War on the Rocks etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
War on the Rocks etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

30 Ekim 2016 Pazar

E.BEZCİ & N.BORROZ: CIA VE BİR TÜRK DARBESİ


CIA VE BİR TÜRK DARBESİ

Egemen Bezci (Stockholm Üniversitesi Türkiye Araştırmaları Enstitüsü’nde misafir araştırmacı) & Nicholas Borroz (Washington merkezli bir stratejik istihbarat danışmanı)
War on the Rocks, 16.9.2016

Tercüme: Zahide Tuba Kor

Z.T.K. Aşağıdaki yazı, 15 Temmuz Kalkışması’nın arkasında CIA’in olmadığını ispatlamak üzere kaleme alınmış. Bu bakımdan manidar. Ama daha önemlisi, Amerikan arşiv belgelerinden hareketle 1957 Türkiye-Suriye Krizi’nden bahsetmesi. Arşiv belgelerini önemsediğim için aşağıdaki yazının bir kısmını çevirme gereği duydum.


Amerikan büyükelçisi Ankara’da yapılan bir bakanlar kurulu toplantısını yarıda böldü. Orada bulunma amacı Suriye’ye yönelik bir askeri müdahale kararı alınmasını engellemekti. Türkiye Başbakanı’na Washington’ın “Türklerin sınır ötesine geçmesinden memnun olmayacağını, bu adımı atmanın çok büyük ziyana yol açacağını” söyledi.

Başbakan başını salladı ve dedi ki Ankara “bölgede barışı koruma konusunda Amerikan yönetiminin gösterdiği yakın ilgiden son derece memnun ve minnettar.”

Bu görüşme sonucunda Türkiye Suriye’ye girmekten kaçındı. Üç sene sonra Türkiye başbakanı bir askeri darbeyle devrildi. Darbenin arkasındaki generaller kısa süre sonra onu idam ettiler.

Tahmin edeceğiniz üzere yukarıdaki olaylar Türkiye’deki son gelişmeleri anlatmıyor. Amerikan Milli Arşivler ve Kayıtlar Dairesi’nde bulunan gizliliği kaldırılmış Dışişleri Bakanlığı belgelerine göre bu görüşme 1957 senesinde yaşanmış. 1960’ta darbe yapıldı. Dönemin Amerikan Büyükelçisi Fletcher Warren ve Başbakanı ise Adnan Menderes.

Suriye 1954’te Batı’ya yakın duran Cumhurbaşkanı Edip Çiçekli’nin devrilmesiyle birlikte Batı karşıtı kampa kaydı. Çiçekli’ye karşı darbe Suriye Komünist Partisi, eski Suriye Cumhurbaşkanı Atassi ve Suriye ordusundaki Dürzi subaylarca tertiplendi. Darbe sonrası komünist ve Arap milliyetçisi unsurlar ülkenin siyasi ve askeri kurumlarında kontrolü daha fazla ele geçirdiler. Gerek Türkler gerekse Amerikalılar, Suriye’de komünistlerin yönetimi daha da fazla ele geçirmesini bölgede komünist yayılmanın çevrelenmesine karşı hayati bir tehdit olarak algıladılar. Menderes hükümeti Suriye’de iktidarın tamamen komünistlerin eline geçmesini engellemek için askeri bir müdahalede bulunmayı düşündü. Böylelikle Menderes, kızgın subayları Suriye meselesiyle meşgul etme ümidindeydi. Ancak Washington, Suriye’de komünizmi CIA’in örtülü operasyonuyla ınkıtaya uğratma arayışındaydı. 

