11 Temmuz 2016 Pazartesi

D.IGNATIUS: ABD’NİN İRAN’LA NÜKLEER MÜZAKERELERİNİN ARKA PLANI


Bu konuda David Ignatius’un farklı dönemlerde kaleme aldığı iki ayrı yazısının tercümesini aşağıda okuyabilirsiniz:

UMMAN’IN İRAN ‘GİZLİ DİPLOMASİ’Sİ VE NÜKLEER ANLAŞMAYI KUŞATAN SIR PERDESİ
Washington Post, 7.6.2016

David Ignatius (Washington Post gazetesi köşe yazarı, ödüllü gazeteci ve kitapları en çok satanlar listesinde yer alan casusluk romanı yazarı)

Tercüme: Zahide Tuba Kor

İran nükleer anlaşmasının niçin son dönemde gündemden düştüğü 2016 Amerikan başkanlık seçimleri kampanyasının gizemlerinden biri. Ama yeni yayınlanan bir kitap, Tahran’la diplomasinin –daha İran’da reformcu kanat iktidara gelmeden çok önce– gizlilik içinde nasıl başladığını ve Demokratların muhtemel başkan adayı Hillary Clinton’ın bu süreçte oynadığı hayati rolü ifşa ediyor.

Bu diplomatik hikâye, New York Times’ın Beyaz Saray muhabiri Mark Landler tarafından kaleme alınan Alter Egos kitabında anlatılıyor. Landler, renkli bir iş bitirici olan Salim bin Nasır el-İsmaili (Salem ben Nasser al-Ismaily) üzerinden 2009’da açılan Umman’ın İran ‘gizli diplomasi’sini tüm boyutlarıyla ifşa eden ilk isim.

Landler’in hikayesi, Clinton’ın başlangıçtaki çekincelerine rağmen, hem kendisinin hem de başında bulunduğu Dışişleri Bakanlığı personelinin ne denli erken ve yoğun bir biçimde İran görüşmelerine dahil olduğunu gösteriyor. Donald Trump sıklıkla dış politikada neye varacağı belirsiz yaklaşımlar savunarak bir başkanlık kampanyası yürütürken bu hikâye, büyük atılımların tuhaf ve gizli yollardan –ve bu olay özelinde zaman zaman yönetimin örtbas etmeye çabası eşliğinde– geldiğini hatırlatıyor.

İsmaili temasları, Başkan Obama’nın göreve başlamasından sadece dört ay sonra Mayıs 2009’da dönemin Dışişleri Bakanı Clinton’ın başdanışmanı Dennis Ross’un 51 yaşındaki bu Ummanlıyla Dışişleri Bakanlığındaki buluşmasıyla başlamış.

Landler’ın yazdıklarına göre, bu ilk buluşmada Ummanlı, nükleer programa ilişkin “İran tarafından gelen müzakere teklifi”yle Amerikalıları şaşırtmış. Obama zaten İran dini lideri Ayetullah Ali Hamaney’e müzakere teklif eden gizli bir mektup yollamış ama beklediği cevabı alamamıştı. “İsmaili, İranlıları masaya çekebileceğine ve Umman’ın gizli müzakereler için ideal bir mekan olacağına dair Ross’a güvence verdi.”

Her iki söz de doğru çıktı. Önce 2009’da İran cumhurbaşkanlığı seçimleri kargaşası ve “Yeşil Devrim”in kanlı bir şekilde bastırılması geldi. Bazı eleştirmenlerin iddiasına göre Obama’nın İran’la diplomatik bir açılım hevesi, muhafazakâr Mahmud Ahmedinejad’ın çalıntı oylarla kazandığı zafere ABD’nin mukabelesini azalttı.

Ancak Umman arabuluculuğu devam etti. Temmuz 2009’da yakalanan üç Amerikalı otostopçunun serbest bırakılmaları için görüşmelere İsmaili gizlice başladı. Biri Eylül 2010’da, diğer ikisi ise bundan bir yıl sonra serbest kaldı. Ross ile bir meslektaşı gidişatla ilgili daha fazla şey öğrenmek için Aralık 2010’da Umman’a gittiler. Clinton’ın da Ocak 2011’de Umman sultanıyla benzer bir istikşafi görüşme yaptı, her ne kadar başlangıçta bu açılımı “riskli girişim” olarak gördüğünü yazsa da. 

John Kerry, daha dışişleri bakanı olmadan evvel Umman’ın diplomasi kanalına girmişti. Otostopçu görüşmelerinde İsmaili’yi tanımıştı ve 2011-2012 arasında Umman’a birçok ziyaret gerçekleştirdi. Kerry ayrıca Ummanlı arabulucuyla Londra, Roma ve Washington’da da buluştu.

Landler’a göre, “Müzakerelere hızlı bir başlangıç yapmak için Kerry, İsmaili üzerinden İranlılara birçok mesaj yolladı.” Mesajlardan biri önemli olabilir: Henüz daha bir senatör olan ve dolayısıyla yönetim adına resmen konuşmayan Kerry, –İranlıların temel talebi olan– nükleer bir anlaşma altında İranlıların uranyum zenginleştirebileceğini ileri sürdü. Landler “Bir bakıma Kerry ve onun hevesli Ummanlı elçisi işi dolandırmadan doğrudan konuya giriyordu” diye yazıyor.

Umman aracılığında daha da gizli toplantılar, Clinton’ın en yakın yardımcıları olan Dışişleri Bakan Yardımcısı Bill Burns ve Özel Kalem Vekili Jake Sullivan’ın 2012’de devreye girmesiyle başladı. Daha sonra 2013’te Kerry’nin dışişleri bakanlığına atanmasıyla ve İran’da Hasan Ruhani’nin cumhurbaşkanı seçilmesiyle süreç ivme kazandı. Yılın sonuna gelindiğinde geçici nükleer anlaşmaya varılmıştı.

Sullivan’ın bir e-mailde açıkladığı gibi, Clinton başlangıçta Umman temaslarından kuşku duysa da onlar bunun önemli olduğunu kanıtladılar: “Bu kanal olmazsa eğer, bizim 2013 sonbaharını kiminle ve nasıl konuşmamız gerektiğini düşünmekle geçirmemiz muhtemeldir.”

Landler’ın kitabı, Ulusal Güvenlik Müsteşar Yardımcısı Ben Rhodes öncülüğünde yürütülen medya kampanyasının, hikâyenin resmi söyleminde Ruhani sonrası döneme vurgu yapıp yapmadığı ve büyük ölçüde fark edilmeyen Umman arabuluculuğundaki ilk temasları örtbas edip etmediği sorusuna vurgu yapıyor. Geçen ayki New York Times Dergisi’nde Rhodes’le ilgili biyografik bir makaleye göre böyle bir intiba “anlaşmayı pazarlamak için büyük ölçüde üretilmiş”.
(…)

Bu seçim kampanyasında İran nükleer anlaşması daha fazla ilgiyi hak ediyor. Kerry ve Obama müzakerelerin anlaşmayla sonuçlanmasını sağlayan isimler olabilir, ama Clinton da sürecin başlamasında yardımcı oldu. Trump’ın [kampanyasında iddia ettiği gibi] bu anlaşma olmasa dünyanın niye daha güvenli bir yer olacağını ve daha iyi bir anlaşmayı kendisinin nasıl müzakere edeceğini açıklaması gerekiyor. Beyaz Saray’ın da dönüm noktası niteliğindeki böyle bir anlaşmayı niçin gizlilik içinde yürüttüğünü açıklaması lazım.


İRAN’LA ANLAŞMA NASIL OBAMA BAŞKANLIĞININ EN STRATEJİK BAŞARISINA DÖNÜŞTÜ
Washington Post, 15.9.2015

(…)
Obama Ocak 2009’da başkanlık koltuğuna oturduğunda yaptığı konuşmada niyetleri gayet netti: “İslam dünyasına gelince, ortak çıkarlara ve karşılıklı saygıya dayalı ileriye dönük yeni bir atılım arayışındayız.” Bu geniş çerçeveli istek, Müslüman Kardeşler’e siyaset hakkı tanıma çabaları ve İsrail-Filistin barış görüşmeleri inisiyatifi geri tepti. Ama İran konusunda Obama yol almaya devam etti.

(…) Beyaz Saray danışmanlarından Ben Rhodes, bir röportajda Beyaz Saray’ın ay ay havuç ve sopayı nasıl mezcettiğini anlattı.

