9 Nisan 2017 Pazar

J.NIXON: SADDAM’I SORGULAMAK VE SÖYLENTİLERİ GİDERMEK



SADDAM’I SORGULAMAK VE SÖYLENTİLERİ GİDERMEK

John Nixon (Liderler üzerine uzmanlaşan eski CIA yetkilisi (1998-2011); Saddam Hüseyin’in yakalanmasının ardından onu ilk sorgulayan CIA ajanı ve “Debriefing The President: The Interrogation of Saddam Hussein” kitabının yazarı)
The Cipher Brief, 3.3.2017

Tercüme: Zahide Tuba Kor

(…)
Saddam Hüseyin mesela kitle imha silahları veya işlediği iddia edilen suçlar konusundaki sorularınıza ne cevaplar verdi?
(…)
Kitle imha silahları gibi konularda genel olarak söyledikleri doğruydu. En önemli bilgilerden biri, 1988’de Halepçe’deki Kürtlere kimyasal silah kullanılmasıyla ilgili olan. Bu, onun onayıyla gerçekleşmemiş, emri o vermemiş. Kararı veren, savaş alanındaki generallermiş. Hatta bunu öğrendiğinde çok sinirlenmiş.
Dürüst olmam gerekirse bunu bana ilk söylediğinde ona inanmadım. Ta ki diğer tutukluların bazılarının ifadelerini inceleyene kadar. Onların söyledikleri de Saddam Hüseyin’in ifadelerini doğrular nitelikteydi.

(…)
Peki, Irak’ta kitle imha silahları bulunmadığını Washington’a kabul ettirmek ne ölçüde zorluydu?
Büyük bir hayal kırıklığı ve teslimiyetle, keşke bu gerçeği hiç bilmeseydik hissiyatıyla karşılandı. Öyle zannediyorum ki CIA görevlileri bunun kariyerlerine mâl olacağını hissettiler. Ve aslında bir ölçüde bu hislerinde de haklılardı.

(…)
Kitabınızda diyorsunuz ki Saddam Hüseyin, yönetimde günlük işlerin çoğunu çoktan yardımcılarına devretmiş ve bir roman yazmaktaydı. Bu doğru mu?
(…) Yakalandığında yazdığı 700 sayfalık bir müsvedde ve şiirler vardı. Hayatımda okuduğum en kötü yazılardı. (…)
CIA hep Saddam’ın manipülatörlerin üstadı olduğuna inanmıştı. Hep bizimle aşık atıp önümüzde olmaya çalışıyordu. Aslına bakarsanız, bizim Saddam’la ilgili bilgi kaynaklarımız kurumuştu ve doğruluğu son derece şüphe götürür raporlara bağlı haldeydik.
1980’lerin ve hatta 1990’ların Saddam’ı 2002’nin, 2003’ün Saddam’ı değildi. Artık yaşlanmıştı. Ülkesinin günlük işlerini çekip çevirmekle pek ilgilenmiyordu. Vaktini daha ziyade ikinci eşiyle ve yazı yazarak geçirmek istiyordu. Bu, Bush yönetiminin nükleer silah elde etmeye çalışan bir çılgın adam tasviriyle tamamen çelişiyordu.

(…)
Saddam Hüseyin, Amerikalılara nasihatlerde bulunmuş ve ABD’nin niçin Irak’ta başarısız olacağını anlatmış. Size ne tür nasihatler verdi?
Dedi ki “Size bir şey söylemek istiyorum. Burada başarısızlığa uğrayacaksınız. Irak’ta elde etmeye çalıştıklarınıza ulaşamayacaksınız.”
“Ama Saddam, sen burada karşımda oturup benimle konuşuyorsun. Rejimin artık yok. Ordun dağıldı ve artık Irak’ta Amerikan ordusu var. Biz nasıl olup da başarısızlığa uğrayacağız ki?” dediğimde cevabı şu oldu:
“Siz Iraklıların zihniyetini bilmiyorsunuz. Arap aklını hiç anlamadınız. Tarih bilmiyorsunuz. Dil bilmiyorsunuz. Bu yüzden başarısızlığınız mukadder.”
“Sana katılıyorum” diyerek onu cesaretlendirmek istemedim; ama içimden “Bu konuda haklısın” dedim kendi kendime. Zaten zaman içinde olayların gidişatı da onu haklı çıkardı.

Saddam’ın yargılanmasını ve idamını izlerken neler hissettiğinizi merak ediyorum.
Düzmece bir mahkemede yargılandı. Yargılamadan sonra öğrendiğimiz bazı şeyler beni hayal kırıklığına uğrattı. Zira Maliki yönetimi, Saddam’ın suçlu bulunup mahkûmiyet kararı verilmesi ve cezasının da idam olması için hâkimlere baskı yapmış.
Bunu az da olsa bekliyordum aslıda. Ama idamın infaz şekli beklemediğim bir şeydi.
Saddam’la konuşurken aklımın bir kenarında “bu süreç idamla sonlanacak” düşüncesi hep vardı. Saddam da aynı kanaatteydi. Bana dedi ki “Hayatıma son verileceğini biliyorum. Yaptıklarım konusunda son derece müsterihim”.
İdam edildiği takdirde belki de Irak halkının ülkelerinde hukuk devleti olduğunu görecekleri düşüncesindeydim. Sanıyordum ki yöneticilerin yargılanıp da yaptıklarından hesap sorulması iyi olacak, Irak’ın yeniden ayağa kalkmasını sağlayacak ve böylelikle “Saddam yönetiminin kurbanları” devri kapanacaktı.
Ama zannedersem Saddam’ın bu işin sonunun nereye varacağına dair değerlendirmeleri çok daha doğruydu. Bu süreç Iraklılara özgü yolla halledildi, yani eşkıya adaletiyle.

(…)


B.BEKDİL: TÜRKİYE, BİR SÜNNİ İRAN’A MI DÖNÜŞÜYOR?



TÜRKİYE, BİR SÜNNİ İRAN’A MI DÖNÜŞÜYOR?

Burak Bekdil (Ankara’da yaşayan gazeteci, Middle East Forum üyesi, Gatestone Institute ve Defense News için yazılar kaleme alıyor.)
Begin-Sedat Stratejik Araştırmalar Merkezi, Perspectives Paper No. 431, 22.3.2017

Tercüme: Zahide Tuba Kor

Teoride Sünni Türkiye ile Şii İran (…) yaklaşık 400 yıldır barış içinde olsa da, pratikte 1639’dan bu yana birbirlerinin bölgesel rakipleri, soğuk savaş hasımları, açık düşmanları ve birbirlerine yönelik birer güvenlik ve ideolojik tehdit. Bugünlerde ise sağduyusuz mezhepçi hasımlara dönüştüler.
(…)
Türkiye, hem İsrail’in hem de İran’ın nükleer kapasitesini bir tehdit olarak görüyor. Türkiye’nin saldırıya dönük gelişmiş askeri kapasiteye sahip olma hırsı aslında iki isteğinin bir yansıması: (i) bölgesel bir güç olmak, (ii) hızla değişen, yeniden şekillenen uzun düşmanlar listesine karşı caydırıcı bir güç inşa etmek.
(…)
Füze programı, sadece askeri teknoloji değil, aynı zamanda Türkiye’yi böyle bir girişime sevk eden siyasi mülahazalar bakımından da ilginç. (…)
(…)
Bu planların ilan edilmesi pek de akıllıca görünmüyor. (…) Türkiye gerçekçi olmayan yeni-Osmanlıcı hırslarıyla kudretli Osmanlı ordusunu yeniden canlandırmak istiyor, bu defa insan gücünü tamamlayıcı nitelikte sofistike teçhizatla... Peki ama füze üretimi gerçekten en iyi seçenek mi?
(…)
Türkiye acaba 2500 km menzil içindeki hangi ülkelerle önünde sonunda savaşa tutuşacağı düşüncesinde? 1000 km menzille yetinmeyip de 2500 km.ye genişletmek suretiyle bu menzil içindeki kimleri vurmak istiyor olabilir? Acaba gelecekteki savaşlarda beklenmedik durumlarla karşılaştığında biyolojik, kimyasal veya nükleer silahlar kullanma gibi bir planı da var mı?
Görünen o ki Türkiye, gerek yakındaki gerekse uzaktaki gerçek veya (çoğu) hayali düşmanlarınca kendisini tecrit ve tehdit altında hissettikçe hayatta kalmak (savunmacı hedef) ve saldırmak (saldırgan hedef) için mümkün olan azami askeri caydırıcılığa ihtiyaç duyuyor. Erdoğan Türkiye’sinin asıl istediği, füze elde etmekten çok daha fazlası.
Erdoğan’ın Batı’ya dönük sessiz savaşı, son dönemde dini akıl hocası olarak bilinen Hayrettin Karaman’ın, birçok Türk’ün düşündüğü ama açıkça dile getirmek istemediği şeyi 16 Mart’ta –cumhurbaşkanının hararetli savunucusu bir gazete olan– Yeni Şafak’taki köşesine taşımasıyla yeni ve çok daha saldırgan bir boyut kazandı. Karaman yazısında diyor ki “Bu silahları (yani kitle imha silahlarını) satın almak yerine kendimiz üretmeyi hiç zaman kaybetmeksizin düşünmeliyiz (…)” Bu da demek oluyor ki Batı bir düşman ve kitle imha silahları bu düşmanla savaşın bir aracı.
Osmanlı’nın Viyana’yı kuşatması 1683’te başarısızlığa uğramış olabilir. Ama görünen o ki yeni-Osmanlıcı Türkler bir kez daha Avrupa kapılarına dayanmaya kararlı, bu defa gökyüzünden. Veyahut en azından böyle bir hevesleri var.

