The New Yorker etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
The New Yorker etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8 Kasım 2017 Çarşamba

R.WRIGHT: TRUMP’IN ONAYIYLA SUUDİ KRALİYET TEMİZLİĞİ




Robin Wright (1988’den bu yana The New Yorker dergisi yazarı; “Rock the Casbah: Rage and Rebellion Across the Islamic World” kitabının da yazarı)
The New Yorker, 6.11.2017

Tercüme: Zahide Tuba Kor

NOT: Lütfen kaynak göstermeden tercümenin bir kısmını veya tamamını kullanmayınız, alıntılamayınız, yayınlamayınız. 

Hafta sonu Suudi Kralı Selman ve güçlü oğlu, Amerikan Başkanı Donald Trump’ın zımni onayıyla, kendi kraliyet ailesi içinde daha evvel hiç görülmemiş bir tasfiyeye girişti. Ana hedefler parayı, medyayı veya orduyu kontrol eden kraliyetin erkekleriydi. Tutuklananlar arasında 11 önemli prens, birçok mevcut veya eski bakan, üç büyük televizyon istasyonunun sahipleri, silahlı kuvvetlerin en önemli biriminin başı ve (...) dünyanın en zengin adamlarından biri de vardı.
Eski bir Amerikalı yetkili bana dedi ki bu, “Warren Buffett ve ABC, CBS ile NBC kanallarının sahiplerinin tutuklandığını öğrenerek güne uyanmaya denk. Bir darbenin her belirtisi var. Suudi Arabistan hızla başka bir ülkeye dönüşüyor. Kraliyet hiç bu denli istikrarsızlaşmamıştı.”
Bu temizlik, hem –dünyanın en büyük petrol üreticilerinden ve ihracatçılarından biri olan– kraliyet içinde hem de Ortadoğu’da, küresel finans piyasalarında ve uluslararası toplumda korkunun şok dalgalarını yaydı. Tutuklamalar pazartesi günü de devam etti ve bu baskının ne zaman sona ereceğine dair ortada hiçbir emare yok.
Bu yaşananları eleştirenler de destekleyenler de tasfiyeleri tezgâhlayanın (...) yönetimde hızla yükselen Veliaht Prens Muhammed bin Selman olduğuna inanıyor. Bin Selman, aşırı muhafazakâr kabile toplumunu modernleştirme yeminleri etti; ama bunu yapmak için bütün önemli ekonomi, siyaset, güvenlik ve kraliyet makamlarını ele geçirdi. Daha evvel Kraliyet ailesinin üst düzeylerinden ve ABD’nin en yakın müttefiklerinden olan eski Veliaht Prens Nayif’i haziran ayında görevden almakta etkili oldu. (İnsan Hakları İzleme Örgütü’ne göre Prens Nayif şu an ev hapsinde.) Eylül ayında da Veliaht Prens bin Selman, tanınmış entelektüellerin ve din adamlarının tutuklanmasına önayak oldu.
(...)
Uzmanlara göre (...) Baba-oğul ikilisi, (en az) yüzlerce prensi safdışı bırakarak tamamen yepyeni bir kraliyet ailesi yarattı bile. Washington’daki Woodrow Wilson Merkezi’nde araştırmacı olan David Ottaway ile konuyla ilgili yaptığım yazışmada şunları belirtti: “Suud Hanedanı ve bütün dünya artık biliyor ki Veliaht Prens Muhammed bin Selman, 81 yaşındaki babası Kral Selman’ın ölümü veya tahttan feragati halinde yönetimi devralmak için her yola başvurmaya hazır. Suudi Arabistan tarihinde daha evvel hiç böyle bir şey yaşanmaması, kraliyetin sonuçları bilinmeyen meçhul sulara daldığı izlenimi veriyor.”
Veliaht prens, servetlere el koyma ve seyahat yasağı uygulama yetkisine de sahip. The Times’ın haberine göre, geniş Suudi kraliyet ailesinin her ferdine yurtdışına çıkış yasağı konmuş. Suudi Arabistan’ın kurucusu İbn Suud’un 40’ı aşkın oğlu ve bundan çok daha fazla kızı vardı. Sülalenin nüfusunun şimdilerde 6000 ila 15.000 dolaylarında olduğu tahminleri yapılıyor; 2010’da Forbes dergisi bu rakamın iki kat fazla olabileceğini de iddia etmişti.