Obama’nın ilk hamlesi, İran’ın ruhani lideri Ayetullah Ali Hamaney’e yazdığı gizli mektuba eşlik eden İran halkına yönelik Mart 2009 tarihli Nevruz Bayramı mesajıydı. İlk müzakere çabası Tahran Araştırma Reaktörünü sınırlamaya dönük gayet mütevazı bir pazarlıktı ama İran içindeki siyasi mücadele yüzünden akim kaldı.

ABD 2009’da başlayıp ileriki yıllarda genişleyen yaptırımlar için küresel destek sağlayarak bir pazarlık kozu elde etti. ABD’ye bu kozu veren, İran’ın bir dağın derinliklerindeki Fordow’da gizli gizli uranyum zenginleştirme tesisi inşa ettiğinin keşfedilmesi oldu. (…) Obama ayrıca Stuxet olarak bilinen siber saldırılarını gizlice tırmandırdı.

Kerry baştan beri Obama’nın İran konusundaki kanat oyuncusuydu. Kerry daha senatörken Aralık 2011’de İran’la nükleer bir anlaşma için arabuluculuk yapması konusunda Umman’la gizli temaslara başladı. (…)

Diplomasi hızlandıkça ABD’nin gizli misyonları da artarak devam etti. Hillary Clinton’ın dışişleri bakanlığı sırasında başyardımcıları William Burns ve Jacob Sullivan 2012’de Umman’da İranlılarla gizlice görüştü. Asıl büyük ilerleme 2013 ortasında Hasan Ruhani’nin cumhurbaşkanı seçilmesiyle başladı. Obama’nın gönderdiği müzakerelere geçmeyi teklif eden özel mektubuna Ruhani olumlu cevap verdi ve böylece gizli görüşmeler başladı.

Burns ve Sullivan o denli hızlı ilerlemeler kaydetti ki Eylül 2013’te Ruhani bana üç ay içinde bir anlaşma yapılabileceği söyledi. Aslına bakarsanız bundan da kısa sürdü. Geçici anlaşma Kasım 2013 sonlarına doğru imzalandı. (…) Nihai anlaşma da bu yılın temmuzunda imzalandı, Netanyahu’nun (…) engelleme çabalarına rağmen.
(…)


Obama bu anlaşmanın daha dengeli ve nihayetinde istikrarlı bir Ortadoğu’nun köprüsü olacağı ümidinde. Olabilir, ama şimdilik, işe yaramış gibi görünen yüksek riskli bir diplomatik kumar hikayesi.


D.IGNATIUS: OBAMA’NIN IŞİD STRATEJİSİNDEKİ BÜYÜK BOŞLUK


OBAMA’NIN İSLAM DEVLETİ STRATEJİSİNDEKİ BÜYÜK BOŞLUK

David Ignatius (Washington Post gazetesi köşe yazarı, ödüllü gazeteci ve kitapları en çok satanlar listesinde yer alan casusluk romanı yazarı)
Washington Post, 7.12.2015

Tercüme: Zahide Tuba Kor

Başkan Obama’nın İslam Devleti’yle mücadele stratejisinin merkezinde boş bir alan var. Bu boş alanın “Sünni kara birlikleri”nce doldurulması bekleniyordu; ancak bir yılı aşkın süredir verilen çabanın sonunda ortada hala böyle bir şey yok. Bu boşluk doldurulmazsa Obama’nın planı işe yaramayacaktır.

Pazar akşamı ulusa seslenişinde Obama makul bir görüş ortaya koydu. “Sert konuşmak”tan ziyade Müslüman teröristlerle savaşta sabırlı ve ısrarcı olma iddiasında haklıydı. ABD’nin “uzun ve maliyetli bir savaş”la cihatçıların fantezilerini beslememesi gerektiği tespitinde doğruydu. Bilhassa Müslümanların ekseriyetinin radikalliğe karşı müttefik olursa hem içerinin hem de dışarının daha güvenli olacağı tespitinde haklıydı.

Ancak Obama’nın konuşmasının ortasında gizemli bir kara kutu vardı. Onu işte şöyle açıklamaya çalıştı: “Hâlihazırda kullandığımız stratejiyle –hava saldırılarıyla, özel birliklerle ve kendi topraklarını geri almak için çarpışan yerel güçlerle birlikte çalışarak– daha sürdürülebilir bir zafere ulaşacağız.”

Obama’nın bahsettiği “yerel güçler” neler? Irak ve Suriye’deki Kürt savaşçıları kastediyorsa, evet, onlar hayranlık verici bir performans sergilemekte. Ama Kürt bölgelerinde. İslam Devletinin Sünni merkezini temizleyip ellerinde tutmak istemiyorlar, bunu da yapmak zorunda değiller. Eğer Obama, Şii önderliğindeki Irak ordusundan bahsediyorsa, ABD’nin hava gücü desteğiyle bile performansları hala pek de yeterli sayılmaz; ayrıca Ramadi, Felluce ve Musul’daki Sünnilerce kabul edilmiyor ve güvenilmiyorlar. Eğer Suud, Türkiye ve Katar tarafından silahlandırılan Suriye’deki İslamcı tugayları kastediyorsa, onların dost mu düşman mı olduğu halen net değil.

Rahatsız edici gerçek şu ki güçlü, güvenilir ve yerli bir Sünni kara birliği Irak’ta da Suriye’de de henüz yok. ABD Haziran 2014’te Musul’un düşmesinden bu yana bu problemi çözmeye çalışıyor, ama pek de başarı sağlanmış değil. Halimiz, bir ıssız adada bezelye konservesini açması gereken ve “keşke bir konserve açacağımız olsaydı!” diyen açlıktan ölmek üzere olan iktisatçı şakasındaki gibi.

Geçtiğimiz yıldaki yanlış ümitleri ve kaçırılan bağlantıları bir düşünün: Irak’ta ABD’li eğitmenler binlerce Sünni aşiret savaşçısını eğitmek üzere Anbar vilayetindeki el-Asad ve el-Tekaddum hava üslerine yollandılar. Aşiret mensuplarının büyük ölçüde ortaya çıkmamasına şaşmamak lazım: Bağdat’ta Şiilerin yönetimindeki hükümet, gerçek güce sahip bir Sünni “milis gücü/milli muhafız gücü”nü onaylamayı hala reddediyor. Suriye’ye gelince, Kongre IŞİD’e karşı savaşmak üzere büyük ölçüde Sünnilerden müteşekkil bir gücün 500 milyon dolarlık eğit-donat programıyla oluşturulmasına izin verdi. 5000 kişi beklenirken sadece birkaç yüz kişi katıldı ve eğitilen ilk grup da tuzağa düşürülerek Suriye’nin kuzeyinde cihatçıların vahşice saldırısına uğradı.

Niye bu çabalar bu denli kötü sonuç verdi ve bunu düzeltmek için ne yapmak lazım? Benim iddiam, 2003’teki işgalle Saddam Hüseyin’i devirerek onların dünyalarını altüst eden bir Amerika’ya Sünnilerin güvenmedikleri yönünde. Aşiret liderleri bundan sonra hep bizim kusurlu Sünni stratejimizin parçası oldular: Şimdi de onları İslam Devletine karşı paralı askerlerimiz olarak kullanmaya çalışıyoruz. Ancak her iki taraf için de bu ahlaksızca bir pazarlık.

Sünnilerin mücadeleye katılmama problemi daha derin bir travmanın göstergesi. Ortadoğu’da Sünniler bir nevi vertigo yaşıyorlar. Sünni güç merkezleri –Mısır, Suriye, Irak, Libya– harap olmuş vaziyette. İnsanlar kendilerini mahrumiyet içinde ve hayal kırıklığına uğramış hissediyorlar, daha evvel kendilerini yöneten otokratlardan ve hâlihazırda yönetmek isteyen dini fanatiklerden nefret etmiş durumdalar.

Sünni dünyadaki boşluğu kendine güvenle doldurmak bir nesil alacak; ama şimdiden başlanması gerekiyor, zira bu aynı zamanda cihatçıları yenmenin hayati bir parçası. Batı’nın en iyi düşünce kuruluşlarının bu mesele üzerinde kafa yorması, Arap dünyasının en parlak genç aktivistlerinin yönetişim ve iktisadi kalkınma konusunda planlar yapması gerekiyor. BM, Dünya Bankası ve IMF gibi küresel kurumların onlara hamilik için, yeniden yapılanma ve yönetişim için planlar geliştirmesi gerekiyor.