Teknolojik ve siyasi engeller düşünüldüğünde hassas güdümlü uzun menzilli füzeler üretmek Türkiye için neredeyse imkânsız. Nükleer silah başlıkları ise katbekat imkân dışı. Türkiye’nin Batılı “dostları ve müttefikleri” için asıl problem, Ankara’nın füzeye ve nükleer kapasiteye erişimi riski değil, liderlerinin böyle bir hevesi açıkça veya gizlice beslemesini teşvik eden İslamcı ideolojileri.


A.KORYBKO: YENİ-OSMANLICILIĞIN FIRSAT VE MEYDAN OKUMALARI



YENİ-OSMANLICILIĞIN DETAYLI KÜRESEL PLANI: FIRSATLAR VE MEYDAN OKUMALAR – III. Bölüm

Andrew Korybko (Rus siyaset bilimci, gazeteci, yazar; Rusya Halkların Kardeşliği Üniversitesi Stratejik Araştırmalar ve Öngörüler Enstitüsü uzman konseyi üyesi)
Katehon, 3.3.2016

Tercüme: Zahide Tuba Kor

NOT: Rus Avrasyacıların internet sitesi Katehon'da yayınlanan aşağıda üçüncüsü yer alan üç bölümlük yazı dizisi, ciddi problemler ve yanlış bilgiler içermekle birlikte Rusya’da ve yurtdışında bir kesimin Türkiye’ye nasıl baktığını yansıtması bakımından tercüme edilme ihtiyacı hissedilmiştir.

Yeni-Osmanlıcılığın Afro-Avrasya planı önceki iki bölümde ifşa edilmişti; bu bölümde ise Türkiye’nin eli kulağındaki Büyük Güç yayılması ve stratejik planlarını etkileyebilecek muhtemel fırsatlar ve meydan okumalar incelenecek. (…)

Fırsatlar
*Suriye’nin “Federalleşmesi”: Eğer ki Suriye Arap Cumhuriyeti kimlik temelli yarı bağımsız devletçiklere bölünürse bu, Yeni-Osmanlıcı Türkiye’nin kendi muhtemel federal idari-siyasi kurumlarını “Suriye Kürdistanı”nı ve “Sünnistan”ı da içine alacak şekilde genişletmesini çok daha fazla kolaylaştıracaktır; tabii ki ilkinin KDP’ye benzer Türkiye yanlısı bir liderle/partiyle yönetilmesi ve ikincisinin Irak’taki mezhepdaşlarıyla sınır aşan bir siyasi bağlantı kurmayı veyahut Ürdün’ün kapısına dayanacak kadar genişlemeyi başarması halinde. 
*Kıbrıs’ın “Federalleşmesi”: Türkiye, Kuzey Kıbrıslılara birleşik yapının ekonomisi üzerinde nüfuz sağlayacak bir devletçik sunacak şekilde Ada’nın federal bir düzenlemeyle yeniden birleşmesi için çaba sarf ediyor; bunun gerçekleşmesi, Ankara’nın Doğu Akdeniz Boru Hattından bir pay kapmak için nüfuzunu fiilen bir koz olarak kullanmasına imkân verecektir. Eğer ki Türkiye, ister Kuzey Kıbrıs üzerinden isterse bir başka şekilde, bu projenin bir tarafı olabilirse bütün bölgede, hatta Yunanistan ve Güney/Güneydoğu Avrupa’da dahi nüfuzunu inanılmaz şekilde genişletebilecektir.
* Üçlü: Rusya-Türkiye-İran arasındaki üçlü stratejik koordinasyon, bu bağlamda Ankara için avantajlı; zira böylece Tahran’la istikrarlı ilişkilerini koruyor ve İran-Türkiye boru hattının günün birinde devreye girme şansını arttırıyor. Bu boru hattının hayata geçirilmesi oldukça uzak bir ihtimal olsa da, Türkmen gazına İran üzerinden erişim imkânı ve ardından bu gazın TANAP ve/ya Nabucco üzerinden AB’ye ihracı bakımından bu güzergâhın muhafazası Türkiye için önem taşıyor.

Meydan okumalar
* Suriye direnişi: Eğer ki vatanseverler, Suriye üzerindeki terör savaşına direnmeye devam ederlerse ve ülkelerinin tehlikeli bir şekilde fiilen “federalleşmesi”ne karşı direnirlerse (ister kasten isterse çatışma çözümü sürecinin kasıtsız sonucu olarak), bu durum “Suriye Kürdistanı” ve “Sünnistan”ın dirilen ve federasyona dönüşen Hilafet tarafından yutulma ihtimalini iyice azaltarak Türkiye’nin Yeni-Osmanlıcı planlarının önüne taş koyacaktır. Böylelikle Katar-Türkiye boru hattı inşasında tek ümit, Irak olacak ve hat “Irak Kürdistanı” ile onun “Sünnistan” versiyonundan transit geçecektir; ancak Türk-İran ilişkileri limonileştiği takdirde bu proje İran yanlısı Şii güçler tarafından bozulabilecektir.
* Üçlü’nün dağılması: Amerikalı ve “İsrailli” müttefikleri Türkiye’ye İran’a desteğini kesmesi için baskı yapıyor ve Rusya’yı Ankara ile Tahran arasında bir tercihte bulunmaya zorluyor; böyle bir ikilemde Moskova’nın genel anlamda Tahran’la olumlu ilişkilerini bir derece kadar korurken Suriye konusunda Ankara’nın yanında durmasını bekliyor. Bu yöndeki herhangi bir ciddi adım, İran-Türkiye boru hattının TANAP ve/ya Nabucco’yu besleme ihtimalini ortadan kaldıracaktır; öte yandan Ankara, PKK isyanını tamamen bastırmanın uzunca bir süre alacağına inanırsa bunun “kabul edilebilir bir fedakârlık” olacağını da düşünebilir.
Eğer bunu telafi etmek maksadıyla, ABD’nin ve “İsrail”in Lefkoşa’yı Kıbrıs’ın federalleşmesini kabul etmeye zorlama sözü vererek, fiilen Türkiye’nin Doğu Akdeniz Boru Hattına dahil olmasını sağlamak için Ankara-Washington-Tel Aviv arasında bir anlaşma yapılırsa zaten bu yöne doğru kanalize edilebilir.
* “Sünni İç/Soğuk Savaşı”: Yaklaşık altı ay evvel kaleme aldığım bir araştırmamda [http://katehon.com/article/mideast-greater-eurasia-scenarios] Türkiye ve Suudi Arabistan’ın Ortadoğu ve Kuzey Afrika bölgesinde rakip haline gelebileceği senaryosuna değinmiştim; her ne kadar Erdoğan’ın Körfez ülkelerine son ziyaretinin ve Türkiye-İran ilişkilerindeki olumsuz gidişatın ardından bugünlerde bu ihtimal çok daha düşük görünse de.
İki ülke arasında –muhtemelen Ankara’nın İhvan’ı himayesiyle ve Katar’ın da bu ortak vekil gücü Riyad’a karşı yıkıcı bir şekilde kullanmasıyla bağlantılı olarak– stratejik bir ikilemin gelişmesi halinde, iki Büyük Güç dostane olmayan bir rekabete tutuşabilirler, hem de Suudilerin Vehhabi cihatçıları Türkiye’ye karşı göndermeye kalkışabileceği şekilde.
* Dağlık Karabağ’ın yeniden patlaması: Gelecekte Ermenistan’ın başkenti Erivan’da Ermeni milliyetçilerinin Yevromeydan’a benzer şekilde [Z.T.K. yani Ukrayna’da 2013 sonunda başlayan gösteri dalgasını kastediyor] iktidarı ele geçirmesiyle muhtemel bir uzatmalı savaşın Dağlık-Karabağ’da patlak vermesi, bir Rus-Türk krizini tetikleyebilir; zira Rusya’nın Ermenistan’la, Türkiye’nin de Azerbaycan’la ortak güvenlik taahhütleri sözkonusu. Dahası Ermeniler, tamirinin dahi çok uzun bir vakit alacağı şekilde Bakü-Tiflis-Ceyhan Boru Hattını tahrip edebilirler ki bu, Türkiye’nin enerji kavşağı bir süper güç olmaya çabaladığı Yeni-Osmanlıcı ihtiraslarını tamamen baltalayacaktır.
* Anayasa değişikliğinin başarısızlığa uğraması: Bu bölümde sunulan büyük senaryolar arasında gözden kaçsa da, Türk halkının Erdoğan’ın önerdiği güçlü cumhurbaşkanlığı sistemini içeren anayasa değişikliklerini reddetmesi halinde bu, içerideki Yeni-Osmanlıcılığın bir anda önünü kesecek ve hükümeti bunu gerçekleştirmek için başka yollar bulma mücadelesine sokacaktır. Her ne kadar pek muhtemel görünmese de bu ihtimal tamamen göz ardı da edilemez.
* Darbe ve iç savaş: Eğer ki ABD imkânsız sanılanı başarıp da Erdoğan’a karşı bir darbe yaparsa Türkiye muhtemelen İslamcılarla laikler arasında bir iç savaşa sürüklenecek ve bu durumda tüm Yeni-Osmanlıcı proje bir anda çökecektir. Erdoğan destekçilerinin, geçtiğimiz 15 yılda kaydedildiğini düşündükleri ilerlemeleri bir darbe hükümetinin tutup da geriye çevirmesine izin vereceği beklenmemeli; yaşanacak çatışma sonunda Türk toplumunu her düzeyde kökten dönüştürecektir.
Benzer şekilde eğer ki PKK isyanı daha da yoğunlaşır ve vahşice kontrolden çıkarsa bu, hem gelecekte İran-Türkiye boru hattının inşasını engelleyecek hem de hiç hayal dahi edilemeyecek tehlikeli yansımalarıyla ülkenin her yerinde istikrarsızlaştırıcı şoklar yaratacak, böylelikle devletin altını daha da oyacak ve muhtemelen yukarıda bahsettiğim iç savaş senaryosuna katkıda bulunacaktır.
* Somali misyonunun amacından sapması: Büyük planda pek de önemli bir faktör olmamakla birlikte, Türkiye Somali’deki üssünün farklı terör örgütlerinin hedefi haline gelmesinden kaçınması lazım; zira bu, Ankara’yı ülkede on yıllar sürece bir bataklığa saplayabilir.
Ancak Türkiye’nin müttefiki Katar’ın eş-Şebab örgütü üzerinde güçlü bir nüfuzu olduğu haberleri dikkate alındığında, bu pek de muhtemel görünmüyor – tek istisna IŞİD’in Somali’nin bir kısmını kontrolü altına alıp saldırılar düzenlemesi.
Bu durumda Türkiye ve onun Somalili ev sahipleri, IŞİD karşıtı “iyi” eş-Şebab ile terör yanlısı “kötü”leri arasında bir ayrım yapmak zorunda kendilerini hissedecekler ve açıkça, Ceyşu’l-İslam ve Taliban’a karşı Suriye ve Afganistan’daki popüler eğilimi tekrarlayacaklardır.
* Yunan-Türk savaşı: İkili ilişkilerde gerginliklerin savaşa varacak derecede tırmanması halinde her iki taraf da TANAP projesini ilerletmekle ilgilenmeyecektir. Eğer ki Türkiye, o vakte kadar Kıbrıs’ın federal bir devlete dönüşmesiyle Doğu Akdeniz Boru Hattı üzerinde bir nüfuz hala daha kuramamış olursa, Yunanistan bunun gerçekleşmesini engellemek için kinci bir şekilde elinden gelen her şeyi yapacaktır.

