Daniel Pipes etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Daniel Pipes etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

6 Aralık 2016 Salı

D.PIPES: İSLAMİ ŞİDDET AVRUPA’NIN GELECEĞİNİ YÖNLENDİRİYOR



İSLAMİ ŞİDDET AVRUPA’NIN GELECEĞİNİ YÖNLENDİRİYOR

Daniel Pipes (Middle East Forum başkanı)
Washington Times, 9.10.2016

Tercüme: Zahide Tuba Kor

Neredeyse tüm kuzey Avrupa şehirlerinin dışında ortaya çıkmış ekseriyeti Müslüman banliyölerini ziyaretlerde sürekli bir soru akıllara gelir: Niçin dünyanın bazı en zengin, iyi eğitimli, seküler, durağan ve homojen ülkeleri tutup da en fakir, en az modernleşmiş, oldukça dindar ve en az istikrarlı ülkelerinden göçmenlere kapılarını açmakta bu denli istekli?
(...)
Bu ve benzeri soruların tek bir cevabı yok. Tarihsel açıdan yabancıları bu denli kabullenme eğiliminin arkasındaki (sekülerleşme gibi) birçok faktörden en kritik olanı şu: Batı Avrupa’nın suçluluk duygusu.
Batı Avrupalı eğitimli nicelerine göre, kendi medeniyetleri aslında -bilimsel ilerlemeler, daha evvel görülmemiş derecede refah ve insanoğlunu eşsiz şekilde özgürleştirme başarılarından ziyade- sömürgecilik, ırkçılık ve faşizme dayanıyor. Fransızların Cezayir’i kanlı fethi, Almanların Yahudilere yönelik eşi benzeri görülmemiş soykırımı ve aşırı milliyetçilik mirası, birçok Avrupalının -Fransız entelektüel Pascal Bruckner’in analiziyle- kendilerini fakirlikten çevreye karşı yırtıcılığa ve yıkıcılığa kadar her küresel meselenin baş müsebbibi “gezegenin hasta adamı”, “her nereye gitse felaket ve yıkım tohumları eken beyaz adam” olarak görmelerine yol açtı. Aslında zenginlik hırsızlığın iması, açık ten rengi ise günahkârlığın dışa vurumuydu.
Son ziyaretlerim sırasında Sayın Bruckner’ın “suçluluğun baskısı” olarak kavramsallaştırdığı bu “kendinden nefret etme” halinin bazı canlı yansımalarıyla karşılaştım. Mesela bir Fransız Katolik rahip, kilisenin sicilinden duyduğu büyük vicdan azabını dile getirdi. Muhafazakâr bir Alman entelektüel, kendi Alman vatandaşlarına kıyasla Suriyelileri ve Iraklıları daha tercih edilir buldu. İsveçli bir turist rehberi, İsveçlileri küçümsedi ve kendisinin böyle düşünen tek kişi olmadığını dile getirdi.
Gerçekten de birçok Avrupalı, suçluluk duygusunun onları daha üstün kıldığı hissiyatında; kendilerinden duydukları nefretin büyüklüğü ölçüsünde yine kendileriyle gururlanıyorlar. Bu da tuhaf bir kendinden nefret ile ahlaki üstünlük karışımını aşılıyor ve bunun çeşitli sonuçlarından biri de çocuk doğurmak için zaman ve para ayırmaktaki isteksizlik. İrlandalı bilim adamı William Reville şuna dikkat çekiyor: “Avrupa kendine olan inancını ve güvenini kaybediyor, doğum oranları dibe vurmuş durumda.”
Gerçekten de mevcut bu felaketvari doğum azlığı varoluşsal bir nüfus krizi yaratıyor. 2014 verilerine göre AB’de kişi başı doğum oranının 1,58 çocuk olması, nüfusun kendini ikame edemeyeceğini ve zamanla etnik Portekizli, Yunan ve diğerlerinin sayısının keskin bir düşüş yaşayacağını ortaya koyuyor. Refah devletini ve emeklilik sistemini ayakta tutabilmek için yabancıların ithal edilmesi gerekiyor.
Gerek suçluluğunu affettirecek bir harekette bulunma gerekse çocuk yetersizliğinin yerini doldurma güdüleri bir araya geldiğinde, Batılı olmayanların Avrupa’ya kitlesel göçünü teşvike, Fransız yazar Renaud Camus’nun deyimiyle “büyük ikame”ye yol açıyor. Büyük Britanya’da Güney Asyalılar, Fransa’da Kuzey Afrikalılar ve Almanya’da Türklere ilaveten her yere yayılmış durumdaki Somalililer, Filistinliler, Kürtler ve Afganlar, ekonomiye istihdam sağlama beklentisi kadar, Avrupa’yı tarihî günahlarından arındırma iddiası da taşıyabilir. Amerikalı yazar Mark Steyn’in belirttiği gibi “İslam, artık yeni Avrupalıların temel ihtiyaçlarını karşılayan unsur”.
Müesses Nizam veya benim 6P dediğim (politikacılar, polis, savcılar, basın, profesörler ve papazlar) her şeyin yolunda gideceği konusunda genellikle ısrarcıdır: Kürtler verimli işçiler, Somalililer iyi vatandaşlar olacaklar ve böylelikle İslamcılıktan kaynaklı problemler eriyip gidecektir.
Bu bir teori ve bazen bu tür teoriler doğru da çıkabilir. Ancak kahir ekseriyetle, Müslüman göçmenler, -en belirgin haliyle kadın-erkek ilişkilerine yansıdığı şekilde- yerleştikleri yeni Avrupa yuvalarının kültüründen uzak kalıyorlar veyahut bunu reddediyorlar; bazıları Müslüman olmayanlara vahşice saldırılar düzenliyorlar. Ve yine kahir ekseriyetle, çok çalışma becerisi ve motivasyonundan yoksun olup sonunda ekonomik bir yüke dönüşüyorlar.
Topluma entegre olmayan Müslümanların akını, geçen bin yıldaki Avrupa medeniyetinin ayakta kalıp kalamayacağı derin sorusunu beraberinde getiriyor. Acaba İngiltere bir Londonistan ve Fransa bir İslam cumhuriyeti mi olacak? Müesses Nizam, bu meseleleri gündeme getirenleri aşırı sağcılar, ırkçılar ve neo-faşistler diye yaftalayarak kıyasıya eleştiriyor, kapı dışarı ediyor, gözden düşürüyor, aforoz ediyor, bastırıyor ve hatta tutukluyor.
Buna rağmen İslamcılaşma ihtimali, giderek daha fazla Avrupalıyı kendi geleneksel hayat tarzları uğruna mücadele vermeye itiyor. Tıpkı entelektüel Oriana Fallaci, romancı Michel Houellebecq, Macaristan Başbakanı Viktor Orbn ve Hollanda’daki popüler bir partinin lideri Geert Wilders gibi.
Göçmen karşıtı siyasi partiler şimdilik oyların %20’sini alıyorlar. Ama kitleleri cezbetmeye devam edecekleri ve destek tabanlarını belki %30’lara kadar çıkarabilecekleri konusunda bir görüş birliği de var. Kamuoyu yoklamaları Avrupalı büyük bir çoğunluğun İslam’dan korktuğunu ve göçmenlerin, özellikle de Müslüman olanlarının etkisini durdurmak, hatta geriye çevirmek istediklerini gösteriyor. Bu bilgiler ışında Avusturya’daki son seçimlerde [Z.T.K. aşırı sağcı cumhurbaşkanı adayı] Norbert Hofer’ın oyların %50’sini alması çok büyük bir başarı.
Avrupa’nın yüzleştiği en büyük soru şu: Kıtanın geleceğini Müesses Nizam mı yoksa halk tabakası mı yönlendirecek? Cevabı İslamcı siyasal şiddetin ölçeğinin belirlemesi muhtemel: (Tıpkı 2015 Ocak’ında Fransa’da olduğu gibi) sansasyonel toplu katliamların davul sesi ibreyi halktan yana çeviriyor; aksi bir durum ise Müesses Nizamın sorumluluğunu sürdürmesine imkan verecektir. Göçmen davranışlarının Avrupa’nın kaderini büyük ölçüde şekillendirecek olması ne kadar da garip!