Arap dünyasının 1944’ünü yaşıyoruz: cihatçıları yenmek, sağlıklı bir Sünni siyasal yapının oluşturulmasını gerektiriyor.

Peki, Irak ve Suriye’de yeniden canlanan Sünni merkezi nasıl bir şey olacak? Irak Kürdistan’ını inceleyerek oldukça iyi bir fikre varabilirsiniz. 1991’de başlayan Huzur Operasyonu olarak bilinen ABD’nin uçuşa yasak bölgesi altında olgunlaştı. Bu koruyucu kılıf altında yatırım, güvenlik ve siyasi istikrar verimli bir döngü altında bir araya geldi.

Irak ve Suriye’nin geleceğini düşünürken aklımıza –tıpkı gevşek bir federal devletin parçası olan Kürdistan gibi– canlı Sünni vilayetler/bölgeler gelmeli. İslam Devletini mağlup etme stratejisini inşa ederken “Sünnistan” yaratmak çadırın orta direği olacak.

D.IGNATIUS: IŞİD’LE SAVAŞTA OBAMA KAPLUMBAĞA, CUMHURİYETÇİLER KUŞ BEYİNLİ


İSLAM DEVLETİYLE SAVAŞTA OBAMA BİR KAPLUMBAĞA, CUMHURİYETÇİLER İSE KUŞ BEYİNLİ

David Ignatius (Washington Post gazetesi köşe yazarı, ödüllü gazeteci ve kitapları en çok satanlar listesinde yer alan casusluk romanı yazarı)
Washington Post, 16.12.2015

Tercüme: Zahide Tuba Kor

Salı akşamı, İslam Devletiyle daha sert bir şekilde savaşmadığı için Başkan Obama’yı kınayan Cumhuriyetçi başkan adaylarına verilmesi gereken cevap şu: Obama bunu ABD’nin topyekun bir savaş vermesine değecek varoluşsal bir mücadele olarak görmüyor.

Obama’nın fayda-maliyet hesabına ve bizi bu noktaya taşıyan geçmişteki Suriye ve Irak kararlarına karşı olabilirsiniz. Ama şu açık ki Obama, Ortadoğu’ya daha fazla müdahale edip etmeme ikilemini çok dikkatlice tarttı ve bunun mantıklı olmadığına karar verdi. Bu tartışmada Obama’nın ihtiyatlı analizleri ile Cumhuriyetçilerin çoğunlukla lakayt ve acemice önerilerini kıyaslamak çarpıcı olur.

Öyle görünüyor ki Obama, stratejisinde eksik bir halka olduğunu kabul ediyor: İslam Devletinin merkezi konumundaki Suriye ve Irak’ı temizleyip kontrolü altına alacak güvenilir bir Sünni kara gücünün eksikliği. Kamuya açık beyanatlarından hissedilebileceği üzere Obama, bu hayati Sünni müttefiklerin zayıflığı karşısında önünde iki temel seçenek görüyor:

Birincisi, öngörülebilir gelecekte ABD, kara birlikleriyle her şeyi masaya koymaya ve Sünni ılımlılar için askerî güç sağlamaya karar verebilir. Bu Suriye’de başlayacaktır; ancak Obama’nın danışmanları, Suriye’de yükümlülük altına girilmesi halinde bunun Libya ve Yemen gibi çökmüş diğer Sünni devletlere de genişletilmesinden korkuyor. Bu durumda ABD Sünnistan’ın idarecisine dönüşecektir.

Çok açık ki Obama bu seçeneği yanlış buluyor. Danışmanları bu seçeneğin hayata geçmesi halinde ayda 100 Amerikan askerinin öleceği, 500’ünün de yaralanacağı ve aylık maliyetin 10 milyar dolar olacağı konusunda kendisini uyarıyor. Obama sözde beceriksiz/amaçsız politikasından dolayı her taraftan saldırılara uğrasa da böyle bir yükümlülüğün altına girmesi konusundaki baskılara direniyor (…)

İkincisi, Obama zayıf Sünni müttefiklerle ortaklıkta Özel Operasyon Birliklerini kullanmak suretiyle daha yavaş ve daha zorlu bir süreci tercih ediyor. Kısa vadede bu strateji karmaşık ve bazen de acı verici olabilir; çünkü yerel güçler son derece dağınık. Ancak Beyaz Saray, zamanla bunun daha istikrarlı ve sürdürülebilir bir yaklaşım olabileceği sonucuna vardı.

Obama’nın politika analizinin altından yatan saik, ABD Ortadoğu’yu yönetmeye çalışmayı bırakmalı görüşüne dayanıyor. Beyanatlarından da açıkça anlaşılıyor ki Obama’ya göre, bölge zorlu bir dönüşüm sürecinin henüz daha ilk aşamalarında; bu dönüşüm bir nesil sürecek ve hızlı tamirat ancak ve ancak kabul edilmesi mümkün olmayan maliyetlerle gerekleşebilir.

Uzun lafın kısası Obama’ye göre ABD, gerçekleştiremeyebileceği –ve sonunda ülkenin kanını akıtacak- projeler için kendini fazla zorlamamalı. ABD İslam Devletine karşı bir şeyler yapmalı; zira Ürdün, Suudi Arabistan ve Avrupa’daki müttefiklerine yönelik tehdit gerçekten çok çok büyük. Ancak Obama -hepten tüketici bir hale bürünmemesi için- Amerikan müdahilliğini sınırlandırmak istediğini gösteriyor.

Obama’nın fikrini değiştirmesine ve İslam Devletine karşı savaşı, büyük bir Amerikan müdahalesini gerektiren varoluşsal bir kriz olarak görmesine ne yol açabilir? Belki bunu tetikleyecek gelişme, Amerika’nın normal işleyişini engellemeye başlayacak şekilde kamuoyunu çok korkutacak büyük, planlı bir terör saldırısı olabilir. Bu noktada Obama, on binlerce asker yollamak suretiyle Ortadoğu’daki karmaşayı sahiplenmekten başka bir alternatifi olmadığına karar verebilir.
(…)

Cumhuriyetçi adaylar propagandalarında bir cehennem yeri tasvir ederken ülkeyi sakinleştirmek zor. Ancak Obama, Cumhuriyetçilerin tekliflerinin bütüncül, tutarlı bir alternatif strateji yerine daha fazla bomba ve daha yüksel sesle konuşma anlamına geldiğine ikna olmuşa benziyor.

Yıl sona ererken Obama, haklı bir şekilde büyük başarılar olarak gördüğü İran nükleer anlaşmasını, ticarette Transpasifik Ortaklığı, Küba’yla ilişkileri yeniden başlatmayı ve Paris’te varılan iklim değişikliği anlaşmasını kutlamak isteyecektir. Ancak kalıcı, zehirli bir problem olan Ortadoğu kaynaklı İslami terörizm ortada duruyor.

Obama olabildiğince kenarda bekleyecek. Ancak büyük bir saldırı, miras olarak bırakmayı en az isteyeceği şeyi yapmaya, yani Ortadoğu’ya askeri birlik yollamaya onu zorlayabilir.



D.IGNATIUS: İSLAM DEVLETİNİ YENMEK ONLARCA YIL SÜRECEK


NAHOŞ HAKİKAT: İSLAM DEVLETİNİ YENMEK ONLARCA YIL SÜRECEK

David Ignatius (Washington Post gazetesi köşe yazarı, ödüllü gazeteci ve kitapları en çok satanlar listesinde yer alan casusluk romanı yazarı)
Washington Post, 18.1.2016

Tercüme: Zahide Tuba Kor

 (…)
Geçen hafta Ortadoğu’daki Amerikan askeri faaliyetlerini yürüten Merkezi Komutanlığa (…) bir konferans çerçevesinde ziyaret gerçekleştirdim. (…) Burada duyduklarımı isim vermemek kaydıyla size de özetleyeceğim. Ancak duyduklarım hiç de iç açıcı şeyler değil.

Amerikalı komutanlar ne ile savaştıklarını biliyorlar (…). Son 18 aylık mücadelede cihatçılar ellerindeki toprakların %25’ini kaybettiler, ama bu zafiyetlerini telafi etmek için yaratıcı metotlar icat ediyorlar.

Bazı örnekler İslam Devleti komutanlarının becerilerini gösteriyor: Hareketlerini gizlemek için tüneller ve başka taktikler kullanıyorlar; buldozerlerde ve diğer iş makinelerinde patlayıcıları taşıyarak ve hedeflere dalga dalga yollayarak devasa boyutta bombalı araçlar geliştiriyorlar; keşif için küçük insansız hava uçaklarını etkin bir şekilde kullanıyorlar ve belki silahlı insansız hava araçları hazırlıyor da olabilirler; savaş alanında klor ve hardal gazı gibi kimyasal silahlar kullanıyorlar ve bu tarz konvansiyonel olmayan silah kullanımını daha da genişletebilirler.

Amerikalı komutanlar hâlihazırda İslam Devletinin kontrolündeki Irak ve Suriye topraklarını temizleyip elde tutmaya yardımcı olacak Sünni bir kuvvet oluşturmanın ne denli zor olduğunu öğrenmişler. Sünni aşiret liderleri ABD’ye güvenmiyorlar ve ABD’nin dayanma gücünden de kuşkulular. ABD’nin can kayıplarını önleme çabası ve “muharip kara kuvvetleri gönderme”ye direnmesi nihai bir zafer değil, çevreleme stratejisi peşinde olduğu algısını güçlendiriyor.

Sancılı öğrenme deneyimlerinden biri, İslam Devletine saldırıda yardımcı olabilecek ve ardından da bu toprakları elinde tutacak bir Suriye muhalefet kuvveti inşa etmeyi hedefleyen Pentagon’un 500 milyon dolarlık “eğit-donat” programı olmuş. Bu çaba geçen yıl, beklenen gönüllülerin ortaya çıkmaması ve programa katılanların da savaş alanında fena halde hırpalanması nedeniyle çöktü. Öğrenilen dersler arasında şunlar var: olgun savaşçılar bulup eğitmenin zorluğu, Suriye’deki değişen ve istikrarsız çatışma ortamı, Türkiye gibi kendi gündemi olan bölgesel ortaklarla çalışmanın zorluğu.

Daha derin bir ders ise Batılı normlara ve standartlara bağlı güvenilir bir askeri kuvveti eğitmenin birkaç ay değil, bir nesil alacağı. ABD’nin hızlı sonuç alma arzusu tam bir hüsran ve hayal kırıklığı oldu. Bu çatışmadaki iç karartıcı gerçeklik ise –siyasetçilerin de Amerikan kamuoyunun da kabullenmeyi en az isteyecekleri şey olan– onlarca yıl sürecek bir taahhüdün altına girmeyi gerektirmesi.

Paradoksal bir şekilde, ABD’nin kendi askeri birliklerini koruma kararlılığı, kendi kendini engelleyen/mağlup eden bir hale bürünebilir. Müttefikler ve hasımlar, Amerikan birliklerinin güvenli karargahlarında yaşadıklarını, hoş yemeklerle karınlarını doyurduklarını ve muhtemel terörist saldırılarına maruz kalmayı asgariye indirdiklerini görüyorlar. ABD müttefikleriyle birlikte savaştığını söyleyebilir, ama sahada işler farklı görünüyor. Aslında Irak ve Suriye’deki ortaklarımızla birlikte yaşamak ve savaşmak çok daha tehlikeli olacak; ama bir gün radikalleri kökten yok edebilmek için sağlam bir ittifak inşa etmenin tek yolu da bu olabilir.
(…)

Bir sonraki başkan, küresel terörist düşmana karşı genişleyen bir savaşı miras alacak. Bu düşmanla en iyi şekilde nasıl savaşılır tartışması henüz daha başlamadı bile.


D.IGNATIUS: BRÜKSEL SALDIRISI VE AVRUPA’NIN İŞLEVSİZ GÜVENLİK YAKLAŞIMI


BRÜKSEL SALDIRISI, AVRUPA’NIN İŞLEVSİZ GÜVENLİK YAKLAŞIMINI ŞOK EDİCİ BİR ŞEKİLDE GÖZLER ÖNÜNE SERDİ

David Ignatius (Washington Post gazetesi köşe yazarı, ödüllü gazeteci ve kitapları en çok satanlar listesinde yer alan casusluk romanı yazarı)
Washington Post, 22.3.2016

Tercüme: Zahide Tuba Kor

 (…)
Avrupa, modern tarihte görülmemiş bir güvenlik tehdidiyle karşı karşıya; hem de ortak para biriminin, sınır güvenliğinin ve istihbarat paylaşımının ciddi baskı altında olduğu bir dönemde. Eğer Avrupa bir borsa olsaydı pragmatik bir yatırımcı onu satıp elden çıkarırdı, batışın maliyetine ve duygusal bağlara rağmen. Eğer radikal bir yeniden yapılandırma olmazsa Avrupa, batmaya yüz tutan bir girişim. 

AB’nin güvenlik sistemine yatırım yapması lazım. Bilgi paylaşımını, sınırları takviyeyi ve vatandaşlarını korumayı engelleyen yapıyı kırması gerekiyor. Salı günü meydana gelen Brüksel saldırılarından evvelki aylarda “sistem alarm veriyordu”, tıpkı eski CIA başkanlarından George Tenet’in 11 Eylül 2001 saldırılarından evvelki dönemle ilgili yaptığı tespit gibi. Buna rağmen, tıpkı 11 Eylül öncesi Amerika gibi, Belçika da istihbaratlar arasındaki bağlantıları kuramadı.

Avrupa’ya doğru akan cihatçı dalga baş döndürücü: Amerikan istihbarat birimleri 2012’den beri 38.000’i aşkın yabancı savaşçının Irak ve Suriye’ye gittiğini tahmin ediyor. Güvenlik danışma şirketi Soufan Group’un topladığı resmi verilere göre, bunların en azından 5000’i Avrupa’dan – 1700’ü Fransa, 760’i İngiltere, 760’ı Almanya ve 470’i Belçika’dan. Nüfusuna kıyasla Belçika en fazla oranda savaşçı üreten ülke.

Belçikalı yetkililer kasım ayındaki Paris saldırısının lojistik planlayıcısı Salah Abdüsselam’ı 120 günü aşkın bir süre bulamadı. (…) Ancak Belçika’nın başarısızlığı sistemin kendisinden kaynaklanıyordu: cihatçılar gizlice hareket ediyorlardı ve Belçikalılar da yeterince istihbarat toplamadılar ve paylaşmadılar. Yetkililer Belçika için Suriye, Irak ve Libya’dakine kıyasla çok daha tehlikeli bir cihatçı sığınağı olan Molenbeek’in bu halde kalmasına izin verdi.

Bu tehdide daha az maruz kalan Amerikalılar kibirli bir şekilde kendilerini koruyabildiklerini hayal ediyor olabilirler. Ancak İslam Devleti’nin sağa sola saldırması Avrupalılardan ziyade Amerikalıların başarısızlığının bir ürünü. ABD 2014 Eylül’ünde İslam Devletini “zayıflatmak ve nihai olarak yok etmek” için küresel bir koalisyon kurdu. Ama bu strateji işe yaramadı; Irak ve Suriye’de ele geçirdiği topraklar küçülse de başka yerlere yayıldı.

Amerikan öncülüğündeki koalisyonun cihatçıları kontrol altında tutmakta başarısız olması kırılgan Avrupa’yı teröre ve toplumsal isyanlara açık hale getirdi. Başkan Obama, tarihin onun ihtiyatlı politikasını haklı çıkaracağını ümit etse de bu görüşü sürdürmesi Paris ve Brüksel saldırıları sonrası hiç şüphesiz daha da zorlaşacak.

ABD ve Avrupa İslam Devleti’yle mücadele için daha etkili bir strateji nasıl geliştirebilir? Gerçek anlamda istihbarat paylaşımı ve ortak askeri komutayla işe başlanabilir. Pearl Harbor baskını sonrası en üst düzey Amerikalı ve İngiliz yetkililer Washington’da Aralık 1941’de “Arcadia Konferansı”nda bir araya gelmişlerdi. (…) En büyük başarısı, Amerikan ve İngiliz orduları ve iki ulus arasındaki kıskançlıkları bir kenara bırakıp komutayı birleştirmeleri olmuştu. (…)

İslam Devleti’ne karşı başarının önündeki engeller de benzer. Avrupa devletlerinin istihbarat birimlerinin kabiliyetleri/yeterlilikleri ve saldırıya geçebilirlikleri birbirinden farklı. Uzmanlar, İngiltere ve Fransa’nın güçlü bir casus teşkilatı olduğunu, Almanya’nınkinin yeterli olmakla birlikte halkıyla karşı karşıya gelmekten korktuğunu; diğerlerinin ise daha zayıf olup Avrupa çapında bir istihbarat teşkilatının da bulunmadığını söylüyorlar.

