Filistin mülteci kampları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Filistin mülteci kampları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1 Temmuz 2023 Cumartesi

Z.T.KOR: LÜBNAN’DAKİ FİLİSTİN MÜLTECİ KAMPLARINDA HAYAT VE 7 MÜLTECİNİN HİKÂYESİ

 

LÜBNAN’DAKİ FİLİSTİN MÜLTECİ KAMPLARINDA HAYAT VE 7 MÜLTECİNİN HİKÂYESİ

Zahide Tuba Kor

NOT: Blogda yer alan 900’e yakın içeriğe http://ortadogugunlugu.blogspot.com.tr/2018/01/bu-blogda-neler-var.html linkinden toplu olarak ulaşabilirsiniz.

Blogdaki şahsıma ait bütün yazı, tercüme, fotoğraf ve infografikleri kaynak göstermek şartıyla kullanabilirsiniz.

 

Lübnan’daki Filistin mülteci kamplarında yedi mülteciyle yaptığım röportajları paylaşacağım. Ama öncelikle Lübnan’daki Filistin mülteci kampları dendiğinde aklımıza neler gelmeli sorusuna cevap vereyim:

1-1,5 kilometrekarelik bir yüzölçümüne sığdırılmış on binlerce insan, kimi yerde yarım ila bir metre genişlikte iki kişinin yan yana zor yürüyebildiği daracık sokaklar, bu yollardan vızır vızır geçen ana ulaşım aracı olan motosikletler, başın üstünde adeta örümcek ağı gibi uzanan ve büyük bir tehlike arz eden elektrik kabloları, ortalıkta sallanan su boruları, içmeye ve hatta abdest almaya bile uygun olmayan tuzlu musluk suları, mekân darlığı yüzünden ancak yukarı doğru yükselebilen ve mahremiyeti önemli bir mesele hâline getiren dip dibe evler, badanasız ve kimisi kurşun delikleriyle dolu bina duvarları, sokaklarda oynayan çocuklar ve boş gezen işsiz gençler, %90’ı aşan işsizlik ve yardımlara bağımlılık, içme suyu yetersizliği ve elektriksiz yaşamaya mahkûmiyet…

Bir Filistinli gencin ifadesiyle “kamptaki evler adeta birer mezarlık”. Tuzlu sular, içeri güneşin girmediği rutubetli evler, sağlıksız hayat şartları, elektrik çarpması, fakirlik ve stres gibi nice etkenlerle kanser, kalp, akciğer, cilt başta olmak üzere türlü hastalıklar yaygın. Bu ziyarette şunu fark ettim ki eğer bir mülteciyseniz ortalama ömrünüz diğer insanlardan daha kısa olmaya mahkûm... Bir de son yıllarda artan uyuşturucu bağımlılığı illeti var ki kamplardaki suç oranlarını artırmış durumda.

Filistinliler Lübnan’da 70 küsur alanda çalışma, mülk edinme, serbest dolaşma gibi en temel haklardan mahrumlar. Yasaklar yüzünden iş imkânları çok kısıtlı; yüksek işsizlik toplumsal sorunların ana kaynağı.

Son yıllarda kampların demografisi değişmiş; Suriyelilerin, fakirleşen Lübnanlıların ve Etiyopyalısından Hintlisine yabancı işçilerin gelişiyle birlikte artık bazı kamplarda Filistinliler azınlık konumunda. Zaten altyapısı mevcut nüfusu kaldıramazken gelen ilave nüfusla birlikte hayat iyice zorlaşmış durumda. Öte yandan hiçbir gelecek vaat etmeyen Lübnan’dan -ölüm pahasına da olsa- yurtdışına kaçan kaçana.

Kampların en iyi tarafı ise mültecilerin birbiriyle yakın bağları, adeta bir aile gibi olmaları ve iç dayanışmaları.

Buyurun röportajları okumaya…

***

Beyrut’tan Filistinli bir fotoğrafçı genç

(Arsal’daki Suriyelilerin mülteci kamplarını ziyaretimize Beyrut’tan Filistinli bir fotoğrafçı genç eşlik etti. Dönüş yolunda kendisiyle röportaja yeni başlamıştım ki şeker hastası olduğundan fenalaştı. Kısa röportajı aşağıda paylaşıyorum.)

“5 kardeşiz. Bir ablam Lübnan Üniversitesi Sosyoloji bölümünde yüksek lisansını tamamladı. İş yok. 2. ablam öğretmen ve aylık 75 dolar kazanıyor. Demircilik yapan babam 2,5 yıldır çalışmıyor; çünkü dünyada demir fiyatının hızla artması Lübnan’da inşaat sektörünü fena vurdu, ev inşaatları son 4 yılda %80 azaldı. Ben elektrik alanında meslek lisesi mezunuyum; ama çok sevdiğim fotoğrafçılığa başladım. Diğer kardeşlerim okullarına devam ediyor. Evimiz kira. Ablamın ve benim kazancımla geçinmeye çalışıyoruz.”

Bir mülteci olarak doğup büyüdün. Bize mülteci olmak ne demek anlatır mısın?

“Mülteci olmak hayatı çok zorlaştıran bir şeydir. Kamuda görev alamıyoruz. 70 küsur alanda çalışmamız yasak. Okumamıza izin var, ama eğitimimize uygun alanda çalışamıyoruz. Devletin politikaları hayatımızı çok zorlaştırıyor. Kendimizi çok yorgun hissediyoruz. İşte, okulda, her yerde ayrımcılığa maruz kalıyoruz, ne kadar çalışırsak çalışalım hak ettiğimizi elde edemiyoruz. Bunun psikolojik baskısını sürekli hissediyoruz. Bizi nelerin beklediğini bilmediğimizden günlük yaşıyoruz, geleceği hiç düşünemiyoruz bile.”

***

70 yaşında kimsesiz yaşlı bir Filistinli hanım

(Beyrut’un güneyindeki Burc el-Baracne Kampı’nın dar sokaklarında yürürken paslanmış demir bir kapının penceresinden etrafı seyreden yaşlı bir teyzeyle karşılaştım. Önce hikâyesini dinledim, ardından evini gezdim. İki odalı evi, çöp evleri andırıyordu.)

“70 yaşındayım. Babamı hiç tanımadım. Ben 15 günlük bebekken ölmüş; tek bir fotoğrafı bile yok. 28 yaşında evlendim. Eşim el-Fetih’e bağlı olup silahlı direnişin içindeydi. Ama İsrail’in 1982’de Lübnan’ı işgali arifesinde Almanya’ya gitti ve bir daha ondan hiçbir haber alamadım. İşgal sırasında İsrail bütün mülteci kamplarını kuşatıp saldırdı, havadan ve denizden bizi sürekli bombaladı. Filistinli siviller olarak oradan oraya bombardımandan kaçıp durduk. Birçok bina tamamen, benimki kısmen yıkıldı.  40 küsur yıldır bu evde yalnız yaşıyorum; çocuğum yok, hiç kimsem yok. Kampta sıkıntımız çok. Elektrik doğru düzgün yok, sularımız tuzlu, evlerimiz rutubetli ve tadilat gerekiyor, yardımlarla yaşıyoruz.”

***

Tek çocuklu dul bir Filistinli hanım

(Burc el-Baracne Kampı’nın en dar sokaklarından birinde, zemin katta tek odalı kapkaranlık bir evde yaşayan tek çocuklu dul bir hanımı ziyaret ettim. Hanım etrafı çok az aydınlatan bir ışıldağı mutfaktan getirirken biz de iki cep telefonunun fenerini açtık. Ziyaret ettiğim en kötü şartlardaki evdi.)

“Eşim kalp krizi geçirip 5 sene evvel öldü. Hayattayken bekçilik yapıyor, ayda 300 dolar kazanıyordu. Hayatımı yetim kalan 14 yaşındaki oğluma adadım.

Bu tek odalı evde kiracıyız. Kiramız 20 dolar. Oğlumun gelişimi için çok önemli olan güneş ışığı içeriye girmiyor. Elektrik günde 4-5 saat geliyor; geri kalanı jeneratörle sağlanıyor. Elektrik fiyatı çok yüksek olduğundan artık kullanamıyoruz, gündüz bile karanlıkta oturuyoruz. Evim çok rutubetli olduğundan kışın çamaşırlar 10 günde kuruyor. Yazın evde havasızlıktan ve sıcaktan boğuluyoruz. Evin kapısı ahşap olduğundan altından içeriye her türlü haşerat giriyor. Kapıyı açtığımız an sokağa adım atmış olduğumuzdan ev hiç güvenli değil.

Oğlum öğrenme güçlüğü çektiği için aylık 25 dolara özel ders alıyor. Yine eğitimi için internet masrafı aylık 10 dolar. İnsani yardımlarla ayaktayım, ama yardım her ay düzenli gelmiyor. Yetim oğlumun temel ihtiyaçları karşılansa da evin masrafları kalıyor.

Kampta akrabam var ama onların durumu benden beter. 5 kardeşiz. Lübnan’daki iktisadi krizle birlikte hepsinin hayatı zorlaştı. Kız kardeşlerimin sinir hastalığı var, tedavi görüyorlar. Evin ihtiyaçlarını karşılayamamak benim de psikolojimi altüst ediyor.

Aile bağlarımız güçlü sayılmaz; herkes bir yere dağılıp kendi derdine düştü. Vefatından bu yana eşimin ailesi, yetim kalan torununu görmek için bir kez olsun gelmedi. Onları en son cenazede gördük. [Nerede yaşadıklarını sordum:] Güneyde Sur şehrindeki el-Bass Kampı’ndalar. Tabii Sur’dan Beyrut’a ulaşım pahalı.