Farklı bir ihtimal de TANAP’ın güzergâhının gelecekte Nabucco boru hattı üzerinden yeniden belirlenmesi ki bunun da inşası her halükarda yıllar alacaktır. Ancak Sofya’nın, Atina’yla Ortodoks dayanışması üzerinden aynı safta durması ve/ya Balkan/Türk Akımı’nı zayıflatabilecek herhangi bir projeye karşı çıkacak derecede Rus nüfuzu altına girmesi halinde bu da gerçekleşemeyebilir.

A.KORYBKO: YENİ-OSMANLICILIĞIN ENERJİ VE ORDU PLANI



YENİ-OSMANLICILIĞIN DETAYLI KÜRESEL PLANI: ENERJİ VE ORDU – II. Bölüm

Andrew Korybko (Rus siyaset bilimci, gazeteci, yazar; Rusya Halkların Kardeşliği Üniversitesi Stratejik Araştırmalar ve Öngörüler Enstitüsü uzman konseyi üyesi)
Katehon, 2.3.2016

Tercüme: Zahide Tuba Kor

NOT: Rus Avrasyacıların internet sitesi Katehon'da yayınlanan aşağıda ikincisi yer alan üç bölümlük yazı dizisi, ciddi problemler ve yanlış bilgiler içermekle birlikte Rusya’da ve yurtdışında bir kesimin Türkiye’ye nasıl baktığını yansıtması bakımından tercüme edilme ihtiyacı hissedilmiştir.

Enerji Zorunlulukları
Kavram
Erdoğan yönetimi altında Türkiye, dış politikasında azami esnekliğe ulaşmak için çabalıyor; ancak eğer ki güvenilir enerji kaynaklarını ve güvenli enerji erişimini sağlayamazsa bunu yapması imkânsız. Aslına bakarsanız Türkiye, Rusya’yla enerji bağlantısı sayesinde zaten buna sahip ve dolayısıyla böyle bir arayışa girmesine gerek dahi yok. Ancak Yeni-Osmanlıcıların istediği şey, günün birinde Rusya’dan enerji tedarikini o denli çeşitlendirmek ki Moskova’nın Ankara’yla enerji irtibatı tamamen siyasallıktan arınsın ve de facto Halifeyi etkilemekten tamamen aciz kalsın. Stratejik egemenliği tamamen tesis etme dürtüsü hâlihazırda Çin’in yaptığına çok benziyor. Çin, tek bir enerji üreticisine bağımlılıktan kaçınmak için dünyanın her yerinde birçok enerji tedarikçisiyle iş tutuyor. Mesela Çin Halk Cumhuriyeti ana enerji ortakları olarak Rusya, Türkmenistan, İran, Suudi Arabistan ve Angola’yı görüyor. Türkiye’yi de enerji kaynaklarını çeşitlendirici benzer bir adım atmaktan alıkoyacak hiçbir engel yok

Rus Projesi
Mevcut Mavi Akım ile gelecekte inşa edilecek Balkan/Türk Akımı projelerinin de gösterdiği üzere Türkiye, Rusya’dan güvenilir ve güvenli enerji tedarikinde gayet rahat ve Rus arzına bağımlılıktan kaçınmak için herhangi bir çeşitlendirmeye gitmesi ille de Moskova’ya yönelik hasmane bir davranış olarak görülmemeli. Türkiye’nin, tıpkı Rusya kadar, jeostratejik nedenlerle Balkan/Türk Akımı’na ihtiyacı var. Zira bu proje, son derece acil/yakıcı üç Balkan meselesinin –yani Bosna, Kosova ve Makedonya– çözümünde Moskova-Ankara işbirliği için yapısal bir platform yaratıyor. Bu potansiyel (uzatmalı) çatışmaların her biri; Balkan jeopolitiğinin tabiatı, demografik yapı ve Rusya, Türkiye ve Almanya gibi geleneksel Büyük Güçlerin nüfuzu, üstelik bir de Eski Soğuk Savaş’ın sona ermesinden bu yana bölgede rol çalmaya başlayan ABD’nin müdahaleci rolü nedeniyle stratejik olarak birbiriyle büyük ölçüde bağlantılı. Türk-Alman ilişkilerinin bozulması, Rusya’ya, Balkanlarda Ankara’nın ortağı olarak Berlin’in yerine geçme fırsatı sunuyor ve Balkan/Türk ortak projesinin uygulanabilirliğini de tehlikeye atan, az evvel bahsettiğim üç gerilim noktasında problemlerin çözülmeye çalışılacağı yeni bir işbirliğine dayalı ilişki biçimini müjdeliyor.
Kısaca, Türkiye’nin Balkan/Türk Akımı’nda mutabık kalma nedeni, sadece kendisinin enerjiye güvenli erişimini sağlamak değil, aynı zamanda Rusya’yla stratejik ortaklığını derinleştirmek ve böylelikle Balkanlarda işbirliği yönünde bu ortaklığı ilerletmek.
Bu yüzden sözkonusu proje, Erdoğan ve ardından yerine her kim geçerse geçsin, önemli olmayı sürdürecektir. Zira Türkiye’nin enerji ihtiyacını karşılama gibi bir pragmatik amacın ötesine geçerek, aynı zamanda –ille de Rusya’nın bölgesel menfaatlerine engel olmaya kalkmadan– Yeni-Osmanlıcılığın hem yumuşak hem de siyasi gücünü artırma imkanı sunmaktadır. Dolayısıyla Yeni-Osmanlıcı devlet, Rusya’ya bağımlı kalmak yerine enerji ortaklarını çeşitlendirmeyi ve Moskova’nın elindeki Türkiye’ye karşı kozu azaltmayı başarsa dahi, Balkan/Türk Akımı etkili olmayı sürdürecektir. Ancak şunu da önceden bir uyarı olarak yapılmak gerekir ki Türkiye’nin enerji çeşitlendirmesi yoluyla azami esneklik kazanma çabası, Ankara’yı Rusya’nın hilafına Balkanlar’da ve Ortadoğu’da jeostratejik pozisyonlar alma konusunda cesaretlendirerek geri tepebilir de.

