15 Mart 2016 Salı

R.KAPLAN - SURİYE: KİMLİK KRİZİ



SURİYE: KİMLİK KRİZİ
Robert D. Kaplan (Amerikalı dış politika yazar, Yeni Amerikan Güvenliği Merkezi kıdemli üyesi)
The Atlantic, Şubat 1993


Tercüme: Zahide Tuba Kor

[Z.T.K. Kaplan’ın bu yazısı önemli ve dikkat çekici. Zira daha 1993’te (ki bu tarih önemlidir; zira Hafız Esed’in Körfez Savaşı’nda Irak’a karşı Amerikan öncülüğündeki koalisyonu desteklediği ve İsrail’le barış masasına oturduğu için Batı’dan büyük övgüler aldığı, Lübnan’ın üç sene evvel kendisine “teslim edildiği”, bölgede giderek meşruiyetini artırdığı, dolayısıyla her şeyin yolunda gittiği bir dönemdir) Suriye’nin bugün yaşamakta olduğu krizi tarihi, siyasi, iktisadi, dini ve demografik arka planıyla anlatmış. Gelinen noktada öngörüleri aynen çıkmış gibi görünüyor. Tek fark krizin baba Esed’in ölümünün hemen ardından değil, bundan 11 yıl sonra “Arap Baharı” süreciyle başlaması…]