Bu dar sokaklarda çocuklar için oynama yeri yok. Ama anneannesinin evinin sokağı daha geniş olduğundan oğlum oradaki arkadaşlarıyla oynuyor. En çok da futbol oynamayı seviyorlar. Kamp içinde bir futbol sahası var; ama o bile bedava değil.”

Oğluna hayallerini sordum: “İçeri güneş giren, kiracı olmadığımız doğru düzgün bir eve geçmek. Bir de play station istiyorum.”

***

10 sene evvel Şam’daki Yermük Kampı’ndan Lübnan’a sığınmış 5 çocuklu Filistinli Suriyeli bir hanım

(2013’te Şam’daki Yermük Kampı’ndan gelmiş 5 çocuklu Filistinli Suriyeli bir hanımla Burc el-Baracne Kampı’nda görüştüm. Ev çatı katındaydı. Terasta röportajı yaptıktan sonra tek odalı evini dolaştım. Yakında doğum günü kutlamış olmalılar ki duvarlar ve tavan süslenmişti, ev oyuncaklarla doluydu. Duvarda Yaser Arafat’ın birçok posteri vardı. “El-Fetih hareketinden misiniz?” diye sorduğumda “Hayır, o bizim reisimiz, biz onu çok seviyoruz” dedi. Daha evvel röportaj yaptığım Lübnan’a sığınmış bir Filistinli şöyle demişti: “Yermük Kampı’ndan ayrılırken Hamas’ın genç kadrolarından biri dedi ki Ebu Ammar (Yaser Arafat) hayatta olsaydı başımıza bunlar gelmezdi. Onu çok iyi anlıyorum. Çünkü bugün artık halkımız kendisini tabiri caizse yetim hissediyor; Filistin halkından sorumlu gerçek bir liderlik yok.” Bu hanımın evini gezerken bu hissiyatı da yakından görmüş oldum.)

Suriye’de neler yaşadınız da Lübnan’a sığınmak zorunda kaldınız?

“Yermük Kampı rejim tarafından kuşatıldığında yiyecek bir şey bulamayıp ot, çimen, kaktüs yedik. Elektrik yoktu, karanlıkta yaşadık. Evimiz bombardımanda yerle bir olunca yaşayacak yerimiz kalmadı. Bir de rejimin sürekli tutuklamaları vardı. Zulüm altında yaşayacak dermanımız kalmadığından Lübnan’a göçtük. Annem ve kız kardeşlerim savaşta öldü. Bir eniştem tutuklandı, 10 yıldır kendisinden haber yok.”

Suriye’de savaş sırasındaki hayatınız ile buradaki hayatınızı kıyaslar mısınız?

“Lübnan’a ilk geldiğimizde çalışanlar hakkı neyse onu alabiliyordu, maaşıyla elektrik faturasını ödeyebiliyordu. Emniyet vardı. Suriye'de ise nereye gitsek korkuyorduk. Ama artık burada da emniyet yok. Şu an Filistinli Suriyelileri kontrol noktalarında güncel ikamet izni olmadığında tutukluyorlar. Her 6 ayda bir ikameti yenileyecek paramız olmadığından (kişi başı 100 dolar) şu an ikamet iznimiz yok, kamp dışına çıkamıyoruz. Eşim dışarıda çalışamıyor. Lübnan hükümeti bir de Filistinli Suriyelileri Suriye’ye geri yollama kararı aldı. Çok korkuyoruz.”

Yermük’e dönmek ister miydiniz?

“İnsan doğup büyüdüğü yere dönmek istemez mi? Ama yaşayabileceğimiz bir ev yok. Kampta hayat kalmadı. Suriye’de çalışıp aile geçimini sağlayacak iş de yok.”

Buradaki hayatınız nasıl?

“Çok zorluklar yaşıyoruz ama her halimize elhamdülillah. Ekonomik durum çok kötü. Çocuklarımın eğitim, sağlık, giyecek ve yeme-içme masraflarını karşılayamıyoruz. Eşimin kalp damarları tıkalı, ameliyat olması lazım. Migreni ve sinir hastalığı da var. Düzenli ilaç kullanmaya mecbur. 14 yaşındaki kızımın doğuştan sol ayağında kemik yok; dengesi olmadığı için ayakta duramıyor. Ameliyat şart. Benim de omurgamdaki disklerde iltihap var. Anlayacağınız, hepimizin tedaviye, bunun için de paraya ihtiyacımız var. Bir de 10 yaşındaki oğluma gözlük almamız lazım. Ama bunlara ayıracak paramız yok. Karnımızı mı doyuralım, ilaçlarımızı mı alalım, evin kirasını mı ödeyelim?”

Eşinin işi var mı?

“Gündelik işçi; boyacılık, hırdavatçılık, hamallık, kazı işi ne iş bulsa yapıyor... Ama bir gün iş var, diğer günler yok.”

Lübnan yönetimi Suriyelileri geri göndermeyi planlıyor. Ne düşünüyorsun?

“Akıbetimizi, kaderimizi bilmiyorum. Beni ve çocuklarımı koruyacak güvenli bir yer bulsak hemen sığınma talep edeceğiz.”

Suriye’ye geri dönerseniz orada sizi nasıl bir hayat bekliyor?

“Bir mülteci olarak tıpkı ilk başta yaşadığımız gibi yine ve yeniden bir hayatta kalma mücadelesine gireceğiz. Hayatımızı sıfırdan kurmaya çalışacağız. Evimiz de, çocuklarımın gideceği bir okul da olmayacak. Her şey çok zor olacak. Suriye’de güvenlik tehlikesi de var. Filistinli Suriyeli gençleri arabalara bindirip kaçırıyorlar, tutukluyorlar.”

Tanıdıklarından geri dönenlerin başına ne geldi?

“Arkadaşlarımızdan Suriye’ye dönmek isteyenler oldu; sınırda tutuklandılar ve kendilerinden hala haber alabilmiş değiliz, yaşıyorlar mı öldüler mi bilmiyoruz.”

Suriye’de savaş bitti diyorlar…

“İnsanlar öyle zannetse de savaş bitmediği gibi bir de iktisadi hayatta kalma savaşı başladı. Ülkenin her yerinde tam bir kıtlık ve açlık yaşanıyor. İnsanlar birkaç işte çalışsa da ailesinin karnını doyuramıyor.”

Hayatınızda güzel olan bir şey var mı?

“Hayır yok. Evimiz yıkılmış, vatanımızdan ve kampımızdan olmuşuz, yakınlarımızı ve sevdiklerimizi kaybetmişiz… Bütün bunlardan sonra hayatımızda güzel ne olabilir ki?”

Savaştan evvelki Yermük Kampı ile burada yaşadığın Burc el-Baracne Kampı’nı mukayese eder misiniz?

“Burası çok zor. Zulüm var. Kirayı ödeyemezsek kapı dışarı ediliyoruz. Kiramız 50 dolar. Evimiz tek oda; bir de gördüğünüz bu teras ile küçük bir banyomuz ve mutfağımız var. Odanın tavanı sağlam değil, uyurken üzerimize çökecek diye korkuyoruz. Ama sağlam bir evde yaşama imkânımız yok. Marketlerden borçlanarak temel ihtiyaçlarımızı karşılayamıyoruz. Neticede kamptaki dükkân sahipleri de iktisadi zorluk içinde. Çocuklarım öğrenme güçlüğü çekiyorlar. Yiyecek-içecek için harçlık veremediğimden onlara teneffüslerde uyuyun diyorum. Sınıf arkadaşları bir şeyler alıp yerken onların canlarının çekmesini istemiyorum. Yine doktora gitmemiz gerektiğinde 30-40 dolarlık muayene ve tedavi masraflarını ödeyemiyoruz.

Yermük Kampı’nda ise kendi evimizde yaşıyorduk, ay sonunda kira için kapımıza dayanan yoktu. Yermük’teyken kardeşlerimizin faturalarının ödenmesine yardımcı olurduk. Ama buradaki hayat şartlarının zorluğundan herkes kendi derdine düştü, kimse kimseye yardım edemez oldu. Burada eşimin düzenli bir işi olmadığından masrafları düşürmek için elektrik hattından çıkmak zorunda kaldık. Yermük Kampı daha temizdi, buradaki gibi haşerelerle dolu değildi. Yine Yermük’ün yolları daha geniş, evleri düzgündü. Burada ise yollar dapdar ve kirli; kamp çok kalabalık; evler dip dibe, pencereler birbirine bakıyor ve bu yüzden kadınların ve çocukların özel hayatı, mahremiyeti diye bir şey yok; evler çok rutubetli olduğundan sağlıksız ve tamire ihtiyacı var; sular da tuzlu.”

Burada ırkçılıkla ve ayrımcılıkla karşılaşıyor musunuz?

“Hem de çok. Sokakta dolaşırken Filistinliler de, Lübnanlılar da bize ‘Suriyeli, Suriyeli’ diye sayıp sövüyorlar. Okullarda da aynısı oluyor. Nereye gitsek, ne yapsak ırkçılık ve ayrımcılıkla karşılaşıyoruz. İş hayatında bile öyle, hiç vicdan yok. Filistinli Suriyeliler olarak belimiz kırılacak kadar çalışsak bile hak ettiğimiz ücreti vermiyorlar. İnsanca muamele görmüyoruz. Sözlerinde durmuyorlar. İşe başlarken vaat ettikleri ücreti iş bittikten sonra çoğu zaman vermiyorlar. İnsanların emeğini, alın terini çalıyorlar.”

***

2004’te eşi vefat etmiş 55 yaşında 5 çocuklu dul bir hanım.

(Binanın en üst katındaki evi güneş girdiği için daha sağlıklı görünüyordu; ama “En büyük hayaliniz nedir?” diye soruduğumda “Evimi tamir ettirebilmek” cevabını verdi.)