Türkiye’nin Yakın Çevresi

Türkiye’nin “Yakın Çevre”si, diğer bir deyişle sınırlarına yakın mesafedeki ülkeler, Rus kaynaklarına bağımlılığı azaltmakta Ankara’ya ideal bir çözüm sunuyor ve zaten hükümet de bu fırsatları büyük ölçüde değerlendirmeye çalışıyor. Aşağıdaki harita, bir şekilde Türkiye’yi içine alan mevcut ve muhtemel boru hatlarını gösteriyor (…)
(…)
Bakü-Tiflis-Ceyhan Boru Hattı: (…)
TANAP/TAP: (…)
Kerkük-Ceyhan: (…)
Nabucco: (…)
İran-Türkiye: (…)
Türkmenistan bağlantısı (…)
Katar-Türkiye: Bu güzergâh Suriye Savaşı’nın ardındaki nedenlerden biri; zira Cumhurbaşkanı Esed bu hattı kabul etmeyip İran-Irak-Suriye Dostluk Boru Hattını tercih etmişti. Çatışma çözümü çerçevesinde aşamalı bir rejim değişikliğiyle görevden alınması veyahut Suriye’nin içeride federal bölgelere bölünmesi halinde bu projenin yeniden canlanması ve “Sünnistan” üzerinden inşa edilme ihtimali son derece yüksek. Muhtemel bir İran-Türkiye boru hattı gibi, bu da en sonunda TANAP’a ve oradan da Nabucco’ya bağlanarak Avrupa’ya akacaktır.
Arap Doğalgaz Boru Hattı: Fazla bilinmemekle birlikte Mısır-Ürdün-Suriye’yi bir araya getirmesi ve daha sonra Türkiye’yi de içine katacak şekilde genişlemesi muhtemel bir boru hattı olup Suriye’deki savaş ve Kahire’nin Ankara’yla İhvan üzerinden yaşadığı problemler yüzünden şimdilik hayata geçirilmesi imkânsız. Eğer ki Suriye Cumhurbaşkanı Esed görevi bırakırsa ve Mısır’la Türkiye uzlaşırsa bu proje uygulanması mümkün hale gelebilir ve hem Türkiye’nin enerji tedarikine katkıda bulunabilir hem de Nabucco projesini besleyebilir.
Doğu Akdeniz: (…)
Trans-Adriyatik: (…)

Türkiye’nin Uzağındakiler
Türkiye’nin Yakın Çevresindekiler dışında tartışılması gereken üç muhtemel tedarikçi daha var: Libya, Tanzanya ve Mozambik.
Libya: Bu Kuzey Afrika ülkesi, Kaddafi’nin devrilip öldürülmesinin akabinde Türkiye yanlısı İhvan “isyancılar”ının güçlerini pekiştirmede başarısız olmasının ardından yoğun bir iç savaşa girdi. Ankara’nın “Arap Baharı” sonrası Libya’da başat pozisyonu elde etme umudunu diriltmesi artık ümitsiz vaka gibi duruyor, her ne kadar çeşitli milis gruplarına düşük düzeyde desteğini sürdürmek suretiyle hala daha bunun için çaba sarf ettiğine dair haberler gelse de. Kaddafi sonrasının Libya’sında Ankara bazı stratejik kayıplarını kurtarsa dahi bundan böyle hedefi, herhangi bir çeşit boru hattı inşa etmekten ziyade kendi şirketleri üzerinden Libya’nın Avrupa’ya enerji ihracatının bir kısmını kontrol etmek olacaktır. Ancak Batı ve Rus şirketleri ülke istikrara kavuşur kavuşmaz kendi iş planlarını hazırlayarak boşluğu doldurmak için birbirleriyle yarıştığından bu ihtimal gittikçe daha da imkânsız görünüyor.
Tanzanya ve Mozambik: Bu iki doğalgaz zengini ülke, enerji piyasasında henüz büyük küresel oyuncular olmasalar da offshore rezervleri o kadar muazzam ki gelecekte bu imrenilecek konuma ulaşmaları mümkün. Tıpkı Libya’da olduğu gibi Türkiye, ne Tanzanya’dan ne de Mozambik’ten kendi sahillerine bir boru hattı inşa etme arzusunda (zaten böyle bir hat da iktisaden uygun değil); ama istediği, sadece önümüzdeki on yılda buradan ihraç edilmesi beklenen enerjiye güvenli bir şekilde erişmek. İşte bu ileriye dönük plan, Erdoğan’ın ocak ayında bu iki ülkeyi ziyaret etme nedenlerinden biri ve üç ülke arasında ilişkilerin gelecekte gelişmesi bekleniyor. Diğer Büyük Güçlerin de bu kaynaklardan istifade etmek için yarıştıklarını dikkate alarak, Türkiye’nin devreye ilk giren olmaya çalışması ve Tanzanya’nın Müslüman çoğunluklu nüfusu ile Mozambik’in azınlıktaki Müslüman kesimini cezbetmek için muhtemelen “halife kartı”nı oynaması akıllıca bir hareket olacaktır.