1953’te İbn Suud’un ölümünün ardından ilk nesil evlatlar –diğer kardeşlerin de rızasıyla– sırayla kraliyet tahtına oturdular. Konsensüsle ülkeyi yönettiler. Ama artık işler böyle değil: Torunlar arasından çıkan bir genç prens şimdi bütün herkesi bir kenara itiyor.
Uluslararası Kriz Grubu’ndan ve Obama döneminde Milli Güvenlik Konseyinde görev yapmış Robert Malley dedi ki “Çarpıcı olan, bunun nasıl sistemli bir süreç olarak ilerlediği. Muhtemel muhalifleri susturmak veya kenara itmek veya harcamak için ufak adımlarla ilerledi. Kimse onu durduramadı. Muhaliflerinin hakkından geldi.”
Son iki yıldır kraliyeti –ve kraliyet ailesini– yeniden tanımlayan o köklü değişimleri Trump yönetimi desteklemekte. Asya turuna çıkarken Başkan Trump, “(...) ılımlı İslam”la ilgili açıklamaları (...) nedeniyle telefonda kral ve oğlunu övdü. (...)
Trump, ayrıca Aramco hisselerinin halka arzının New York Borsası veya Nasdaq da gerçekleşmesine kraliyeti ikna etmeye bizzat çalıştığını söyledi. (...)
Trump, hisselerin ABD’de arzının içerdiği risklere hiç değinmedi; ancak 2016’da Kongre’den geçen Terörizme Destek Verenlere Karşı Adalet Yasası (JASTA) gereği ABD’deki herhangi bir Suudi mal varlığına el konma ihtimali var. Bu yasa, 11 Eylül kurbanlarının ailelerinin Manhattan alt mahkemesinde Suudi Arabistan’a karşı dava açmasına izin veriyor. Eğer ki kraliyet aleyhine mahkemeden bir karar çıkarsa JASTA, bir hâkimin kraliyetin ABD’deki servetini tazminat almak için dondurmasına da izin veriyor.
Eski bir CIA, Pentagon ve Milli Güvenlik Konseyi çalışanı olan Bruce Riedel’a göre “Bu da Suudi Arabistan’ın [Aramco hisselerinin arzını] New York Borsası’nda yapması halinde aşırı derecede zarar görebileceği anlamına gelir. Ve onlar bunun farkında.”
İronik olan şu ki Trump, JASTA tasarısını desteklemiş, Başkan Obama’yı veto ettiği için kınamış ve seçim kampanyası sırasında “Obama’nın Terörizme Destek Verenlere Karşı Adalet Yasası’nı veto etmesi utanç verici; bu kararı, başkanlığının dibe vuruş anlarından biri olarak tarihe geçecek” demişti. Kongre, Obama’nın vetosuna rağmen yasayı tekrar kabul etmişti. Bu, Kongre’nin Obama’ya karşı çıkıp tasarrufunu geçersiz kıldığı tek vakaydı ve görev süresi dolmak üzereyken yaşanmıştı. Şimdilerde Trump bu yasayı eleştiriyor.
Haziran ayında the Wall Street Journal gazetesinde çıkan bir habere göre, JASTA’ya karşı yürüttüğü lobi faaliyeti çerçevesinde Suudi Arabistan, Trump’ın Washington’daki yeni oteline –konaklama, yemek servisi ve otopark masrafları olarak– 250 milyon dolardan fazla bir harcama yapmış. Lobi faaliyeti kapsamında, JASTA yasası aleyhine konuşması için Capitol Hill’e ordudaki gaziler getirtilmişti.
Trump yönetimi Suud Hanedanıyla sarmaş dolaş. Trump’ın ilk yurtdışı gezisi Suudi Arabistan’aydı. Trump’ın damadı Jared Kushner, çöl krallığına ekim ayı sonunda gizli bir ziyaret gerçekleştirdi ve bu, yıl içindeki üçüncü ziyaretti. Resmiyette ana gündem Ortadoğu Barış Süreci olsa da Kushner, Suudi Veliaht Prensi’yle yakın ilişkiler geliştirmiş durumda. (Her ikisi de henüz daha otuzlu yaşlarında.) Kraliyet ailesinin Trump yönetimiyle yakın ilişkilerinin, kral ile oğlunun elini kendi insanlarına karşı sert adımlar atmakta rahatlattığı açık ortada.