Bize hayatınızı, ne gibi sıkıntılar yaşadığınızı anlatabilir misiniz?

“Beyrut Limanı’nda temizlik görevlisi olan eşimin önce beynine pıhtı attı, sonra kalp krizi geçirdi ve evde öldü. Çocuklarım henüz küçüktü. Eşim hastalandığında çalışmaya başladım, bu seneye kadar da devam ettim. Omurgamdaki rahatsızlık ayağıma vurduğundan artık çalışamıyorum. Kızlarım da Lübnan’da maaşlar çok düşük olduğu için çalışmıyorlar. Burada çalışanlara hak ettiği maaş verilmiyor ki. Zaten Filistinliler olarak doğru düzgün işlerde çalışma hakkımız da, vatandaşlığımız da, mülk edinme hakkımız da yok. İktisadi krizle ve koronavirüsle birlikte Lübnan parası dolar karşısında iyice değer kaybetti, her şey aşırı pahalılaştı, hayatımız iyice zorlaştı. 5 çocuğuma yemek yetiremiyorum. Eskiden ayda 100 dolar masraflarımızı karşılamaya yetiyordu; artık 500 dolar yetmiyor. Eskiden elektrik masrafımız 10 dolardı, şimdi 100 dolar. Hala okula giden yetim çocuklarım olduğu için her ay düzenli yardım geliyor, çok şükür. Bu arada büyük çocuklarım okula gitseler de maddi sebeplerle eğitimlerini tamamlayamadılar. Ulaşım masrafını karşılayamadığımızdan grafik tasarım okuyan kızım enstitüye yürüyerek gidip geldi.”

(Kızına şu soruyu sordum:) Lübnanlı ve Filistinli gençlerin hayatını mukayese eder misin?

“Çok büyük farklar var. Her ülkede ayrımcılık ve ırkçılık mevcut; ama burada dini-mezhebi mülahazalar yüzünden daha fazla. Filistinliler daha başarılı olsa bile Lübnanlı işverenler Filistinli çalışan istemiyorlar.”

Kamp içi hayat ile dışı arasında ne gibi farklar var?

“Kamp dışı daha emniyetli. Buradaki gibi elektrik çarpıp ölmüyorsunuz. Kampta ne suç yaşanırsa yaşansın Lübnan güvenlik güçleri içeri gelmiyor. Dışarıda evler dip dibe, yollar dapdar, sular tuzlu değil, elektrikli ev aletleri buradaki gibi bozulup durmuyor. Bizde tuzlu su yüzünden mesela çamaşır makinelerimizin ömrü kısa oluyor.”

Kamplarda Filistinlilerin güvenlik güçleri yok mu?

“Var ama görevlerini yeterince yapmıyorlar. Sık sık hırsızlık oluyor, bizim evimize de girdiler. Problem çıktığında zalimi cezalandırıp mazlumun hakkını almak yerine aralarını bulmaya çalışıyorlar. Kayırmacılık var; güçlü olanın peşinden gidip zayıfın hakkını yiyorlar. Kampta silah çok. Her gün yeni bir hikâye duyuyoruz. İktisadi kriz işsizliği, işsizlik uyuşturucu bağımlılığını, uyuşturucu da suçları iyice artırdı. Uyuşturucu da, hırsızlık da tedavisi çok zor birer hastalık. Genç kızlarımın başına bir şey gelecek diye korkuyorum. Akşam saat 8’den sonra evimize kapanıyoruz. Çocuklarımın geleceği konusunda endişeliyim. En büyük sıkıntımız evlerin iç içe olması; daracık bir alanda çok yoğun bir nüfus yaşıyor. Bir de üstüne kampa bir yığın Suriyeli geldi. Evler ve kamp çarşısındaki işyerleri hep onlarla dolu. Mevcut problemler onların gelişiyle daha da arttı.”

***


6 çocuklu Filistinli bir hanım

(Sayda’daki Ayn el-Hilve Kampı’nda tek odalı bir evde yaşayan, 11 ila 3 yaş arasında 6 çocuğu bulunan Filistinli bir hanım)

“Her şey çok pahalı. Bir gözümde sıkıntı var ve her ay 130 dolarlık ilaç kullanmam lazım. Eşim daimi bir işe sahip değil. Annem biz daha küçükken dul kaldı. Burada eskiden tek bir oda ve mutfak vardı. Annemiz vefat ettikten sonra çocukları olarak yeni odalar yaptık. Şimdi burada her birimiz bir odada 3 aile yaşıyoruz. Banyomuz ortak. Yan odadaki kız kardeşim de dul. 4 sene mutfaksız, tek bir odada yaşadım. Sonra bir Türk insani yardım kuruluşu bize yardım etti. Sayelerinde evimizi güneş enerjisiyle aydınlatıyoruz. Allah kendilerinden razı olsun. Evin tavanı sac olduğundan kışın donuyor, yazın yanıyoruz. Çocuklarım okula gidiyor; ama bu dar mekânda, tek odada ders çalışmaları zor oluyor. Kalabalık olduğumuzdan yemek yemekten uyumaya kadar her şey bir sorun. Geceleri duvarın bir yanından öbürüne hepimiz yan yana yatıyoruz. İnsani yardımlarla yaşıyoruz. UNRWA 3 ayda bir her aileye 300 dolar veriyor. Ama temel ihtiyaçları karşılamaya bile yetmiyor. Kampta herkes yardımlarla ve borçla ayakta.”

***

2013’te İdlib’den Lübnan’a gelmiş Suriyeli mülteci bir tüccar

(Ayn el-Hilve Kampı’nın çarşısındaki dükkânların çoğu Suriyeli mültecilere aitti. Röportaj için rastgele bir dükkâna girdim. Sahibi, 2013’te İdlib’den Lübnan’a gelmiş bir tüccardı.)

-Neden Suriye’den ayrıldınız? İdlib Türkiye sınırındayken neden Lübnan’ı tercih ettiniz?

“İdlib ve Halep’te oturuyor, kıyafet ticareti yapıyordum. Halep’te bir atölyemiz vardı, savaşta yıkıldı. Ama buraya maddiyat için değil, çocuklarımın emniyeti için geldim. Mahallemize atılan varil bombalarından çocuklarım çok korkuyordu. Lübnan ile Suriye arasında anlaşmalarla sağlanmış karşılıklı seyahat kolaylığı olduğu için buraya geldik. Türkiye sınırında ise jandarma vardı; geçiş Lübnan kadar kolay değildi.”

-Peki neden Filistin mülteci kampı yerleştiniz?

“Çünkü Filistinliler de geçmişte bizim gibi savaşı yaşamış ve mülteci olmuş bir halk. Garip gurebanın halinden anlarlar, bizi koruyabilirler diye düşündüm. Geçmişte ticaretle uğraştığım için bu kamptan ve Sayda’dan bazı insanları da tanıyordum, yabancı değildim. 2015'te kampa yerleştim. Eğer Filistinli kardeşlerimiz olmasaydı çoktan yok olmuştuk. Burada hiç sıkıntı yaşamadım. Kardeşim Beyrut'ta oturuyor; oraya ziyarete gidip 3 gün kaldığımızda çocuklarım bana ‘Baba hadi köyümüze dönelim’ diyorlar, kampı kendi köyleri zannediyor, çok seviyorlar.”

-Kampın çarşısında dükkân açmışsınız…

“Lübnan’a geldiğimde maddi sıkıntı yaşadım. 2014’te BMMYK’ya kayıtlı olduğumuz halde bize yıllarca hiçbir maddi yardım yapılmadı. Kıyafet ticaretini bildiğimden onu sürdürmeye karar verdim.”

-Suriye’ye barış ve güvenlik gelirse döner misiniz?

“Hayır. Ne Suriye yönetimi ne muhalefet ne de BMMYK bize bir garanti verebilir ve koruyabilir. Suriye’de artık bir geleceğimiz kalmadı. Çocuklarımın hayatını mahvedemem. 3. bir ülkeye yerleştirilme imkânı olursa sadece buna razı olurum. Bunun için sıra bekliyoruz.”

(Şam’daki Yermük Kampı’ndan Filistinli bir Suriyeli devreye girip şunu söyledi: Bütün Suriyeliler, Arap ülkelerinde yaşamaktansa, -ölme ihtimaline rağmen- insan gibi yaşayabilmek için deniz üzerinden Avrupa’ya gitmeye çalışıyorlar. Çünkü kendi ülkelerimizde maalesef ki ne adalet ne de can güvenliğimiz var.)

***

Filistinli mülteci kamplarında gözlemlediğim en büyük değişiklik çarşılarındaydı. 14 sene evvel Şatila Kampı’nın çarşısı mal miktarı ve kalitesi bakımından içler acısıyken bu defa gezdiğim Ayn el-Hilve, Beddavi gibi kampların çarşıları çok canlıydı ve çeşit çeşit mallarla doluydu. Kampları gezdiren Filistinli mülteciler, Suriyelilerin kamplara gelişiyle nelerin değiştiğini anlatırken bu konuda şunları söylediler:

“Suriyeliler her işte çalışırlar ve icatçıdırlar, iş fırsatları üretmekte de çok başarılıdırlar. Mülteci kamplarında da bunu yaptılar. Yeni iş kolları doğdu, dükkânlar açtılar. Kamplarda bazı serzenişler duyabilirsiniz, ‘Suriyeliler işlerimizi alıyor’ diye. Oysa kamplarda bazı iş kolları yoktu, bazı dükkânlar zaten kapalıydı. Hal böyleyken çarşıda işimizi elimizden nasıl alsınlar?”