Avrupa’nın ABD’nin istihbarat Leviathan’ından daha fazla “ürün”e [Z.T.K. elde edilmiş hazır istihbaratı kastediyor] ihtiyacı var. Avrupa Amerikan istihbaratından daha fazla “ürün [bilgi]” almak ama kendisi daha az [istihbarat] toplamak istiyor. Amerikalılar ve Avrupalılar zaman zaman farklı takımdaymış gibi hareket ediyorlar. Brüksel de böyleydi.
(…)

El-Kaide için işe yarayan istihbarat stratejileri bu yeni düşmana karşı başarısız kalabilir. İslam Devleti daha az dijital sinyal bırakıyor. Daha fazla “beşeri istihbarat”ın, yani düşman kampına sızmaya cesaret edecek gerçek casusların kullanılması hayati, ama bu da çok riskli. Veyahut “Kimler devşirilebilir? Muhtemel hedefler neler olabilir? Etkili düşmanları dağıtmanın en iyi yolu nedir?” gibi hayati önemdeki bilgileri elde etmek için büyük veri setlerinde “yapay zekayla öğrenme” uygulaması kullanılabilir.


Avrupa istihbarat teşkilatları hem ABD hem de birbirleriyle güçlerini birleştirmelidir. Brüksel tarzı yeni saldırılar planlayan İslam Devleti’ni çevreleyebilmek için gerekli ortaklığın inşasında Batı’nın yeni bir Arcadia Konferansına ihtiyacı var.


D.IGNATIUS: İSLAM DEVLETİ, BATI’DAKİ İSLAMOFOBİYİ KULLANIYOR


İSLAM DEVLETİ, BATI’DAKİ İSLAMOFOBİYİ KENDİ YARARINA KULLANIYOR

David Ignatius (Washington Post gazetesi köşe yazarı, ödüllü gazeteci ve kitapları en çok satanlar listesinde yer alan casusluk romanı yazarı)
Washington Post, 2.6.2016

Tercüme: Zahide Tuba Kor

Batı, İslam Devleti’yle savaşta –önde gelen stratejistlerden birinin ifadesiyle– “otoimmün hastalığı”ndan muzdarip [Z.T.K. yani bağışıklık sisteminin kişinin kendi hücrelerine, dokularına ve organlarına saldırması]. Donald Trump ve onun Avrupalı neo-popülist emsallerinin başı çektiği kendini savunma mekanizmaları, Batı’nın siyasi yapısını zayıflatarak ve cihatçı yangını daha da körükleyerek [kendi kendini vuran] zehirli bir yoğun faaliyete dönüştü.

İngiliz radikallikle mücadele uzmanı David Kenning, bu hafta kendisiyle telefon üzerinden gerçekleştirdiğim mülakatta işte bu provokatif iddiayı ortaya attı. Son dönemde çeşitli Batı yönetimlerinin yaptırdığı araştırmalar da bunu teyit eder nitelikte. Kenning’in yorumları, İslam Devleti’ni bir dini veya ideolojik hareketten ziyade, “mağduriyetin kimlik politikasıyla harekete geçen bir gençler çetesi” olarak gören son dönemdeki yeni analiz dalgasının bir parçası.

Bu şüpheci analistler, İslam Devleti’ne karşı mevcut söylem stratejisinin ters teptiği ve Trump gibi kutuplaştırıcı siyasetçilerin cihatçı etkiyi güçlendirerek en iyi cihatçı devşirme aracına dönüştüğü iddiasındalar. Kenning’e göre İslamofobi, “savunmadaki Müslümanlar” söylemini besleyerek cihatçılara yardımcı oluyor. Zira bu, bir yaralı topluluk hissiyatı yaratıyor, yani şiddet yoluyla intikamı körükleyen bir mağduriyet/mazlumiyet ortak kimliği üretiyor.

(…) Kenning, kendinden menkul hilafetin cazibesinin niçin [toplumdan] yabancılaşmış, ergen üyeler arasında oldukça güçlü olduğunu şöyle açıklıyor:

“İslam Devleti markası mensuplarına bir güç katıyor. Senin bir kurban olduğunu söylüyor ve intikam alma izni veriyor. Sosyal medya üzerinden sana meşhur olmayı teklif ediyor, yani hiçbir şey iken bir şahsiyet kazanma, özne olma fırsatı sunuyor. Teolojik bir argümanın bu akıma karşı bir merhem olacağını düşünen herkes ancak naiftir.”

Trump, cihatçılara karşı kutuplaştırıcı popülist söylemin Amerika’daki en baş örneği; ama toplumsal birlik ve bütünlüğün gerçekten kırılmaya başladığı Avrupa’da da muadilleri var. İngiltere’de “Brexit” kampanyasının bayraktarlarından Nigel Farage, Fransa’da sağcı milliyetçi Marine Le Pen, Hollanda’da Müslüman düşmanı Geert Wilders gibi siyasetçiler, terör ve İslamofobi çifte saldırısıyla sarsılan Avrupa’nın öne çıkan yüzleri.

Kenning ve diğer stratejistlerle birlikte çalışan Ortadoğu merkezli danışma şirketi Lepis Communication, son yayınlarından birinde İslamofobinin niçin cihatçılara yaradığını şöyle açıklıyor: İslamofobi “adam devşirmeyi engellemek yerine bu markaya daha da değer katıyor.”

Lapis, cihatçıların %90’ının 25 yaş altı gençler olduğunu ortaya koyan istatistiklere referansla “Ergen zihin dünyasına odaklanıyoruz” diyor. Bu militan gençler her şeyi siyah-beyaz olarak görmek istiyorlar. Lapis’in iddiasına göre, buna karşı tek panzehir “toplumsal uzlaşma ve hoşgörünün, incelikli düşüncelerin ‘gri’leri”.

Bu bakış açısını paylaşan diğer bir muhalif analist Marc Sageman ise bir psikiyatr ve eski bir CIA istihbaratçısı. Yakında piyasaya çıkacak Terörizmi Yanlış Anlamak (Misunderstanding Terrorism) başlıklı kitabında Sageman, radikalleşme sürecini, bu bir şahsi veya dini değil bir topluluk olgusu sözleriyle açıklıyor.

Sageman’ın varsaydığı cihadi grup, devletin saldırısına uğrayan ve toplum kutuplaştıkça radikal ve şiddet yanlısı hale bürünen bir siyasal protesto topluluğundan ortaya çıkıyor. Sageman, modelinin, üzerinde çalıştığı son iki yüzyıldır yaşanan 34 siyasi şiddet dalgasının %80’inden fazlasını açıkladığını söylüyor. Bu, yeterince basit bir olgu: İnsanlar kendi topluluklarının dışlandığını ve saldırı altında olduğunu hissettiklerinde şiddete tevessül ederler.

Peki, İslam Devleti’ne en iyi karşı koyma politikası nedir? Her iki analiste de bu soruyu sordum. Ortak temaları şu: Radikallikle mücadele kampanyaları, “Batı’ya yönelik ürkütücü Müslüman tehdit” muamelesiyle cihatçıların rüyalarını beslemeyi durdurmalı. Bu tarz söylemler sadece ve sadece cihatçıların ekmeğine yağ sürüp onları daha da motive ediyor.

Lapis’e göre “radikal İslam bir sebep değil, bir mazeret”. Kenning de tecrit ve mağdur edilen Müslüman topluluk duygusunu besleyen bu mesaj “Batı’da olabilecek en feci şey” diyor. Ona göre, İslam Devleti’nin stratejisini yenmenin en iyi yolu dünyadaki Trumpların çenelerini kapamaları. Eğer bunu yaparlarsa hilafetin enerjisi hızla tükenecektir.

Kenning diyor ki “Yönetimde berbatlar… Sokaklarındakilerin dediklerine göre hilafetleri sıkıcı”. Ve kontrolleri altındaki bölgeler bugünlerde tehlikeli bir yere de dönüştü. Ona göre, İslam Devleti’ni yavaş yavaş parçalamak için en iyi yaklaşım, bayrağı altında savaşanlar arasındaki mevcut fay hatlarını harekete geçirmek.


Sageman’a göre, İslam Devleti “muhayyel cemaati” göründüğünden çok daha zayıf. Paradoksal biçimde ona güç katan şey Batı’daki korku ve nefret. Şüphesiz İslam Devleti güvenliğimize yönelik bir tehdit, ama aynı zamanda Trump ve onun sevgili Müslüman düşmanlarının da bir yansıması.


D.IGNATIUS: ENDİŞE ÇAĞINDA OBAMA RASYONALİST BİR BAŞKAN


ENDİŞE ÇAĞINDA OBAMA RASYONALİST BİR BAŞKAN


David Ignatius (Washington Post gazetesi köşe yazarı, ödüllü gazeteci ve kitapları en çok satanlar listesinde yer alan casusluk romanı yazarı)
Washington Post, 18.12.2015

Tercüme: Zahide Tuba Kor

Başkan Obama’nın salı günü Ulusal Arşivlerde yaptığı konuşma (…): Cumhuriyetçilerin kabaran göçmen karşıtı öfke dalgasına karşı Obama, Amerikan hoşgörüsünü tanımlayan tarihi belgelere odaklandı.
(…)

Başkanlığının son yılına hazırlanan Obama, ulusal düzeyde alışılmadık bir pozisyonda: O, rasyonalist biri, duyguların değil aklın kulu.

Obama, çoğunlukla siyaseti hafife alan, uyguladığı politikaları pazarlamaktan kaçınan (ve bunda pek başarılı da olamayan) biri olarak zaman zaman kendi kendisinin en büyük düşmanı olabiliyor. Ancak yakın geçmişin iki dönem üst üste görev yapan başkanlarıyla kıyaslandığında –ki bunlar bitiş çizgisine yaklaştıkça tökezliyor/hatalar yapıyorlardı– Obama daha da güç kazanıyor gibi görünüyor.

Hiç şüphesiz bu yıl (2015) başkan, yoğun duygusal muhalefete rağmen, rasyonalist gündeme odaklandı. İsrail’in ve Cumhuriyetçilerin çok sert muhalefetine karşın İran nükleer anlaşmasını, kendi partisinden birçoklarının karşı çıkmasına rağmen ticaret alanında Transpasifik Ortaklığı, ulusal siyasi bir tabuyu kırarak Küba’yla ilişkileri normalleştirmeyi ve sağ kanadın bilimsel kanıtları reddetme tutkusuna rağmen iklim değişikliği anlaşmasını [imzalamayı] başardı.

Olgulara dayalı yönetişim bağlamında bu, iyi bir yıldı. Ancak Trump’la sembolleşen hareketi izlediğinizde tam tersini düşünebilirsiniz. Obama’nın bu kadar çok başarı elde ederken içeride ve dışarıda zayıf bir başkan olarak görülmesi bir paradoks.

(…) Belki de yürüttüğü politikalara karşı yükselen muhalefetin bir kısmının, onun Afrika kökenli bir Amerikalı olmasından kaynaklanan önyargılarla bağlantılı olduğu için üzülüyordur. Belki de haklıdır bu konuda.

Daha başkanlığının ilk yılından itibaren Obama, sağcı Cumhuriyetçilerin çiğ bir reddiyeciliğiyle karşılaştı; bu salt onun politikalarına yönelik bir eleştiri değil, başkanlığının meşruiyetine dönük bir meydan okumaydı. Hakkında gizli Müslüman olduğu veya ABD dışında doğduğu gibi çeşitli ithamları içeren birçok ayrıntı uyduruldu. (…)

Daha iyi bir karşı-stratejinin ne olduğunu bilmek zor, ama Obama’nın (için için yansa da) dışarıya dönük sakin duruşu pek de işe yaramadı.

Trump’ın yükselişi uzmanların çoğunu şaşırttı ama Obama’yı şok etmiş gibi görünmüyor. Zira Trump, Obama’nın koltuğa oturmasından beri Cumhuriyetçilerden kendisine yöneltegeldiği öfkeli retoriğin bir kristalleşmesi. Trump sadece daha yüksek sesle, daha arsızca ve daha karizmatik bir şekilde bunu yapıyor. (…)
 (…)

Obama’nın mesajlarını ustalıkla işlemesi için geriye bir yılı kaldı - ki böylece korku içindeki ülkesine yeniden güven aşılayarak onu harekete geçirebilir. Endişe/kaygı çağında yönetimde olmak Obama’nın karşı karşıya kaldığı en büyük meydan okuma.


D.IGNATIUS: YENİ BAŞKAN KARMAŞIK ASKERİ SORULARLA YÜZLEŞECEK


YENİ AMERİKAN BAŞKANI KARMAŞIK ASKERİ SORULARLA YÜZLEŞECEK

David Ignatius (Washington Post gazetesi köşe yazarı, ödüllü gazeteci ve kitapları en çok satanlar listesinde yer alan casusluk romanı yazarı)
Washington Post, 31.12.2015

Tercüme: Zahide Tuba Kor

Yeni yıl tahminlerinde bulunmak bu çalkantılı dünyada ustalık ve dikkat istiyor; ancak nispeten risksiz bir tahminde bulunmak mümkün: Yeni başkan daha iddialı bir dış politika izleyecek. Demokrat aday olması beklenen Hillary Clinton, sıklıkla, askeri güç kullanımıyla ilgili neredeyse Cumhuriyetçi rakipleri kadar şahin bir söylem dillendiriyor.

Peki, dış politikada yeni Amerikan iddialılığı pratikte ne anlama gelecek? İslam Devleti ve diğer tehditlerle daha etkili bir mücadele için Amerikan askeri gücü daha gerçekçi bir şekilde neler yapabilir? Çin ve Rusya askeri olarak nasıl kontrol altında tutulabilir? Kampanya sırasında Amerikan gücü söylemi esnetilecektir, ama gerçekte ne olacak? Güç projeksiyonu yapmak birçok adayın tahmininden daha zor olacak.

Yeni başkan için ilk gerçeklik testi Pentagon olacak. Bu neslin askeri komutanları Irak ve Afganistan’da travmatik savaşlar atlattılar. Onlar Başkan Obama’yı Ortadoğu’da yeni yükümlülükler altına girmenin beraberinde getireceği muhtemel can kayıpları ve maddi külfetler konusunda uyardılar ve bir sonraki genelkurmay başkanıyla da bu tavırlarını sürdürecekler. Suriye’ye büyük bir askeri kara gücü konuşlandırılmasına karşı argümanlar duymak istiyorsanız gidip bir generale sorabilirsiniz.

Yeni yönetim başa geçtiğinde güç projeksiyonu konusunda iyi düşünülmemiş ham fikirlerin fazla devam edebilme şansı yok. Zira General Joe Dunford ve General Paul Selva’nın Amerikan genelkurmay başkanı ve yardımcısı olarak 2017’ye kadar görevi sürdüreceği dikkate alındığında askeri tavsiyelerde bir süreklilik olacağı aşikar. Ayrıca Ortadoğu’daki Amerikan askeri kuvvetlerini yöneten Merkezi Komutanlığın başkanı da dahil yeni muharip komutanlar kadrosu, görevi bırakmadan evvel yine Obama tarafından atanacak.

Tahminim şu ki Obama görevinden ayrılmadan evvel, şimdiye kadar direnegeldiği daha sert askeri seçeneklerden bazılarını hayata geçirecek; Suriye içinde “güvenli bölgeler” oluşturma ve Amerikan Özel Birliklerine bağlı kuvvetlerin daha agresifçe konuşlandırılması gibi. Bu, kısmen ABD’nin 2016’da cihatçılardan ilham alan terör saldırılarıyla daha fazla yüzleşme ihtimalinden kaynaklanıyor – ki bu durumda misilleme konusunda kamuoyu baskısı giderek artacaktır. Bu arada Beyaz Saray’ın zayıf bir mukabelesi ise Demokrat adayın seçilme şansını azaltacaktır.

Eğer şartlar ABD’yi İslam Devletine karşı taktiklerini tırmandırmaya zorlayacaksa, –Amerikan askeri faaliyetlerinin kontrolünü daha iyi sağlamak ve kamuoyunun paniklemesiyle aşırı reaksiyon vermek durumunda kalmamak için– bunu gecikmeden bir an evvel yapması gerektiğine dair bir argüman var. Ayrıca yeni başkan başa geçtikten sonra, hadiselerin mahkumu olmak yerine bizzat seçenekleri kontrol etmek isteyecek ve belki de Pentagon’dan yeni askeri seçenekler konusunda talepte bulunabilecektir.