Art arda yaşanan tasfiyeler, veliaht prensin hem kırılganlıklarının hem de artan gücünün bir yansıması olup bu, kısmen onun aşırı muhafazakâr kraliyeti dönüştürme planlarından ve bölge çapında artan Suudi varlığının sıkıntıda olmasından kaynaklanıyor. Prensin iddialı oyun planı 2030 Vizyonu, petrol bağımlısı devlet imajını yıkma amacı taşıyor. Ancak ihtiyar liderleriyle nam salmış kraliyette herkes 32 yaşındaki veliaht prensin arkasında durmuyor.
Yakında piyasaya çıkacak Krallar ve Başkanlar: F.D.Roosevelt’ten Günümüze Suudi Arabistan ve Amerika kitabının yazarı Riedel bana dedi ki “Bu, genç bir generali başa geçirmenin hikmetini ciddi şekilde sorgulayan kraliyet ailesi içinde veraset sistemini zorlama girişimi. Duyulan şüpheler sağlam temele dayanıyor.”
Riedel şöyle devam etti: “Suudi 2030 Vizyonu, iktisadi anlamda giderek bir başarısızlığa dönüşüyor. Daha ziyade Ponzi Oyunu’na benziyor [Z.T.K. Ponzi Oyunu, yatırımcılara kendi paralarından geri dönenle veya sonraki yatırımcılardan gelen paralarla ödemenin yapıldığı bir dolandırıcılık yöntemi]. 500 milyar dolarlık bir yatırım çekeceği varsayılan ve Suudi toplumunun kurallarının uygulanmayacağı –ki bu, kadınlar her ne isterse yapabilir anlamına geliyor– Akabe Körfezi’ndeki bu yeni Neom şehrinin insandan daha fazla robotları olacak. Bu, ciddi bir proje değil, insanların dikkatini gerçek meselelerden başka yöne çevirmek için kullanılan türden.”
Veliaht prensin bölge stratejisi de ya çamura saplandı ya da geri tepti. Şu an Brookings Enstitüsü’nde görev yapan Riedel, “Onun alamet-i farikası olan politika Yemen Savaşı ve şimdilerde bu politika geri dönüp Riyad’ın başına musallat olmakta. Katar ablukası bir başarısızlık. Katar’ın tıpkı Bahreyn gibi [kendisine] uzantı [bir toprak] olmasını istiyor. Ama Katar boyun eğmedi” diye devam etti.
Hafta sonu Lübnan Başbakanı Saad Hariri’nin istifa etmesinde yine bölgesel bir güç gösterisinin parçası olarak Suudi Arabistan parmağı var gibi görünüyor. (...)
Uluslararası Kriz Grubu’ndan Malley bana dedi ki “Suudi Arabistan, Hariri’ye gelmesini emretti ve onu istifa ettirdi. Bu, İran’ın ve Hizbullah’ın hakkından gelmek için verilmiş bir Suudi kararıydı. Her şey apaçık ortada. Muhammed bin Selman, –aslında tek bir bütünün parçaları olan– yurtiçinde ve bölgede yaptıklarıyla (i) evinin içini temizleme, (ii) bölgede kendisinin ve kralın daha iddialı bir aktöre dönüşmesini sağlama ve (iii) içeride tartışmasız kabul edilir hale gelme amacı güdüyor.”
Kralın geniş ailesindeki tasfiyeler yolsuzlukla mücadele temeline dayandırılarak meşrulaştırıldı. Ancak Suudi diplomatlara danışmanlık da yapmış şu an sürgünde yaşayan önde gelen Suudi gazetecilerden Cemal Kaşıkçı dedi ki “Yolsuzluk Suudi Arabistan’ı 40-50 yıldır öldürmekte. Suudi Hanedanındaki yeni çizgi de yolsuz ve yozlaşmış olduğunu iddia etmesine rağmen kraliyetin diğer fertleriyle aynı türden işleri kurmakta. Buna rağmen diyorlar ki ‘Senin yaptığın kötü ve yozlaşmış, ama benim yaptığım öyle değil’.”
Tutuklananlar arasında, ticari girişimlerinde Michael Bloomberg, Rupert Murdoch ve Bill Gates gibi isimlerle dirsek temasında bulunmuş milyarder yatırımcı Prens el-Velid bin Talal da var.
El-Velid uluslararası alanda emlak krallarından biri olup Londra’daki Savoy ve Paris’teki George V de dâhil dünyadaki nadide otellerin sahibi. Büyük bir hayırsever olarak 2005’te Georgetown Üniversitesi’ne Müslüman-Hıristiyan Uzlaşı Merkezi için 20 milyon dolar bağışladı ve merkeze onun ismi verildi. Servetinin büyük kısmını yardım faaliyetlerine ayırma sözü vermişti.
Prens el-Velid, yüksek sosyete profili çizerek yönetimde herhangi bir rol almamış ve siyasete girmeyi de düşünmeyen bir isimdi. Ancak 2012’de the Wall Street Journal gazetesine şöyle yazmıştı: “Eğer ki Arap Baharı’ndan alınması gereken bir ders varsa o da şu: Ortadoğu’da esen değişim rüzgârları önünde sonunda her bir Arap devletine ulaşacaktır. Dolayısıyla hala daha halkı nezdinde itibarını ve meşruiyetini ciddi ölçüde koruyan bilhassa Arap monarşilerinin, vatandaşlarının siyasi hayata daha fazla katılımını sağlayacak tedbirleri benimsemeye başlamaları için gayet uygun bir vakit.”
(...)
Prens el-Velid, Donald Trump’la çatışmakta. Daha evvel döneminin emlak kralından New York City’deki Plaza’yı satın alan yatırımcılardandı; ayrıca geleceğin Amerikan Başkanı’ndan bir de yat satın almıştı. Ancak Trump’a siyaseten zarar vermişti. 2015 Aralık’ında şöyle bir twit atmıştı: “.@realDonaldTrump. Sen sadece Cumhuriyetçi Parti’nin değil bütün Amerika’nın yüz karasısın. Amerikan başkanlık yarışından çekil, zaten asla kazanamazsın.”
Trump sekiz saat sonra cevap vermişti: “Sersem Prens @Alwaleed_Talal babasının parasıyla Amerikalı siyasetçilerimizi kontrol etmek istiyor. Seçildiğimde bunu yapamayacaksın.” (…) (Bu arada hatırlatmakta fayda var, Trump da babasından muazzam bir mali destek almıştı.)
Hafta sonu tutuklanan en güçlü isim, Milli Muhafızların başı ve 2015’te hayatını kaybeden Kral Abdullah’ın oğlu Mitab bin Abdullah’tı. Şu anki veliaht prensten 40 küsur yaş büyük olup [Z.T.K. doğrusu 34 yaş] bir zamanlar muhtemel kral olarak görülmekteydi. Görevi kraliyet ailesini korumak olan ülkenin en güçlü askeri kuvvetini yönetmekteydi. [Z.T.K. 3 sene evvelki hesap da, tıpkı bugün yaşananlara benzer şekilde, Kral Abdullah’ın ardından dönemin veliahtı olan bugünkü Kral Selman’ı safdışı bırakarak oğul Mitab bin Abdullah’ı kral yapmaktı. Ama başaramadılar. Kral Selman hakkı olduğu şekilde başa geçince tahta geçmesini engellemeye çalışanları görevden aldı. Yani kraliyette hep dolaplar çevrilmekte. Ortak özellik ise her ikisinin de arkasında BAE Veliahtı Muhammed bin Zayid’in olması!]
Wilson Merkezi’nden Ottaway’a göre, “Prens Mitab’in tutuklanması, Suudi Arabistan’ı, hala daha rüştünü ispat edememiş sonradan türedi 32 yaşındaki bir prensin diktatörlüğünün beklediğine dair güçlü bir sinyal veriyor, tabii ki önümüzdeki yıllarda Suudi Hanedanının istikrarını iyiden iyiye tehdit edebilecek kraliyet içinde muazzam gerginlikler ve dargınlıklar eşliğinde...”

Birçok uzman tutuklamaların devam edeceğini öngörüyor. İnsan Hakları İzleme Örgütü’nün Ortadoğu ve Kuzey Afrika masası direktörü Sarah Leah Whitson dedi ki “Bu, gözü kara bir taht oyunu. Eğer ki bugün ben Suudi eliti arasında olsaydım rahatım hiç yerinde olmazdı. Birçoğu zaten uzun süredir kaosa ramak kaldığının farkındaydı. Son tutuklamalar da bunun diğer bir işareti.”

4 Eylül 2017 Pazartesi

R.WRIGHT: ABD YENİ BİR TÜR İÇ SAVAŞA MI SÜRÜKLENİYOR?



ABD YENİ BİR TÜR İÇ SAVAŞA DOĞRU MU SÜRÜKLENİYOR?

Robin Wright (1988’den bu yana The New Yorker dergisi yazarı)
The New Yorker, 14.8.2017

Tercüme: Zahide Tuba Kor

Virginia’daki ırkçı vahşet ve ölümlerin ertesi günü eyalet valisi Terry McAuliffe, “Bu noktaya nasıl geldik?” diye sordu. Charlottesville –ve Ferguson, Charleston, Dallas, St. Paul, Baltimore, Baton Rouge ve Alexandria’daki diğer ölümcül vakaların ardından– daha anlamlı soru ise “ABD nereye doğru gidiyor?” sorusu. Federal birlik, Cumhuriyetimiz ve uzun yıllardır dünyanın en istikrarlı demokrasisi olduğu düşünülen bu ülke gerçekte ne kadar kırılgan? Şu an tehlikeler şiddet vakalarının toplamından daha büyük. Güneyli Yoksulluk Hukuk Merkezi (SPLC)’nin şubat ayında yayınlanan raporuna göre “Radikal Sağ, geçtiğimiz yarım yüzyıla kıyasla geçen sene siyasi ana-akıma girmekte daha başarılıydı.” Merkez, ABD’de 900’ü aşkın aktif (ve halen büyüyen) nefret grubu olduğunu belgeledi.
ABD’nin istikrarı, siyasi söylemin giderek bir dip akıntısına dönüşüyor. Bu yılın başlarında Keith Mines’la ABD’nin içine düştüğü kargaşayla ilgili bir söyleşiye başladım. Mines, kariyerini –Amerikan Özel Kuvvetleri, BM ve şimdi de Dışişleri Bakanlığı’nda– Afganistan, Kolombiya, El Salvador, Irak, Somali ve Sudan da dahil farklı ülkelerdeki iç savaşları yönlendirerek geçirmiş. 16 yıl sonra Washington’a geri döndüğünde yurtdışında çatışmaları besleyen şartların şimdi kendi ülkesinde görülür hale geldiğini fark etmiş. Tabiatıyla ürkmüş. Mines, mart ayında Foreign Policy dergisi kendisinden ülkede ikinci bir iç savaşın patlak verme riskini bir yüzde vererek değerlendirmesini istediğinde, ABD’nin önümüzdeki 10 ila 15 yıl içinde bir iç savaşla karşı karşıya kalma ihtimalinin %60 olduğunu belirtmişti. Dergiye görüş veren diğer uzmanların tahminleri ise %5 ila %95 arasında değişiyordu. Üzerinde ittifak edilen iç karartıcı ortalama oran ise %35’ti ve bu, Charlottesville olaylarından tam beş ay önceydi.
Geçtiğimiz pazar günü Charlottesville konusunda Mines’le görüşmemiz sırasında bana dedi ki, “Hep ‘bu ülkemizde olmaz’ deyip durduk, ama sonra, vay canına, demek ki olabiliyormuş”. İç kargaşa modeli, son altmış yılda dünya çapında yavaş yavaş evrim geçirdi. Bugün çok az iç savaşta –geçmişteki gibi– muntazam coğrafi cephe hatları boyunca uzanan hendeklerden yürütülen göğüs göğse çarpışmalar sözkonusu. Çoğu, sürekli değişen mahallerde aralıklı şiddet olaylarının baş gösterdiği düşük yoğunluklu savaş formatında. Mines, iç savaşı, geleneksel siyasi otoritenin reddini içeren ve Ulusal Güvenlik Güçlerinin baş etmesi gereken büyük ölçekli şiddet olarak tanımlıyor. Cumartesi günü Vali McAuliffe de zaten Ulusal Güvenlik Güçlerini teyakkuza geçirerek OHAL ilan etti.
Üç kıtadaki iç savaş tecrübesine binaen Mines, tahminlerini destekleyen beş koşulu dile getirdi: (i) çözüm için ortada hiçbir ortak buluşma noktası bulunmayan kemikleşmiş bir ulusal kutuplaşma, (ii) toplumu giderek bölen medya haberleri ve bilgi akışı, (iii) başta Kongre (yasama) ve yargı olmak üzere zayıflayan kurumlar, (iv) siyasi liderliğin sorumluluklarına ihaneti veya terki, (v) söylemi yönetmede veya ihtilafları çözmede gözde bir yöntem olarak şiddetin meşrulaşması.