“Suriyeliler iş alanında çalışkandırlar. Evlerinde oturamazlar; dışarıda ya gezerler ya da çalışırlar. Özellikle ticarette çok becerikli olduklarını inkâr edemeyiz. Zaten Arap dünyasında ticari maharetleriyle ve bilinçleriyle, tüccar bir millet olmalarıyla meşhurdurlar. Kamplarda çok fazla dükkân açtılar. Filistinliler olarak bizim de kamplarda dükkânlarımız var. Ama biz hep kamp dışında çalışmaya odaklanarak büyütüldük. Ben hayatımda tek bir gün bile kamp içinde çalışmadım.”

Filistinliler ile Suriyelileri kıyaslar mısınız, hanginiz hangi alanda daha iyisiniz diye sorduğumda Filistinliler şunu söylediler:

“Filistinliler Arap dünyasının en eğitimlisidir, aklımız ilimdedir. Eğitimde belli bir seviyeye ulaşmadan ailemiz çalışmamıza asla izin vermez. Mezuniyetten sonra da kendi ihtisas alanımızda iş ararız. Doktorluk, mühendislik gibi alanlarda çok başarılıyızdır. Suriyeliler ise küçüklükten itibaren çalışmalıyım, iş hayatına atılmalıyım fikriyle büyürler. İyi bir okul eğitimi alma gibi bir takıntıları yoktur; o yüzden eğitim seviyeleri bizden daha düşüktür, ama ticarette daha başarılıdırlar. Daha 7-8 yaşlarında çalışma hayatına girerler, erkenden tecrübe kazanırlar ve 15 yaşına geldiklerinde başarılı bir tüccar olup çıkarlar. Biz bu alanda onlarla yarışamayız. Tabii yanlış anlaşılmasın, onların da bizim gibi birçok eğitimli, iyi yetişmiş insanı var.”



6 Aralık 2010 Pazartesi

ÜRDÜN’DEKİ FİLİSTİN MÜLTECİ KAMPLARI’NDAN KURBAN NOTLARI (16-18 KASIM 2010)


Z. Tuba Kor

NOT: Yazı ve fotoğrafların her hakkı mahfuzdur. Lütfen izinsiz kullanmayınız.



Kurban Hakk’a teslimiyettir, yakınlaşmaktır… Konu komşuyla, akrabayla, fakir fukarayla paylaşmak; bereketi artırmaktır… Bu noktadan hareketle kurban ibadetini yerine getirmek isteyenlerin emanet/vekaletlerini alarak Hakk’a yakınlaşmaya vesile olmak, uzak diyarlardaki ihtiyaç sahipleri ile dul ve yetimlere kurbanları paylaştırmak, anavatanlarına hasret yaşayan İsrail işgalinin kurbanı Filistinlilere desteğimizi bilfiil göstermek üzere gittik Ürdün’e arife günü akşam saatlerinde. Bayramın ilk günü sırasıyla Suhne, Suf ve Gazze; ikinci gününde ise Zerka ve Hıttin mülteci kamplarını ziyaret ederek kurbanların kesimine şahit olduk. Ardından ikinci gün akşama doğru bu defa 1982’de Suriye’de yaşanan Hama Katliamı’ndan Ürdün’e kaçan ihtiyaç sahipleri için kurban kestirdik.

İHH’nın Ürdün’deki partner kuruluşu olan “İslami Hayır Merkezi Cemiyeti” kamplarda kesilecek kurbanları ve dağıtımları ayarladı. Kurban kesimleri çoğunlukla kampların hemen dışındaki ama sanki bir devamı hissi uyandıran mekânlarda gerçekleşti. Genç ve çocukların da karınca kararınca yardımıyla kalabalık bir ekip vekâlet verilen koyunları kurban etti; kimi boğazladı, kimi derileri yüzdü, kimi parçalara ayırdı… İstanbul’dan yola çıkarken kamplarda ev ev dolaşarak kurbanları ihtiyaç sahiplerine dağıtacağımızı sanıyorduk. Ama maalesef öyle olmadı. Zira Ürdün’ün ve mülteci kamplarının gerçeği başkaydı. Partner kuruluş kamplarda fazlaca dolanmamıza, kamp sakinleriyle hemhal olmamıza pek sıcak bakmadı, Ürdün yönetimini ürkütmemek adına. Her kampta belli bir merkeze toplanan mültecilere kurbanları ve İstanbul’dan getirdiğimiz çorap, başörtüsü, diş fırçası ve macunu, şeker, balon gibi hediyelerimizi dağıttık. Ürdün’de “Filistinli”, “mülteci” ve “yabancı” olmanın ne manaya geldiğini bizzat müşahede ve idrak ettikçe partner kuruluşun tedirginliğine hak verdik. Yine de gönül isterdi ki bütün kurbanları kendi ellerimizle teslim edelim.

***

Kurban izlenimlerine geçmeden evvel Ürdün’deki Filistinli mültecilerin ve mülteci kamplarının tarihçesine ve bugününe değinmekte fayda var. Ürdün’e ilk mülteci akını, 1948’deki Birinci Arap-İsrail Savaşı sırasında İsrail saldırılarından kaçan yaklaşık 800.000 Filistinliden 100.000’inin Ürdün (Şeria) Nehri’nin doğu yakasına geçmesiyle gerçekleşti. Ardından İsrail’in 1967’de altı günde bütün Filistin topraklarını, Sina Yarımadası’nı ve Golan Tepelerini işgal ettiği savaşta göçün tek zorunlu istikameti Ürdün oldu; 140.000’i zaten 1948’de mülteci statüsüne giren toplam 240.000 Filistinli Batı Şeria ve Gazze’den bu ülkeye sığındı.

Bu göçler neticesinde bugün Ürdün nüfusunun yaklaşık %60’ı Filistin asıllı. Kısa adı UNRWA olan Yakın Doğu’daki Filistinli Mülteciler İçin Birleşmiş Milletler Yardım ve Çalışma İdaresi’ne kayıtlı toplam 4,8 milyon Filistinli mülteciden 2 milyonu Ürdün’de bulunuyor ve bunların yaklaşık %17,2’si, yani 342 bini aynı kuruma bağlı 10 mülteci kampında yaşıyor. (Filistin İstatistik Bürosu’na göre ise kayıtsız mülteciler ve yerinden edilmişler de eklendiğinde Ürdün’deki Filistinli sayısı 3 milyonu aşıyor.) Ülkede ayrıca UNRWA’ya bağlı olmayan ama Ürdün yönetimince tanınan 3 gayriresmî kamp daha bulunuyor. Öte yandan Filistinlilerin çoğu, özellikle de vatandaş olanlar şehirlerde ikamet ediyorlar. 50’yi aşkın yerleşim yerinde bulundukları çevreyle bütünleşmiş bir şekilde yaşıyorlar.

Ürdün, Filistinli mültecilere vatandaşlık veren ve onlara -kâğıt üzerinde de olsa- Ürdünlülerle aynı hakları tanıyan tek ülke. Ancak Ürdün yönetimi bu noktada Filistin’den göçenleri ayrı kategorilerde değerlendiriyor; özellikle Batı Şeria ve Gazze’den gelenlere farklı muamele yapıyor. Bunun temel sebebi 1948-1967 döneminde Batı Şeria ve Doğu Kudüs’ün Ürdün’ün egemenliğine geçmesi ve Ürdün yönetiminin 1988’e kadar bu topraklar üzerinde hak iddia etmesi. Bunun doğal bir sonucu olarak, Batı Şeria’dan gelen Filistinlileri Ürdün vatandaşlığına kabul ederken ve onlara siyasi haklar da dâhil tüm hakları tanırken, 1948-67 döneminde Mısır’ın idaresi altında olan Gazze’den 1967 işgaliyle birlikte Ürdün’e sığınanlara ise kesinlikle vatandaşlık vermiyor. Bugün sayıları 120 bine ulaşan Gazze kökenli mültecinin çoğu Ceraş ile Hıttin kamplarında zor şartlarda yaşıyorlar.



Kamplardan kurban izlenimleri

Suhne Kampı

Bayramın ilk günü sabah erken başkent Amman’dan doğuya, Zerka bölgesindeki Suhne Kampı’na doğru yola koyuluyoruz. Çocukların meraklı bakışları altında kampın hemen dışındaki bir evin bahçesine kurban kesimi için giriyoruz. Bu kamp ziyaret edeceğimiz diğer dört kamptan farklı. Zira UNRWA’ya bağlı olmayıp sadece Ürdün yönetimince tanınan üç gayriresmî kamptan biri. 1967 Savaşı’nın ertesinde kurulmuş. 69 dönümlük bu küçücük kampın içinde 10.000’e yakın mültecinin yaşadığını duyunca şaşırıyoruz.