Askeri Manevra
(…) bu kısımda Türkiye’nin enerji menfaatleri listesi üzerinden gidilerek mevcut, devam eden ve gelecekteki her bir projede Türk ordusunun oynadığı rolün etkisinin altı çizilecektir. (…) Türk ordusunun müdahalelerinin, nasıl da Erdoğan’ın ülkesini stratejik bir süper güç konumuna getirmeye odaklı, büyük Yeni-Osmanlıcı hedeflerini başarmaya programlandığı açıklanacaktır.
Mavi Akım ve Balkan/Türk Akımı: Türkiye her iki projeyi de güvence altına almak için askeri araçları kullanmaya gerek duymadı. Ancak Suriye’de Rus-Türk askeri işbirliği ve Astana’da yürütülen konuyla ilgili çatışma çözümü diplomasisi, Moskova-Ankara ikili ilişkilerini güçlendirdi ve her iki boru hattında uzlaşmanın ardındaki geniş stratejik aklı teyit etti.
Bakü-Tiflis-Ceyhan Boru Hattı: Türkiye’nin Azerbaycan’la kardeşlik ilişkisi sözkonusu; (…) rakibi Ermenistan’ı kuşatmakta ve bağımsızlığından bu yana hep Bakü’ye askeri teçhizatlar ve danışmanlar yollamakta. Yine Ankara, Gürcistan’ın NATO üyeliğinin güçlü bir destekçisi; bu politikayla güttüğü amaç, Rusya’yı rahatsız etmek değil, Türkiye’nin Kafkaslardaki nüfuzunu arttırmak ve enerji ilişkisini askeri ilişkiyle eşleştirerek sınır ötesinde bölgesel bir nüfuz alanını yeniden inşa etmek.
TANAP/TAP: Hâlihazırda Arnavutluk-Türkiye ilişkileri çok iyi olsa da Yunanistan-Türkiye ilişkileri berbat. Daha evvel de hiç yakın olmamış Tiran-Atina ilişkileri, –farklı nedenlerle de olsa– şu sıralar giderek kötüleşmekte. Ama her ikisinin de temel nedeni toprak ihtilafları. Ancak Yunanistan, hemen her ciddi uzmanın da kabul ettiği gibi, şu sıralar egemen ve bağımsız bir devlet gibi hareket etmiyor. Bu yüzden Atina’nın AB’li amirleri, kendi topraklarına akması beklenen “Güney Koridoru” projelerinin geleceğini tehlikeye atmamak adına, her iki Yeni-Osmanlıcı komşusuyla da [Z.T.K. Türkiye ve Arnavutluk’u kastediyor] ilişkilerini nispeten iyi tutması için Yunanistan’a baskı yapabilir.
Kerkük-Ceyhan: Türkiye’nin Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi lideri Mesud Barzani’yle ilişkileri çok sıkı (…). İki aktör arasındaki ilişkiler o denli önemli ki Barzani, Kuzey Irak’ın kendi kontrolü altındaki bölgelerine peşmergeyi eğitmesi ve IŞİD’in gelecekte kuzeye doğru herhangi bir saldırısına karşı topraklarını koruması için Türk askeri birliklerini “davet etti”. Bu, daha evvel Aralık 2015’te büyük bir diplomatik olayın kıvılcımını ateşlemişti. Ancak bu gelişme, Ankara-Bağdat ilişkilerinde geçmişte yol açtığı problemler dikkate alındığında, zannedilenin aksine Erbil-Ankara ilişkilerinin ne denli yakın olduğunu ironik biçimde teşhir ediyor.
Bu gelişme, Yeni-Osmanlıcılığın oynadığı boru hattı siyasetiyle bağlantılı olduğundan, Türkiye’nin Kerkük-Ceyhan güzergahını korumak için askeri birlik yollamaya istekliği olduğunun ve Barzani ile partisi KDP yönetimde kaldığı ve bölgenin doğal kaynakları Türkiye üzerinden küresel piyasalara akmaya devam ettiği müddetçe Kuzey Irak’ta “Kürt bağımsızlığı”na olumlu bakabileceğinin –veyahut en azından tamamen karşı çıkmayacağının– bir ispatı.
Nabucco: Türkiye teklif edilen bu proje için şimdiye kadar ordusunu kullanmadı, çünkü buna gerek duymuyor. Ama bu demek değil ki Türkiye’nin başka yerlerdeki askeri konuşlanmaları bu boru hattı projesiyle bağlantılı olmasın. Zira Ankara’nın Irak’ın kuzeyi ve Türkiye’nin güneydoğusundaki adımları, bu güzergâhları gelecekteki kullanımlar için güvence altına alma ve böylelikle günün birinde Nabucco’ya bağlama çabasıyla doğrudan ilintili.
İran-Türkiye: Az evvel belirttiğim gibi, Türk ordusunun ülkenin güneydoğusundaki (“Türkiye Kürdistanı”) askeri operasyonları, kısmen, Nabucco üzerinden Avrupa’yı besleyebilecek muhtemel bir İran-Türkiye boru hattını kolaylaştırma niyetiyle PKK terör isyanını yok etme anlamı taşıyor. Ancak şunu da belirtmek gerekir ki geleneksel Türk-İran güvensizliğinin yeniden nüksettiği ve ABD-İran gerginliğinin yükseldiği bir ortamda bu boru hattının gelecekte inşa edilme ihtimali çok düşük görünüyor. Ve yine Türkiye’nin güneydoğudaki askeri hareketleri, çok büyük ölçüde milli birliğini sağlama ve ileride Yeni-Osmanlıcılığın idari-siyasi yayılmasını sağlayacak muhtemel bir federal çözümü teşvik etme amaçlı.
Türkmenistan bağlantısı: Bu projenin hayata geçme şansını arttırmak için Türkiye’nin askeri bakımdan yapacağı hiçbir şey yok. Ancak Azerbaycan’la ittifakı ve ülkesinin güneydoğusunda PKK karşıtı çabaları, eğer boru hattı olur da inşa edilirse, hattın güvence altına alınmasına yardımcı olacaktır.
Katar-Türkiye: Cumhurbaşkanı Esed’in bu projeye dâhil olmayı reddetmesi, muhtemelen Suriye savaşını başlatan temel sebeplerden biri. Bu nedenle Türkiye, Esed’i devirmek için bu denli fazla zaman, enerji ve kaynak sarf etti. Ve yine bu, Türkiye’nin ister doğrudan silah vererek isterse toprakları üzerinden transit geçişi görmezden gelerek niçin aktif ve pasif biçimde bu savaş katılan terör gruplarına yardım ettiğini de açıklıyor.
Fırat Kalkanı Operasyonu’nun dile getirilmeyen hedeflerinden biri, kuzeyde Türkiye yanlısı bir nüfuz alanı oluşturmak ve belki de sonunda (eğer ki Türkiye yanlısı KDP benzeri bir parti başarılı bir şekilde bölgeye yerleştirilirse) tüm “Suriye Kürdistanı”nı ve “Sünnistan”ın güney çöl bölgelerini (hatta belki de Irak’ın batısını da) içine katacak şekilde bu alanı genişletebilmektir. Dahası geçen sene Türkiye, iki ülke arasındaki İhvan bağını derinleştirmeye ve Katar doğal kaynaklarının Türkiye’ye akacağı deniz güzergâhının bir kısmını gözetlemeye hizmet eden bir askeri üssü Katar’da açtı (…)
Arap Doğalgaz Boru Hattı: Bu hattın kaderi, Cumhurbaşkanı Esed’in görevden indirilip indirilmemesiyle ve Kahire ile Ankara’nın yakınlaşıp yakınlaşmamasıyla doğrudan bağlantılı. (…)
Doğu Akdeniz: Bu, gelecekteki en iddialı enerji projelerinden biri. Türkiye’nin 2010 Mavi Marmara olayından sonra “İsrail”le açıkça uzlaşmaya karar verme nedeni de muhtemelen bu. Türkiye’nin bu inisiyatifte doğrudan herhangi bir payı yok; ama uydu “devleti” Kuzey Kıbrıs üzerinden sürece dahil olma şansı var, özellikle de bu yapı Kıbrıs’ın kalan kısmıyla federal bir anlaşmaya varırsa.
Anlaşmanın karşılığında, Türkiye’ye de bu projeden kâr elde edebileceği bir kanal açacak. Ama daha da önemlisi, (Kıbrıs çatışmasına federal bir çözüm ve Kuzey kesimin birleşik Kıbrıs’ın ekonomi politikalarında etkinlik kazanması üzerinden) hayati olan transit geçişin stratejik denetçisi konumuna yükselecek Türkiye’nin nüfuzunu tahmin edilenden çok daha üst seviyelere ulaştıracaktır. Böylelikle Ankara, Atina üzerinde bir başka tür koz elde ederek gelecekte TANAP projesinin tamamlanmasını ve belki de Ege Adaları ihtilafında Yunan tarafının tavizler vermesini sağlayacaktır.
Libya: Türkiye, Kaddafi’nin devrilip öldürülmesinden sonra elde ettiğini düşündüğü kazanımların neredeyse tamamını Libya’nın çok taraflı bir iç savaşa sürüklenmesiyle birlikte kaybetti ve Ankara şimdiye kadar bunun küçük bir parçasını dahi geri alabilmiş değil, her ne kadar bazı silahlı gruplara (Yeni-Osmanlıcı vekil güçlere) yardım ettiğine dair haberler ortalıkta gezse de. (…)
ABD’nin Türkiye yanlısı uydu devletlerden bölge-ötesi bir İhvan rejimleri silsilesi oluşturma ümitleri, Suriye halkının teslim olmayı reddetmesi ve Libya’nın iç savaşa sürüklenmesiyle acı bir şekilde başarısızlığa uğradı. 2013 Mısır darbesi bu jeopolitik projenin en azında şimdilik nihai sonu oldu; her ne kadar hasta ve yaşlı Cumhurbaşkanı Bouteflika hayatını kaybedip de Cezayir’de ikinci bir İslami iç savaş patlak verdiği takdirde gecikmeli bir teşvik görmesi mümkün olsa da.
Ancak böyle bir durumda dahi Libya’nın Avrupa’ya yakınlığı ve kontrolsüz bir göç dalgasının kuvvetle muhtemel olması, kaosu engellemek için Batılı Büyük Güçlerin (Fransa öncülüğünde) hızlı bir müdahale yapabileceğine işaret ediyor ki süreç, muhtemelen Yeni-Osmanlıcı Türk stratejik menfaatleri aleyhine işleyecektir. Buna bağlı olarak, Libya İç Savaşı’nın çözülmesi, muhtemelen Türkiye’nin lehine olmayacaktır; zira Batılı ve hatta Rus şirketler, Libya’nın enerji ihracatı üzerinde nüfuz kazanmaya ve Türkiye’yi denklemden çıkarmaya hazırlar.
Tanzanya ve Mozambik: Türkiye’nin Yeni-Osmanlıcı küresel projesine taş koyan Kuzey Afrika’daki engeller Afrika’nın güneyinde mevcut değil ve işte bu yüzden dünyanın bu bölgesi, Ankara için güvenli enerji erişimi bağlamında son derece umut verici. Erdoğan ve ekibi çoktan bunun farkına varmış görünüyor ve belki de bu yüzden Türkiye Somali’nin başkenti Mogadişu’da bir askeri üs kuruyor. Basında geçtiği şekliyle, bu öyle sadece eş-Şebab’la mücadele için değil, aynı zamanda Türkiye’nin Tanzanya ve Mozambik’in büyük enerji müşterisi olarak, Rus kaynaklarına olan bağımlılığını azaltma arayışı çerçevesinde çok daha fazla önem kazanacak kuzey-güney deniz güzergâhı boyunca bir nüfuz kurma amacına da matuf. 

Daha geniş bir ölçekte Sahra Altı Afrika, Türkiye için devasa bir pazar ve tarım potansiyeline sahip; Ankara’nın geçtiğimiz yıllarda kıtanın her yerinde daha fazla büyükelçilik ve konsolosluk açma yönündeki diplomatik atağı ve onlarca yeni şehre başlattığı uçak seferleri, gelecekte bunlardan kazanç elde etme şansını artırıyor. Ayrıca ortada bir de dünya Müslümanlarının yaklaşık dörtte birinin Afrika’da yaşadığı gerçeği var ve bunlar kıta nüfusunun neredeyse yarısını oluşturuyor. Aynı inancı paylaşan bazılarının gözünde, yumuşak güç imajını artırarak Türkiye’nin Yeni-Osmanlıcı söylemini besliyor. Daha da ileri götürerek, Türkiye’nin Somali’ye askeri ve Tanzanya ile Mozambik’e stratejik akını, Büyük Gücün kıtanın derinliklerine yayılmasında bir sıçrama tahtası işlevi de görebilir.

A.KORYBKO: YENİ-OSMANLICILIĞIN KÜRESEL PLANI: YUMUŞAK GÜÇ



YENİ-OSMANLICILIĞIN DETAYLI KÜRESEL PLANI: YUMUŞAK GÜÇ – I. Bölüm
Andrew Korybko (Rus siyaset bilimci, gazeteci, yazar; Rusya Halkların Kardeşliği Üniversitesi Stratejik Araştırmalar ve Öngörüler Enstitüsü uzman konseyi üyesi)
Katehon, 1.3.2016

Tercüme: Zahide Tuba Kor

NOT: Rus Avrasyacıların internet sitesi Katehon'da yayınlanan aşağıda ilki yer alan üç bölümlük yazı dizisi, ciddi problemler ve yanlış bilgiler içermekle birlikte Rusya’da ve yurtdışında bir kesimin Türkiye’ye nasıl baktığını yansıtması bakımından tercüme edilme ihtiyacı hissedilmiştir.