Mines, Foreign Policy dergisinde şöyle yazmış: Başkan Trump, “Siyaseten mesafe kat etme yolu olarak şiddeti model aldı ve gerek seçim kampanyası sırasında gerekse başkan olduktan sonra kabadayılığı meşrulaştırdı.” Birçok parlama noktasından biri olarak küreselleşme karşıtı isyanlara atıfla, “Son olaylardan da gördüğümüz üzere artık Sol kesim de tamamen aynı gemiye atlamış durumda” diyerek sözlerini şöyle sürdürmüş: “Sanki 1859 yılı gibi, herkes bir şeylerden ötürü delirmiş durumda ve herkesin elinde silahı var.”
Mines’ın varsayımını test etmek üzere bu hafta önde gelen beş iç savaş tarihçisiyle görüştüm. Journal of Civil War Era dergisi editörü ve Villanova Üniversitesi Tarih bölümünde öğretim üyesi Judith Giesberg, “Kırmızı ve beyaz eyaletler haritasına ve onunla birebir örtüşen İç Savaş haritasına, kimin kiminle ittifak kurduğuna bakarsanız bugün de pek bir şey değişmediğini görürsünüz” dedi ve ekledi: “Biz hiçbir zaman Amerikan İç Savaşı’nın sonucu ve ülkenin nereye doğru gitmesi gerektiği üzerinde aslında uzlaşamadık. İç savaş sonrası yapılan değişiklikler, özellikle de vatandaşlara kanun önünde eşit derecede koruma sağlayan 14. Anayasa Değişikliği oldukça çekişmeliydi ve şu an hala öyleler. Beyaz olmayanlara oy hakkı vermek ne anlama geliyor? Biz hala bunu bilmiyoruz.”
Giesberg şöyle devam etti: “Acaba bu bizi tarihin tekerrürüne maruz bırakır mı? İç savaşa yol açan özel şartların tekerrür ettiğine ben şahsen şahit olmuyorum. Ama bu demek değil ki biz, benzer şekilde bir kültür savaşına doğru giden yola girmiyoruz. Biz ırkçılığa, kabileciliğe/hizipçiliğe ve ulusumuzun geleceğine ilişkin çatışan vizyonlara karşı savunmasızız.”
Derinleşen ayrışma ve yeni bir çatışma endişesinin popüler kültürde de bir karşılığı var. Nisan ayında Amazon, –Kanada gazetesi Globe and Mail için savaş bölgelerini takip eden Mısırlı gazeteci– Ömer el-Akkad’ın kaleme aldığı ve ikinci Amerikan iç savaşına odaklanan distopik bir roman olan Amerikan Savaşı’nı ayın en iyi kitaplarından biri olarak seçti. (…)
 (…) Yale Üniversitesi tarihçilerinden David Blight, (…) bana “Paralellikler ve benzeşmeler daima risklidir. Ancak kurumlarımız zayıflar; partilerimiz sadece kutuplaşmakla kalmadı, bir de tıpkı 1850’lerde olduğu gibi, dağılma riskiyle karşı karşıyalar… Kölelik tartışması 15 yıl içinde ülkenin her iki büyük siyasi partisini de parçalamıştı. Whig Partisi’nin yerini Cumhuriyetçi Parti alırken Demokrat Parti kuzey ve güney olarak ikiye bölünmüştü” dedi ve ekledi: “Dolayısıyla” Amerika’nın sağlığının bir göstergesi olarak “siyasi partileri izlemek lazım”.
Blight şöyle devam etti: 1850’lerde Amerikalılar, geleceği öngörmekte veya –Kaçak Köleler Kanunu, Anayasa Mahkemesi’nin Dred Scott kararı, John Brown baskını [Z.T.K. 1859’da Virginia’nın Harper’s Ferry kasabasına 18 adamıyla baskın düzenleyerek buradaki askeri mühimmatı ele geçirip kölelere dağıtarak güneyde bir köle isyanı başlatmayı hedefleyen Brown, bu sırada yakalandı ve ardından idam edildi; ama baskının etkileri kuzey-güney ayrımını daha da derinleştirerek çok uzun yıllar devam etti] ve hatta Meksika-Amerika Savaşı da dahil– “olayların şoku”nu sindirmekte iyi değillerdi. Blight’a göre “Bunları hiç kimse tahmin edemedi. Ancak insanları kendilerini yeniden konumlandırmaya zorladı… Şu an biz yine bir yeniden konumlandırma döneminden geçiyoruz. Trump’ın seçilmesi bunlardan biriydi ve biz hala bir hal çaresine bakmaya çalışıyoruz. Ama bu yeni de değil, Obama’nın seçilmesine kadar geri gidiyor. Biz bunun [Z.T.K. siyahî bir başkan olarak Obama’nın seçilmesini kastediyor] kültürü olumlu istikamete yönlendireceğini zannetmiştik, ama öyle olmadı… Sağ cenahta büyük bir direnç sözkonusuydu; ardından bu polis şiddeti vakaları ve (geçmişten gelen) bütün bunlar yeniden patlak verdi. Bu, ırkî bir kutuplaşma değil, ama kimliğin nüksetmesi.”