Kurban kesimi sırasında kampın sorunlarıyla ilgili bilgi alıyoruz. Kamp sakinlerinin %90’ının fakir ve işsizliğin çok yüksek olduğunu; işi olanların da çiftçi ve işçi olarak çalışabildiğini söylüyorlar. Kampın bir diğer önemli sorunu, herhangi bir sağlık ocağının ve hatta doktorun bulunmaması. Bahçesinde kurbanların kesildiği ailenin kızlarından biri hemşire olduğunu söylüyor; ama çalışabileceği herhangi bir mekan yok kamp ve civarında. Bu da gayriresmî bir kamp olmanın ceremesi olsa gerek. Suf Kampı’ndaki diğer bir önemli sorun evler. 96 m2 olan ve 3 odadan oluşan her bir evde ortalama 15-20 kişi yaşıyor. Kampta bu şekilde toplam 500 ev olduğunu söylüyorlar. Neredeyse her odada bir ailenin barındığı kalabalık nüfuslu evler artık yetmediği gibi acilen tamir edilmeleri gerekiyor.
Kurban kesimi tamamlandıktan sonra, 8 çocuklu eşi vefat etmiş 48 yaşında dul bir hanımla konuşuyoruz. 142 dinarlık (yaklaşık 200 dolar) aylık geliri ev kirasını ödemeye bile yetmiyormuş. Aslen bugün İsrail sınırları içinde kalan Hayfa’dan olan ailesi, 1948 Savaşı’nda önce geçici olarak Gazze’ye sığınmış, ardından Batı Şeria’nın Nablus şehrine yerleşmiş; daha küçücük bir çocukken yaşanan 1967 Savaşı yüzünden Ürdün’e göçmüş ailesiyle. Yaşadığı sıkıntıları anlatsa da Ürdün vatandaşlığına sahip olduğu için “şanslı” diye düşünüyorum içimden. Zaten vatandaşlığı sayesinde 3 çocuğunu burslu olarak Ürdün üniversitelerinde okutabiliyormuş, yol ve kitap masraflarını kendileri vermek kaydıyla. Günlük hayatta karşılaştığı en büyük sıkıntısının ne olduğunu sorduğumda, mültecilerin çoğundan duyacağımız fakirliği zikrediyor; “Hayatlarımız çok basit bizim, günlük yaşıyoruz. Fazla bir şey istemiyoruz, yiyecek ekmek bulabiliyorsak tamamdır.” diyor. Bu sözler kamplardaki mültecilerin dramına dair fazla söze hacet bırakmıyor.



Suf Kampı

Suhne Kampı’ndan sonra kuzeye, Ceraş bölgesine doğru yol alıyoruz. Ceraş’taki tarihî Roma kalıntılarına çok yakın mesafedeki Suf kampına gidiyoruz. 596 dönüm üzerine kurulu kamp 1967 mültecilerine ev sahipliği yapıyor; nüfus verileri 14.000 ila 20.000 arasında değişiyor. Kamptaki yetkililerin verdiği bilgilere göre, başlangıçta 2000-3000 ailenin sığındığı bu kampta zamanla pek çok aile Amman’a göçtüğü için bugün 2500 aile kalıyor.

Kamptaki evler dışarıdan pek de kötü görünmüyor. Genelde 2-3 katlılar ama 4 katlılarına da rastlıyoruz. Kamptaki yetkililerden öğreniyoruz ki çeşitli ülkeler ve uluslararası kuruluşların bağışlarıyla bazı evler tamir görmüş ve bu nedenle dıştan iyi görünseler de içlerinde fakirlik kol geziyor. İşsizlik, fakirlik ve kalabalık nüfus burada da ciddi bir problem.



Ofisteki görüşmenin ardından bir odada toplanmış kamptaki ihtiyaç sahiplerine kurbanları ve İstanbul’dan getirdiğimiz hediyeleri dağıtıyoruz. Büyük bir sevinçle alıyorlar verdiklerimizi. Sokaklarda şeker ve balon verdiğimiz çocukların pek çoğu kamptan uzaklaşana kadar peşimizden gelip fotoğraf makinelerimize hoş pozlar veriyorlar, diğer bütün kamplarda olduğu gibi. 


Ziyaret ettiğimiz bütün kampların sokaklarına bayram coşkusu yansıyordu. Çocuklar ve gençler yepyeni, rengârenk ve süslü bayramlık kıyafetleriyle dolanıyor, oynuyordu kamp sokaklarında. Öğlen hava sıcaklığı artsa da bazı çocuklar kalın kürklü kıyafetlerini çıkartmıyorlardı üzerlerinden. Buralarda çocuklar bayramları iple çekiliyor olmalılar diye geçiriyorum içimden.


Aracımıza ilerlerken yolda 1948 mültecisi 93 yaşında bir Filistinli amca ile karşılaşıyoruz. Çok eski yıllarda bir-iki defa ziyaret edebilmiş anavatanını, ama ne zaman olduğunu hatırlayamıyor bile. Ülkesini nasıl terk ettiğini soruyoruz, “Herkes koşuyordu bir tarafa doğru, biz de koştuk. O zaman anlamadık neler olduğunu” diyor. Muhtemelen o da çatışmaların durulmasıyla birkaç güne geri döneceğini zannederek evini terk edenlerdendir.


Gazze (Ceraş) Kampı

Birinci gününün akşamında yine Ceraş bölgesinde bulunan Gazze Mülteci Kampı’na gidiyoruz. 750 dönümlük bir alana kurulu olan ülkenin bu üçüncü büyük kampına 1967 Savaşı sırasında Gazze’den kaçanlar yerleşmiş. Bu nedenle asıl adı Ceraş olan kamp halk arasında Gazze Kampı olarak biliniyor. Kampta görüştüğümüz yetkililerin verdiği bilgilere göre, kurulduğunda 4.000 aile ve toplamda 12.000 kişinin yerleştiği bu kampta, bugün 5.000 aile ve toplamda 40.000 Gazzeli yaşıyor. UNRWA’ya göre ise buradaki kayıtlı mülteci sayısı 24.000.

Akşam gittiğimiz için kampın detaylarını karanlıkta pek göremedik, sokaklarında dolanamadık. Ama bu kampın diğerlerinden çok daha kötü şartlarda olduğu her halinden belliydi. Yollarda birikmiş çöp yığınları, dar sokakları ve sokak kenarlarında veya ortalarında açılmış oluklardan akan kanalizasyon suları daha ilk bakışta kampın durumunu ele veriyordu. Kamptan ayrılırken içinde mültecilerin yattığı bir çadır da gördük. Belli ki Ürdün’de Gazze Şeridi’ne en fazla benzeyen kamp burası. Buradaki mesele sadece kampın kötü şartları da değil. Ürdün yönetimi, 1967 Savaşı’nda topraklarına sığınan Gazzelilere, bu bölge 1948-67 arasında Mısır idaresinde olduğu gerekçesiyle vatandaşlık vermiyor; “yabancı” statüsünde hayatlarını idame ettirmeye çabalayan Gazze kökenliler pek çok haktan mahrumlar. Kimlikleri olmayan Gazzelilerin sadece geçici pasaportları var. Gazzelilerin kaderi, ister anavatanlarında olsun ister uzak diyarlarda, hep aynı; dünyanın her köşesi bir avuç Gazzeliye dar edilmiş durumda.


Fakirliğin ve işsizliğin kol gezdiği, altyapının olmadığı, evlerin çok kalabalık ve hele de kış aylarında yaşamak için elverişsiz olduğu bu kampta bize vekâlet verilen kurbanların üçte birini kestirdik. Kalabalık bir grup, gençlerin ve çocukların da yardımıyla iki saat içinde 66 küçükbaş ve 1 büyükbaş hayvanı kesip, parçalayıp dağıtılacak hale getirdi. Ancak akşamın geç saatleri olduğu için yine güvenlik gerekçesiyle kamp sakinlerine kurbanları da İstanbul’dan getirdiğimiz hediyeleri de dağıtamadık. Partner kuruluş bayramın ikinci günü kurbanları dağıtarak ihtiyaç sahiplerinin yüzünü güldürecek.


Kurban kesiminin görüntülerini aldıktan sonra civardaki evlerde oturan hanımlar ısrarla evlerine davet ettiler bizi. Kendileriyle bayramlaştık, sohbet ettik, çocuklarıyla fotoğraflar çektirdik. Çocuklardan birinin “Bizim evimiz çok güzel, onun önünde de beni çekebilir misin?” sözleri ve ardından “Ben bu fotoğraflara nasıl ulaşabilirim?” sorusu hâlâ kulaklarımda. Hiçbirisinin bilgisayarı ve e-mail adresi yoktu; yine de kendi e-mail adresimi verdim, olur da bir gün mail üzerinden fotoğrafları yollayabilirim diye.
İHH’nın bir bilgisayar laboratuvarının bulunduğu bu kampta görüştüğümüz partner kuruluştan bir yetkili, 1978’de hayır faaliyetleri için kurulan cemiyetlerinin bu bölgede bir ilk olduğunu; yüzlerce yetime, dula, fakir aileye ve öğrenciye ayni ve nakdi yardımlar yaptıklarını ve öğrencilere dinî-ahlaki eğitim verdiklerini anlattı. Türkiye’den yardım kuruluşlarının İslam dünyasında hayır faaliyetlerinin öncüsü olduklarına ve kendilerine çok katkılarda bulunduklarına dikkat çekerek, İHH’ya özellikle Gazze’deki kardeşlerine yardım için öncülük yaptığı Özgürlük Filosu’ndan dolayı teşekkür etti, “Kalbimizde yeriniz çok büyük” dedi.


Zerka Kampı 
Bayramın ikinci günü sabahtan yola koyuluyoruz Amman’dan doğuya, Zerka bölgesine doğru. Burada iki kamp ziyaretimiz olacak. İlk durağımız 189 dönümlük bir alana kurulu olan Zerka Mülteci Kampı. Burası ziyaret ettiğimiz kamplardan en eskisi, 1948 mültecilerine ev sahipliği yapan 4 kamptan biri. Kampın kurulu olduğu tepe, 3-4 katlı binalarıyla adeta bir ilçe gibi görünüyor uzaktan, daha doğrusu kurban kesiminin yapıldığı yerden. UNRWA’ya göre kampta 18.000’i aşkın kayıtlı mülteci bulunsa da gerçek rakamlar bunun çok üzerinde olmalı.


Kalabalık bir ekiple gerçekleştirilen kurban kesimini görüntüledikten sonra dışarı çıkıp bulunduğumuz sokağı dolanıyoruz. Bir mülteci kampından farksız. Dar merdivenli sokakları, harap evleriyle bu muhitte de Filistinlilerin yaşadığı aşikâr. Yaklaşık altmış yıllık olan bu kamp mültecilerin nüfus artışına paralel olarak çevreye doğru taşmış olmalı.