Suriye’ye ilk ziyaretimi gerçekleştirdiğim 1970’lerde Şam havalimanında bulunan turist danışmadaki bir görevlinin bana verdiği haritada, sadece İsrail’in elindeki Golan Tepeleri değil, antik Antakya şehrinin bulunduğu Hatay bölgesi de ülke sınırları içerisinde gösteriliyordu. Antakya’yı görmek için görevliye oraya giden turları sordum. Cevabı ve mahcup tonu beni şaşırttı: “Maalesef, beyefendi, şu an için bu mümkün değil, belki birkaç ay sonra.”
Akdeniz’in kuzeydoğu köşesinde bulunan Hatay, bir zamanlar Arapların ve Ermenilerin Türk nüfusu az da olsa geçtiği bir bölgeydi. 1938’de Türk ordusu bölgeye girerek Arap ve Ermenileri kaçmaya zorladı ve Türk hükümetinin bölgeyi ilhakının yolunu hazırladı. Manda yönetimini elinde tutan Fransa bu durumu protesto etmedi ve işgal edilen nüfus da sesini çıkaramadı. Turist rehberinin mahcupluğu bağlamında bu tarihi düşünmek beni şu soruya yöneltti: Suriyeliler daha eski kayıplarını dahi kabullenememişken –ki bu kayıp, Golan’ın aksine, uzunca bir süredir uluslararası toplum tarafından resmen tanınmakta– 1967’de Golan Tepeleri’nin kaybını nasıl kabullenebilirler?
Cevabı basit, kabullenemezler. Hatay örneğinin de ortaya koyduğu gibi Golan’ın kaybı, zikredilmeyen ama patlamaya hazır bir tarihi gerçeğin temelini teşkil eden birçok toprak kaybının sadece sonuncusuydu: Nüfusu tıpkı Lübnan’ınki gibi kan davası güden/ihtilaflı Ortadoğu azınlıklarının bir karmaşası olan Suriye, Osmanlı sonrası dönemin bir ulusu/ulus-devleti olmaktan ziyade her zaman Osmanlı İmparatorluğunun bir bölgesi olarak tanımlanageldi.
Suriye’nin iç politika psikolojisi, (…) Suriye’nin milli kimliği meselesiyle bağlantılıdır. Kimlik meselesi önemlidir. Zira Suriye içindeki olaylar Ortadoğu’nun her yerine yansıyabilir/yankılanabilir.
(…) 19. yüzyılın başlarından Osmanlı saltanatının çöktüğü Birinci Dünya Savaşı sonuna kadar Avrupalı seyyahların Suriye [Bilad-i Şam] adını verdikleri bölge, kuzeyde Türkiye’deki Toroslardan başlayıp güneyde Mısır’a ve Arabistan çölüne, batıda Akdeniz’den doğuda Mezopotamya’ya kadar uzanıyordu. Bugünkü Lübnan’ı, İsrail’i, Ürdün’ü, Irak’ın batısı ve Türkiye’nin güneyini kapsıyordu. Suriye herhangi bir belirli milli duyguyla bağlı değildi.
Suriye’yi var eden duygu Arap birliğiydi. Gerçekten de 19. yüzyıl Suriye şehirleri olan Şam ve Beyrut, gizli kültürel ve siyasal cemiyetleriyle Türklere karşı Birinci Dünya Savaşı Arap isyanını tahrik etti. Ama isyan, [Suudi] Arabistan’ı dışarının kontrolünden kurtarsa da –bilhassa Avrupa’ya yakınlığıyla dışarının sömürüsüne açık hale gelen– Suriye’deki şartları, sadece ve sadece daha da karmaşıklaştırdı/içinden çıkılmaz bir hale getirdi.
İngiliz-Fransız rekabeti Suriye’nin [Bilad-i Şam’ın] 6 bölgeye bölünmesiyle sonuçlandı. Kuzey Suriye’nin küçük bir parçası [Hatay] (…) yeni Türk devletinin parçası oldu (…) Suriye’nin doğu çölleri yeni İngiliz mandası Irak’ın oldu. Kısa süre sonra yine İngiliz denetimine geçecek güney Suriye’de İngilizler iki yeni oluşum yarattı: Filistin mandası ve Mavera-i Ürdün krallığı – ki bu ikincisinin başına İngilizler, savaştaki müttefiki olan, aynı zamanda Mekke Şerifi’nin oğlu Abdullah’ı getirdi. Geri kalan kısmı ise Fransızlar alıp daha sonra Lübnan ve Suriye olarak iki parçaya ayırdı.
Lübnan’ın sınırları öyle bir çizildi ki ekseriyeti Müslüman olan büyük bir nüfusu [Suriye’den koparak] Fransızlarla müttefik olan, Fransızca konuşan ve tamamen Katolik olmasalar da Vatikan’la anlaşması bulunan Maruni Hristiyanların yönetimi altına soktu. Lübnan’ın komşusu Suriye, muhtemel/sözde bir ulusun kıvranan bir hayaletiydi. Bilad-i Şam toprakları dört bir tarafından kırpılsa da Suriye, yine de sadece çatışan mezhepler ve dinler ile yerel aşiret çıkarlarını barındırmakla kalmayacak, aynı zamanda Şam’da –Avrupalıların oluşturmuş olduğu tüm sınırları ortadan kaldırma hedefindeki– Arap birliği destekçisi hareketlerin de merkezi olacaktı. Bu yüzden Suriye denilen bölge, savaş öncesine göre daha derli toplu/yekpare olsa da yeni Fransız mandasında bütünleştirici çok az nokta vardı. Bir İngiliz diplomat olan Freya Stark, Fransız mandası [Suriye] hakkında şunu söyledi: “milli duyguları ifade eden tek bir belirtiyle dahi karşılaşmadım: her şey mezheplerden, nefretten ve dinlerden ibaretti.”
Suriye’de her mezhep ve din –büyük ölçüde halen olduğu gibi– belirli coğrafi bölgelerde toplanmıştı. Merkezdeki Şam, –Hama ve Humus’la birlikte– Sünni Arap çoğunluğun merkeziydi. Güneydeki Dürzi Dağında, Şam’ın yönetimine direnen ve sınır komşusu Mavera-i Ürdün’le yakın bağları bulunan, uzaktaki heteredoks Müslüman bir cemaat olan Dürziler yaşıyordu. Kuzeyde –tamamı kendini Şam’dan ziyade Musul ve Bağdat’a daha fazla bağlı/yakın hisseden– büyük sayılarda Kürt, Hristiyan Arap, Ermeni, Çerkez ve Yahudi’yi barındıran kozmopolit bir pazar ve ticaret merkezi olan Halep vardı. Ve batıda, Lübnan’a yakın [Lübnan’ın kuzeyi] dağlık Lazkiye bölgesinde –Fransız Suriye’sinin Arap azınlıkları içinde en çok zulüm gören ve itaatsiz/inatçı cemaat olan, ama postkolonyal Suriye’de dramatik bir etki bırakacak olan– Aleviler yoğunluktaydı.
Aleviler –Dürziler ve İslamililer ile birlikte– bin yıl evvel bölgeyi vuran/ezip geçen Şii dalganın kalıntılarıydı. (…)
Fransızlar Suriye’yi kontrolleri altına aldıklarında Cezayir ve Tunus’taki sömürgecilik tecrübeleri henüz zihinlerinde tazeydi [ve bu durum] Sünni Arap milliyetçiliğine karşı husumetlerini körükledi. Arap milliyetçilinin yükselişinin önüne geçmek için Fransızlar, Alevilerin yoğunlukta olduğu Lazkiye’ye ve Dürzi yoğunluklu Cebel-i Dürzi’ye özerklik vererek buradaki halkları Şam’daki Sünni Araplardan tamamen bağımsız ve sadece Fransızlara karşı yükümlü bir hale getirdiler. Ayrıca Aleviler, Dürziler ve diğer azınlıklar, Fransız hükümetinden daha fazla kalkınma sübvansiyonu alsalar da Sünni çoğunluktan daha az vergi verdiler. [Z.T.K. yazarın anlattıkları doğru olmakla birlikte eksik. 1925-27 tarihleri arasında yaşanan ve Fransızların zar zor bastırabildikleri Büyük Suriye İsyanı’nı başlatan Dürzilerdi ve bu isyan kısa sürede diğer yerlere de yayılacaktı. Yani Fransızların azınlıklarla ilişkileri de öyle güllük gülistanlık değildi] Dahası Fransızlar Alevileri, Dürzileri, Kürtleri ve Çerkezleri kendi işgal ordusuna asker olarak girmeye teşvik etti. (Bundan sonra ordu, Suriye toplumu içinde yükselme/terfi etme peşinde koşan kırsaldaki fakir Aleviler için gözde bir kariyer yeri haline geldi) Sünni Arap çoğunluk ise çok sert bir şekilde bastırıldı. Şam bölgesine bir işgal toprağı gibi muamele edildi ve Alevilerin, Dürzilerin ve Kürtlerin yardımıyla kabadayı/sert/saldırgan Senegalli birlikler devriye için görevlendirildi. Sünni Araplar, Osmanlı Türklerinin yönetimi altında hiçbir zaman yaşamadıkları kadar büyük bir kuşatılmışlık hissi içine girdi.
Sünni paramiliter gruplar buna, Şam caddelerinde Fransızlara karşı ayaklanarak karşılık verdiler. İddia o ki, Araplar ile Yahudiler arasında zaman zaman patlak veren cemaat çatışmalarına sahne olan İngiliz Filistin’i dahi Fransız Suriye’si kadar gerilimli ve istikrarsız değildi; zira ülkedeki iki çarpışan güç –azınlıkların self-determinasyonu ile Sünni pan-Arabizm– bırakın Fransız yönetimince kontrol altına alınmayı, bilhassa teşvik ediliyordu.
Kısmen kendisini demokratik olmakla diğer Araplardan ayrı tutan Yahudi devletinin desteklediği, kısmen de tarihî hafızası pek yok gibi görünen Amerikan medyasının kalıcı hale getirdiği Suriye’yle ilgili bir mit var: Suriye’nin Arap sakinlerinin ne demokrasi ne de hukuk devleti tecrübesi var. Oysa bu doğru değil: devasa anlaşmazlıklara rağmen Suriye demokrasiyi denedi.
İngiliz uzman Patrick Seale, The Struggle for Syria başlıklı kitabında savaş sonrası dönemin tarihini yazmış. Tam bağımsızlığı [1946] elde ettikten kısa bir müddet sonra, ama henüz Fransızların bölücü etkisinin halen güçlü olduğu Temmuz 1947’de Suriye’de seçimler gerçekleştirildi. Birçok rakip siyasi cemaatin bir araya getirilmesiyle oluşturulan bir ülke için sonuçlar tahmin edildiği gibiydi. Şükrü Kuvvetli’nin yönetimindeki Milli Parti diğer herhangi bir gruptan çok daha fazla oy aldı, ama sadece bir azınlık hükümeti kurabildi. Oyların çoğu mezhep çıkarlarını temsil eden bağımsızlara gitti. Görünenin altındaki gerçeklik ise daha kötüydü. Bir Milletvekilinin Hatıraları / Memoirs of a Deputy başlıklı kitabında Habib Kahaleh diyor ki “Çevreme baktığımda sadece çelişkiler, tezatlar yığını gördüm.” İsrail’in 1948 İstiklal Savaşı’nda Arap ordularına yaşattığı aşağılanma, demokratik yollardan seçilen hükümeti daha da zayıflattı. Suriye Genelkurmay Başkanı General Hüsnü Zaim 30 Mart 1949’da askeri bir darbe yaptığında –ki bu bağımsızlık sonrası Arap dünyasının ilk askeri darbesiydi [Z.T.K. Aslında ilk darbe, kağıt üzerinde 1932’de bağımsızlığını kazanan Irak’ta 1936’da başlıyor]- Şam sokaklarında kalabalıklar sevinç içinde bunu kutluyordu.
Kendisinin ardından gelecek birçok Suriyeli lider gibi Zaim de gösterişçi ve müsrifti ve Fransız Suriye’si olarak anılan ülkede yerel milliyetçilikleri uzlaştıracak bütüncül bir stratejisi yoktu. Kısa süre sonra devrilecek ve idam edilecekti. Bir sonraki askeri rejim yeni seçimleri gerçekleştirdi ama oylar tıpkı 1947’deki gibi yine bölünmüştü ve bu demokratik tecrübe de anarşiye dönüştü. Anarşi Aralık 1949’de Albay Edib Çiçekli’nin yönetimi ele geçirmesiyle sona erdi. Bu, 1949 yılı içindeki üçüncü askeri darbeydi. 
Çiçekli’nin düzeni tesis becerisi, yabancı gözlemcilerin, Türkiye modeli gibi Suriye’yi bir ulus-devlete dönüştürecek Arap dünyasının Atatürk’ü olarak methiyeler düzmelerini sağladı. Ama bu gerçekleşmeyecekti. Çiçekli 1953’te açık açık Suriye’nin sadece “emperyalizm tarafından suni sınırlarla çizilen bir ülkenin resmi adı” olduğundan yakınacaktı.” Maalesef haklıydı. 1954’te Çiçekli [bir darbeyle] devrildi. Bir kez daha sürükleyici güç, ordu içindeki ve dışındaki çeşitli mezhepsel unsurlar olacaktı.
Bu sırada Suriye’nin çelişkilerine ideolojik bir çözüm ortaya çıkmaya başladı: Baasçılık. Bu ideolojiyi başlatan biri Hristiyan, diğeri Müslüman iki Suriyeli Arap’tı. Bu hareket, radikal ve seküler olan bir çeşit vatanperverlik çağrısıydı ve dinin yerine sosyalizmi geçirme arayışındaydı. Baasçılığın mezhepsel bölünmeyi yumuşatma kapasitesi olup olmadığı Çiçekli’nin devrilmesinden birkaç ay sonra 1954 sonbaharında yapılan serbest seçimlerle test edildi. Sonuçlar Batı tarzı demokrasinin Arap toplumlarının sorunlarına/illetlerine her zaman çözüm olmadığının erken bir kanıtı gibiydi. Meclisteki sandalyelerin büyük kısmı yine mezhebi ve aşireti öne çıkaran bağımsızlara gitse de -1949 seçimlerine kıyasla- en büyük başarıyı kaydeden aslında, komünist tarzı bir ekonomik programı ve Sovyet yanlısı bir dış politikayı savunan Baas Partisi’ydi.
Suriye sarsılmaya/sendelemeye devam etti; Mısır, Irak, SSCB ve ABD hepsi ülkenin içişlerine müdahale ediyordu. Ocak 1958’te Suriyeliler pes ettiler. Kahire’ye bir heyet uçtu. Mısır lideri Cemal Abdünnasır’a Suriye’yi ilhak etmesi için yalvardılar ve böylece Birleşik Arap Cumhuriyeti kuruldu [1958-1961]. Suriye Cumhurbaşkanı Şükrü el-Kuvvetli’nin Nasır’a kendi halkını şikayet ettiği söylenir: “Yarısı liderlik iddiasındadır, çeyreği peygamber olduğuna inanır ve en az %10’u kendini tanrı sanır”
Birleşik Arap Cumhuriyeti, kısmen Sünni olmayan Suriyelilerin giderek Mısır’ın Sünni Arap yönetimine duyduğu kızgınlık yüzünden 1961’de çöktü. 1963’te Baas Partisi sonunda askeri bir darbeyle Şam’da iktidara geldi. Ama artık ideolojisinden daha önemlisi, yönetimdeki subayların etnik yapısıydı: Fransızların gayretli/çalışkan azınlıkları –bilhassa da Alevileri- askere almaları nedeniyle Aleviler, sessiz sedasız ordunun içinde kontrolü yavaş yavaş ele geçirmişti. Aleviler ülke nüfusunun sadece %12’sini oluştursa da genç subaylar arasında hakim konumdaydılar.
1966’da yeni bir darbe oldu. Ama bağımsızlığından itibaren ülkeyi kasıp kavuran istikrarsızlıklara son noktayı koyacak darbe, 1970’te Alevi hava kuvvetleri komutanı Hafız Esed’in başa geçmesi olacaktı. [Z.T.K. 1963-1970 arasında birçok darbe içinde darbe yaşanıyor; ülke darbecilerin kendi iç tasfiyelerine sahne oluyor]
Esed şu an itibarıyla 22 yıldır ülkenin başında. Onun darbesinden evvelki 24 yıl içinde Şam’da 21 ayrı hükümet değişikliği yaşandığı dikkate alındığında Esed’in devamlılığı etkileyicidir. Ama daha etkileyici olan, onun ülkenin en nefret edilen etnik grubuna mensup olmasıdır, öyle ki tarihsel olarak diğer Suriyeliler tarafından Alevilere -Fransızlara, Hristiyanlara ve hatta Yahudilere duydukları sempatiden dolayı- hep şüpheyle yaklaşılır/güvenilmez. Ortadoğu tarihçisi Daniel Pipes Bilad-i Şam/Greater Syria başlıklı kitabında şöyle bir ifade kullanır: “Alevilerin yönetimindeki bir Suriye, bir dokunulamazın [yani Hint kast sistemine dahi giremeyen en aşağı konumdaki Dalitler] Hindistan’da mihrace veya bir Yahudi’nin Rusya’da çar olması gibidir – yüzyıllarca yönetimi elinde tutan çoğunluk nüfus için şok edici görülmemiş bir gelişmedir.”
Esed’in uzun süre iktidarda kalmasına ilişkin nadiren zikredilen bir neden de –ki bu, Libya’da Kaddafi, Irak’ta Saddam gibi aynı dönemlerde yükselen diğer Arap diktatörleri için de geçerlidir– son model elektronik gizli kontrol/gözetleme tekniklerini ve Sovyet bloğunun güvenlik danışmanlarını kullanmasıdır. Bunlar eski diktatörlerin elinde olmayan güçlü, bazen de ölümcül araçlardır. (1950’lerde Suriye’ye aşina olan Amerikalı diplomatlar, hükümetin kontrol/gözetleme çabalarının amatörce, güldürücü opera kalitesinde yürütüldüğü, albenili/cezbedici bir muz cumhuriyeti olarak bu ülkeyi resmederler.) Tabii Esed’in bir lider olarak olağanüstü becerisi de ayakta kalmasının bir diğer sebebi. Mesela geçtiğimiz 17 yıl boyunca Esed, sabırlı deneme-yanılmalarla Lübnan’ın fiilî askerî derebeyi/amiri rolünü elde etti ve böylece Fransızların Lübnan’ı anavatan Suriye’den koparma suçunu etkin bir şekilde telafi etmiş oldu.
Bununla birlikte, -Esed’in liderlik becerisine rağmen- tarihî bulgular, Esed döneminin –tıpkı Doğu Avrupa’daki komünist yönetimler gibi- kalıcı bir milli birliğin göstergesinden ziyade tarihsel bir mola/ara olduğunu ortaya koyuyor.
Sünni Arap gücün geleneksel kalesi olan Hama şehri bu anlamda bir örnektir. 1964’te Hama’da patlak veren bir isyan, ağır topları Alevi olan mevcut Baas rejimini neredeyse devirmek üzereydi. En sonunda 1982 Şubat’ında Sünni Arap Müslüman Kardeşler şehrin kontrolünü ele geçirdiler ve Alevilerin tayin ettiği yetkililer öldürüldü. Sünni hainler/dönekler daha evvel Halep’te Alevi askerleri katletmişti. Bu şiddetin kökü asırlık etnik güvensizliğe dayanmakla birlikte, 1970’lerin sonlarında [Z.T.K. doğrusu 1976’dan itibaren] Lübnan’da [iç savaşta Müslüman gruplara karşı] Maruni Hristiyanlara Esed’in destek vermesiyle daha da arttı – [zira] bu adımı Suriye’deki Sünniler kendilerine yönelik bir Alevi-Hristiyan komplosu olarak gördüler. [Z.T.K. Ardından bir de 1980’de başlayan İran-Irak Savaşı’nda Sünni devletlerin çoğu Irak’a destek verirken Esed’in Şii İran’a her türlü desteği vermesi de ülke içindeki Sünni-Alevi gerilimini ve şiddeti tırmandırdı]  Esed Hama’ya 12.000 Alevi asker göndererek karşılık verdi. 30.000 kadar Sünni Arap sivili katletti ve şehrin çoğunu yerle bir etti. 1982 Hama’sı, Esed’in görünürdeki istikrarlı yönetiminin altında aslında kaynayan bir bölge yattığının kanıtıdır -bugün Suriye uluslaşmaya, tıpkı Türklerin veya Fransızların terk etmesinin ardından olduğu kadar uzaktır.
Esed altmışlı yaşlarının başında olsa da hasta olduğuna dair sık sık dedikodular ortalıkta dolanıyor. Uzunca bir süredir iktidarda olsa da ülke üzerindeki kontrolü zayıfladığında Suriye bir hesaplaşmayla/hesap günüyle yüz yüze kalacaktır.  Amerikan medyası şu anda Esed’in ılımlılığa doğru kayışını (İsrail’le barış masasına oturma, Suriye Yahudilerine daha medeni bir şekilde yaklaşma, Batı karşıtı terörizmden kaçınmaya başlaması) yazıp çiziyor olsa da asıl soru şu? Suriye’nin bugüne kadarki tarihini dikkate aldığımızda bu politika değişikliklerinin herhangi biri gerçekten bir anlam ifade eder mi? Unutulmamalıdır ki Suriye, Yugoslavya’yla aynı dünyanın parçası: Osmanlı sonrası çizilen sınırlar problemiyle şimdi yüz yüze kalan eski Osmanlı toprağı…
Suriye’nin geleceğiyle ilgili senaryolar Soğuk Savaş yıllarında Yugoslavya için öngörülene benziyor. Bugünden baktığımızda söz konusu senaryolar hep mantıksız gibi görünse de tarihsel perspektiften baktığımızda bunlar kaçınılmaz gibi duruyor.
Suriye böyle kalmayacak. Büyüyebilir veya küçülebilir, ama teritoryal bir çözümün gerçekten işe yarama şansı düşük. Bazı Ortadoğu uzmanları gelecekte bir Alevi devletinin Suriye’den kopma ihtimalinden dem vuruyorlar. Esed’in sahneden çekilmesinin ve Müslüman radikallerin –yani Sünnilerin- hükümeti ele geçirmesinin ardından dağlık Lazkiye bölgesi Aleviler için bir sığınak olacaktır. Bu devlet sadece Lübnan Marunilerinin değil, aynı zamanda –Şam’da Sünni bir Arap devletine karşı Esed rejiminin eski üyelerine yardım etmekte herhangi bir beis görmeyecek- İsrail gizli servisinin de desteğini alacaktır. Müslüman Kardeşler mensupları gibi bazı Suriyeliler, hem İsrail hem de Ürdün devletinin çöküşünü ve bunların Suriye’ye entegrasyonunu sabırsızlıkla bekliyor, tıpkı 1940’larda özerk Lazkiye ve Cebel-i Dürzi bölgelerinin Suriye’ye katılımını bekledikleri gibi. Eğer [Hafız] Esed’in ölümü Şam’da bir kaosa yol açarsa Cebel-i Dürzi bölgesinin Suriye’den kopup Ürdün’e bağlanma ihtimali söz konusu. Lübnan’ın mevcut istikrarı Suriye’nin oradaki askeri tahakkümüne bağlı olduğundan Suriye’de idari kurumların zayıflaması Lübnan iç savaşının tekrar patlak vermesine yol açabilir.
Suriye’nin yüreğinin derinliklerinde hasretle beklediği şey –[bir diğer deyişle] çözümsüz çelişkilerini azaltacak şey- hâlihazırda Balkanlarda yaşanmakta olan sürecin bir benzerinin bu bölgede de yaşanması. Yani 20. yüzyılın siyasi sonuçlarını –Suriye bağlamında Birinci Dünya Savaşı’nın ardından İngilizlerin ve Fransızların yaptığı sınır düzenlemelerini– ortadan kaldırmak istiyor. Balkanlarda “ortadan kaldırmak” demek, büyük yapının kurucu parçalara ayrılması anlamına geliyor ve parçalanma hızla devam ediyor. Ama Suriye’de bu tam aksi bir anlam taşıyor: bütünün kurucu bileşenlerinden yeniden kurulması. Gerçekten de Suriye, Daniel Pipes’ın dediği gibi, çok daha büyük bir bütünü ihtiva edebileceği ve “politik oyunların dışında bir bölge” olabileceği bir dünyaya yeniden dönmek istiyor. Bu da nihayetinde [Suriye’nin] “Arap birliği” çağrılarının ardındaki saiktir. Ama bu tarz bir şey gerçekleşmeyecektir.
O halde şimdilik Esed geleceği geciktiriyor/geçici de olsa baştan savıyor. Şu anda Ortadoğu’nun yaşadığı dönemi tanımlayan/sınırlarını belirleyen Saddam Hüseyin veya bir başka lider değil, Hafız Esed’dir. Ve Esed’in vefatı, bu kaotik bölgenin onlarca yıldır şahit olduğu kaosun çok daha fazlasının bir habercisi olabilir.