Ortadoğu, geçmiş iki başkan için olduğu gibi, yeni başkan için de bir askeri karmaşa olmaya devam edecektir. Ancak Çin ve Rusya konusunda yeni başkanın askeri güç projeksiyonu noktasında tercihleri çok daha net olacaktır. Yeni Beyaz Saray, bu cephelerde askeri komutanlardan daha az direnişle karşılaşacaktır; nitekim komutanlar, Rus ve Çin tehdidi konusunda iyi eğitimli olup bunlarla yüzleşmek için yeterli askeri araçlara sahip olduklarına inanmaktadırlar.

Rusya’yı çevrelemek için yeni yönetim, Moskova’nın saldırganlığına karşı bir mekanizma olarak Amerikan kuvvetlerini Doğu Avrupa’ya konuşlandırıp konuşlandırmama konusunu muhtemelen inceleyecektir. Bu adım muhtemelen Pentagon’un desteğini de alacaktır. Ordu aynı zamanda Güney Çin Denizi’nde Çin’in faaliyetlerini kontrol altına almak için Japonya ve Filipinler gibi müttefiklerle –bu ülkelerin kendi savunmalarını da güçlendirecek şekilde– daha sıkı bir işbirliği de dahil aktif adımlar atılmasını hoş karşılayacaktır.

Yeni başkan için en karmaşık askeri meseleler, stratejiysen Michael Mazarr’ın “gri alan çatışmaları” dediği meseleler olacaktır. Amerikan Kara Harp Akademisi tarafından son dönemde yayınlanan bir makalede Mazarr, Çin, Rusya ve İran’ın Amerika’nın hedeflerini engellemek için alenen askeri kuvvete yaslanmaksızın bu “gri” stratejileri kullandığını savunuyor.

Amerikan hasımları güç boşluklarını istismar ediyor. Rusya’nın, NATO’ya meydan okuyacak şekilde konvansiyonel ordular yollamaktansa, üniformasız gayrinizami kuvvetlerle, yani sözde “küçük yeşil adamlar”la Ukrayna’yı işgal etmesi daha kolay. Yine Çin’in, uçak gemisi yollamak suretiyle Amerikan Pasifik Filosuna meydan okumaktansa, Güney Çin Denizi’nde suni adalar inşa ederek deniz gücünü ortaya koyması daha rahat. İran için de Suriye’de, kendi ordusunu doğrudan görevlendirmektense, Lübnanlı ve Iraklı Şii milisleri yollaması daha kolay.

Pentagon gri çatışmalardan ziyade siyah-beyaz çatışmalar için ekseriyetle silah satın alıyor. Bu yüzden bu tarz hibrid yöntemler için yeterince hazırlıklı değil.

Daha fazla askeri harcama ve daha sert bir savunma pozisyonu alma konusundaki seçim kampanyası söylemleri bu meseleyi daha de derinleştirebilir, hele de eğer yeni başkanın salt mevcut kuvvetleri güçlendirmesine yol açarsa. Gerçek anlamda iddialı bir strateji, gelecekteki gri savaşlarda daha iyi işleyebilecek yeni araçlar üretmektir.


D.IGNATIUS: DEĞİŞEN ORTADOĞU’DA ABD HAYATİ BİR POZİSYONDA


DEĞİŞEN ORTADOĞU’DA ABD HAYATİ BİR POZİSYONDA

David Ignatius (Washington Post gazetesi köşe yazarı, ödüllü gazeteci ve kitapları en çok satanlar listesinde yer alan casusluk romanı yazarı)
Washington Post, 1.3.2016

Tercüme: Zahide Tuba Kor

Ortadoğu’nun aldığı mevcut şekli tasvir etmesi istendiğinde İsrailli bir yetkili İbranice olarak “gam vegam” dedi. Yani “aynı anda her iki yöne doğru da gidiyor”.

Ortadoğu mozaiğinin kırılmış parçası her zamankinden çok daha keskin ve tehlikeli; ama Amerikan, İsrailli ve Arap yetkililer, son birkaç aydır bu parçaların yeniden düzenlenmekte olduğunu –ve artık taşların farklı ama sürpriz bir şekilde yerine oturabileceğini- söylüyorlar. Çok az gözlemcinin öngörebileceği fırsatlar olduğu gibi yeni tehlikeler de söz konusu. Başkan Obama, başkanlığının son 10 ayında Ortadoğu sahnesinde aksayarak ilerleyen bir topal ördek olarak görülüyor sıklıkla. Ancak gidişatın büyük ölçüde -bir diplomat olarak halen daha ispatlayacağı şeyler olan- Dışişleri Bakanı John F. Kerry tarafından belirlenmesi muhtemel.

Ancak önümüzdeki ayların gözler önüne sereceği gibi 2016 senesi, bir sonraki başkanın seçeneklerini de şekillendirecek. Başkanlığının son demlerindeki Obama, Ortadoğu’da stratejik dengeyi değiştirme ümidindeydi ve bunu kısmen yaptı da – iyi ya da kötü, diğer güçleri daha fazla askeri roller üstlenmeye cesaretlendirerek ama Amerikan diplomasisini de koruyarak.

Yeni bulmacanın parçaları neler? Birincisi, Obama’nın en büyük dış politika başarısızlığı olduğu iddia edilen Suriye. İstemezükçüler korosuna rağmen Kerry, Suriye konusundaki birçok rakibi –yani Rusya, İran, Türkiye, Suudi Arabistan, Ürdün, Esed rejimi ve parçalı Suriye muhalefetini- ateşkesin ayrıntıları üzerinde çalışmak için aynı çatı altında bir araya toplamayı başardı.

Diplomatik süreç kırılgan ve daha evvel salt şahsi çıkarlarla hareket eden Ruslar ve diğerlerinin iyi niyetine bağlı. Ama bu bir hiç de değil. Dışişleri Bakanlığına göre geçtiğimiz birkaç hafta içinde yardım konvoyları çaresiz 225 bin Suriyeliye ulaştı; hedef mart ayı sonuna kadar 1,7 milyon kişiye yardım ulaştırmak.

Ateşkes süreci ihlallere davetiye çıkarıyor; zira ateşkesi kabul eden 100’ü aşkın isyancı gruptan birçoğu, ateşkesten dışlanan İslam Devleti ve Nusra Cephesi savaşçılarının yanı başında konaklıyor. Amerikan Dışişleri yetkilileri, örgütlerin bu ortak yerleşimini [yani bir arada yaşamalarını] “mozaik yapı” olarak niteliyor ve savaşçıların saflarını belirlemelerinin haftalar alacağı beklentisinde. Bu saflaşma da sadece, Esedsiz bir nihai siyasi geçiş süreci için bir ilerleme işareti olup olmadığını ortaya koyacak.

Bulmacanın ikinci parçası olan İran, gelinen nokta itibarıyla çoğumuzun birkaç yıl evvel hiç tahmin dahi edemeyeceği kadar farklı görünüyor. Böylelikle Obama’nın -küresel koalisyonla uygulanacak- uluslararası yaptırımlarla İran’a anlamlı bir nükleer anlaşma için baskı yapılabileceği iddiasının doğru olduğu ispatlandı. Üstelik İran açılımının pragmatik güçleri kuvvetlendireceği ümidi de Cuma günkü seçimlerde meyvesini vermiş görünüyor.

Dışişleri yetkilileri, yeni mecliste veya İran’ın bir sonraki dini liderini seçecek Uzmanlar Meclisinde siyasi dengelerin nasıl olacağını tam olarak kestirebilmek şimdiden imkansız diyorlar. Ama şu açık ki muhafazakârlar zayıfladı ve Cumhurbaşkanı Ruhani’nin pozisyonu güçlendi. Bu, Obama’nın oynadığı en büyük stratejik kumardı ve başarılı olmuş görünüyor.

Suudi Arabistan da değişiyor. Birkaç sene evvel kim tahmin edebilirdi ki bir zamanların can çekişen, aşırı muhafazakâr monarşisinde kararlıkla hareket eden şahsiyetin, Suudi tarzı bir modernleşmeyi hedefleyen 30 yaşında bir dik başlı prens olacağını? Ama işte bu, tam da Veliahtın Veliahtı Prens Muhammed bin Selman’ın idaresi altında yaşanan şey.