Kısmen ana hatlarını eski Dışişleri Bakanı ve Başbakan Ahmet Davutoğlu’nun çizdiği stratejik hesaplarla şekillenen ve mevcut haline Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın öncü karizmasıyla ulaşan Türkiye’nin eski Osmanlı coğrafyasının dört bir yanında Büyük Güç statüsünü yeniden kazanma çabası bir sır değil. Yıllardır Türkiye dışındaki yorumcuların ifade edegeldiği “Yeni-Osmanlıcılık”, aslında 21. yüzyılın en yıkıcı ideolojilerinden biri olduğunu ispatlamış durumda. Destekçiler, Türkiye’nin –gerek fiilen dinden etkilenmiş yönetim biçimi gerekse Büyük Güç statüsü bağlamında– bu iddialı Osmanlı köklerine geri dönme vizyonunu yere göğe sığdıramazken; aleyhte olanlar ise Suriye’de doğrudan yol açtığı ölümü ve tahribatı kanıt göstererek Yeni-Osmanlıcılığın faydadan ziyade zararlarla neticelendiğine işaret ediyorlar.
(…) Yeni-Osmanlıcılık, günümüz Türkiye’sinin iç ve dış politikasının ardındaki muharrik ideoloji olup, iyi veya kötü, Ortadoğu’nun geleceğini şekillendirecek en etkili güçlerden biri. İşte bu yüzden bu büyük stratejinin doğasını anlamak, önümüzdeki yıllarda kaydedeceği gelişimi isabetli bir şekilde öngörebilmek için kesinlikle önem arz ediyor (…)
Üç bölümlük yazı dizimizin birincisinde iddiamız şu: Yeni-Osmanlıcılık, Osmanlı geçmişinin yumuşak güç nostaljisine dayanıyor ve –her ne kadar günümüz postmodern/post-Batılı gerçeğine adapte edilerek siyasi-idari açıdan birtakım değişikliklere uğrasa da– önünde sonunda dünyanın en büyük hilafetine dönüşecek yapıyı inşa etmede Türkiye’nin merkezi rolüne vurgu yapıyor. Osmanlı Hilafetini fiilen yeniden kurma arayışı içinde Türkiye, günün sonunda dış nüfuzunu genişletip sürdürmeye daha uygun hale getirmek için kendi iç idari yapısını değiştiriyor. Bununla bağlantılı olarak, Ortadoğu ve Kuzey Afrika’da toplumların her seviyesine el altından sirayet etmiş durumdaki ulusötesi Müslüman Kardeşler ağı, Yeni-Osmanlıcılığın öncü “devrimci” gücü olarak hareket ediyor. Ancak Müslüman Kardeşler’in son senelerde kaydettiği gerilemeler dikkate alındığında sözkonusu ağ, Türkiye’nin bu geniş coğrafyadaki nüfuzunu sürdürmesinde yetersiz kalıyor.
Bu yüzden Türkiye, eşzamanlı olarak, Rus enerji kaynaklarına mevcut bağımlılığının yol açtığı yapısal engelleri aşarak kendisini daha bağımsız bir oyuncu haline getirmek amacıyla olabildiğince çok güvenilir enerji kaynağını kendisine çekmeye yönelik geniş tabanlı bir strateji izliyor. Yazı dizimizin ikinci bölümünde işte bunu ele alacağız. Yeni-Osmanlıcılığın yumuşak güç, enerji jeopolitiği ve askeri bileşeni mükemmelen örtüşüyor. Okuyucuların bu Büyük Proje’yi daha kapsamlı bir şekilde anlaması için ikinci bölüm bu bağlantıya ışık tutacak. Üçüncü bölüm de Türkiye’nin Yeni-Osmanlıcı Hilafeti inşa sürecinde karşı karşıya olduğu fırsatları ve meydan okumaları kısaca ele alacak.

Yumuşak Gücün Payandaları
Tarihi hafıza: Yeni-Osmanlıcılık, Osmanlı Hilafeti tarihi hafızasına dayanıyor ki bu döneme dair hatıralar, Türk toplumunda son derece popüler hale geldiği gibi, Ortadoğu ve Kuzey Afrika çapında bazı daha dindar Araplar arasında da hiç azımsanmayacak kadar fazla revaç buluyor. Suriyeliler gibi bazı kesimler, özellikle de laik olanlar (tıpkı Sırbistan’daki muadilleri gibi) Osmanlı asırlarını neredeyse 500 yıllık bir işgal olarak görürlerken, niceleri de bu dönemi bambaşka şekilde, tarihlerinin en güzel günleri olarak yorumluyor. Bu oldukça dindar bireyler, kendi ülkelerinin vatandaşlığındansa ümmet kavramına, özellikle de Türklerin öncülüğünde eski Osmanlı Hilafetinin siyasi-idari tecessümüne çok daha bağlılar ve Erdoğan uluslararası destekçilerini işte bu geniş kitleden toplamaya çalışıyor.
Müslüman Kardeşler İttifakı: Ancak genel olarak, yüzyılların Türk yönetiminin niteliğine dair güçlü çekincelere sahip olan ve Ankara’nın ihtiraslarını baltalayacak şekilde kolayca karışıklıklar çıkarabilecek birçok popülist var. İşte bu yüzden Türkiye’nin Türklere “mahsus” bir ülke olarak etnik milliyetçi kimliği ile dünyadaki bütün Müslümanların sevgili “kardeş”i olarak kapsayıcı dini kimliğini birbirinden ayrıştırması son derece önemli. Bu açıdan bakıldığında, Erdoğan’ın Müslüman Kardeşler’e açıkça sempati duyup destekleme kararı farklı bir anlam kazanır; zira bu, onun Ortadoğu ve Kuzey Afrika’ya dini açılımının kurucu öğesi ve Türk olmayan Müslümanlarla ortak bir yakınlaşma noktası olarak anlaşılabilir. Bu grup, Müslüman çoğunluğun temsilcisi değil, ama yine de hesaba katılması gereken güçlü bir hükümet karşıtı unsur; dahası, dindar muhafazakârlar arasında Erdoğan ile Türkiye’ye daha da fazla “güven” sağlıyor.
Müslüman Kardeşler’i anlamada önemli bir nokta da kendi İslami yönetim modelini filizlendirmek için gerek seküler gerekse Vehhabi yönetimleri devirmek istemesi. Bu da onu teknik olarak “devrimci” bir örgüt haline getiriyor ve birçok açıdan (ülkelerindeki mevcut siyasi düzeni ideolojik temelde yeni bir transnasyonel düzenle değiştirmeyi istemek anlamında) Komünist Partinin 21. yüzyıl versiyonu gibi bir yapısal işlev görüyor. Bu nedenle “Arap Baharı” Renkli Devrimleri, Müslüman Kardeşler üzerinde en büyük nüfuz sahibi güçle yönetilecek bir uydu devletler ağının siyasi-ideolojik temelini atmak amacıyla tasarlanan hızlı bir darbeler dizisi olarak analiz edilebilir. Bu rol, aslen Katar tarafından oynanmakla birlikte bu küçücük monarşinin liderlik kapasitesi sınırlı ve üstelik bölgeyi yönetme gibi bir geçmişi de yok. Müslüman Kardeşler’le müttefik bir Türkiye ise Osmanlı Hilafeti’ni idare etme babından yüzyılların tecrübesine sahip. 
Jeopolitik perspektiften ABD, Şii İran’a karşı kısmi bir pan-Arap Sünni ittifak kurmak ve Suudi Arabistan ile Körfez krallıklarına baskı uygulamak için Osmanlı Hilafeti’ni yeniden ihya ederek Ortadoğu’daki mevcut düzeni Türkiye’nin kontrolünde Müslüman Kardeşler’in yönettiği bir devletler ağıyla değiştirme arayışındaydı.
Bu tür bir düşünce, dünyanın diğer yerlerinde görülen AB, Avrasya Birliği, Şanghay İşbirliği Örgütü veya ASEAN gibi entegrasyon eğilimleriyle de bağlantılı; tek farkı, çok daha yıkıcı, şiddetli ve ani bir şekilde ilerlemesinin sağlanması.
Bunun önşartı, bölgenin kontrolünde Türkiye’nin Washington’a vekâlet eden güç olarak ABD’nin “arkadan yönetme” modelinin bir ortağı gibi hareket etmesiydi. (Amerikan Başkanına kıyasla daha “otantik” olan Müslüman kimliğine bel bağlanan Erdoğan’ın, bu ideolojinin en etkili resmi hamisi olarak, biçilen transnasyonel liderlik rolünü meşrulaştırmak amacıyla yerli halklar nezdinde ilave “meşruiyet” kazanması gerekiyordu) Kâğıt üzerinde bu strateji ideal görünse de, az sonra belirteceğimiz nedenlerle, pratikte bekleneni vermedi. Bununla birlikte Türkiye, hala daha Müslüman Kardeşler’e bağlı ve –(…)şansı hiçbir zaman olmasa da– Ortadoğu ve Kuzey Afrika’nın her yerinde Ankara’nın nüfuzunu artırmak için Müslüman Kardeşler’i bir Yeni-Osmanlı aracı olarak kullanıyor.
Suudilerden uzak durmak: Tarihi mirasının etkileyiciliği ve İhvan’ın [Türkiye’nin] birer neferi olmasının görece etkinliğine rağmen, Ankara’nın Ortadoğu ve Kuzey Afrika ve ümmetin kalanı üzerindeki hâkimiyeti/nüfuzu hala Suudi Arabistan’ınki kadar değil. Suudi Kralı, Haremeyn-i Şerifeyn’in muhafızı unvanıyla tanınıyor ve sadece bu bile Müslüman dünyanın dört bir yanında ona muazzam bir saygı kazandırıyor. Kraliyetin Vahhabiliğe desteği, her ne kadar İslam’ın bu çeşidi birçok Müslüman tarafından aşırı muhafazakâr ve hatta radikal olarak görülse de, ümmet içinde ona çokça güçlü bağlılar kazandırıyor.
Türkiye’yi Suudi Arabistan’dan ayrıştıran katma değer, ümmetin büyük bir kesimi üzerinde idari-siyasi liderlik kurduğu tarihi mirası ve İhvan tarafından da savunulan nispeten daha ılımlı bir İslami yönetimi benimsemesi. Pratikte ikisi arasında çok az fark bulunsa da genel algılama, İhvan’ın Vehhabilere kıyasla daha az radikal olduğu yönünde ki bu da Türkiye’ye teorik bakımdan Suudiler karşısında bir yumuşak güç desteği sunuyor.
Ayrıca Suudi Arabistan’ın İhvan’ı terör örgütü listesine koyma nedeni, –hedeflerine ulaşmak için terörü kullanmasının nesnel olarak tespiti dışında– İhvan’ın Haremeyn-i Şerifeyn’in muhafızı Suudi Kralını yerinden etmek istemesi. Bundan çıkan anlam ve senaryonun daha ileri bir aşamaya taşınması bize gösteriyor ki, İhvan’ın en güçlü dış hamisi bu dini mekânların asıl muhafızı haline gelecektir ve eğer ki bu, Erdoğan ve Türk devleti olmaya devam ederse, onları dramatik bir şekilde ümmet Müslümanlarının çoğunun sembolik lideri konumuna yükseltecektir.
Türkiye’nin Suudi Arabistan aleyhine bir komplo kurduğuna ve Kralı devirmek için İhvan’la doğrudan iş tuttuğuna dair ortada bir kanıt yok. Ama eğer ki İhvan “devrimci” hedeflerini gerçekten başarırsa, Afro-Avrasya’nın kavşağında postmodern/post-Batılı Yeni-Osmanlıcı İmparatorluğu yöneten Erdoğan’ı hemen 21. yüzyıl Halifesi olması için ileriye sürecek ve böylelikle ona, küresel meselelerde daha evvel görülmemiş jeopolitik bir nüfuz kazandıracaktır. Bunun gerçekleşip gerçekleşmeyeceği son derece şüpheli olsa da bahsi geçen fikrin, Türkiye’nin daha fazla Ortadoğulu ve Kuzey Afrikalı Arap Müslüman’ı kendi Yeni-Osmanlıcı davası için devşirmede bir ilham kaynağı olarak hizmet gördüğü söylenebilir. Kuvvetle muhtemel ki bu senaryo, ille de Türkiye’nin kurnazlığı/becerisinden değil, İhvan’ın kaotik durumları kendine özgü istismar etme becerisinden kaynaklanabilir, (…).