Kesimin ardından kampa giderek burada toplanmış bulunan fakirler ile dul ve yetimlere kurban etlerini dağıtıyoruz; bir de İstanbul’dan getirdiğimiz hediyeleri. Binadan çıkarken kapının hemen dışındaki hanımlara da çoraplardan dağıtmak istedim ama bir anda öyle bir izdiham çıktı ki şaştık kaldık. Birkaç çorap için insanlar birbirini ezip geçti. Kalabalığı zor atlattık.


 




Hıttin (Merka) Kampı

İkinci durağımız yine Zerka bölgesinde yer alan Hıttin, diğer adıyla Merka Kampı. Bu, ziyaret ettiğimiz son mülteci kampı. 1967 Savaşı’ndan sonra kurulan ve kamp sakinlerinin ekseriyetle Gazze kökenli olduğu Hıttin, gerek yüzölçümü (920 dönüm) gerekse nüfus açısından Ürdün’deki en büyük ikinci mülteci kampı niteliğinde. UNRWA kaynaklarında kayıtlı nüfus 45.500 olarak zikredilmekle birlikte kampı gezdiren kişi bize 150.000 gibi astronomik bir rakam söyledi; gerçek rakam ikisinin arasında olsa gerek.

Kampta partner kuruluşun merkezine gidiyoruz. Binanın çatı katından etrafa baktığımızda uçsuz bucaksız bir kampta olduğumuzu fark ediyoruz. Evler genelde 2-3 katlı. Kamp yolları genelde normal bir genişlikte olmakla beraber iki paralel yolu dik kesen sokaklar oldukça dar. En üst katlardaki demir filizler imkân olduğunda ve izin çıktığında yeni bir kat daha atılacağı intibaı uyandırıyor. Yine evlerin bir kısmına çatı niyetine sac levhalar ve üstlerine de uçmasın diye tuğlalar konmuş ki bu sac levhaların kanser yaptığına dair söylentiler yaygın.

Partner kuruluşun merkezine gittiğimizde, kesilen kurbanları almak üzere çoğu dul ve yetim olan mülteci kadınlar ve çocuklar uzunca bir kuyruk halinde bekliyorlardı. Aralarına katılarak sohbet ettik ve dertlerini dinledik. Çocukların heyecanı çektiğimiz fotoğraflara yansıyordu. Kampta az da olsa bazı evleri ziyaret etme fırsatı bulduk. Evlerin kiminde bayram özeni dikkat çekiyor, kiminde dosdoğru eşya yok, kimindeki eşyalar ise harap vaziyette; tıpkı diğer kamplarda da gözlemlediğimiz gibi. Delik tavanlar, dökük duvarlar dikkatimizi çekiyor bazı evlerde. Eşi vefat etmiş 5 çocuklu bir hanımın evine İstanbul’dan getirdiğimiz hediyelerimizi diğer mültecilere dağıtılmak üzere bırakıyoruz, yeni bir izdihama meydan vermemek için.




***

Filistinlilerin İsrail’e karşı direnişlerinde en önemli silahlarının nüfusları olduğunu bir kez daha görüyoruz Ürdün’de. Hem kamplarda hem de kamp dışında ister yabancı statüsünde olsun isterse Ürdün vatandaşı, Filistinliler çok çocuklarıyla dikkat çekiyorlar. İsrail’in kurucuları arasında yer alan ve uzun yıllar başbakanlık yapan David Ben Gurion, “Onların (Filistinli mültecilerin) hiçbir zaman geri dönmemelerini sağlamak için elimizden gelen her şeyi yapmalıyız… Yaşlılar ölecek ve gençler unutacak” diyor hatıratında. Oysa Filistinliler 60 küsur yıldır devam eden baskıya, şiddete, katliam ve etnik temizlik girişimlerine rağmen hâlâ Filistinli kimliğine sonuna kadar bağlılar, hâlâ nüfuslarını artırarak ve geri dönüş hakkında ısrarcı olarak Siyonist devletin Yahudi karakterine meydan okuyorlar.

Türkiye’den geldiğimizi duyan herkesin yüzünde bir gülümseme beliriyor. Buralarda bize en çok yöneltilen sorulardan biri Türk dizileri ve oyuncuları; özellikle “Kurtlar Vadisi”nin kahramanları Polat Alemdar ve Memati’ye inanılmaz bir ilgi var. Suhne Kampı’nda kurban kesimi sırasında “Aşkı Memnu” dizisinin daha ilkokul çağındaki çocuklar tarafından sorulması ise canımızı sıkıyor; Türkiye’deki ahlaki erozyon yetmezmiş gibi buradaki fakir mülteci çocukları da vuruyor dizilerimiz. Öte yandan mülteci kamplarından ayrıldıktan sonra Amman’a doğru hızla yol alırken ilginç bir ayrıntı ile karşılaştık: “One Minute” dükkânı. Bayram dolayısıyla kapalı olan ancak erkek kıyafetleri sattığını zannettiğim bu dükkân, Başbakan Tayyip Erdoğan’ın 2009 Davos’unda İsrail Cumhurbaşkanı Şimon Peres’e sarf ettiği sözlerin Ürdün halkını hâlâ nasıl etkilediğinin bir göstergesi.
Ürdün’de dikkatimi çeken bir diğer husus da Filistinlilerin siyasetten mümkün olduğunca kaçınması. Nüfusun %60’ının Filistin asıllı olduğu ülkede, 1951’de Kral Abdullah’ın suikastla öldürülmesinden direnişçilerin tasfiyesiyle sonuçlanan 1970 Kara Eylül olaylarına kadar yaşanan bir dizi gelişme, Filistinlileri rejim için bir güvensizlik ve tehdit kaynağı kılmıştı. Bu eski tecrübelerin bir sonucu olsa gerek, bugün herhangi bir dinî ve siyasi gruba üye olmak veya sempati duymak, her türlü dinî ve siyasi faaliyet, gösteri ve yürüyüş, hatta siyasi konularda konuşmak dahi kamplarda yasak. Aksi bir davranış içinde olanların kimlikleri ve pasaportları anında iptal ediliyor. Bu nedenle Filistinliler bırakın siyasi faaliyetleri, siyasi herhangi bir söz sarf etmekten bile kaçınıyorlar. Hatta hayır faaliyetlerinde bulunanların dahi çeşitli bahanelerle kimliklerine ve/veya pasaportlarına el konabiliyor. Sorduğum siyasi içerikli sorulara cevap vermekten ısrarla kaçınmaları boşuna değil.



Filistin Mülteci Kamplarının Temel Problemleri

Ürdün’deki gerek kamp ziyaretlerimizde gerekse kampta görev yapan yardım kuruluşlarından yetkililerle yaptığımız görüşmelerde ortaya çıkan temel problemler şunlardı:
  • 1950’li ve 60’lı yıllarda kurulan kamplar, doğal ve hızlı nüfus artışına paralel olarak artık aşırı kalabalık durumda. Çok katlı bina inşası yasak olduğu gibi, kamp alanı da genişletilemiyor. Dolayısıyla ciddi bir “ev krizi” söz konusu. Evlerin odaları yaklaşık 15’er m2 ve her bir odada ortalama 4 kişi kalıyor. Öte yandan mevcut evlerin %10’undan fazlası oturulamayacak durumda, acilen tamir edilmeleri gerekiyor.
  • 1967 Savaşı’nda sığınanlar için inşa edilen kamplar 1950’lerde inşa edilenlere kıyasla çok daha kötü durumda. Bunların çoğunun altyapısı ve kanalizasyon sistemi yok, mevcutlar da artık yetersiz ve eskimiş durumda. Ayrıca kamplarda içme suyu problemi var; musluklardan akan sular da sık sık kesiliyor.
  • İşsizlik ve fakirlik kamplardaki mültecilerin neredeyse ortak derdi. Nitekim maddi durumu iyileşenler ilk fırsatta kampların dışına yerleşiyorlar. Kamplarda iş imkanı oldukça kısıtlı, özellikle şehirlere uzak olan kamplardakilerin iş bulma imkanı çok daha düşük. Bu bağlamda işsizliğin en yüksek oranda olduğu kamplar Suf (%24), Suhne (%23) ve Ceraş/Gazze (%22) olarak kayıtlarda geçiyor. Kamplardaki ailelerin üçte biri fakir. Özellikle ülkenin kuzey kesiminde yaşayan Filistinliler, Gazze kökenliler ve kadınların evin reisi olduğu aileler daha fakir durumda.
  • Kamplarda çok fazla dul ve yetim var. Hayır dernekleri her kampta yüzlerce yetime, dula, fakir aileye ve öğrenciye ayni ve nakdi yardımlar yaparak mağduriyetlerini gidermeye çalışıyor.
  • Özellikle Gazze kökenlilerin vatandaşlıkları ve kimlikleri yok. Sadece 2 yıl geçerliliği bulunan geçici pasaportları var ki bu da çoğu mültecinin işine yaramıyor. Çünkü yurtdışına çıkabilmeleri için Ürdün yönetiminin ve istihbaratının onayı şart. Hukuken “yabancı” statüsünde olan Gazzeliler, fiilen yabancının da ikinci sınıfı muamelesi görüyorlar. Kamuda iş imkânı olmayan geçici pasaport sahipleri, özel sektörde çalışabilmek için de özel izin almak zorundalar. Büyük özel müesseselerde mesela muhasebeci olarak çalışabilmeleri için Ürdün güvenlik birimlerinin onay vermesi gerekiyor. Tıp, hatta şoförlük dâhil çeşitli alanlarda çalışmaları yasak. Eğitimleri ne kadar iyi olursa olsun yüksek maaşlı işlere giremiyorlar. Ayrıca mülk edinme hakları yok; ancak bir Ürdün vatandaşı ile birlikte ve devletin izniyle mülk edinebiliyorlar. Doğan çocuklarını da kayıt altına aldıramıyorlar.
  • Kamplar Ürdün yönetiminin Filistinlilerle ilgilenen departmanı ve UNRWA’nın kontrolünde. Sağlık, eğitim, yerleşim ve iaşe konularıyla ilgilenen UNRWA’nın 122.200 öğrencinin eğitim gördüğü 173 okulu ve ayrıca 24 sağlık merkezi bulunuyor. Ancak okullarda sınıflar çok kalabalık ve %90’ı yine Filistinli mülteci olan öğretmenler yeterince ehil değiller; bu nedenle öğrenciler okuldan pek istifade edemiyorlar. Gazze Kampı’nda derslikler yetersiz; bu nedenle bazı öğrenciler “uçan sınıflar”da okuyorlar, yani bir sınıf laboratuvara veya beden eğitimi için oyun alanına gittiğinde o sınıfa başka öğrenciler giderek ders işliyorlar. Ayrıca UNRWA okullarında eğitim 10. sınıfa kadar veriliyor; daha fazlası için devlete bağlı okullara gitmek gerekiyor. Yabancı statüsündekiler için okul harçları çok yüksek olduğundan Gazze kökenlilerin çoğu çocuklarını Ürdün üniversitelerinde okutamıyorlar.
***