Büyükelçi Warren, Türkiye’nin Suriye’ye müdahale etmesini istememişti; zira Washington o sıralar Suriye’nin solcu hükümetini örtülü bir operasyonla indirmeye çalışıyordu. CIA fonları devrik Cumhurbaşkanı Çiçekli taraftarlarının isyan etmeleri için dağıtılmıştı. Türkiye, gerektiğinde askeri kuvvet kullanımını meşrulaştırmak için kuzey kesimde sınır karışıklıkları çıkartmakla görevliydi. Türkiye’nin Suriye’ye yönelik açık açık askeri tehdidi Suriyeli solcuların saflarını çoktan birleştirmişti bile. ABD, ayrıca bir NATO üyesi olan Türkiye’nin Ortadoğu’da kendisini sıcak bir savaşa sürüklemesini engellemek istiyordu. [Z.T.K. Türkiye 1957 yazında Suriye sınırına askeri birliklerini konuşlandırıyor ve küçük çaplı sınır olayları da yaşanıyor. SSCB o dönemde Türkiye’nin Suriye’ye müdahalesine karşı ABD’yi çok ciddi tehdit ediyor.]

Her ne kadar farklı bir dönemde farklı gelişmeler yaşanıyor olsa da bu sahne, bugün bölgedeki meydan okumalarla muhatap olanlar için aydınlatıcı. Onlarca yıl evvelinin bu hikâyesinin de gösterdiği üzere, Türkiye’de aksi yöndeki popüler spekülasyonlara rağmen CIA’in başka acil meseleleri vardı. Yaklaşmakta olan darbenin erken uyarı işaretlerini alacak şekilde Türkiye’nin iç siyasetini tahlil etmek CIA’in uğraştığı bir şey değildi. Darbe ihtimaline dair elde ettikleri tek kanıtı da göz ardı ettiler; zira bu, [Menderes’in orduyu kontrolü altına almaya çalıştığına dair] dönemin yaygın kanaatiyle çelişiyordu.

Tıpkı 1960’ta olduğu gibi 2016’da da Türkiye ABD’nin Ortadoğu politikasında önemli bir rol oynuyor ve Washington’ın bölgeye odaklanması, dikkatini Türkiye’nin iç istikrarından başka yönlere çevirmesine yol açıyor. 1960’ta darbeciler Menderes’i iktidardan indirdiklerinde CIA uzmanları buna hazırlıksız yakalanmıştı; zira SSCB’yle kapsamlı stratejik rekabete odaklanmış durumdaydılar. Son darbe teşebbüsünde yaşanan muhtemelen tam da buydu: CIA Rusya’ya, Suriye iç savaşına ve Türkiye’nin Irak ve Suriye’de dış politika hedeflerini nasıl gerçekleştirebileceğine odaklanmıştı. Bu nedenle CIA’in bir darbenin eli kulağında olduğuna dair uyarı işaretlerini ıskalaması bizi hiç de şaşırtmamalı. TSK içindeki birtakım unsurların bir şeyler planladığına dair önceden bazı istihbaratlar bulunsa dahi CIA’in bunu savsaklamış olması bizim için bir sürpriz olmamalı. Zira 15 Temmuz’a kadar Batı’daki yaygın kanaat Erdoğan liderliğindeki AKP iktidarının hiç olmadığı kadar güçlendiği yönündeydi.

Ancak tabii komplo teorilerinin yayıldığı Türkiye’de üst düzey siyasetçiler de dâhil birçokları darbe teşebbüsünden CIA’in haberdar olduğuna inanıyor ve dillendiriyor.

Ancak CIA’in sınırlı bütçesi ve personeli dikkate alındığında bu hiç de mantıklı değil. (…) [Z.T.K. Tercüme etmediğim bu kısımda yazar CIA’in niçin 15 Temmuz’un arkasında olamayacağını 1960 darbesine de işaret ederek açıklamaya çalışmış!]

1950’lerde CIA, Soğuk Savaş şartları altında Türkiye’ye iyice müdahil vaziyetteydi. Sovyet Bloku’na karşı casusluk ve propaganda operasyonları için ideal bir konuma sahipti.

Bu yüzden CIA, birçok operasyonunu MİT’in öncüsü olan Millî Emniyet Hizmetleri (MAH) ile birlikte yaptı. Amerikan Arşivleri’ndeki gizliliği kaldırılmış belgeler gösteriyor ki daha 1956 gibi erken bir dönemde CIA ve MAH, muhtemel bir Sovyet işgaline karşı Türk askeri ileri hatlarında ortak askeri kontrgerilla eğitimi vermekteydi. Bu arada yine gizliliği kaldırılmış İngiliz Milli Arşiv belgelerine göre Ankara, MAH’ı Kıbrıs’ta İngiliz yönetimine karşı başlayan Rum isyanını dengelemek için adadaki Türklere silah yollamakla görevlendirmişti.

Aynı zamanda CIA Türkiye’yi yakından takip ederek Ankara’nın Washington’ı Sovyetlerle daha büyük bir çatışmaya sürüklemeyeceğinden emin olmaya çalışıyordu. Böyle bir çatışma muhtemeldi; zira Ankara, gücünün ötesinde Ortadoğu üzerinde birtakım heveslere girmiş görünüyordu. Mesela Eisenhower Başkanlık Kütüphanesi’ndeki gizliliği kaldırılmış belgelere göre ABD’nin 1958’deki Lübnan’a müdahalesi sırasında Türkiye Cumhurbaşkanı Celal Bayar MAH’a Irak’taki aşiretlerle, özellikle de Musul ve Kerkük civarındakilerle bağlantıya geçme emri vermişti. MAH muhtemel bir Türk istilasının zeminini hazırlamak için bunu yapacaktı. [Z.T.K. O dönemde İngilizlere en yakın bölge ülkesi olan Irak’ta bir askeri darbeyle Haşimi Krallığı devriliyor ve cumhuriyet rejimine geçiliyor. Bu olay bölgedeki tüm dengeleri altüst ediyor; zira SSCB’yi Ortadoğu’da çevreleme amaçlı Bağdat Paktı’nın tek Arap üyesi olan Irak pakttan çıkıyor. Tabiatıyla bu durum Ankara’yı alarma geçiriyor. MAH operasyonu bununla bağlantılı olmalı.]

Washington Türkiye’nin bölgesel heveslerinden haberdardı; ama ordu içinde giderek artan rahatsızlığın çok da farkında değildi. (…) CIA tam aksi yöndeki raporlara rağmen bu darbeyi beklemiyordu.

Aslında darbeden tam bir sene evvel CIA, kendisine “Demokrat Parti rejiminin bu baskıcı eğilimi devam ederse askeri kanat müdahale edecek ve bunun sonucunda bir diktatörlük kurulacak” diyen dönemin Savunma Bakanı Ethem Menderes’ten doğrudan bu konuda bilgi almıştı. Gizliliği kalkmış bir başkanlık istihbarat brifingine göre, CIA onun görüşlerini “siyasi etki altındaki” görüşler olarak değerlendirmiş ve bu yüzden de doğruluğundan kuşku duymuştu.

CIA Soğuk Savaş’a odaklandığından bu bilgiye fazla önem vermemişti. O sıralarda CIA Türkiye’deki tüm enerjisini U-2 casus uçakları operasyonları, sol hareketlerle mücadele için perde arkasından gizli örgütlenmeler oluşturmak ve Sovyetlere karşı gizli faaliyetler ve casusluk görevleri için harcamaktaydı. Muhtemel darbe liderleri veya niyetlerine ilişkin bilgi toplamakla uğraşacak durumda değildi. Soğuk Savaş tüm mülahazaların üstündeydi.

Amerikan Başkan Yardımcısı Biden’ın 15 Temmuz Kalkışması hakkında önceden hiçbir bilgisi olmadığına dair sözlerinin tamamen dürüstçe olduğunu farz etmek yerinde olur. (…)
(…)

[Z.T.K. CIA’in 15 Temmuz hazırlıklarından hiç haberdar olmadığını ispat etmeye yönelik paragraflarla yazı devam ediyor.]

25 Eylül 2016 Pazar

A.STEIN: TÜRK-AMERİKAN İTTİFAKI NASIL TAMİR EDİLMELİ?



15 TEMMUZ’UN ARDINDAN TÜRK-AMERİKAN İTTİFAKI NASIL TAMİR EDİLMELİ?

Aaron Stein (Atlantik Konseyi Refik Hariri Ortadoğu Merkezi kıdemli araştırmacı)
War on the Rocks, 24.7.2016

Tercüme: Zahide Tuba Kor

(…)
Başarısız darbe teşebbüsü Türkiye hakkındaki bir dizi varsayımı sorgulattı. Ankara hiçbir zaman birlikte iş tutulacak öyle kolay bir müttefik olmamıştı; ancak ekseriyet, ülke çapındaki terör saldırılarına ve Güneydoğu’daki isyana rağmen Türkiye’nin siyaseten istikrarlı olduğunu zannediyordu. Başarısız darbe, Türkiye’nin kilit kurumları bölünmüş halde bulunan siyaseten istikrarsız bir ülke olduğunu gösterdi. Devlet kurumlarından Gülencileri temizleme harekatı ve Türk ekonomisinin durumu göz önüne alındığında bu konumunun devam etmesi muhtemel. Meydan okumalara rağmen ABD, gerek terörle mücadelede işbirliğini derinleştirmek gerekse personel temizliği yapılan kurumlarla bağlarını sürdürmek amacıyla Türk hükümetiyle kurumsal ilişkisini yeniden inşa etme arayışında.

Stratejik bir müttefik olarak Türkiye: İncirlik’in ötesine bakmak
(…) İncirlik Hava Üssü IŞİD’e karşı savaşta hayati önemde; ancak Batı’yla Rusya’nın herhangi bir çatışmasının daha ilk saatlerinde füze saldırısına maruz kalabileceğinden İncirlik, Rus tehdidine karşı NATO’nun Doğu Avrupa’daki savunma planlamasında o kadar da önemli değil. Rusya’nın gerek saldırı gerekse hava savunma füzeleri kapasitesinden duyulan endişe, (…).   War on the Rocks internet sitesine göre, ABD’nin Avrupa’nın savunması için Rus orta menzilli füzelerinin menzili dışında bulunan kıtanın batı ucundaki hava üslerine odaklanarak stratejiler geliştirmesi daha makul olacaktır. Bununla birlikte Türk Donanması, Montrö Antlaşması nedeniyle Karadeniz savunma planlamasının önemli bir bileşenidir.
Füze tehdidine rağmen Türkiye, bir dizi Amerikan menfaati çerçevesinde gerek Merkezi Komutanlık (CENTCOM) gerekse Avrupa Komutanlığı (EUCOM) için önemli bir aktör olarak kalacaktır. EUCOM onlarca yıl Türkiye’yle birlikte çalıştığından savunmayla ilgili konularda Türk hassasiyetlerine daha kolay uyum sağlayabiliyor. IŞİD’le savaşın ötesinde Türkiye, Rusya’nın donanma mevcudiyetinin artması nedeniyle şu anda daha da önemli hale gelen Doğu Akdeniz’de Amerikan deniz planlarında önemini koruyacaktır. 2003 Irak işgalindeki gerginlikler nedeniyle CENTCOM Türkiye’yle iş tutmakta zorlanıyor. 1 Mart Tezkeresi’nin TBMM’den geçmemesi yüzünden ABD’nin savaş planları son dakikada değişmek zorunda kalmış ve Amerikan askerlerinin Irak’ın kuzeyine girip operasyon düzenlemesinde büyük zorluklarla karşılaşılmıştı.
Bu kurumsal öfke hep Amerikan ordusunda devam etmiş ve geçen sene Türkiye’nin yaklaşık 10 ay boyunca IŞİD mevzilerini vurma ve arama-kurtarma misyonu için kullanılmak üzere İncirlik ve Diyarbakır Hava Üssü’nü açmayı reddetmesiyle bu öfke daha da artmıştı. Uzayıp giden müzakereler, ta Körfez’deki üslerden havalanıp gelmek durumunda kalan Amerikalı pilotların yükünü artırmış ve Amerikalı görevlileri çok büyük bir riske atarak arama-kurtarma misyonunu daha da zorlaştırmıştı. Türkiye ayrıca Amerikan ordusunun mağlup etmeye çalıştığı düşman IŞİD’e katılan yabancı savaşçılar için ana güzergah ve lojistik hattına dönüşmüştü.
İncirlik ihtilafı, Suriye siyasetindeki farklılaşmanın dar ölçekte bir yansımaydı. Taktik düzeyde destekledikleri devlet dışı aktörler farklıydı: (…) Daha geniş ölçekte ise Türkiye’nin İncirlik gibi kontrolü altındaki üslerde Amerikan hava operasyonlarına sınır koymak gibi bir geleneği var. EUCOM, NATO’da Ankara’yla birlikte çalışması eskilere dayandığından Türkiye’yi neyin harekete geçirip neyin geçirmediğine çok daha aşina; CENTCOM ise ekseriyeti yürüttüğü hava operasyonlarına çok az sınırlama koyan Arap yönetimleriyle birlikte çalışmanın avantajına ve alışkanlığına sahip.
Bu meydan okumalara rağmen, IŞİD’le savaşın sürdürülmesi dar tartışması arasında kaybolup giden bir gerçeklik var: ABD’nin küresel güç projeksiyonu için Türk topraklarına erişebilmesi bağlamında Türkiye hala önem arz ediyor. Michael O’Hanlon ve General David Petraeus’un da dikkat çektiği üzere, ABD için Türkiye’nin stratejik değeri, küresel iktisadi üretimin ve askeri kapasitensin üçte ikisine denk olan Amerikan öncülüğündeki ittifak yapısının bir parçası olarak kalmasında.
ABD, zar zor odaklanılan IŞİD’le savaşın kendi dış politikasını ve bölgedeki uzun vadeli menfaatlerini bir çırpıda silip süpürmesine izin vermemeli; dünyanın tek süper gücü olarak Amerikan menfaatlerinin küresel ölçekte tanımlandığı ve bunu gerçekleştirmek için de Türkiye gibi zorlu müttefiklerin işbirliğine ihtiyaç duyduğu gerçeğini aklından çıkarmamalı. Aynısı, uzun vadeli çıkarı Washington’la yakın bağları sürdürmek olan Türkiye’nin Gülen ve PKK gerilimleriyle bu ilişkileri baltalamasına müsaade eden Ankara için de geçerli; zira ABD Türkiye’nin güvenliğinin nihai garantörü ve en yakın –belki de tek- müttefiki.
Bu gerilimleri kurumsal ilişkileri derinleştirmek için kullanma imkanı da var ve bu her iki ülkenin de menfaatine olacaktır.

“Patlamanın öncesi”
[Z.T.K. Yazar, PKK’nın saldırılarını geçen seneden itibaren tekrar başlatması konusunu ele almış ve ardından şöyle devam etmiş:]
(…)
(…) Temmuz 2015-Ağustos 2016 arasındaki 14 ayda toplamda 656 Türk güvenlik görevlisi hayatını kaybetti. Yani günde ortalama 1,56 kişi. Bunların %46’sı el yapımı patlayıcılarla düzenlenen saldırılardan kaynaklanıyor. (…)
Çatışmalarda kullanılan araçlar ve taktikler 2004’te ABD’nin Felluce’deki tecrübesine benziyor. Türkiye-PKK çatışmasının yoğunlaşması, Türk-Amerikan askeri bağlarını güçlendirmek için bir mekanizma sağlıyor. Amerikan ordusu Irak’taki kararlı düşmanlarına karşı on yıldan fazla bir süre şehir savaşı yürütmüştü; burada edindiği tecrübeden hareketle, Türk ordusunu şehir savaşı stratejileri, el yapımı patlayıcılarla mücadele taktikleri ve özel operasyon birlikleri öncülüğünde isyancı hücreleri ve liderleri hedef alıp yok etmeye odaklı “isyanla mücadele operasyonları” konusunda eğitebilir. Bu tarz destekler, büyük çaplı bir tasfiyeden geçen Türk ordusunda birebir ilişkilerin yeniden kurulmasına yardımcı olabilir. İlk adım olarak ABD, Türkiye’deki askerlere yaklaşabilir ve ortak şehir savaşı eğitimi için birlikleri ülkesine davet edip Irak ve Afganistan operasyonlarında edindiği el yapımı patlayıcılarla mücadele tecrübesini paylaşabilir. [Z.T.K. Acaba bu “masum” görünen taktikler, ABD’nin 15 Temmuz sonrası tutuklamalar ve tasfiyelerle TSK içinde kaybettiği nüfuz ajanlarını yeni adamlar devşirerek tekrar kazanma taktiği olabilir mi diye düşünmeden edemiyorum! “Zayıflayan TSK’ya ABD olarak nasıl yardım edebiliriz” konulu yazıların kalkışmadan bir müddet sonra Amerikan basınında ve analizlerinde boy göstermeye başladığına dikkatinizi çekmek isterim.]

Menbic Cebi: Diplomatik bir başarı
(…) Darbeden evvel ABD, aylarca Menbic’i İslam Devleti’nden geri alma amaçlı askeri operasyon hakkında Türkiye’nin endişelerini yatıştırmaya çalıştı. (…) İncirlik, Menbic operasyonunun planlandığı merkezdi ve IŞİD’den geri alındıktan sonra şehrin geleceği konusunda Arap, Amerikalı ve Türk yetkililer arasındaki bir toplantıyla nihai anlaşmaya varıldı. (…) Hiç şüphe yok ki bu dönemde Türkiye’yle çalışmak gerçekten zordu; ama sonunda Ankara bu operasyonu ve Amerikan destekli planı destek oldu.
Bu yaz başında yaptığım görüşmelerde Türk ordusu ve istihbaratı, düzenledikleri askeri operasyonlarda PKK’yı çok ciddi bir şekilde gerilettiklerine ve TSK’nın on yıllardır devam eden çatışmanın son aşamasını “kazanmak” üzere olduğuna kâniydi. Ancak bu özgüven, Silopi ve Van gibi PKK/YPS’den temizlendiği ilan edilen bölgelerde şiddetin yeniden baş gösterdiği gerçeğini göz ardı ediyor. Bu iyimserlik, Türk Hava Kuvvetleri ile Birinci ve İkinci Ordu’dan unsurların darbeyi planlaması da dahil Türk subaylar arasındaki problemlerle çelişiyor. Ki PKK’yla mücadeleden sorumlu İkinci Ordu’nun başındaki Adem Huduti de darbe planlamaktan tutuklandı.
ABD, [TSK’nın] Irak’taki PKK liderlini hedef almasına yardımcı olmayı teklif etmeye istekli. Perde arkasında PKK’yla barış masasına geri dönmesi için Türkiye’ye baskılarına devam etmeli. (…) Ayrıca ABD, YPG’nin Fırat’ın batısındaki topraklardan çekilmesi de dahil Türkiye’ye verdiği taahhütleri tutmalı. Cerablus operasyonunda işbirliği de buna dahil. Bu operasyon, IŞİD yenilgiye uğratıldıktan sonra uzun vadede çıkabilecek olan Arap-Arap, Kürt-Kürt iç çatışmasını engellemek için Suriye’nin kuzeyinde Araplarla Kürtlerin arzularını uzlaştırmaya dönük diplomatik çabaları da içermeli.

İletişimi genişletme
CENTCOM Komutanı General Votel, darbe sonrası Türk ordusunda ABD’nin birlikte çalıştığı subayların Gülen’le bağlantıları olduğu gerekçesiyle tasfiye edilmesinden endişelerini dile getirdi. Votel’ın yorumunun zamanlaması kötü oldu ve ABD’nin darbecilere destek verdiğinin bir “kanıt”ı olarak hemen üzerine atlandı. Türkiye’deki bu suçlamalar gerçekten komik olmakla birlikte ABD’ye karşı duyulan aşırı güvensizliğe de işaret ediyor. Dahası, diplomatik olmamakla birlikte Votel’in yorumu, Türk ordusundaki büyük tasfiyeden sonra Amerikan ordusunun karşı karşıya olduğu daha geniş kurumsal meydan okumaya da işaret ediyor. ABD, hem güveni yeniden tesis etmek hem de kendi menfaatlerine ulaşmak için Türk ordusundaki subaylarla yeniden temasa geçme arzusunda. Bu temaslar güven inşası için kullanılabilir ve nihayetinde Türkiye’de sivil-asker ilişkilerinin nasıl olması gerektiğiyle ilgili daha geniş tartışmanın önünü açabilir. (…)
Türkiye’nin AB’ye katılım süreci kesilmek üzere. (…) Bu nedenle AB’nin yakın gelecekte Ankara üzerinde pek bir kozu veya siyasi tesirinin olması beklenemez. ABD özellikle sivil-asker ilişkilerinde ve Türk ordusunun eğitim sisteminin reformunda boşluğu doldurabilir. (…)
(…)
[Z.T.K. Yazar bundan sonra ABD’nin TSK’nın yeniden dizaynında ve hukuki düzenlemelerde Türkiye’ye nasıl yol gösterebileceğini, savunma sanayisini nasıl daha da geliştirebileceğini vs. uzun uzun anlatmış. Ardından şunları yazmış:]
(…)
Bu yaklaşımlar tabii ki Amerikan Dışişleri Bakanlığıyla eşgüdüm içinde yürütülmeli. Dışişleri mevcut politikaya benzer bir ikili hat takip edebilir: Bir yandan kamuoyu önünde Türk-Amerikan ilişkilerinin önemini vurgulamak, öte yandan ülkedeki insan hakları ihlallerine işaret etmek. İnsan hakları konusunda Dışişleri daha sert bir çizgiyi de tercih edebilir, hele de benim yakın dostum ve rehberim olan Wilson Merkezi’nden Henri Barkey vakasında olduğu gibi Türk hükümetine yakın medya organları Amerikan vatandaşlarına karşı şiddeti teşvik ederken…
Ankara, hem kendi güvenliğini sağlamada hem de bir dizi dış politika hedefini gerçekleştirmede ABD’nin ve NATO’nun diplomatik desteğine hala bağımlı: Suriye’de siyasi çözüm, AB üyeliği, Dağlık-Karabağ meselesinin çözümü, Karadeniz’in güvenliği, Doğu Akdeniz enerji meselesi ve Kıbrıs gibi. Bu yüzden Ankara, Türk medyasında artan Amerikan karşıtlığını bastırma konusunda somut adımlar atmakla işe başlayarak yükü paylaşmalı. (…)
Gülencilerin daha evvel Sayın Erdoğan’a zarar vermek için internete koydukları tapeler, Cumhurbaşkanının Türk medyasını yakından takip ettiğini çok net bir şekilde gösteriyordu. (…) Erdoğan’ın kendine müttefik olan medyayı kontrol altına alma gücü var ve uzun vadeli ilişkilerin yararı için bu gücünü kullanmalı.
Türk-Amerikan ilişkileri önemlidir. IŞİD’le savaş geçicidir ve gelecekte bir gün IŞİD elindeki toprakların kontrolünü kaybettiğinde bu hava savaşı da bitecektir. Dünyanın tek süper gücü olarak ABD’nin küresel çıkarları var ve askeri güç projeksiyonu için müttefiklerine bel bağlıyor. Türkiye de bu müttefiklerden biri. Mevcut gerginlik, dikkatleri Türk-Amerikan ilişkilerinin uzun vadeli faydalarından uzaklaştırmamalı, her ne kadar bunu sürdürmek zor olsa da. Türkiye bir siyasi istikrarsızlık sürecinden geçiyor ve siyasi liderler, 15 Temmuz başarısız darbesinin yaşanmasına yol açan derin çatlakları ve on yılı aşkın bir süredir bürokratik anlamda kötü yönetimi örtbas etmek için Amerikan karşıtlığını araçsallaştırıyor. Bu kurumların yeniden inşasına yardımcı olmak veyahut en azından devam edegelen süreç hakkında olabildiğince fazla bilgi edinmek Washington’ın menfaatine. Türkiye’ye yeniden elini uzatmak için ABD’nin elinde araçlar var ve bunu kullanmalı; zira ilişki problemli olsa da kurtarılmaya değer.