İdari-siyasi ince ayar
Yeni-Osmanlıcılığın yumuşak güç payandaları, Ortadoğu ve Kuzey Afrika Müslümanlarının genişçe bir kesimine cazip gelebilir ve bu da doğal olarak Türkiye’ye muazzam bir jeopolitik hâkimiyet kazandırabilir. Ancak bunlar Erdoğan’ın beklediği şekilde Ankara’nın nüfuzunu kalıcı ve sürekli kılmakta kendi başlarına yetersiz. Günün birinde Türkiye’nin, daha evvel bahsettiğim “arkadan yönetme” stratejisi çerçevesinde, İhvan’ın yönettiği ülkeleri etkileyebilmesi mümkün; ancak bu da Türk devletinin hem içeride kendi istikrarına hem de komşularındaki istikrara doğrudan bağımlı. Erdoğan’ın ön cephede ABD’nin Suriye savaşına dahil olması yüzünden hem Türkiye hem de onun iki güney komşusu iyice istikrarsızlaştı – bu da “İsrail”in, çevresindeki bütün Müslümanları bölmeye odaklı 1982 Yinon Planı’nın 21. yüzyıl versiyonu olduğunu kendi kendine ele verdi. Bu ortaya çıksa da o dönemde Erdoğan, sınırlarının hemen yanı başında kendisine bağlı –ve Arap Dünyasında daha fazla ideolojik nüfuz kurabilmesi için kendisini başat bir konuma taşıyacak– İhvan devletleri kurmayı mükemmel bir fırsat olarak gördü. Tabii ki bu, Cumhurbaşkanı Esed’in daha evvel reddettiği Katar-Türkiye boru hattının inşasını da sağlayacaktı.
Suriye Savaşı, bütün failleri ve özellikle de Türkiye için başarısız bir girişim olduğunu ispatlarken, aynı zamanda Yeni-Osmanlıcılığın nihai idari-siyasi ince ayarı da görüldü. Türk akademisyen Dr. Can Erimtan 2013 yılı sonlarında şöyle bir uyarıda bulunmuştu: “Hükümetin uzun vadeli hedefi, (iddiaya göre AKP’nin Hedef 2023’ünde belirtildiği gibi) Türkiye ulus-devletini Müslüman etnisitelerin bir Anadolu federasyonuna dönüştürmek, muhtemelen Hilafeti de ihya ederek. Böylelikle Türkiye’nin (bir ulus-devlet olarak) geleceği, muhtemelen farklı etnik arka planlardan gelen Müslümanların bir evi olan Anadolu’nun geçmişine tâbi olacak.” Bunun temelde anlamı şu: Üniter Türk devletinin bir federasyona dönüşmesi, Ankara’ya postmodern/post-Batılı Yeni-Osmanlıcı İmparatorluğu kurmak için farklı bir etnik-milli kimlikten insanların [yani Arapların] yaşadığı toprakları kendisine katma/ilhak etme esnekliği kazandıracaktır. Pratikte bu, Suriye’nin tamamen veya kısmen, yeniden şekillenen Türkiye’nin bir parçası olmasını sağlayabilir ve tabii Suriye ve Irak “Kürdistan”ı ile coğrafi açıdan büyük bir alanı kaplayan Irak’ın Sünni bölgelerini de. Aslında Suriye ve Irak’ın “federalleşmesi”, her iki örnekte de iç bölünmeye ve nihayetinde –Dr. Erimtan’ın analizinin çağrıştırdığı gibi– Ankara’nın kontrolü altına girebilecek transnasyonel bir devlet-altı “Sünnistan”ın oluşumuna yol açacaktır.

Türkiye hala üniter bir cumhuriyet; ancak eğer ki nisan ayındaki referandumda Anayasa değişiklikleri halk tarafından onaylanırsa merkezi bir devlete doğru dönüşmenin eşiğinde. Bu durumda Erdoğan, Anayasadan laikliği çıkararak veyahut en azından fiilen çiğneyerek Atatürk’ün mirasını geri döndürme gücüne kavuşacaktır. Federal bir cumhuriyete geçiş, vatandaşlara Kürtlerle bir uzlaşmanın ürünü gibi pazarlanabilir; her ne kadar gerçekte, günün birinde Suriye-Irak “Kürdistan”ını ve “Sünnistan”ı Yeni-Osmanlıcı Hilafete katmaya resmiyet kazandırmanın sinsi bir manevrası olsa da. Eğer ki genişlemiş bir Türkiye (veya o dönemki adı her ne olursa), Ürdün’e ve Suudi Arabistan’a doğrudan bağlanırsa, güney komşularıyla hem işbirliği yapabilen hem de rekabet edebilen büyük bir küresel güç haline gelecektir. Her iki durumda da ümmet içindeki, bilhassa bir zamanlar Osmanlı İmparatorluğu’nun bir parçası olan coğrafyalardaki destekçileri arasında çokça “saygı” görecektir. Bunun gerçekleşebilmesi için, daha evvel de belirttiğim gibi, Türkiye’nin –cumhuriyetçi kimliğini ister sürdürsün ister sürdürmesin– üniter bir devletten federal bir devlete geçmesi gerekir. Zira bu model, İhvan kontrolündeki daha fazla toprağı ve daha fazla sempatizanı daha kolay bir şekilde içine çekmesini sağlayacaktır.

M.RUBIN: AVRUPA-TÜRKİYE İLİŞKİLERİNDE NUMARA YAPMAK



AVRUPA-TÜRKİYE İLİŞKİLERİNDE NUMARA YAPMAK

Michael Rubin (Amerikan Girişim Enstitüsü Ortadoğu ve Türkiye uzmanı; Amerikan Donanması Askeri Akademisi öğretim üyesi ve Middle East Quarterly dergisinin editörü)
The Cipher Brief, 24.3.2017

Tercüme: Zahide Tuba Kor

NOT: Her fırsatta Türkiye aleyhine yazılar kaleme alan Michael Rubin’den yapılmış 17 tercümeyi toplu olarak okumak için TIKLAYINIZ.