Bütün bu sorunlara ve olumsuzluklara rağmen Ürdün’deki kampların ve mültecilerin Lübnan’dakilere kıyasla çok daha iyi durumda oldukları aşikâr. Nitekim yazmakta olduğum Ortadoğu’nun Aynası Lübnan kitabı için Mart 2009’da yine İHH organizasyonunda Lübnan’a yaptığım ziyaret sırasında Filistin mülteci kamplarında müşahede ettiklerim karşısında burada nasıl yaşanabilir diye düşünmüştüm: iki kişinin yan yana zor yürüyebildiği daracık sokaklar, başın üstünde âdeta örümcek ağı gibi uzanan ve zaman zaman yağmurlu havalarda can kayıplarına yol açan elektrik kab­loları, ortalıkta sallanan su boruları, kimi yerde yollarda akan kanalizasyonlar ve çöp yığınları, mekân darlığından dolayı an­cak yukarı doğru yükselebilen ve mahremiyeti önemli bir mesele hâline getiren dip dibe binalar, camlarından hiç güneş ışığının giremediği karanlık ve sağlıksız evler, sıvasız ve üzeri iç savaş ile İsrail işgalinden kalma kurşun delikleriyle dolu duvarlar… İşte bu nedenle Ürdün’deki kampları gördüğüm ilk anda buradaki mülteciler “cennet”te yaşıyor dedim kendi kendime.

Filistinlilerin varlığının, dinî ve dolayısıyla siyasi dengelere yönelik bir tehdit ve bir güvenlik meselesi olarak görüldüğü Lübnan’da mültecilerin hayat alanı oldukça dar. Vatandaşlıkları olmadığı gibi en temel insan haklarından dahi mahrumlar; mülk edinme ve miras bırakma hakları yok; pek çok alanda çalışmaları ve tek başlarına herhangi bir dernek kurmaları yasak; devlet hastanelerine ve okullarına gidebilme ve sosyal hizmetlere erişebilme imkânları sınırlı; özellikle Güney Lübnan’daki Filistinlilerin hareket serbestileri olabildiğince kısıtlı. Haklar konusunda Ürdün’deki Gazze kökenlilerin durumu Lübnan’dakilere benzese de, yine de nüfusunun çoğu Filistinli olan bir ülkede daha rahat yaşadıkları aşikâr. Batı Şeria kökenliler ise Ürdün’de zaten çok daha iyi durumdalar. Lübnan’daki mültecilerin Ürdün’dekilerden daha ileri olduğu alan ise siyaset. Nitekim Lübnan’da Filistinli siyasi gruplar oldukça aktif; mülteci kampları bu grupların ve liderlerinin afişleri, pankartları, posterleri, bayrakları ve sloganları ile donatılmış durumda.

Lübnan'daki Filistin mülteci kamplarına dair daha ayrıntılı bilgi için bkz. "Lübnan Gezi Notları" http://ortadogugunlugu.blogspot.com/2010/06/ortadogunun-aynasi-lubnan.html



Ürdün’den “yabancı” hikâyeleri

Ürdün’de geçirdiğimiz süre içerinde sadece İsrail işgalinin mağduru 1948 ve 1967 mültecileri ve yerinden edilmişler ile karşılaşmadık. Yaşadıkları ülkelerdeki sosyal ve siyasi gelişmelerin “günah keçileri” kabul edilerek “kurban” edilen farklı yüzlerle de tanıştık. Vatansızlık, yersiz yurtsuzluk, yaşadığı toprağa ait olmama/yabancılık, bir kimliğin travmalarla yoğrulması belki de kamplarda şahit olduğumuz fakirlikten, işsizlikten çok daha kötü, çok daha yıkıcı.

Bu hikâyelerin ilkini Suf Kampı’nda evini ziyaret ettiğimiz Bağdat’tan göçen bir Filistinli aileden dinledik. Beş çocuklu bu ailenin çocuklarından biri kalp hastası ve tedavi görmesi gerekiyor. Kaldıkları ev harap vaziyette, üç-beş eşyadan başka bir şey yok. Kamera kaydına almamız için buzdolabı açılıyor, neredeyse içi bomboş. Sığınmacı statüsünde oldukları için Ürdün’de hiçbir hakka sahip değiller, çalışmaları yasak. Bir zamanlar Irak’ta yaşayan Filistinliler belki de mültecilerin en şanslılarındandı; zira Saddam Hüseyin’in çok büyük destek verdiği Filistinliler, Iraklıların pek çoğundan daha iyi şartlarda yaşıyorlardı. Bunu hatırlattığımda Irak’ta iyi bir işi, evi-arabası olduğunu söylüyor baba; ama artık hiçbir şeyleri yok... Amerikan işgali, ülkedeki bütün dengeleri altüst etmiş durumda ve bunun ceremesini sadece Iraklılar değil Filistinliler de çekiyorlar. “Kaçmamızın asıl sebebi Amerikan işgali değildi, onlar bize pek bir şey yapmadılar. Asıl sebep Şiilerdi. Kalsaydık öldürülecektik.” diyor yeğeni Şiiler tarafından öldürülen ve yaşadıkları mahalle Şiilerin kontrolüne geçen baba. Suf Kampı’na gelmeden evvel 6 ay boyunca Suriye-Irak-Ürdün sınırındaki çölde kalmışlar 2.800 Filistinli ile birlikte. Ürdün’de kendileriyle benzer kaderi paylaşan Iraklı Filistinlilerin sayısı 377 imiş. Saddam döneminde yaklaşık 150.000 Filistinlinin yaşadığı Irak’ta ise geriye çok az Filistinli kalmış. Çoğu Brezilya, Kanada, Suriye, Sudan ve Avrupa ülkelerine sığınmışlar.

Öte yandan Irak’tan kaçan bütün Filistinlilerin hikâyesi benzer değil. Nitekim bayramın üçüncü günü Amman’da ziyaret ettiğimiz bir Filistinlinin tecrübesi bambaşkaydı. 2003’te Irak’ta Amerikan işgaline karşı duruşu ve Saddam Hüseyin rejimi taraftarı olması nedeniyle gözaltına alınmış; ardından kaçtığı Kuveyt’te yeniden hapse atılmış ve burada gördüğü işkenceler nedeniyle vücudunda kalıcı fiziksel hasarlar oluşmuş. Daha sonra Kuveyt’ten Ürdün’e sığınmış ve burada Batı Şeria’dan bir Filistinli hanım ile evlenmiş. Filistinli mülteciler her nerede yaşarlarsa yaşasınlar, bulundukları ülkenin güvenliği tehlikeye girdiğinde veya iç siyasi dengeler değiştiğinde bedel ödeyen ilk grup oluyorlar. Öte yandan öğreniyoruz ki ailesinde işkence mağduru sadece kendisi de değil; yıllar evvel kardeşi İsrail hapishanelerinde gördüğü işkence sırasında bedeni ortadan çatlayarak/yırtılarak hayatını kaybetmiş.

Bu noktada Kahire Üniversitesi’nden mezun olup diplomasıyla Batı Şeria’daki evine dönmek üzereyken patlak veren 1967 Savaşı yüzünden yersiz yurtsuzlaşan Filistinli şair Mourid Barghouti’nin Şairin Filistini (Klasik Yayınları) kitabından bir alıntı yapmadan geçemeyeceğim: “İnsanın vatanından olması, yerinden edilmesi ölüm gibidir… Kendisini içinde buluverdiği ülkelerin halklarını kaygılandıran detaylar ya da dahili politikalar umurunda değildir. Ne var ki değişikliklerin sonuçlarını hissedecek ilk kişi de odur. Onların sevindiği şeylerle sevinmeyebilir, fakat daima onlar korkunca o da korkar. ‘İçeri sızmış ajan’dır gösterilerde, o gün hiç evini terk etmemiş olsa bile. Odur mekanlarla ilişkisi çarpıtılmış olan. Odur hikayesini süregiden bir anlatımla anlatamayan ve her dakikada saatler yaşayan… Yabancı o kimsedir ki ona kibar insanlar: ‘Burada ikinci evindesin, en yakınlarının arasındasın’ der. Yabancı olduğu için küçümsenir ve yine yabancı olduğu için yakınlık gösterilir. İkincisine tahammül ilkinden daha zordur.” (s. 3-4)