19 Şubat 2016 Cuma

F.HÜVEYDİ - ARAP DÜNYASININ SINIRLARI DA VARLIĞI DA TEHDİT ALTINDA


ARAP DÜNYASININ SINIRLARI DA VARLIĞI DA TEHDİT ALTINDA

Fehmi Hüveydi
Al Jazeera Turk, 18 Şubat 2016
Arapçadan tercüme eden: Zahide Tuba Kor


Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) Washington büyükelçisi Yusuf el-Uteybe, Amerikan Savunma Bakanlığı’na bağlı Milli Savunma Üniversitesi’nin düzenlediği bir konferansta yaptığı konuşmada, “BAE, aldığı inisiyatiflerle ve ABD’yle kurduğu altı ittifakla Arap coğrafyasını yönlendiren güçtür” dedi. Büyükelçi, BAE'nin son 25 senedir Afganistan’dan Irak ve Suriye’ye kadar ABD öncülüğündeki tüm askerî harekâtlara katılan ve katılmaya da devam eden tek müttefik ülke olduğunu ifade etti.

El-Quds el-Arabi gazetesinin 10 Ocak tarihli nüshasında yer alan habere göre, Büyükelçi el-Uteybe, ülkesinde 3 bin askerle büyük bir Amerikan askeri üssü bulunduğuna ve bölgedeki Amerikan savaş gemilerinin yürüttüğü tüm operasyonların Cebel Ali limanından harekete geçtiğine dikkat çekti. Temmuz 2014'te BAE sponsorluğunda kurulan ve radikal değil, orta yolcu aydın ulemanın dahil olduğu Müslüman Akiller Konseyi üzerinden ülkesinin ılımlı İslam’ı yayma gibi önemli bir rol üstlendiğini anlattı. Yine sosyal medya üzerinden radikal görüşlerle mücadele için ortaklaşa kurup yürüttükleri Sevab (Doğru) Merkezi çerçevesinde ABD ile BAE arasında bu alandaki mevcut koordinasyondan bahsetti.

Bu konuya paralel olarak, BAE’nin siyasi karar alma merkezine yakın bir araştırmacı ve akademisyen olan Dr. Abdulhalik Abdullah 11 Ocak’ta internette şöyle yazdı: “Bugün artık Arap ve İslam dünyasının siyasi ağırlık merkezi – dostların da düşmanların da itiraf ettiği üzere – Suudi Arabistan.” Önceki hafta yayınlanan bir yazısında ise 21. yüzyılda Arap dünyasındaki aydınlanma ve modernleşme hareketlerini yönlendiren şehirlerin Beyrut, Kahire ve Bağdat değil, Dubai, Abu Dabi, Şarika ve diğer Körfez şehirleri olduğunu dile getiren Abdullah, "Bugün Arap dünyasında rol model olan devletin BAE olduğunu ve modern Arap tarihinde lider güç olarak Körfez’in vaktinin geldiğini ne zaman dillendirsek bazıları bizi kınıyor" yorumunu yaptı.

Körfez’in vakti geldi mi?
Arap dünyasının karar merciinin Fırat, Dicle ve Nil havzasındaki su devletlerinden petrol devletlerine doğru kaydığına dair sözleri nakledilen Kuveytli siyasilerden kıdemli büyükelçi ve Körfez İşbirliği Konseyi eski genel sekreteri Abdullah Bişare de Körfez’in vaktinin geldiği görüşünde.

Bölge haritalarına ilişkin bu yeni oluşan vizyonda Mısır’ın da bir payı var. Önde gelen Suudi yazar ve siyaset bilimcilerden Dr. Halid el-Dakhil, Londra’dan yayınlanan el-Hayat gazetesinin 29 Kasım 2015 tarihli nüshasındaki makalesinde bu konuyu ele alıyor. Mısır-Suudi Arabistan ilişkilerinden bahseden el-Dakhil'e göre, mevcut bölge şartlarında ilişkilerdeki temel ikilem şu: Entelektüel Mısır eliti, ülkenin geçen yüzyılın ilk yarısında olduğu gibi bölgesel liderlik rolüne geri dönmesini istiyor ve Mısır’ın bölgeyi kasıp kavuran krizlere ilişkin resmî duruşu da aynı vizyon çerçevesinde ifade buluyor. Ancak bu duruşun muğlaklığı, öyle görünüyor ki, eski günlerdeki liderlik rolünü geri almanın artık imkanı olmadığının iyice idrak edilmesinden kaynaklanan hayal kırıklığına bağlı. Hem Cumhurbaşkanı Abdülfettah Sisi hem de öncesinde Muhammed Mursi dönemindeki Mısır, artık ne monarşi (1914-1952) ne de Abdülnasır (1954-1970) dönemine benziyor.

El-Dakhil'e göre, şu anda Arap dünyası 19. yüzyıl sonu ve 20. yüzyılın ilk yarısındaki halinden iyice uzaklaşmış durumda. Mısır’ın geçmişteki liderlik rolüne geri dönmesinin her şeyden önce ülke içinde ciddi bir değişimi zorunlu kıldığı artık aşikâr.

Hiç kimsenin Mısır’ın eski rolüne dönmesine karşı çıkmadığını, ancak siyasette liderlik rolünün dileklerle ve uzak geçmişte kalan hayallere bağlı kalarak gerçeğe dönüştürülemeyeceğini sözlerine ekleyen el-Dakhil, Mısır'ın artık siyaseten, iktisaden ve hatta kalkınma ve ilim alanında bölgenin öncüsü olamayacağı görüşünde. Mısır standartları açısından bakıldığında, artık Mısırlı devler çağı sona erdi. Mısır devleti, Arap devletlerinin birçoğu gibi büyük bir sıkıntı içinde ve değişimin bölgeyi ve dünyayı vurduğu gibi Mısır toplumunu da vurduğunu artık itiraf ediyor. Ancak devlet, değişime ve onun gerekliliklerine uyum sağlamak yerine değişimin kendisine uyum sağlamasını bekliyor.

El-Dakhil'e göre, Suriye ve Irak’ın çökmesinin ardından, Suudi Arabistan ile işbirliği olmadan bölgeyi kurtarmak mümkün değil. Bu da çözüm ve çıkış için Mısır’la ortak bir vizyonu gerektiriyor. Ancak görünen o ki, siyaseten ve iktisaden zor durumda olan Mısır, Riyad ile ortak bir vizyonda mutabık kalırsa, Ortadoğu’da belirginleşen Suudi liderliğinin bölgesel çapta kabul göreceğinden korkuyor.

El-Dakhil'in bu konuda şöyle bir yorumu var: "Mısır, Suudi Arabistan ve Körfez ülkelerinin mali yardımlarını istiyor ancak bunun ortak Arap çıkarları denklemi dâhilinde ödemesi gereken bir bedele dönüşmesine razı değil.”

“Mısır küçülürken diğerleri büyüyor”
Bu sözler, salt bireysel görüşlerden veya Körfez’deki bir entelektüel grubun çıkarımlarından ibaret değil, son yıllarda belirginleşen bir vizyonun ifadesi ve bu vizyon, Arap dünyasında artık itiraf edilmesi kaçınılmaz olan “Mısır küçülürken diğerlerinin büyüdüğü” hakikati ışında yenilenen haritaların bazı yönlerini yansıtıyor.


Parantez arasında bazı yorumlarda yer alan abartılı ifadelere dikkat çekmek isterim. Bilhassa da 21. yüzyılda aydınlanma ve modernleşmede Beyrut, Kahire ve Bağdat’ın rolünü Dubai, Abu Dabi, Şarika ve diğerleri lehine ıskartaya çıkaran yoruma... Öte yandan, Arap karar alma merkezinin petrol devletlerine doğru kaydığı sözü (petrol fiyatları düşse dahi) pek yanlış sayılmaz. Yine el-Dakhil’in analizine de mantık dışı denemez.

Eski makalelerimde Arap dünyasının liderliğinin hiçbir ülkenin tekelinde olmadığına defalarca işaret ettim. Ancak bu sorumluluğu üstlenmenin de şartları var. Her kim liderliği üstlenip de daha yüksek yerlere taşıyabilirse ona layık olur. Dolayısıyla doğru soru “Kim yönetir?” değil, “Kriter olarak Arap âli menfaatleri çerçevesinde liderlik koltuğuna oturup sorumluluklarını yerine getirebilme kabiliyetine kim sahip?” olmalı.

Cumhurbaşkanı Cemal Abdülnasır’ın vefatının ve 1979’da İsrail’le Camp David Anlaşması’nın imzalanmasının ardından Mısır’ın Arap dünyasının siyasi liderliğinden vazgeçtiği artık bir sır değil. O dönemden beri her ne kadar kâh Irak lideri Saddam Hüseyin kâh Libya lideri Albay Muammer Kaddafi tarafından doldurulmaya çalışılmış olsa da liderlik koltuğu hâlâ boş. Büyük boşluğun gölgesinde bilhassa Maşrık’ta (Arap coğrafyasının doğusu) ardı ardına çöküşler yaşanırken, diğer bölge ülkelerinde olmayan bir iktisadi güce sahip Körfez ülkelerinin rolü öne çıktı.

Körfez ülkeleri “liderlik” kapasitesine sahip mi?
Ekonomik gücü sayesinde liderliği ele alan Körfez ülkeleri, nispi olarak siyasi rolünü de arttırdı, en azından Arap Birliği’nde söz sahibi oldu. Ancak bu, son derece karmaşık, hatta bana göre modern Arap dünyası tarihi açısından en kötü şartlarda gerçekleşti. Petrol fiyatlarının düşüşünün bu devletlerin mali gücünü sınırladığı doğru, ancak diğer Arap devletlerinin daha da zayıf olduğu bir ortamda, Arap kararlarını yönlendirmede Körfez’in hâlâ nispi bir rolü söz konusu. Karmaşık şartlardan kastımı şöyle özetleyebilirim:

Körfez ülkeleri, nüfus yapıları itibarıyla çok ciddi bir zaafla maluller ve bu, uzun vadede istikrarlarını da etkileyecektir. Körfez İşbirliği Konseyi’ne üye altı ülkenin istatistik merkezinin tahminlerine göre, 2013 yılı itibarıyla toplam nüfusları yaklaşık 49 milyon, bu ülkelerde çalışan Asyalı işçilerin sayısı ise şu anda 16 milyona ulaşmış durumda. Bu rakamın 2025’te 30 milyona varması bekleniyor. BAE’li araştırmacı Hüseyin Gubaşi’nin tahminlerine göre, yabancı işçi oranı BAE’de yüzde 90 ve Katar’da yüzde 85 iken, diğer Körfez ülkelerinde bu oran yüzde 30-60 arasında değişiyor.

Arap dünyasının başını çeken ve karar alma süreçlerini kontrolünde tutan Körfez ülkeleri, bilhassa İran’ın Yemen’e müdahalesinin ardından dış çevreden endişe ve korku duyar hale geldi. Silahlanma için en fazla harcama yapan ülkeler listesinin başını çekseler de (BAE dünyada en çok silah satın alan beş ülkeden biri) neredeyse tamamen yabancıların himayesine bel bağlamış durumdalar. İşte bu yüzden istisnasız tüm Körfez ülkelerinde yabancı askerî üsler yaygın olarak mevcut. Üstelik bölgedeki yabancı üsler sadece Amerikalılar, İngilizler ve Fransızlarınkiyle sınırlı da değil. Sırada Avustralyalılar ve Güney Koreliler var. Listeye en son Katar’da askerî üs kuran Türkiye de dâhil oldu.

Arap dünyasının geleceğine artık sınırları dışında karar verilir hale geldi. Bölgedeki büyük oyuncular ABD, AB, Rusya, İran ve Türkiye ile sınırlı oldu. Suriye dosyasında bu durum apaçık bir hal aldı. Bilhassa Rusya, Suriye sahasındaki varlığıyla söz sahibi. Açıkça görülüyor ki Arapların aldığı kararlar Suriye krizinde herhangi bir etkiye sahip değil, tıpkı Yemen ve Libya meselelerinde hiçbir şeyi çözemedikleri gibi.

Arap dünyasının muzdarip olduğu kırılganlık hali, onu parçalanmaya ve dağılmaya daha da yatkın hale getirdi. Öyle ki bu durumu kontrol altına almak ve derin ayrılıkları gidermeye çalışmak son derece zor bir sürece dönüştü. Bu durum, herhangi bir Arap liderliğinin rolünü saf dışı bırakıyor. Tıpkı Irak’ın Sünnilerle Şiiler arasında bölünmesinin ilk işaretlerinde ve Kürdistan Bölgesi lideri Mesud Barzani’nin bağımsızlık referandumu çağrısında gördüğümüz üzere…

Yine öyle görünüyor ki Suriye’nin bölünmesi ve Alevi devletinin kurulması için haritalar hazırlanma aşamasında. Libya’da birbiriyle çatışma halindeki bölgelerin kaderi de bilinmiyor, tıpkı Sudan’daki Darfur meselesinin halen kapanmamış olması gibi. Bu kırılganlık, İsrail’in işgal altındaki Filistin toprakları üzerindeki elini serbest hale getirdi. Ramallah, el-Bire ve Kubatiyye bölgelerini kuşatma altına alan İsrail, Gazze Şeridi’ne yönelik klasik ablukasını ve Mescid-i Aksa’ya baskın girişimlerini de sürdürdü.

Bu yıl, Birinci Dünya Savaşı sürerken 1916’da imzalanan ve savaşın ardından Arap dünyasını bölen Sykes-Picot Anlaşması’nın 100. yıldönümü. Yeni yüzyıl ise çok daha kötüsünün habercisi. Zira söz konusu anlaşma, Avrupa’nın hasta adamı olarak nitelenen Osmanlı Devleti’nin çöküşünün ardından imzalanmıştı. Şimdi de benzer şekilde Arap düzeni çöküyor ve Arapların hasta adamı olan Mısır’ın rolü geriliyor.