Cumhurbaşkanlığıyla ilgili referandum öncesi Türkiye’nin özellikle Almanya ve Hollanda gibi büyük Avrupa ülkeleriyle ilişkilerinde beliren son siyasi anlaşmazlıklar, acaba bir bütün olarak Türkiye-Avrupa ilişkilerini tehdit eder mi? Erdoğan’ın bu referandumu yapmasının Türkiye-Avrupa ilişkilerine yansımaları neler olabilir?
Avrupa-Türkiye ilişkilerinde komik olan, her iki tarafın da bir süredir numara yapması. Şüphesiz diplomatlar Türkiye’nin AB’ye katılımıyla ilgili çalışmalarını sürdürüyorlar ve Türk liderler lafta da olsa AB’ye katılmak istiyormuş gibi görünüyorlar. Ancak liberal Türkler ve Avrupalılar arasında iki tarafı birbirine bağlama rüyası, büyük ölçüde Erdoğan’ın davranışlarıyla zehirlendiğinden katılım süreci on yılı aşkın bir süredir yaşam destek ünitesine bağlı. Avrupalıları endişelendiren ama manşetlere fazla çıkmayan bazı konuları hatırlayalım. 2006 Mayıs’ında Erdoğan’ın AB başmüzakerecisi, bir müzakere belgesinde Türkiye’nin eğitim sisteminin laikliğine dair referansı kaldıracak şekilde revize etmişti. Ardından Erdoğan, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin Türk üniversitelerinde başörtü yasağını onaylayan kararını “ulemaya danışmadan” alındığı için eleştirdi. Erdoğan’ın NATO karşıtı uyanıklığı/hilekârlığı da derin bir etki bıraktı, tıpkı bazı yakın danışmanlarının küstahça esip gürlemeleri gibi. Mesela Türkiye’nin eski AB Bakanı Egemen Bağış, Kıbrıs açıklarında doğalgaz sondaj ihtilafı yüzünden Türk donanmasını NATO ortaklarına karşı kullanmakla tehdit etti; keza Erdoğan’ın Çad büyükelçisi de Fransa’nın 2012’de Mali’ye müdahalesinde el-Kaide safında yer aldı.
Erdoğan eğer referandumda istediğini alırsa Avrupa-Türkiye ilişkilerinin daha da kötüleşmesini bekleyin. Gücünü konsolide ettikçe uzlaşma ve liberalizm illüzyonundan dahi vazgeçti. İlk seçildiğinde belirlediği ekonomiyi düzeltmek, temel vergi reformu, temel hizmetler gibi pragmatik hedefleri yok olup gitti ve artık Türkiye’yi kendi hayalleri çerçevesinde yeniden inşa etmeye çalışıyor. Kilit, referandum değil, Türkiye’nin 100. kuruluş yıldönümü olan 2023 yılı. Ve eğer ki Avrupa, Erdoğan’ın destekçilerini seferber etmek için pataklayacağı elverişli bir kozsa niçin geri dursun ki?

Erdoğan ve onun iktidarın dizginlerini daha sıkı elinde tutması dışında, Türkiye-Avrupa ilişkilerinin bozulmasına yol açan diğer faktörler neler?
AB’ye girmeye aday her ülkede yaşanan şey, müzakere süreci başladıktan sonra katılıma olan desteğin düşüşe geçmesidir. Türkiye için de aynısı geçerli, abartılı da olsa, hem hakiki reform talepleri bazı Türkleri sinir etti hem de Brüksel’in Türkiye’ye karşı çifte standart uyguladığı hissi doğdu. Dürüst olmak gerekirse, bu hissiyat hiç yoktan ortaya çıkmadı; bazı Avrupa ülkelerinde Türklere ve Müslümanlara karşı arızi ırkçılık bu faktörlerden biriydi. Bununla beraber, eğer Erdoğan, –gücünü konsolide edebilmek için ordunun hakimiyetini kırmak amacıyla AB’ye katılımı basitçe kullanmak yerine– gerçekten de Birliğe girmek isteseydi Türkiye çoktan kabul edilmiş olurdu.
Ayrıca mülteciler konusunda Türkiye’ye karşı yaygın bir hayal kırıklığı var. Erdoğan, Suriyelilerle ilgilenme noktasında birçok ülkeden çok daha fazla şey yaptıklarını söyleyebilir; ancak Avrupalılar, Erdoğan’ın –mülteci akışının vanasını açıp kapamak suretiyle– bu meseleyi diğer konularda Avrupa’ya baskı uygulamak için bir koz olarak kullandığını hissediyorlar.
Son olarak, mevcut krizin önceden bir habercisi niteliğinde, Hollanda ve diğer yerlerde ajan imamlar skandalı var: Avrupa camilerinde vaazlar veren Diyanet’e bağlı imamlar, diaspora Türkleri hakkında muhbirlik yapıyor; sürgündeki din adamı Fethullah Gülen’le bağlantısı olduğundan şüphelendikleri kişiler, muhalif siyasi aktivistler veya Kürt gruplar hakkında rapor tutuyorlardı.

Acaba bu faktörler, mesela mülteci anlaşması gibi, bölge güvenliği için önem arz eden Türkiye ile Avrupa arasındaki anlaşmaları tehdit edebilir mi?
Mülteci anlaşması zaten ölmüş sayılır. Erdoğan’ın ekibi, mültecileri kullanarak Avrupa’ya şantaj yapmaya çalışıyor. (…) Erdoğan’ın bu tuhaf davranışlarından sonra ve kendi toprakları üzerinde İslam Devleti’nin terör saldırılarını önleyemezken, mülteci anlaşması pazarlığında Ankara’nın istediği Türklere vizesiz serbest dolaşım izni verilmesi de mümkün değil. Bunun için en azından Erdoğan’ın ve Türk istihbarat servisinin IŞİD hücrelerini başarılı bir şekilde kapatabildiğini göstermesi gerekir; ancak darbe kalkışması sonrası girişilen tasfiyeler, Türkiye’nin terörle mücadele kapasitesinin içini boşalttığından bu da aşırı derecede zor olacaktır.

İlişkilerin bozulmasının güvenliğe diğer yansımaları neler olabilir?
Mültecileri ve İslam Devleti’ni bir kenara bırakırsak, işin bir de –önlenebilmesi için güvenlik işbirliğinin elzem olduğu– insan ve uyuşturucu kaçakçılığı gibi suç faaliyetleri boyutu var. Ancak bunun için de artık ortada bir işbirliği yok. Son olarak NATO boyutu var. Türkiye ile NATO arasındaki problem çift yönlü: Birincisi, NATO oybirliğiyle hareket eden bir örgüt ve tek bir itirazcı dahi örgütü felç edebilir. İkincisi, herhangi bir NATO üyesini örgütten çıkaracak resmi bir mekanizma yok. Bir bakıma NATO’nun ipleri Erdoğan’ın elinde ve Avrupalılar eğer Erdoğan’ın bamteline aşırı derecede basarlarsa müşkül duruma sokacağını biliyorlar. 

Bu yıl Avrupa’da bir dizi seçimler var. Eğer ki Avrupa’daki siyasi yapı değişir de mesela Fransa’nın Marine Le Pen’i gibi popülist adaylar seçilir veya mecliste zemin kazanırsa acaba bu Türkiye’yle ilişkileri değiştirebilir mi?
Erdoğan da Le Pen ve diğer Avrupalı (hatta Amerikalı) popülistlerle aynı şekilde görülmeli. Aslında o, gidişatı/modayı belirleyen oldu. Ama eğer ki Avrupalı milliyetçiler yükselirse bunun iki sonucu olabilir. Söylemsel düzeydeki savaş daha da kötüleşecektir. Farklı ülkelerdeki milliyetçiler birçok değeri ve önceliği paylaşıyor olabilirler; ancak diplomasiyi ve ticareti sıfır toplamlı oyun muvacehesinden görmeleri ülkeleri karşı karşıya getiriyor. Ama bir umut ışığı da olabilir: Erdoğan Avrupalıların mağduriyet korkusunu istismar etmeyi seviyor. Avrupa’nın küçük bir kesiminin hakaretine uğramış gibi numara çekecek ve ardından Avrupalı diplomatlar onu teskin etmeye çalışırken verilecek tavizlerden kazanç sağlayacak. Ama eğer ki popülistler üstünlük kazanırsa bu defa Erdoğan’ın yağdırdığı tehditlere tehditlerle karşılık verilecek ve Erdoğan da bu stratejisinin artık işe yaramadığını keşfedecektir. Yani yeni bir milliyetçi liderler nesli, Erdoğan’ın tuhaflıklarını işe yarar kılmaya veya ödüllendirmeye bir son verebilirler.

Mevcut Türkiye-Avrupa dinamikleri hakkında dile getirmek istediğiniz başka hususlar var mı? İlişkiler önümüzdeki aylarda ve yıllarda nasıl gelişebilir?
Türkiye’de izlenmesi gereken kilit alan ekonomi. Borçların GSYH’ye oranı hala iyi durumda, ama bireylerin borçları fırlamış durumda. Bu da demek oluyor ki insanlar faiz ödemesi için borç alıyor (…). Buna bir de hükümetin iktisadi işletmelere karşı yürüttüğü siyasi kan davası, zayıf para politikası ve kredi derecelendirme kuruluşlarına göre Türkiye’nin son dönemde yatırım değeri olmayan riskli piyasa (junk bond) statüsüne düşüşünü ekleyin. Bu zehirli bir karışım. O halde soru şu: Türkler satın alma güçlerinin azalmasına nasıl tepki gösterecekler ve Erdoğan halkın yönünü başka tarafa çekmek için neler yapacak?