Bu genç Suudi, zaman zaman ferasetli olmaktan ziyade fazlaca cesur olageldi, tıpkı Yemen savaşında, İran’la diplomatik ilişkileri kesmekte ve Hizbullah’ın tahakkümündeki Lübnan’ı istikrarsızlaştırmaya dönük yeni çabalarında olduğu gibi. Ancak değişimin öznesi olarak oynadığı rol son derece aşikâr. Geçen hafta Washington’ı ziyaretinde 36 yaşındaki Suudi Enformasyon Bakanı Adil et-Turaifi’nin dediği gibi, veliaht prens “Suudi Arabistan’ı çok hızlı bir şekilde dönüştürmek istiyor.”

Ortadoğu bulmacasında şu an için en pürüzlü parça, -sadece on yıl evvel bölgenin en parlak noktası olan- Türkiye. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın güç oyunu, bir zamanlar Kürtlerle gelecek vaat eden uzlaşmayı paramparça etti ve Türk demokrasisinin altını oydu. Türkiye aynı anda Rusya, İsrail, İran ve ABD’yle ilişkilerini bozmayı büyük bir maharetle başardı. Kıdemli Türkiye uzmanları iç çalkantının artmasından endişe ediyor.

Obama’nın başkanlığı döneminde ABD Ortadoğu’da geri adım attığından Rusya, İran, İslam Devleti ve Suudi Arabistan ileri adım attılar. Bu durum birçok yeni tehlikeyi beraberinde getirdi. Amerikan askeri üstünlüğü zayıflamış olsa da diplomatik rolü hala belirleyici, tıpkı Suriye ve İran müzakerelerinin gösterdiği gibi.


Bulmacanın değişen parçalarını bir araya getirmenin birçok riski var, ama yeni açılımlar da sunuyor. Ve şu aşikâr ki zayıflayan rolüne rağmen ABD, beğenin veya beğenmeyin, hala vazgeçilmez bir istikrara kavuşturucu güç.



D.IGNATIUS: ABD’NİN ÇÜRÜMÜŞLÜĞÜ TRUMP’IN YÜKSELİŞİNİ KÖRÜKLEDİ


ABD’NİN SİYASİ ÇÜRÜMÜŞLÜĞÜ TRUMP’IN YÜKSELİŞİNİ NASIL KÖRÜKLEDİ

David Ignatius (Washington Post gazetesi köşe yazarı, ödüllü gazeteci ve kitapları en çok satanlar listesinde yer alan casusluk romanı yazarı)
Washington Post, 10.3.2016

Tercüme: Zahide Tuba Kor

İyi ülkeler de bazen kötüye gidebilir. Donald Trump’ın destekçileri “Amerika’yı Yeniden Büyük [Devlet] Yap” derken aslında bu argümanı ima ediyorlar. Trump’tan rahatsızlık duyanlar ve onu hayal kırıklığına uğramış orta sınıf seçmenin öfkesine tehlikeli bir popülist mukabele olarak görenler de öyle.

İster sevin ister nefret edin Trump’ın yükselişi kaçışı mümkün olmayan bir mesaj veriyor: ABD’nin siyasi kurumları çürüyor ve seçmenler de (haklı bir şekilde) bozuk/arızalı olarak algıladıkları hükümete öfkeliler. Tehlike şu ki, Trump’ın mukabelesi temel yönetişim problemlerini muhtemelen daha da içinden çıkılmaz bir hale sokacak ve kutuplaşmayı ve kötü yönetimi daha da artıracak. 
(…)

Sorun şu: “Hükümet”e veya “Washington”a öfkeli bir ülke, fon yetersizliği, beceriksizlik ve özel şahsi menfaatlerin kamu menfaatlerine baskın çıkması yüzünden kamu hizmetlerinin bozulmasına yol açan sorunları çözmekte zorlanacak. Gerekli olan şey, daha az değil, daha iyi bir yönetimdir – ki bunun için de paraya ve iyi liderliğe ihtiyaç var.

Amerika’nın siyasi işlevsizliği, 2014’te Francis Fukuyama tarafından yayınlanan Siyasi Düzen ve Siyasi Çürüme başlıklı önemli bir kitabın da konusu. (…) Fukuyama 1989’da “Tarihin Sonu?”nu ilan ettiğinden beri bu öngörünün niye erken olduğunu açıklığa kavuşturmaya çalışıyor.

Fukuyama kitabında giderek katılaşan ve değişime ayak uyduramayan bir zamanların başarılı sistem örneklerine dikkat çekiyor, Çin’deki Han Hanedanından Mısır’daki Memluklara ve Fransa’daki Eski Rejime kadar. Fukuyama uyarıyor: “Diğer rejim türlerine kıyasla modern liberal demokrasiler siyasi çürümeye daha az maruz kalırlar [diye bir şey yok].” Teorisyenler demokrasileri kendi kendilerini düzelten rejimler olarak tahayyül ediyor; ama eğer ki seçmenler “yeterince örgütlü değilse veya kendi menfaatlerini doğru bir şekilde idrak edemezlerse” bu gerçekleşmez.

Halka hizmet ettiği farz edilen kurumlar, eğer ki elitlerin eline geçerse veya seçilmiş yetkililerce aşırı derecede yönlendirilirse veyahut Robert Kagan’ın “adversarial legalism” dediği şeyle [Z.T.K. yani politikaların uygulanması ve ihtilafların çözümünde daha çekişmeci olunması ve kanunlara aşırı bağlılık] boğuşulursa çürüme gerçekleşir. Fukuyama becerikli, bozulmamış bürokratları –bir zamanlar bilindiği şekliyle “devlet memurları”nı– tartışıyor. Çatışan siyasi yetkiler/talimatlar ve kötü idare yüzünden bozulan kurum örneği olarak Amerikan Orman Hizmetlerini ele alıyor – ki bu kurum “altın değeri”ndeki orman kaynaklarını yönetme misyonundan ikincil (ve yanlış anlaşılan) orman yangınlarını önleme hedefine geldi.

“Keşke Amerikan Orman Hizmetleri siyasi çürümenin istisnai bir örneği olsaydı” diyor Fukuyama ve ekliyor, maalesef “Amerikan yönetiminin genel kalitesi bir nesli aşkın bir süredir giderek bozuluyor.”

Modern Cumhuriyetçi Parti’nin hükümet karşıtı derin husumeti problemin bir parçası. Vergi kesintileri birçok kamu kurumunu parasız ve iyi kadrodan yoksun bıraktı. Fukuyama, federal bütçenin %22’sine tekabül eden Medicare ve Medicaid’in federal çalışanların %0,2’since yürütüldüğüne dikkat çekiyor. Federal işgücü giderek azalırken sözleşmelilerin sayısında patlama yaşanıyor. Vergi mükellefleri bunun kendi avantajlarına olduğundan şüpheliler ve bunda haklılar da.

Kongre problemleri çözmek için yasa çıkarmak yerine federal kurumlara karışıyor. Fukuyama Pentagon’un Kongre’ye yılda neredeyse 500 rapor göndermek zorunda olduğuna dikkat çekiyor. “ABD kötü bir dengenin tuzağına düşmüş durumda. Kongre hükümetin serbestisini azaltan ve karar almayı yavaşlatıp maliyeti artıran karmaşık kurallar getiriyor. Bu yüzden hükümet iyi işlemiyor ve bu da halkın güvensizliğini teyit ediyor.”

Öfkeli halk, zenginin daha da zenginleşirken orta sınıfın yerinde saydığını ve hükümetin buna karşı hiçbir şey yapmadığını görüyor. Amerikan demokrasisinin temeli, hep orta sınıfın refahı ve kendine güveni olageldi. Ancak Pew Araştırma Merkezi’nin tahminlerine göre, orta sınıf ailelere giden hanehalkı geliri oranı 1970’te %62 iken 2014’te %43’e kadar gerilerken, üst gelirli ailelerin payı %29’dan %49’a yükselmiş durumda.

Trump öfkeli bir Amerikalıya suçlayabileceği bir hedef tahtası sunuyor: Müslümanlar, Meksikalılar, merkezi hükümetin bürokratları, serbest ticaret anlaşmalarının müzakerecileri, siyasetçiler ve gazeteciler. Ancak asıl problem olan ABD’nin siyasi çürümüşlüğünü nasıl düzelteceği konusuna henüz hiç değinmedi.


Fukuyama uyarıyor: “Yerleşik bir liberal demokraside yaşayan hiç kimse, onun [liberal demokrasinin] ayakta kalmasını kaçınılmaz addederek halinden memnun bir şekilde kayıtsız kalmamalıdır.” Veyahut Benjamin Franklin’in 1787’de dediği gibi, “Cumhuriyet, sen korursan baki kalır.”