Nasıl ki o dönemde Osmanlı Devleti’nin bayrağı inip hâkimiyeti kırıldıysa, Mısır’ın İsrail’le barış antlaşmasına imza koyarak Arap uzlaşmasından ayrılmasını takiben yaşadığı siyasi ve iktisadi artçı sarsıntılardan sonra da Arap iradesi kırıldı. Arap dünyasının yeniden paylaşımından ve yeni haritaların çizilmesinden bahsedenlerin iştahını kabartan bu kırılma, çeşitli parçalanmalara genişçe kapı açtı. Irak, Suriye ve Sudan bundan nasibini aldı. IŞİD projesi de bunun tezahürlerinden biri gibi görünüyor.

Bu bağlamda düşünülmesi gereken iki temel nokta var: Birincisi, yeni haritaların gölgesinde Arap dünyasının sadece sınırları değil, varlığı da tehdit altında. Üstelik bu dışarıdan gelen bir işgal gücüyle değil, büyük ölçüde iç etkenlerin neticesinde gerçekleşti.

İkincisi, çevredeki güç dengesinin değişmesi. Yüz sene önce Sykes-Picot Anlaşması’nın arkasındaki güçler İngiltere ve Fransa iken, bu defaki bölünmenin sponsorları birkaç kat arttı ve aralarına ABD, Rusya, İran, Türkiye ve İsrail de dâhil oldu.

Fehmi Hüveydi, Mısırlı gazeteci ve yazar.



2 Şubat 2016 Salı

F.HÜVEYDİ - ÖZLEMLE BEKLENEN DEVRİME GİDEN YOL


ÖZLEMLE BEKLENEN DEVRİME GİDEN YOL

Fehmi Hüveydi
Al Jazeera Turk, 18 Ocak 2016

Arapçadan tercüme eden: Zahide Tuba Kor



Güvenlik aklı her yere hâkim. Ulusal güvenliğe yönelik savunma yükümlülüklerinin büyük ölçüde sadece güvenlik görevlilerine ait bir sorumluluk olduğuna ikna ediliyoruz. Ama keşke bunu daha geniş bir perspektiften görebilseydik.

Rami Ben-Barak, İsrail dış istihbarat servisi Mossad’da 35 yıl görev yapmış ve başkan yardımcılığına kadar yükselmiş bir isim. Görev yaptığı süre boyunca çevresinde hep bir “yıldız” olarak görülmüş ve bu da teşkilatın en önemli birimi sayılan [suikastlardan sorumlu] “Kisarya” operasyon biriminin başına geçmesini sağlamış. Birkaç hafta önce İsrail televizyonu Kanal 2’ye konuşan emekli istihbaratçı, gazeteci Danny Kuşmaro’ya verdiği röportajda kahramanlık ve başarı olarak görülen bazı operasyonların arka planını ifşa ederek herkesi şaşırttı.

Ben-Barak röportajda kendisinin ve ekibinin başarılarının ardındaki en önemli unsurun, İsrail’i, hedef aldığı “düşmanlar”ından ayıran “teknik boşluk”, yani büyük teknik farklılık olduğunu söyledi. Bu bağlamda Mossad’ın yürüttüğü görevlerde düşmanının elindekine kıyasla son derece üstün bir teknik kapasite kullandığını anlattı. İsrail’in ileri teknoloji alanında gerçekleştirdiği büyük atılımlarla muazzam olumlu getiriler elde ettiğini ve böylece sadece insan kaynağına bağımlılığı azaltma imkânı yakalamakla kalmayıp bunun askeri kuvvetlerin dayandığı temellerde köklü değişimlere de yol açtığını sözlerine ekledi.

Bu noktayı açıklarken, İsrail’in dünyadaki ikinci büyük insansız hava aracı üretici olması ve bu uçakların askeri, güvenlik ve istihbarat alanında bolca kullanılması sebebiyle, ordunun bu mükemmel araçtan farklı bir şekilde faydalanma kararı aldığını ve böylece pilotlara bağımlılığı azaltmaya ve bunun yerine genç askerleri, İsrail’in içindeki güvenli ve sabit üslerden insansız hava araçlarını uçurma görevinde kullanmaya yöneldiğini belirtti. Makor Rishon gazetesinin 13 Haziran 2015 tarihli nüshasında yer alan bu haberi, İsrail uzmanlarından Dr. Salih el Nuami, el-Arabi el-Cedid gazetesinde konuyla ilgili olarak kaleme aldığı “Risksiz Kahramanlık Endüstrisi” başlıklı makalesinde alıntılıyor.

Nuami, 2004’ten itibaren ve Gazze’ye yönelik (2008, 2012 ve 2014’teki) müteakip savaşlarda Filistinlilerin ekseriyetinin insansız hava araçlarıyla yapılan saldırılarda şehit düştüğüne dikkat çekiyor. Bu uçakların bulunduğu üslerden birini ziyaret eden İsrailli gazeteci Amir Rapaport’un 19 yaşındaki bir erkek ve bir kadın askerin kontrol odasından düğmeye basmak suretiyle birçok hava saldırısı düzenlediğine dair sözlerine de yer veren Nuami, bu uçakların kullanılmasıyla insan unsurunun maruz kaldığı tehlikelerin de azaldığına işaret ediyor.

Makaleye göre, 3 ay önce Golan’da Lübnan Hizbullah’ının önemli isimlerinden Cihad Muğniye ve İran Devrim Muhafızları komutanlarına yönelik suikastın da aralarında olduğu Suriye’ye yönelik saldırılarında İsrail bu uçakları kullanmıştı. İsrail ordusu saha istihbaratına katkılarından dolayı iki yıldır bütün birliklerine insansız hava uçağı sağlıyordu. Gelecekte tüm birliklere uydu sağlanması da gündemdeydi.

Buna ek olarak İsrail, istihbarat kapasitesini elektronik savaş yöntemlerini kullanarak güçlendirmişti. Artık sadece insan unsurunu veya ileri teknoloji ürünü dinleme ve görüntüleme araçlarını kullanarak değil, bilgisayar sistemine sızan programlar geliştirerek de hayati gizli bilgileri edinmesi mümkün hale gelmişti.

Füze yerine virüs
Yine makaleye göre, 2013 yılı başında İsrail Genelkurmayı, “Birim 8200” adıyla bilinen elektronik casusluk biriminden bir subaya, “düşman” tarafın son derece önemli istihbarat bilgilerine erişmeyi sağladığı için madalya verdi. 2009-2012 arasında 2 yıl boyunca İran nükleer tesislerini hedef alarak büyük zarara yol açan siber saldırıların başarısının ardından İsrailliler siber alemin kullanımını daha da geliştirdiler; öyle ki “füze yerine virüs” sloganı ortaya çıktı.

Nuami’nin dikkat çektiği önemli bir nokta da şu: İsrail’in gerek teknolojik gerekse elektronik alanda geliştirdiği büyük kapasite, aslında temelde yaygın eğitim sistemine dayanıyor ve bu eğitim sistemi de söz konusu hedeflere hizmet esas alınarak planlanıyor. Bu bağlamda Nuami, İsrail Eğitim Bakanı Naftali Bennett’in üç ay önce genel liselerde beşinci seviye matematik eğitimi alan İsrailli öğrencilerin sayısını artırma hedefiyle “matematik devrimi” adını verdiği bir atılım başlattığını belirtiyor. Geçmişte İsrail ordusunda özel bir birliğe komuta eden bakan Bennett, emekliliğin ardından başarılı bir teknoloji şirketinin başına geçmişti. Ona göre matematik ilmini kavramak, gerek askeri gerekse sivil alanda ileri teknoloji endüstrisinde tam başarıya ulaşmak için bir zorunluluk.

Bizi asıl ilgilendiren konu, sanal alemde kaydedilen gelişmelerin her toplumun yapısını tehdit eder hale gelmesi ve bu, tahminlerimizden çok çok daha tehlikeli bir boyutta. Özellikle Ortadoğu’da bilgi güvenliği sistemlerine büyük miktarlarda harcamalar yapılması bunun bir delili. Öyle ki bilgi teknolojisi hizmetlerinde uzman olan uluslararası IDC şirketine göre bu alana akıtılan paranın miktarının 32 milyar doları aştığı tahmin ediliyor. Yaşanan gelişmeler ışığında sanal alemde saldırı veya savunma ihtimali artık imkan dahilinde.

Bu bağlamda Estonya’nın bu tarz bir saldırıya maruz kaldığından bahsediliyor. Eskiden Sovyetler Birliği’ne bağlı olan ve daha sonra Avrupa Birliği’ne giren bu küçük Baltık ülkesi, 2007’de devlet başkanının Sovyet ordusu anısına dikilen heykelin taşınması kararını ilanından saatler sonra ansızın felce uğramıştı. Zira bilgisayar sistemlerini, devlet hizmetlerini ve devletteki hayati sistemleri sekteye uğratarak ülkenin dış dünyayla ilişkisini kesen bir siber saldırıya maruz kalmıştı.

Bu konuda Ürdünlü bir akademisyen ve yazar Musa Berhume'nin Londra merkezli el-Hayat gazetesinde 11 Kasım 2015’te yayınladığı bir makalesini okudum. Makalede geleceğin sofistike askerlerinin omuzlarında silah yerine bilgisayar taşıyacağı; özellikle 2015 yılı başından itibaren “DDoS” adı verilen jeopolitik nitelikli sanal saldırıların yüzde 300 oranında arttığı; bu saldırılarla devletin hayati kurumlarını hizmet dışı bırakmanın hedeflendiği ve belki de gelecekte hassas istihbarat sistemlerini, deniz trafiğini, hastaneleri, elektrik ve su şebekelerini veya kimyevi maddelerin kullanıldığı fabrikaları, petrol ve doğalgaz tesislerini hedef alacak şekilde daha da gelişebileceği belirtiliyor.