Genel olarak Blight şunları ekledi: “Bir seçim, bir kanununun yapılması, bir olay veya hükümetin yahut üst düzey yetkililerin bir faaliyeti eğer ki partilerden biri, genişçe bir kesim veya önemli bir seçmen kitlesi için tamamen kabul edilmez olduğunda iç savaş riskiyle veya buna benzer bir şeyle karşı karşıya kalınacağını biliyoruz.” Ulusumuz, gerek İç Savaşın arifesinde gerekse sivil haklar dönemi, 1960’ların sonlarındaki kargaşa ve Vietnam Savaşı sürecinde tektonik değişimlere şahit oldu dedi ve şöyle devam etti: “2000 yılındaki başkanlık seçimlerinde Bush-Gore mücadelesinde bu yaşanmadı, ama belki de buna yakın bir noktaya gelmiştik. Bunun şu an olabilmesi hiç de akıl almaz bir durum değil.”
(…) Blight dedi ki, bugün siyasi kurumların zayıflaması Amerikalıların hangi kurumların güvenilir olduğuna dair görüşlerinin değişmesine yol açtı. “Bugün kime güveneceğiz? Belki de ironik biçimde FBI’a… Trump yönetimindeki bütün o asker kadro karşısında, aklın ve mantığın kullanımı ümidini artık FBI’dan besler hale geldik. Ne Başkan, ne tamamen işlevsiz hale dönüşen ve kontrolü elinde tutmak için onlarca yıldır bizi bölmekle mesai harcayan adamların kontrolündeki Amerikan Kongresi, hatta ne de iyice siyasallaşmış haldeki Anayasa Mahkemesi…”
Kaliforniya Üniversitesi tarihçilerinden Gregory Downs’a göre, Charlottesville olaylarının akabinde siyasi yelpazenin tüm taraflarından siyasetçilerin hep birlikte kınaması cesaretlendirici olsa da bu illa da geleceğe ilişkin bir gösterge veya rahatlatıcı, güven tazeleyici bir gelişme değil. Zira yıllar yılı ayrılmaktan sakınmış veya bunu kınamış –Jefferson Davis de dahil– Güneyli siyasetçiler bile İç Savaş sırasında Konfederasyonun [Amerikan Güney Eyaletleri Konfederasyonu] liderlerine dönüşmüşlerdi. Downs “Eğer ki çatışmanın kaynağı kültürel veya toplumsal güçlerin içine iyice yerleşikse bu durumda siyasiler, işin tabiatı gereği, akla davet etmek suretiyle sözkonusu güçleri dizginleyemezler” dedi. O, tehlikeli şekilde beyazların üstünlüğüne inananları ve neo-Nazileri, Amerikan Cumhuriyeti’nin muhtemel çöküşünün “habercileri”nden ziyade “mimarları” olarak niteledi ve uyardı: “Biz istikrarımızı hep çantada keklik saydık.”
Downs, gazeteci Murat Halstead’in 1867’de yayınlanmış Güneyin Savaş İddiaları (The War Claims of the South) kitabından bana bir de alıntı yaptı. Halstead “Hiç unutmamamız gereken savaş dersi şudur: Amerikan halkı insanoğlunun olağan kaderinden muaf değildir. Eğer ki günah işlersek bunun cezasını çekmeliyiz, tıpkı tökezleyen İmparatorluklar ve helak olmuş Kavimler gibi.”
The Fiery Trial: Abraham Lincoln and American Slavery başlıklı kitabıyla 2011’de Pulitzer Ödülü kazanan Kolombiya Üniversitesi tarihçilerinden Eric Foner, diğer akademisyenler gibi önümüzdeki herhangi bir çatışmanın son Amerikan İç Savaşı’na benzeyeceğinden şüpheli. Kendisiyle yaptığım söyleşide bana “İdeolojik, ırki ve köylü-kentli şeklinde epeyce derin birden çok fay hattımız olduğu aşikâr. Ama bunlar iç savaşa yol açar mı, şüphelerim var. Bugün şahit olduklarımıza karşı koyacak güçlü yerçekimi kuvvetlerimiz var” derken şuna işaret etti: “Charlottesville’deki kıvılcım, yani Robert E. Lee heykelinin indirilmesi, iç savaşla alakalı değil. İnsanlar geçmişteki iç savaşı değil, bugünkü Amerikan toplumunu ve ırkını tartışıyorlar.”

