, her iki tarafın da şu anda birbirine ihtiyaç duyduğu gerçeğini değiştirmez.
Bu yanılgının diğer bir örneği ABD’nin İsrail’le ilişkileri. Obama ile İsrail Başbakanı Netanyahu’nun birbirlerini pek de sevmedikleri gerçeği, birçok saygın haber kaynağı tarafından detaylarıyla belgelenmiş durumda. Netanyahu, Duterte’nin sözlerinin yarısını dahi dillendirmemiş olmakla birlikte çok daha beterini yaptığı kanısındayım. 2015 Mart’ında Netanyahu, Cumhuriyetçilerin Washigton’ı ziyaret davetini kabul etti ve Amerikan Kongresi’nin kürsüsünde yaklaşık bir saatlik konuşmasıyla Obama’nın İran’la nükleer anlaşmayı sürdürme kararının içini boşaltmaya çalıştı.
ABD’yle İsrail’in son yıllarda birbirinden ayrı düştüğü doğru. Amerikan-İsrail ilişkilerinin temeli Soğuk Savaş’tı ve bundan sonra Ortadoğu’daki güç dengesi değiştikçe Amerikan çıkarları bakımından İsrail eski önemini kaybetti. İki ülke hala daha müttefik; ama ABD artık İsrail’i dört kilit bölgesel güçten [Z.T.K. diğer üçü Türkiye, İran ve Suudi Arabistan] biri olarak görüyor. İsrail de her zamankinden çok daha güçlü ve kendini emniyete almış durumda. Amerikan güvenlik garantilerine bağımlı olsa da İsrail, kendi çıkarlarını -Washington’ın talimatlarıyla tamamen aynı çizgide gitmese dahi- sürdürme noktasında artık kendisini daha güçlü hissediyor. Bunların hiçbiri Obama ve Netanyahu arasındaki soğuk ilişkilerle alakalı değil. ABD geçtiğimiz eylül ayında İsrail’le 38 milyar dolarlık askeri yardımı öngören 10 yıllık bir anlaşma imzaladı. Netanyahu’nun Kongre kürsüsünden Obama’yı sıkıştırıp küçük düşürme gayreti, işin sonunda çok da belirleyici olmadı.
Şu anki başkan adayları da saldırganca açıklamalardan muaf değil. İngiltere’nin mevcut dışişleri bakanı ve eski renkli Londra belediye başkanı olan Boris Johnson, 2007’de The Telegraph gazetesinde kaleme aldığı yazısında o dönem başkan aday adaylığı için yarışan Hillary Clinton’a hakaret etmişti: (...)
Clinton önümüzdeki seçimlerde başkan seçilirse İngiltere’yle ABD ilişkilerinin sırf bu yüzden gerginleşeceği endişesine hiç kimse sahip değil. (...) Her iki geminin de dümenine her kim geçerse geçsin bu ilişkiler devam edecektir.
Amerikan müttefiki devletlerin liderlerinin ABD’ye hakaretlerine dört örnek verdik. Hiçbirinde ilişkiler kesilmedi. Filipinler, Türkiye ve İsrail örneklerinde sözkonusu hakaretler, bu ülkelerin ABD’ye göre zayıflığının bir yansıması olabilir. Nitekim her biri, ilişkileri ortadan kaldırma tehdidiyle ABD’yi istemediği bir şeyleri yaptırmaya kalkıştı. Hiçbirinde ABD oltaya gelmedi ve ilişkiler olduğu gibi devam etti.
Yukarıdaki türden renkli açıklamalar çoğu zaman epeyce dikkat çeker; ancak ifşa ettiklerinden çok daha fazlasını örtbas ederler. ABD’nin zikrettiğim ülkelerle ilişkileri sıkıntılı, ama her biri belirli bir düzeyde Amerikan müttefiki olmaya devam ediyor. Yaygaraya fazlaca kulak asarsan farklı düşünürsün.


D.IGNATIUS: SOĞUK SAVAŞ ASLANLARI TRUMP’A BİR-İKİ DERS VEREBİLİR




SOĞUK SAVAŞ ASLANLARI TRUMP’A BİR-İKİ DERS VEREBİLİR

David Ignatius (Washington Post gazetesi köşe yazarı, ödüllü gazeteci ve kitapları en çok satanlar listesinde yer alan casusluk romanı yazarı)
Washington Post, 17.11.2016

Tercüme: Zahide Tuba Kor


Başkan seçilen Donald Trump, Washington’daki “bataklığı kurutmak” için buldozerleri getirmeden evvel ümit ederim ki ülkenin tarafsız dış politika geleneğinin iki lideri olarak tecessüm eden Zbigniew Brzezinski ve Brent Scowcroft’un kariyer başarıları üzerinde düşünür.
Bu iki eski milli güvenlik müsteşarı, Trump’ın yıkmaya hazır beklediği dış politika geleneğini inşa etmek için son derece farklı dünyalardan gelmişlerdi. Şu anda 88 yaşındaki Brzezinski, Demokrat başkan Jimmy Carter’a hizmet eden bir Polonya mültecisi. 91 yaşındaki Scowcroft ise Cumhuriyetçi başkanlar Gerald Ford ve George H.W. Bush [Baba Bush] için çalışan Utah eyaletinden eski bir Mormon subay. 
Her ikisi de –kısa süre evvel Savunma Bakanı Ashton Carter’ın Pentagon’un sivillere verdiği en üst nişan olan Üstün Kamu Hizmeti Nişanı’yla ödüllendirdiği– Soğuk Savaş şahinlerindendi. Ancak her ikisi de ABD’nin 2003’teki Irak işgalini lafını hiç esirgemeden eleştiren isimlerdi; Trump gibi bunu gecikmeli ve üstü örtük yapanlardan değil.
Bu iki eski müsteşarın paylaştığı ortak vizyon, küresel bir güvenlik ittifakları ve ticaret ortaklıkları ağına öncülük eden dışa dönük bir ABD. NATO’nun yanısıra Japonya ve Güney Kore’yle ittifaklar tarafından sağlama alınan bu sistem, çoğunlukla “liberal uluslararası düzen” olarak nitelenmekte.
Trump’ın seçilmesiyle birlikte bu küresel mimari çatlamışa benziyor. Trump o denli tecrübesiz ki dış politika görüşlerinin nereye kadar gidebileceğini tahmin etmek gerçekten zor. Ancak birçok destekçisi (ve dışarıdaki benzer ruhtan niceleri) küreselleşme tehdidi olarak gördükleri şeye karşı açıkça bir isyan içindeler.
Trump neyi bir kenara atıp kurtulacağı konusunda dikkatlice düşünmeli. Bu yapı, Amerikan gücünün sürekliliğinin bir teminatı. Evet, bu, askerî güç üzerine bina edildi, ama aynı zamanda Amerikan sisteminin bonkörlüğü/fedakârlığı ve şeffaflığı üzerine de. ABD olarak “yumuşak güc”ümüz 1866’da kurulan Beyrut Amerikan Üniversitesi kapıları üzerine nakşedilmiş [İncil’deki] şu kutsal öğütle ifadesini bulur: “İnsanlar hayata, hem de bol hayata sahip olsunlar” [Z.T.K. Yuhanna 10:10 şu şekilde: “Hırsız ancak çalıp öldürmek ve yok etmek için gelir. Bense insanlar yaşama, bol yaşama sahip olsunlar diye geldim.”] Geçmiş 150 yılda ABD ne denli korkunç hatalar yapmış olursa olsun, insanlar hala ülkemizin bu tutkuyu, bu büyük arzuyu temsil ettiğini düşünüyorlar.
Trump destekçilerinin karşı çıktığı “küreselleşme”nin iktisadi düzeyde tersyüz edilmesi neredeyse imkânsız: Günümüzün şirketleri ve mali piyasaları birbiriyle iyice iç içe geçmiş ve bütünleşmiş durumda. Ancak siyasi düzeyde küresel sistem zaten çözülmekte ve bu, Trump’ı sevindirmesi değil, endişelendirmesi gereken bir durum. Amerikan önderliğindeki bu sistem zayıflarken bundan faydalanacak olanlar yükselen Çin ve hırçın Rusya. Çarşamba günü Başkan Obama küreselleşmenin “rotasının düzeltilmesi”ne ihtiyaç olabilir dedi; ancak bunun için de Amerikan liderliğinin devamlılığına ihtiyaç var.
Trump’ın Brzezinski ve Scowcroft’a ve onların temsil ettiği geleneksel dış politika uzlaşmasına kulak vermesini ümit ettiğim noktaya gelelim. Sekiz sene evvel bu iki isimle bir söyleşinin moderatörlüğünü yapmıştım ve bu, Amerika ve Düzen adıyla yayınlanmıştı. Bu hafta onlarla Trump’ı konuştum.
Scowcroft, Trump’ın yıkmak istediği elitin bir örneği niteliğindeki tarafsız dış politika örgütü Apsen Strateji Grup’un düzenlediği öğle yemeğinde şeref misafiri olarak konuştu. Scowcroft, (…) gruptakilere [Trump’tan] duydukları kuşkuları bir kenara bırakıp ülkeyi öncelik haline getirmelerini rica etti ve dedi ki “Eğer [yeni yönetimden] size [ülkeye] hizmet teklif edilirse lütfen kabul edin. Bu adamın fena halde yardıma ihtiyacı var.” 
Brzezinski de bir hafta evvel Pentagon’da ağırlandı. Savunma Bakanı Carter, onu “çağımızın en iyi stratejik düşünürlerinden ve politika üretenlerinden biri olarak” niteledi ve şöyle dedi: Brzezinski ABD’nin “tehlikeli bir dünyada ‘onurla, idealizmle, azimle’ yaşaması gerektiği”ni anlamıştı.
Brzezinski’ye Trump’a ne gibi tavsiyelerde bulunabileceğini sorduğumda şunu söyledi: “Sayın Başkan, yoğun laf kalabalıklığının güçlülük imajı verdiğini zannetmeyin. [Sözleriniz] ikna edici olmalı. Dürüst ve samimi olun, ama yalaka değil. Eğer ki Başkan Putin’e ‘Maceracı olmayın, hele de dolu bir silah taşırken’ diyebilirseniz, işte o zaman dünyaya hizmet edebilirsiniz.”
Kendisinin gerçekten de bir değişim anlamına geldiğini göstermek için can atan Trump, çevreci bilim adamlarından iktisatçılara, diplomatlardan generallere kadar tüm geleneksel güç merkezlerini aşağılıyor. Bu geleneksel güç merkezlerinden nefret eden bazı Amerikalılar da Fakülte Kulübünün yanıp kül olmasını zevkle seyrediyor olmalı.
Ancak Trump’ın dikkatli olması lazım. Eğer bir ahmak değilse iyi ve başarılı bir başkan olmak isteyecektir. Hala daha dünyanın tek süper gücü olan bir ülkeyi miras aldı. Perşembe akşamki haberlere göre Trump, daha evvel Brzezinski ve Scowcroft’un oturduğu milli güvenlik müsteşarlığı koltuğuna savaşkan ve oldukça politik bir emekli ordu mensubu olan Korgeneral Michael Flynn’ı getirmeyi planlıyormuş. Acaba o, 70 yıl içinde inşa edilmiş bulunan gücü ve ittifaklar yapısını sürdürebilecek biri mi, yoksa bunların altını oyacak biri mi? Flynn ve Trump’la ilgili sorulması gereken doğru soru işte bu.

D.IGNATIUS: YENİ SOĞUK SAVAŞTA CAYDIRICILIK YUMUŞAMADAN ÖNCE GELMELİ




YENİ SOĞUK SAVAŞIMIZDA CAYDIRICILIK YUMUŞAMADAN ÖNCE GELMELİ

David Ignatius (Washington Post gazetesi köşe yazarı, ödüllü gazeteci ve kitapları en çok satanlar listesinde yer alan casusluk romanı yazarı)
Washington Post, 15.11.2016

Tercüme: Zahide Tuba Kor

31 Ekim’de Beyaz Saray, Rusya’ya bundan böyle Amerikan seçimleri sürecine siber müdahaleden kaçınması konusunda uyarıda bulunan “kırmızı hat” benzeri gizli bir acil mesaj yollamış. Rusya seçim günü yaklaştıkça tırmandırıcı taktiklerden kaçındı; ama Amerikalı yetkililer caydırıcılığın işe yaradığını söylemeye henüz hazır değiller.
Daha evvel ifşa edilen mesajlar, bu sene Moskova ile Washington arasında devam eden yüksek riskli “siber alanda gerilimi tırmandırma” oyunun bir parçasıydı. Rusların baskı taktikleri karşısında taviz veriyor gibi görünmeden bu ilişkinin nasıl istikrara kavuşturulacağı, yeni başkan Trump’ın önündeki en büyük meydan okumalardan biri.
Beyaz Saray’ın mesajı, 2013’te oluşturulan Nükleer Riski Azaltma Merkezinin parçası (…) özel bir kanal üzerinden gönderildi. Üst düzey bir yetkili dedi ki “Çok net bir ifadeyle Ruslardan [siber] faaliyetlerini durdurmaları istendi” (…)
Başka üst düzey kaynaklara göre geçen ay Başkan Obama da yıkıcı siber saldırılar konusunda uyarıda bulunmak üzere bizzat Rus Devlet Başkanı Putin’le temasa geçti. Ancak sözkonusu üst düzey yetkili bu haberler konusunda yorum yapmadı.
Bu özel uyarılar, 7 Ekim’de Ulusal İstihbarat Direktörü James Clapper ve İç Güvenlik Bakanı Jeh Johnson’ın “Rusya’nın en üst düzey yetkililerinin” “Amerikan seçimleri sürecine müdahale etme amacıyla” siber saldırılar düzenlenmesine izin verdiği suçlamalarının ardından yapıldı.
Üst düzey yetkili, Rusya’nın 31 Ekim’deki mesaja ABD’nin ithamlarını ne kabul eden ne de reddeden “muğlâk” bir cevap verdiğini belirtti. Ancak yetkili, resmi ve özel ikazların ardından Rusya’nın siber saldırılarını artırmadığı, hatta azaltmış olabileceği yönündeki diğer üst düzey kaynakların verdiği bilgileri doğruladı.
(…) Ancak ikinci bir üst düzey yetkili, “Rusların” yeni siber faaliyetlerden “caydırılıp caydırılmadığı” konusunda yorumda bulunmak için henüz erken olduğu uyarısını yaptı.
Beyaz Saray 8 Kasım’daki seçimlerin arifesinde bir son dakika siber saldırısından korkuyordu, ama bu gerçekleşmedi. (…)
(…)
Obama yönetimindeki Rusya uzmanları, önümüzdeki aylarda yerlerine geçecek haleflerini uyarıyorlar. Konuştuğum ikinci yetkili, “Yeni yönetimin … Rusya’nın niyetlerinin ne olduğunu ve taahhütlerini yerine getireceğine güvenip güvenemeyeceğini bilmesi son derece zor olacaktır” diyor ve ekliyor: Rusya “riskli adımlar atma konusunda daha fazla istekli” ve “Rus liderliğinin dikkatli, hesaplı ve riskten kaçınan bir yönetim sergilediğine dair eski faraziyeler artık değişiyor.”
Uzunca bir süredir Rusya’ya eleştirel yaklaşan Cumhuriyetçi Senatör John McCain, salı günü Putin’in dile getirdiği “müttefikvari” ilişkiler kurma arzusuna karşı benzer bir ikazda bulunuyor. (…)

Siber alanda yeni bir Soğuk Savaş başladı. Trump yumuşama (detente) istiyor gibi görünüyor. Ancak her şeyden evvel bu yeni alanda caydırıcı normları nasıl tesis edeceği konusunu dikkatlice düşünmeli.