Bu bağlamda yazar, İranlı yetkililerin 2014’te ülkenin orta kesiminde yer alan Arak şehrine yakın “IR-40” nükleer alanını hedef alma girişimini başarısız kıldıklarına dair açıklamalarına değiniyor. Daha önce 2010'da da uranyumun zenginleştirildiği Natanz reaktörü, santrifüj sisteminin geçici de olsa duraksamasına yol açan virüs saldırılarına maruz kalmıştı. Tahran her iki olaydan da Amerika ve İsrail’i sorumlu tuttu.

Eğitimde programları gözden geçirilmeli
Görüldüğü üzere çatışmanın kuralları ve araçları tamamen değişirken, bilindik sınırları aşan çatışma araçlarındaki değişimlerle baş edebilmek için sadece stratejik düşünce ve silahlanma planlarını değil, aynı zamanda eğitim programları ve planlarını da yeniden gözden geçirmek gerekiyor.

Dünyanın çeşitli başkentlerinde yankılanan bu uyarı zilleri insanların büyük çoğunluğunu uyandırdı ve eğitimde ilerlemenin kalkınmanın önemli bir anahtarı olduğunu herkese hatırlattı. Finlandiya bu reformu yapıp da meyvesini alan devletler arasında halen başı çekiyor ve onu Norveç, İsviçre, Kanada gibi birçok Batı ülkesi takip ediyor. Asya ülkeleri de arzu edilen sıçramayı gerçekleştirmeyi başardı hatta Asyalı öğrenciler eğitim sıralamasında dünyadaki öğrenciler arasında başı çeker hale geldiler.

Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü (OECD), öğrenci başarısını takip amaçlı uluslararası PISA programı çerçevesinde yapılan ölçme ve değerlendirme sınavlarıyla bu alandaki gelişmeyi ölçme görevini üstlenmiş durumda. Bu haliyle PISA sonuçları, küresel bir eğitim başarısı sıralama tablosu niteliğinde. PISA, öğrencilerin anadil, matematik ve fen bilimleri olmak üzere üç temel alanda test edilmesine odaklanıyor.

Bu küresel sıralamada Mısır’ın yerinden söz etmeye gerek dahi yok; eğitim alanındaki kötü şöhreti zaten her platformda dile getiriliyor. Foreign Policy dergisi 2013’te Mısır’da eğitimin kalitesinin sıfır olduğundan bahsettiğinde bu hiç de sürpriz olmadı. Daha da kötüsü, bu sonuç, ülkedeki eğitim çevrelerinde hiçbir yankı bulmadı.

Geçen sene 20 Mayıs 2015 tarihinde Şuruk gazetesinin internet sitesi, ilköğretim okullarının kalitesi konusunda Dünya Ekonomik Forumu’nun bir raporunun sonucunu yayınladı. Buna göre Mısır, 124 ülke arasında en son sırada yer alıyor. Yine Dünya Ekonomik Forumu tarafından yayınlanan Beşeri Sermaye Endeksinde de 124 ülke arasında 84. sırada. Listenin başında ise yine Finlandiya var.

Fransız Le Monde gazetesinde 4 Aralık 2012’de yayınlanan Asya’da eğitim konulu bir raporu saklıyorum. Raporda Güney Kore’deki eğitim sistemi örnek olarak veriliyor. Buna göre öğrenciler haftada 50 saat ders görmek zorundaymış – yani Avrupa’daki öğrencilere kıyasla 16 saat fazladan ders görüyorlarmış. Sabah 7.30’da derse başlayıp öğleden sonra saat 4’te okuldan ayrılıyorlarmış. İlkokuldan itibaren öğrencilerin ekseriyeti okuldaki dersler bittikten sonra üniversite girişe hazırlık için özel eğitim kurumlarına gidiyorlarmış.

Rapor, ortaokullar için ailelerin ödediği paranın 2012’de 13 milyar dolara ulaştığı tahminine yer veriyor, ki bu rakam Fransızların okul “yardım”ı olarak ödediğinin 10 katına denk. Bazı Koreli öğrencilerin günlük eğitimleri akşam saat 10’a kadar sürüyormuş. Ve aslında bu, ailelerin çocuklarını aşırı çalıştırmalarını engellemek için hükümetin koyduğu uyulması zorunlu bir saat sınırlamasıymış. Güney Kore’de yaşanan işte bu ve diğer birçok Asya ülkesinde de benzer bir durum söz konusu. Mesela Singapur, eşi benzeri olmayan bir ilmi fırsatlar diyarı olarak nitelendiriliyor.

“Peki, biz bütün bunların neresindeyiz?” diye sorarsanız buna cevap vermeyeceğim; ama sizi günlük gazetelerdeki eğitim haberlerini okumaya davet ediyorum. Eğer ki gazeteler eğitime sırtını dönüp de sadece güvenliğe odaklanmışsa, bu soruya ikna edici nihai bir cevap alamayacaksınız, ama nereye doğru sürüklendiğimizi de anlayacaksınız. İşte o zaman tarihin öznesi olmak için bekleyip durduğumuz devrimin hakikatini idrak edeceksiniz. Eğer bunda başarı sağlayamazsak tarihin akışının dışında kalacağız ve bu konuda birilerinin bize komplo kurduğunu iddia edemeyeceğiz.


Fehmi Hüveydi, Mısırlı gazeteci ve yazar.



26 Ocak 2016 Salı

Z.T.KOR - 6. YILINA GİRERKEN “ARAP BAHARI”NIN ÖNÜNDEKİ MEYDAN OKUMALAR


6. YILINA GİRERKEN “ARAP BAHARI”NIN ÖNÜNDEKİ MEYDAN OKUMALAR


Zahide Tuba Kor

Not: Aşağıdaki yazının kısaltılmış hali “Arap Baharı ve göz ardı edilen sonuçları” başlığı altında Al Jazeera Turk web sitesinde 25 Ocak 2016 tarihinde yayınlanmıştır. Yazıya şu linkten ulaşabilirsiniz:


Ortadoğu’da yüzyıl evvel inşa edilen bölgesel düzen “Arap Baharı” depremiyle birlikte kökünden sarsılmış durumda. Bir daha 2011 öncesine dönülmeyeceği aşikâr; ama bugün bizi bir kaosla yüz yüze bırakan bu sürecin sonunda nasıl bir düzenin ortaya çıkacağını kestirebilmek oldukça zor. Zira devrim, karşı-devrim, toplumsal isyan, iç savaş ve dış müdahale döngüsünde daha uzun yıllar devam edecek bir mücadele süreci sonunda, önümüzdeki belki 15-20 yılda yeni bir bölgesel düzen ortaya çıkacak ve bu, küresel sistemin dönüşümünü de doğrudan etkileyecektir.

“Arap Baharı”nın altıncı yılına girerken, giderek ağırlaşan devasa problemler yığını içinde bölgedeki –ister devrimci isterse karşı-devrimci olsun– mevcut hiçbir iktidar/rejim çeşidi, –eğer ki toplumsal barışı ve siyasi meşruiyeti inşa edici adımlar atmazlarsa– kısa vadede istikrarı sağlayıp da kalıcı olamayacaktır. Her ülkenin kaderi; yerel aktörlerin iç mücadelelerinin seyrine paralel olarak bölgesel ve küresel rekabetin/müdahalenin alacağı şekle, “Arap Baharı”nın koşullarını yaratan sosyoekonomik meselelerin çözülüp çözülememesine, temel hak ve hürriyetlerde ilerleme sağlanıp sağlanamamasına ve terörün kontrol altına alınıp alınamamasına göre belirlenecektir. Bu noktada sadece bölgesel değil, küresel sistemin de bir kriz ve dönüşüm süreci içinde olduğunu; çatışmaları durdurucu ve –tıpkı Birinci Dünya Savaşı’nın ardından İngiltere ve Fransa veya İkinci Dünya Savaşı’nın ardından ABD ve SSCB gibi– düzen kurucu/dayatıcı hegemon bir küresel gücün artık bulunmadığını da vurgulamak gerekir.  

“Arap Baharı” süreci Arap dünyasında örgütlü geleneksel yapıların çok hızlı bir şekilde çözülüşüne sahne oldu. Başlangıçta halk isyanlarıyla Soğuk Savaş kalıntısı, asker kökenli seküler Arap milliyetçisi yönetimlerin beklenmedik bir şekilde çözülüşüne (2011); ardından ilk serbest seçimlerle Müslüman Kardeşler menşeli siyasi-toplumsal hareketlerin hızla yükselişi (2011-2012) ve gerilemesine (2013); daha sonra eski rejimlerin kuvvet kullanarak ordular veya silahlı örgütler üzerinden karşı-devrimlerle geri dönme çabasına (2013-2014); bu siyasi gelgitlerle eşzamanlı olarak devrim sürecinde gözden düşen (2011) el-Kaide tarzı geleneksel silahlı grupların karşı-devrimci dalganın etkisiyle yükselişi (2013); son olarak da bölgede doğan otorite boşluğunda el-Kaide’den kopan IŞİD ve biatlılarının devletleşme (2014) ve şiddeti bölge dışına yayma (2015) sürecine şahit olduk. Neticede, “Arap Baharı”nın ilk aşamasında halklar arasında oluşan dayanışma ruhunun aksine, bugün ister seküler Arap milliyetçiliği isterse İslam ümmeti vurgusu üzerinden olsun bölgede kardeşliği, birlik ve beraberliği savunan neredeyse tüm geleneksel akımlar, cemaatler ve siyasi yapılar sarsılmış durumda.

Daha şiddetli toplumsal patlamalar yaşanabilir
Bugün Sünni Arap dünyasında çok boyutlu ve derin bir kriz yaşanıyor. Sadece siyasi, sosyoekonomik ve hukuki değil, bu aynı zamanda fikri, felsefi, dini ve ahlaki bir kriz. Geleneksel kurumların, liderlerin ve akımların meşruiyet krizi yaşadığı bir ortamda fikri-entelektüel boyutta kapsamlı ve kuşatıcı bir açılıma acilen ihtiyaç var. Günü kurtarmaya dönük palyatif tedbirlerle ve salt güvenlikçi bir perspektifle bu kriz halini aşmak veya daha vahimi, komplolara sığınıp gerçeklerle yüzleşmekten kaçınmak mümkün değil. Dolayısıyla ne kadar karşı-devrimlerle ve zor araçlarıyla bastırılmaya çalışılırsa çalışılsın veya dış güçler bahanesine sığınılırsa sığınılsın, gelecek yıllarda yeniden ve bu defa çok daha şiddetli toplumsal patlamalar yaşanması kuvvetle muhtemel; hem de “Arap Baharı”nın henüz vurmadığı monarşilerde bile. Zira bölgedeki değişim talepleri, dışarıdan kurmaca değil, içeriden son derece sahici taleplerdir.

“Arap Baharı” depremi, seküler-otoriter üst yapıların sarsılmasıyla yıllardır bastırılmış durumdaki etnik, dini, mezhebi, kabilevi ve bölgesel alt kimliklerin bir anda güçlü bir damar olarak ortaya çıkarak yeni birer fay hattı ve çatışma alanına dönüşmesine yol açtı. Bilhassa merkezi devlet otoritesinin çöktüğü veya kontrolü kaybettiği Libya, Yemen ve Suriye’de 2014’ten itibaren bu fay hatları üzerinden silahlı grupların özerklik ilanlarıyla karşı karşıyayız. Geçen yüzyılda dil veya din üzerinden geliştirilen Arap birliği projeleri ve girişimleri, Batılılar eliyle kurulan “ulus-devlet” sistemi karşısında tutunamamıştı; bugün ise mevcut “ulus-devletler” çatırdıyor. Önümüzdeki dönemde ortaya çıkabilecek yeni ulus(çuk)lar ve yeni devlet(çik)lerle bölge, birliğini ararken daha da parçalanabilir. Ancak bu defa muhtemel sınırların yabancılar tarafından kağıt üzerinde cetvelle değil, savaş meydanlarında yerel halkların kanıyla çizileceğinden bölgeyi derin travmalarla yoğrulan uzun bir istikrarsızlık sürecinin beklediği söylenebilir. 1991-92’de başlayan parçalanma sürecini halen tamamlayamamış olan Yugoslavya’dan alınması gereken çokça dersler var.

Halkların daha onurlu ve adil bir siyasi, iktisadi, hukuki ve toplumsal düzen taleplerinden doğan ve özünde salt bir iktidar mücadelesine dayanan bu süreç, bölgesel aktörlerin (İran ve Suudi Arabistan) kendi jeopolitik ve jeoekonomik çıkarları için halkların dini ve mezhebi motivasyonlarını harekete geçirmesiyle bambaşka bir yöne saptı. Siyasi alanın iyice daraltılması, buna mukabil hem şiddetin dozunun artması hem de çatışma sürecinin uzaması –seküler veya İslamcı fark etmez– bütün ideolojik ve dini kesimlerde radikalleşmeye yol açtı. Daha tehlikeli gelişme ise mezhepler arası ve mezhep içi çatışmalara kapı aralanması oldu.

Bugün İslam dünyasının önündeki en büyük tehlikelerden birisi tekfirciliğin giderek yaygınlaşması. Nitekim bölgede birbiriyle çatışan grupların birçoğu kendi davasını/savaşını meşrulaştırmak için rakibini kolaylıkla tekfir eder hale geldi. Oysaki şiddetin ve katliamların din ve mezhep örtüsü altında “meşrulaştırılması”, ölenin de öldürenin de din adına hareket ettiği mevcut ortam, bilhassa bütün umutlarını yitiren genç kitleleri İslam’dan soğutarak daha seküler, hatta din dışı veya din karşıtı bir çizgiye çekebilir. Yine karşı-devrimci rejimlerin uyguladığı aşırı baskı ve şiddet yüzünden bölgede daha orta yolcu, mutedil İslami grupların buharlaşmaya başlaması ve bu süreçte geleneksel akımların (mesela Mısır’da Sisi darbesine destek veren Ezher’in, sufi cemaatlerin ve bazı Selefi grupların) oynadıkları rollerle itibar kaybına uğraması, bir yanda Selefileşmeyi öte yanda seküleşmeyi tetiklerken, yükselen bu iki uç arasında ileriki yıllarda çok daha ciddi bir kutuplaşma ve çatışma riski doğuruyor.

Bölgesel düzlemde İran ve Suudi Arabistan menşeli mezhepçi kışkırtma Libya’dan Lübnan’a, Suriye’den Irak’a, Yemen’den Bahreyn’e kadar birçok bölge ülkesine istikrarsızlık ve kanlı vekâlet savaşları olarak yansıyor. Buna bir de bölgede değişimi destekleyen Türkiye ile statükonun her ne pahasına olursa olsun muhafazasından yana olan diğer güçler arasındaki özellikle Müslüman Kardeşler üzerinden yürüyen mücadele ekleniyor. Ancak “Arap Baharı”na gerek destek gerekse köstek olan bölgesel güçlerin hiçbirisi, rakiplerini etkisiz hale getirerek kendi tercihlerini dayatacak yeterli güce ve imkana sahip değil. Bölgesel oyuncular arasındaki güç dengesi/denkliği çatışmaları uzatırken, bir yandan Rusya’nın rejim safında, diğer yandan Batı’nın IŞİD’le mücadele bağlamında Suriye’deki çatışmalara doğrudan müdahil olmasıyla süreç yeni bir safhaya taşınmış durumda. Ukrayna Kriziyle tetiklenen İkinci Soğuk Savaşın gerek Ortadoğu ve Doğu Akdeniz’deki gerekse Asya-Pasifik’teki gerginliklerin ve bir türlü aşılamayan küresel ekonomik krizin etkisiyle yıkıcı bir üçüncü dünya savaşına dönüşme ihtimali hiç de yabana atılmamalı.

IŞİD ve benzeri hareketler, saldırılarını dünyanın dört bir yanına yayarken şüphesiz bunun en büyük mağduru yine Müslümanlar oluyor. IŞİD korkusu/bahanesiyle birçok ülkede Müslümanların hayat alanı daraltılıyor; İslamofobi körükleniyor, İslami eğilimli hareketler IŞİD’le özdeşleştiriliyor, dini vecibelerin yerine getirilmesi yasaklanıyor. Kısaca bugün dünyada ikinci bir 11 Eylül süreci yaşanıyor. IŞİD’le mücadele altında uygulanan bu politikaların yeni bir radikalleşme dalgasına kapı araladığı, üstelik IŞİD’i tersinden beslediği ise göz ardı ediliyor.

Yeni toplumsal dinamizmin taşıyıcısı Arap gençler karşı-devrim süreçleriyle ötekileştirilmeye ve marjinalleştirilmeye çalışılırken, bunun ürettiği radikalleşmeye ve cihatçı grupların yükselişine karşı dış güçler, İran’ın yanı sıra Şii ve Kürt gruplarla iş tutmayı ve önlerini açmayı tercih ediyor. Daha evvel terörist örgüt olarak kabul edilen Kürt ve Şii silahlı gruplar giderek meşrulaşıyor, en azından “makbul teröristler” sınıfına sokuluyor. Bu politika ileride Sünni Arap dünyasında hiç beklenmedik savrulmaları ve bölge çapında daha kanlı çatışmaları tetikleyebilir.

Öte yandan terörü metot olarak kullanan silahlı örgütler hem çatışma taktiği hem de silah, mühimmat ve teknolojik imkanlar bakımından şekil değiştirmeye başladı. Libya, Suriye ve Yemen’de ortaya çıkan otorite boşluğunda silahlı grupların düzenli orduların envanterindeki ileri teknoloji ürünü her türden ağır silahları ele geçirdiği, baş edilmesi güç yepyeni terör/direniş metotları geliştirdikleri, dahası alan hakimiyeti ve “devletleşme”ye yöneldikleri yeni bir döneme girildi. Dolayısıyla artık silahlı örgütlerle düzenli orduların ve güvenlik birimlerinin mücadele edebilmesi çok daha zorlaşmış durumda.

Göz ardı edilen insani sonuçlar
Büyük ümitlerle ve beklentilerle başlayan “Arap Baharı” süreci çok ağır maliyetlerle ilerliyor. Yaşanan tahribat gözle görülenin çok çok ötesinde ve rakamlara yansıyandan çok daha dramatik. Bugüne kadar çoğunluğu Suriye’den olmak üzere yüz binlerce insan hayatını kaybetti veya yaralandı. Bilhassa adeta her şeyin bir ölüm makinesine/vesilesine dönüştüğü Suriye’de “tadılmayan” ölüm çeşidi neredeyse hiç kalmadı. Milyonlarca sivilin ya ülke içinde daha güvenli yerlere ya da her şeyini bırakıp yurtdışına sığınmasıyla, bir diğer deyişle yersiz yurtsuzlaşmasıyla tam bir insani kriz söz konusu. Yağan bombalarla ve sıkılan kurşunlarla sadece altyapılar çöküp, şehirler yerle bir olup fiziken çok ağır bir yıkım yaşanmıyor Arap coğrafyasında. Ondan çok daha vahimi, insani değerler, tarihi hafıza ve medeniyet birikimi bir bir yok ediliyor; yakılan/yağmalanan el yazması eserlerin bulunduğu kütüphanelerle, yıkılan/bombalanan tarihi eserlerle bölge giderek hafızasızlaşıyor, köksüzleşiyor. Altüst olan bölgesel düzen ve siyasi ve iktisadi yapı hep zarar hanesinin en tepesinde zikredilse de gölgede kalan başka trajik gelişmeler de yaşanıyor: Siyasi alandaki iç kutuplaşma ve saçılan kin ve nefret tohumları (mesela Mısır’da Sisi ile Mursi destekçileri veya Suriye’de rejim taraftarları ile karşıtları arasındaki derin husumet) toplumsal ilişkileri dinamitleyerek ve hatta aileleri sarsarak tamiri zor bireysel travmalara, aile içi kavgalara ve parçalanmalara yol açıyor. Dolayısıyla bölgedeki parçalanma sadece devletler düzeyinde kalmayıp toplumlara ve toplumun yapıtaşı olan ailelere kadar sirayet etmiş durumda. Göçlerin ve yabancı savaşçıların etkisiyle demografik yapılar ve toplumsal dokular değişiyor. Öte yanda büyük hayal kırıklığı içindeki Arap gençlerin vatanlarına olan aidiyet bağları giderek zayıflıyor, hatta bir kısmı tamamen duygusal bir kopuş ve kimlik krizi yaşıyor. Buna bir de eğitim fırsatından mahrum milyonlarca çocuk ve gencin varlığı eklendiğinde bölgenin sadece geçmişinin değil geleceğinin de sönmek üzere olduğu görülüyor. Kısaca Ortadoğu, tüm kaynaklarını ve birikimini kardeş kavgasıyla bir bir tüketiyor.