10 Ağustos 2016 Çarşamba

D.PIPES: DARBE GİRİŞİMİNİ NİÇİN DESTEKLEDİM

Darbeleri mazur gören veya gösteren herkesi kınıyor, darbecileri lanetliyoruz


TÜRKİYE’DEKİ DARBE GİRİŞİMİNİ NİÇİN DESTEKLEDİM

Daniel Pipes (Middle East Forum direktörü, National Review ve The Jerusalem Post’un ödüllü köşe yazarı)
The National Review, 17.7.2016

Tercümeler: Zahide Tuba Kor

[Z.T.K. Pipes, yazsının başında Türkiye’deki dört siyasi parti ve hatta Gülen bile darbeyi kınamışken kendisinin desteklemesi karşısında kendini biraz yalnızlaşmış hissederek bu yazıyı kaleme aldığını belirtiyor!]
Pipes, darbe sırasında şu tweeti atmış: “Erdoğan Türkiye’deki son seçimi çaldı ve ülkesini despotça yönetiyor. Askeri bir darbeyle devrilmeyi çoktan hak etti. Umarım darbe başarılı olur”.
(…)
Askeri müdahale geçmişte Türkiye’de hep işe yaradı, hatta Türkiye askeri darbelerin en olumlu sonuçlar doğurduğu ülkedir.
(…)
Şimdi Türkiye askeri bir yeniden ayarlama döneminden faydalanacak; kendi partisinden Abdullah Gül veya Ali Babacan gibi daha makul kişilerle yer değiştirme şeklinde dahi olsa Erdoğan’ın giderek haydutlaşan yönetimine bir son verilecektir.
 1997 darbesinin baş aktörlerinden Çevik Bir şu unutulmaz cümleleri sarf etmişti: “Türkiye’de İslam ve demokrasinin evliliği sözkonusudur... Bu evlilikten doğan çocuk da laikliktir. Zaman zaman bu çocuk hastalanıyor. Türk Silahlı Kuvvetleri bu çocuğu şifaya kavuşturan doktordur.” Şu anda çocuk çok hasta ve bir doktora ihtiyacı var. Maalesef ki bu defa doktor durduruldu. Şimdi bu hastalık nasıl kötü bir şekilde yayılacak varın siz düşünün.

Geçmişteki yol her ne kadar zorlu olsa da gelecek çok daha yürek burkucu görünüyor. Tahminlerimi güncelleyerek diyorum ki Erdoğan’ın asıl yıkımının dış politikada olması muhtemeldir. İç siyasette işe yarayan mücadeleciliği uluslararası ilişkilerde de uygularken kendi iyiliği için aşırı saldırganlaştığında muhtemelen kendi sonunu da getirmiş olacaktır. Ağır bir bedel ödedikten sonra Türkiye nihayet kendi megalomanından kurtulacaktır.