(…)

25 Eylül 2016 Pazar

E.SCHLOSSER: TÜRKİYE’DEKİ HİDROJEN BOMBALARI



TÜRKİYE’DEKİ HİDROJEN BOMBALARI

Eric Schlosser (Amerikalı gazeteci; ana-akım medyanın göz ardı ettiği konulara odaklanan ve toplumun dışlanmış kesimlerine kulak veren araştırmacı gazeteciğiyle meşhur bir yazar. ABD’nin nükleer silahların çalınmasını, sabotaja uğramasını ve patlamasını engellemek için 70 yıldır verdiği çabaları konu alan “Command and Control: Nuclear Weapons, the Damascus Accident, and the Illusion of Safety” başlıklı kitabın da yazarı)
The New Yorker, 17.7.2016

Tercüme: Zahide Tuba Kor

Türkiye’deki darbe teşebbüsünden bu yana hala cevabı verilmemiş nice sorular arasından ABD ve dünyanın geri kalanı için milli güvenlik problemleri doğurabilecek en kritik meselelerden biri, İncirlik’te bulunan Amerikan hidrojen bombalarının ne denli güvenli olduğu sorusu.
(...) İncirlik Üssü’nde elektriklerin kesilmesi üzerine jeneratörler çalıştı; Amerikan Hava Kuvvetleri uçaklarının inip kalkması yasaklandı; güvenlik tehdidi en üst seviye olan FPCON Delta’ya, yani bir terör saldırısı meydana geleceği veya geldiğinde verilen alarm seviyesine çıkarıldı. Üs komutanı General Bekir Ercan Van ile dokuz Türk komutan darbeye destek vermek suçlamasıyla tutuklandı. (...)
Amerikalı Bilim Adamları Federasyonu Nükleer Enformasyon Projesi Direktörü Hans M. Kristensen’a göre, İncirlik’in yeraltındaki depolarında yaklaşık 50 tane B-61 hidrojen bombası, yani NATO stokundaki nükleer silahların %25’ten fazlası bulunuyor. B-61’in nükleer patlama gücü, görevin özelliklerine göre ayarlanabiliyor. Hiroşima’yı vuran bombanın 15 kilotonluk TNT’ye denk bir patlayıcı gücü vardı. Buna mukabil İncirlik’teki B-61 bombalarının gücü 0,3 kilotondan 170 kilotona kadar değişebilir durumda.
(...)
(...) Silahlar teknik olarak Amerikalı subayların gözetiminde olup savaş zamanı NATO personelince kullanıma hazır halde tutulmakta. Ancak silahların gözetimi kontrolüyle aynı şey demek değil. (...) Bu silahların çalışması veya NATO müttefiklerince kullanımı çok büyük bir endişe kaynağı oldu. Zira gizli bir raporda Senato heyetinin uyardığı üzere “Nöbetçilerin asli sadakati ABD’ye değil, kendi ülkelerine”.
1962 Küba Füze Krizi sırasında Amerikan Savunma Bakanı Robert McNamara, Türk yetkililerin NATO’nun nükleer füzelerini izinsiz SSCB’ye fırlatabileceklerinden endişeliydi ve İncirlik’teki ABD’li gözetmenlere eğer ki herhangi bir kimse bu füzeleri kullanmaya kalkışırsa sabote etme emri vermişti. İzinsiz kullanımı engellemek için daha sonra NATO’nun bu hidrojen bombalarına şifreli şalterler yerleştirildi. (...) Yunanistan’la Türkiye 1974’te savaşın eşiğine geldiğinde ABD gizlice NATO’nun Yunanistan’daki bütün silahlarını geri aldı ve Türkiye’deki nükleer silahların her birini çalıştıracak telleri keserek kullanılamaz hale getirdi.
Amerikan Başkanları Baba ve Oğul Bush dönemlerinde stokların azaltılması sayesinde ABD’nin şu anda NATO şemsiyesi altında konuşlandırdığı tamamı B-61 bombaları olan 180 tane nükleer silah var. Bu silahlar İncirlik’in yanısıra Almanya, Hollanda, Belçika ve İtalya’daki üslerde bulunuyor. Bu silahların sembolik değeri askeri faydasından çok daha fazla. (...) NATO’da nükleer silahların korunması gerektiğini savunanlara göre, B-61 bombaları ABD’nin ittifaka kalıcı sadakatinin bir göstergesi ve ayrıca Rusya’ya gözdağı verici ve NATO üyelerinin kendi hidrojen bombalarını geliştirmelerini caydırıcı bir işleve sahip. Almanya Dışişleri Bakanı Frank-Walter Steinmeier gibi nükleer silahlara karşı çıkanlara göre ise bunlar “tamamen manasız” olup teröristlere davetiye çıkarıcı nitelikte.
(...)

İncirlik Üssü’ndeki güvenlik endişeleri, son dönemde nükleer silahların depolandığı alanın çepeçevre tel örgülerle çevrilmesine yol açtı. İncirlik, Suriye sınırından yaklaşık 110 kilometre uzaklıkta ve ekim ayından bu yana buradaki Amerikan uçakları ve insansız hava araçları IŞİD mevzilerine hava saldırıları düzenliyor. Suriye’deki isyancıların kontrolündeki bölgelere yakınlığı ve Türkiye’de terör saldırılarının tırmanması nedeniyle Pentagon, birkaç ay evvel İncirlik’teki Amerikan birliklerinin tamamının ailelerine “tahliye emri” verdi. Ülkeyi derhal tek etmeleri istendi. Geriye sadece 2000 Amerikan askeri personeli kaldı. İncirlik diğer herhangi bir NATO üssünden muhtemelen çok daha fazla nükleer silah barındırsa da onları atacak şekilde donatılmış herhangi bir Amerikan veya Türk savaş uçağına sahip değil. Bombalar kullanılmayı veya suiistimal edilmeyi bekleyerek öylece yerin altında duruyor.