“Arap Baharı” yüzyıllık çarpıklıkların, birikmiş problemlerin ve meşruiyet krizlerinin kaçınılmaz sonucu olarak yaşanan bir patlama haliydi. Ancak doğan olağanüstü fırsatlar, iç ve dış müdahalelerle, bilhassa Mısır’daki askeri darbe ve Suriye’deki iç savaşla bir bir heba edilirken geriye olağanüstü riskler ve meydan okumalar kaldı.

Oysa ne kadar kan dökülürse dökülsün hiçbir tarafın diğerini yok etme şansı olmadığı gibi bölgedeki çatışmaların net bir kazananı da olmayacağı kesin. Bölge halklarının zihinlerine ve gönüllerine “kaderin kaderimdir” anlayışı, asgari müştereklerde uzlaşma ve bir arada yaşama fikri yerleştirilmeden; yine mevcut mağduriyetleri, haksızlık ve adaletsizlikleri giderme yolunda hızlı, samimi ve kalıcı adımlar atılmadan ve dışlanan geniş halk kitlelerine siyasal alanda kendilerini ifade imkânı tanınmadan bu kaostan kurtulmak maalesef ki mümkün görünmüyor.



Z.T.KOR - MURSİ’NİN İDAMI SİSİ’NİN İPİNİ ÇEKEBİLİR



MURSİ'NİN İDAMI SİSİ'NİN İPİNİ ÇEKEBİLİR
Zahide Tuba Kor
Yeni Şafak gazetesi, 4 Ağustos 2015



Mısır’da askerî darbenin ardından açılan trajikomik siyasi davalarda sona doğru yaklaşılıyor. Şimdiye kadar İhvan-ı Müslimin hareketinin lider kadrosu dâhil toplamda bini aşkın kişi, yeterli soruşturma yapılmadan ve adil bir şekilde yargılanmadan, akıllara ziyan suçlamalarla ve jet hızıyla, toplu olarak idam cezalarına çarptırılmış durumda.

Davalar, İhvan’ı ve diğer muhalif grupları halk nezdinde tamamen itibarsızlaştırmaya dönük bir algı operasyonu olarak nitelenebilir. Zira devrik Cumhurbaşkanı Muhammed Mursi başta olmak üzere İhvan yöneticileri; şiddeti teşvik ve kaos çıkarmaktan cinayete, (Hamas, Hizbullah, İran ve Katar’a) devlet sırlarını sızdırarak casusluktan hapishaneden firar etmeye, yargıya hakaretten görevi kötüye kullanmaya ve hatta tavuk çalmaya kadar akla hayale gelmez suçlamalardan mahkum edildiler. İsnat edilen her bir suçun ayrıntılarına inildiğinde çarpıtmaların boyutunu görüp de dehşete düşmemek elde değil. Tek bir polisin öldürülmesi ile ilgili davada birkaç günde 683 kişinin idama çarptırılması örneği üzerinden Mısır “adalet”inin hâl-i pür melalini ortaya koymakla yetinelim. 

ENTELEKTÜEL SERMAYEYİ HEDEF ALAN İDAM KARARLARI
Gelişigüzel yağdırılan idam cezalarından şimdiye kadar kimler nasibini almadı ki… İhvan’ın lider kadrosu ve mensuplarının yanı sıra listede İsrail’in Gazze saldırılarında hayatını kaybedenler, yıllardır hapishanelerde yatan mahkûmlar, saygın akademisyenler, din âlimleri, gazeteciler, insan hakları aktivistleri, öğrenciler, onlarca Filistinli ve bir de kadın var. Sünni dünyanın ilmî otoritelerinden Yusuf el-Karadavi; dünyaca tanınan siyaset bilimi profesörü İmad Şahin; 28 yaşındaki genç bir kadın akademisyen ve aktivist olan, Cumhurbaşkanlığı sırasında Mursi’nin uluslararası medya koordinatörlüğünü yürüten Oxford Üniversitesinden Sündüs Asım listenin dikkat çekici isimlerinden. İdam listesi, mahkemelerin ne kadar düzmece olduğunu ve davaların ne kadar özensizce yürütüldüğünü ele verdiği kadar Mısırlı-Filistinli, kadın-erkek, genç-yaşlı demeden toplumdaki dinamizmin taşıyıcısı tüm kesimleri sindirme hedefini de yansıtıyor, üstelik ülkenin entelektüel sermayesini tüketme pahasına…

Peki, idam kararlarının apaçık hukuksuzluğuna rağmen verilen cezalar infaz edilir mi? Orta yolcu siyasal İslam’ın adeta IŞİD terörüyle bir tutulmaya kalkışıldığı şu günlerde bu soruya kesin bir dille hayır diyebilmek maalesef mümkün değil. Gelinen noktada idamların infazını engelleyebilecek belki de tek güç, uluslararası toplumdan yükselecek tepkiler ve uygulanacak baskılar. Ancak Cemaat-i İslamî liderlerinin Bangladeş’te idam cezaları bir bir infaz edilirken sessiz kalan uluslararası toplum, sıra Mısır’daki İhvan mensuplarına geldiğinde yine üç maymunları oynarsa şaşırmamak lazım. Darbeden bu yana Mısır’da yaşanan onca zulme rağmen dünyanın tepkisizliği veya çok cılız tepkisi, Sisi yönetiminin pervasızca adımlarına hep cesaret verdi. Bırakın ciddi bir baskıyı, hâlihazırda Abdülfettah es-Sisi, ülkesini ve Ortadoğu’yu içine düştüğü bataklıktan kurtaracak, radikal dincilerle mücadele ederek bölge barışına katkıda bulunacak bir kahraman olarak uluslararası alanda maddi-manevi destek görüyor. Bu durum, sadece bölgedeki baskıcı rejimlerin değil, uluslararası toplumun da ahlaki zeminde çöküşünün bir göstergesi. İşte bu noktada geçmişte darbelerle gelen idamların yol açtığı travmaları yakinen bilen Türk hükümetinin Sisi yönetimine ısrarla yönelttiği eleştiriler ve ikazlar aslında son derece önemli.

İDAM CEZALARININ İNFAZI TRAVMAYI DERİNLEŞTİRİR
İdam cezaları infaz edilirse darbeyle birlikte yaşanan travmaların izlerinin silinmesi neredeyse imkânsızlaşacak ve ülkede barışın ve istikrarın tesisi bir hayal olarak kalacaktır. Zira siyaset ve seçim sandığıyla meşru kanallardan değişim ümidine darbe vurulan, zulme karşı tepkisini barışçıl eylemlerle göstermeye kalkıştığında da kanla bastırılan genç nesillerin önünde boyun eğmekten ya da şiddete meyletmekten başka bir seçenek bırakılmamaktadır. Mevcut haksızlıklara ve adaletsizliklere karşı sığınılacak/hak aranacak içte ve dışta herhangi bir meşru merciin kalmaması karşısında ümidini kaybeden ve zedelenen adalet duygusu karşısında devletine bağlılığını yitiren gençlerin IŞİD ve Beytü’l-Makdis gibi türevlerine savrulması işten bile değildir. Unutmayalım zulüm ve adaletsizlik, terörü besleyen ana kaynaktır. Öte yandan idamların infazı, kötü bir örnek teşkil ederek muhaliflerini sindirmeye çalışan diğer baskıcı rejimlere bir ilham kaynağı olacak ve bu durum bölgede halklar ile rejimler arasında yeni gerilimlere yol açacaktır.

MISIR İÇİN BEDELİ AĞIR OLUR
Tarihinin en zorlu sürecinden geçen İhvan’a gelince, sadece lider kadrosu değil, ikinci ve üçüncü derece isimleri ve kanaat önderleri de şu anda ya hapiste ya sürgünde ya da gizlenmektedir. Bir yol ayrımına giren teşkilatın yönetici kadrosu gençleşmekte; reformcu ve tedrici değişim çizgisini bırakarak daha devrimci bir pozisyon almaya çalışmaktadır. Bunca yaşanandan sonra bu kaçınılmazdır. Ancak nice badireler atlatarak teşkilatı bugünlere taşıyan tecrübeli lider kadronun idamı halinde, rejimin kışkırtmalarına karşı tabanı tutup gençleri aklıselime davet edecek âkil bir kadro kalmayabilir ve bunun bedeli, sadece İhvan değil Mısır için de ağır olabilir.

Eğer ülkesine huzur getirmek istiyorsa Sisi yönetiminin, toplumsal meşruiyetini artırıcı adımlar atmaktan başka bir şansı yok. Toplumun bir kesimini kâh rızayla ve propagandayla yanına çekmeyi kâh baskıyla sindirmeyi başarsa da karşısında korku duvarlarını daha 2011 yılında aşmış geniş bir kitle var. %60-70’i 30 yaş altı gençlerden oluşan 90 milyona yaklaşan nüfusu ile Mısır, adeta patlamaya hazır bir bomba. Mevcut mağduriyetleri ve adaletsizlikleri giderme yolunda hızlı, kalıcı ve samimi adımlar atılmadığı; dışlanan geniş kitlelere yeniden siyasal alanda kendilerini ifade imkânı tanınmadığı sürece ne bölgede ne de Mısır’da barış sağlanabilir. Mısır ordusunun içten kaynadığı, çöken ekonominin dış yardımlarla ayakta tutulmaya çalışıldığı, başta darbeyi alkışlayan kitlelerin baskılar karşısında kendisinden uzaklaştığı bir süreçte idamların infazı ve bunun yol açacağı infial, Sisi’nin ipinin çekilmesinde sonun başlangıcı olabilir. Umarız aklıselim galip gelir de idamların infazından vazgeçilir.