Ürdün’de sadece Filistin topraklarından göçen mülteciler yok. Irak’tan, Suriye’den ve diğer Arap ülkelerinden siyasi sebeplerle kaçan yüz binlerce kişiye de ev sahipliği yapıyor bu ülke. (Tabii bu arada Ürdün’deki siyasi baskıdan diğer Arap ülkelerine ve Batı’ya kaçan kim bilir kaç Ürdünlü vardır, merak ediyorum.) Ürdün’deki bu gruplardan biri de, 1982’de Suriye yönetiminin Müslüman Kardeşleri bahane ederek bir ay boyunca ablukaya alıp saldırdığı, bombalar yağdırdığı ve on binlerce insanı katledip yaraladığı Hama’dan. Amman’da kurban kesimi sırasında bir Hamalı ile tanışıyoruz. Müslüman Kardeşler üyesi de sempatizanı da olmadığı halde, ancak kadın kıyafeti içinde Irak’a kaçarak canını kurtarabilmiş. Ailesinden öldürülenler ve hapse atılanlar varmış. Bu vahşetin canlı tanığı olarak yaşadıklarını dar vakitte anlatamıyor ayrıntılı ama vücudundaki kurşun izlerini gösteriyor bize. 1982’de terk etmek zorunda kaldığı anavatanına, ailesinin yanına bir daha hiç dönememenin acısı bir yana, burada da mağduriyetler peşlerini bırakmamış. Zira onun ve onunla benzer kaderi paylaşan Hama katliamından kaçanların bugün çocukları ve torunları vatansız statüsünde yaşıyorlar Ürdün’de ve muhtemelen sığındıkları dünyanın farklı coğrafyalarında. Kimlikleri, pasaportları, haklarında herhangi bir resmî belge yok. Ürdün’de “yabancı” statüsünde çalışabiliyor ve okullarda yüksek ücretler vererek eğitim alabiliyorlar.

“Mülteciler ve yabancılar ülkesi” Ürdün’de kime dokunsak acı hayat hikâyeleri duyacağız herhalde. Ama aradaki dil problemi, zaman darlığı ve en önemlisi insanların baskı ve korku nedeniyle siyasetten veya siyasetle bağlantılı herhangi bir şeyden bahsetme hususundaki isteksizliği, merakımı celbeden soruların cevapsız kalmasına veya yuvarlak cevaplarla geçiştirilmesine yol açıyor.



Ürdün İzlenimleri

İHH’ya kurban vekaleti verenlerin emanetlerini yerine getirdikten sonra kalan zamanda Ürdün’ü gezdik. İkinci günün akşamında, daha önce kamplara giderken harap ve atıl haldeki raylarının üzerinden defalarca geçtiğimiz Osmanlı yadigârı Hicaz Demiryolu’nun sağlam kalan kısımlarını ziyaret ettik. Trenlerin üzerinden geçebilmesi için iki tepe arasına inşa edilen çift kemerli taş köprüyü (ki bugün altından altı şeritli geniş bir cadde geçiyor), yol altından geçen tüneli, Amman İstasyonu’nu ve bahçesindeki tren katarlarını akşam karanlığında mümkün olabildiğince görüntülemeye çalıştık. Türkiye ile Suriye arasındaki seferlere kısmen de olsa başlanan Hicaz Demiryolu hattının Ürdün ayağının da bir an önce tamir edilerek hizmete açılması temennisiyle otelimize döndük.
 
Bayramın üçüncü gününü Amman’da yaşayan iki Filistinli aileye ev ziyareti ve turistik geziyle geçirdik. Ürdün ile Batı Şeria ve işgal devleti İsrail’i ayıran Ölü Deniz/Lut Gölü’ne gittik. Deniz seviyesinden 402 metre aşağıda olan dünyanın en tuzlu ikinci gölünde ne balık ne de herhangi bir canlı yaşıyor. Suyu aşırı tuzlu olduğu gibi yağlı da olan göl, bir yandan çok sayıda turist çekerken bir yandan da buradan üretilen kozmetik ürünler geniş bir alıcı kitlesi buluyor. Bir yanda gölün mavi ve yeşil tonlarında yansıması diğer yanda sahilde tuzun beyazı ve toz-toprağın sarımsı rengi bir arada hoş bir manzara oluşturuyor. Karşı kıyıda işgal altındaki toprakları görmek de ayrı bir heyecan bizim için.
Lut Gölü’ne gidişte ve dönüşte uçsuz bucaksız çöl alanda bedevileri ve çadırlarını gördük sıkça. Yol sormak için durduğumuzda bir bedevi çadırını bir paket lokum ve balonlar karşılığında görüntüleme fırsatı bulduk. İki bölmeli bu çadırın dışında çoluk çocukla birlikte develer, keçiler, tavuklar ve köpekler hoş pozlar verdiler.
Programda olduğu halde güneyde bulunan ve saatlerce yol kat etmemiz gereken Petra’ya ve Akabe’ye gidemedik maalesef. Bunun yerine uçsuz bucaksız çöl tepeleri aşarak, Lut Gölü’ne yakın olan Madaba bölgesindeki Hristiyanlarca kutsal kabul edilen Nebo Dağı’nı gezdik. Bölgeye asıl anlamını veren, “Vadedilmiş Topraklar”a giremeyen Hz. Musa’nın ömrünün son demlerinde bu dağlık bölgeden kutsal toprakları seyretmesi. Aşağıda çölün ortasında yeşillik bir yer görüyoruz; Hz. Musa’nın, kavminin su ihtiyacını karşılamak için asasıyla kayaya vurmasıyla su kaynamış Ayn Musa denen bu bölgeden. Bugün Hristiyanların adeta hac yapar gibi akın ettiği, hatta zaman zaman ayin yaptığı bu bölgede MS 4. ve 5. yüzyıllarda inşa edilen kiliselerin kalıntıları var. Bu kiliselerden kısmen ayakta kalanına restore edildiği için giremiyoruz ama müzede sergilenen sütunlar, kap kacak ve özellikle de mozaikler çok değerli sayılıyor. 20. yüzyıl içinde keşfedilip restorasyonuna başlanan bu bölgenin, geçtiğimiz yıl dünyanın yeni yedi harikasından biri olarak ilan edilen Petra ile birlikte Ürdün’ün önemli bir gelir kaynağı olduğu aşikâr.

         

Ürdün’ü gezerken dikkatimi çeken iki hususu belirtmeden geçemeyeceğim. İlki Kral Abdullah’ın fotoğrafları. Aslında Ortadoğu’nun genelinde olduğu gibi biz de Türk halkı olarak Cumhuriyet’in kurucusunun fotoğraflarını ve heykellerini her yerde görmeye alışkın olsak da Ürdün’deki durum biraz farklıydı. Caddelerde, dükkânlarda, otellerde, lokantalarda, okul duvarlarında aklınıza gelebilecek her yerde kâh eşi Rania ve/veya veliaht oğlu Hüseyin ile poz vererek iyi bir aile reisi imajı çizerken; kâh askerî üniformasıyla ordu komutanı, kâh Arap kıyafetleri içinde Haşimi kralı, kâh kravatı ve takım elbisesiyle bir devlet başkanı; kâh çocukları kucaklayan ve öpen veya Ürdün futbol takımının formasıyla tezahürat yapan pozlarıyla halkın içinden biri olduğu intibaını uyandırmaya çalışmış sanki. Ortadoğu’nun Batı’ya en yakın ülkelerinden olan Ürdün’de bu imaj çalışmasıyla rejimin otoriter ruhu mu hafifletilmeye çalışılıyor acaba? Yoksa bu, (fotoğrafların altında yer alan belirli bir kişi veya kurumun hediyesi olduğuna dair yazılardan hareketle) rejimin nimetlerinden istifade eden veya etmek isteyen Ürdünlülerin kısa yoldan amaçlarına ulaşmalarının bir yolu mu?
 

 


İkinci dikkatimi çeken husus, İstanbul’un rengarenk ve çeşit çeşit evlerinin ve karmaşasının aksine Ürdün’de şehirlerin uyumu oldu. Burada çok yüksek katlı binalar pek bulunmuyor, genelde birkaç katlılar. Binaların dış cepheleri hep aynı beyaz taştan inşa edildiği için Ürdün şehirlerinde gözleri rahatlatan bir uyum söz konusu. Öte yandan şehir merkezleri hariç diğer bölgelerde sıkça evlerin üstünde demir filizleri görüyoruz, tıpkı kamplarda olduğu gibi. Muhtemelen yeni bir kat atmayı bekliyor ev sahipleri ya parayı denkleştirdiklerinde ya da Ürdün yönetiminden bir kat daha atma izni alabildiklerinde.
Yabancı bir memlekete yapılan kısa süreli ziyaretlerin bir sakıncası olur. Turistik amaçla, hele de bir turla gidildiyse eğer bir ülkeye en gözde mekânlar gezdirilir, en nezih ortamlar seçilir organizatörlerce; ülkenin öteki yüzü es geçilir, hatta saklanır ekseriyetle. Bizim gibi insani yardım amacıyla gidildiğinde ise bu defa tam aksi yaşanır. Ürdün’e yaptığımız 3,5 günlük ziyarette ülkenin fakir bölgelerinde, hatta yabancıların özel izinle girebildiği yerlerde bulunduk. Bu nedenle ne bir turistin ne de bizim izlenimlerimiz tam bir Ürdün fotoğrafı sunabilir meraklılarına. Bizimki, Arap dünyasının en modern ve en özgür ülkelerinden biri olarak sunulan Ürdün’ün görünmeyen, görülmek istenmeyen yüzünün teşhiri sadece.
 
Ceraş bölgesinden bazı Roma kalıntıları ve İslam eserleri





Bu yazı için Ürdün'deki röportaj ve gözlemlerin haricinde aşağıdaki kaynaklardan da faydalanılmıştır: