19 Ekim 2017 Perşembe

B.WAHAB: EŞİTSİZLİK IRAK HARİTASINA İÇKİN



EŞİTSİZLİK IRAK HARİTASINA İÇKİN

Bilal Wahab (Washington Yakın Doğu Politikası Enstitüsü’nde Sofer araştırmacısı; Süleymaniye’deki Irak Amerikan Üniversitesi’nde öğretim üyesi; Fulbright bursuyla ABD’de yüksek lisans yapmış ilk Iraklı)
The Cipher Brief, 17.10.2017

Tercüme: Zahide Tuba Kor

Irak’ın üç parçaya bölünmesi fikri nereden geliyor?
Irak’ta federalizmin en güçlü destekçisi, senatör olduğu dönemde Joseph Biden’dı; ancak bu konuda fiilen bir şey yapabilir hale gelmesi başkan yardımcılığı koltuğuna oturmasıyla.
Biden’ın Leslie Gelb’le birlikte kaleme aldığı görüş yazısı, Irak’ın parçalanması değil ama federalizmine ilişkin muhtemelen en üst düzey tartışmaydı ve bu makaledeki politika tavsiyeleri eski Yugoslavya tecrübesine çok büyük ölçüde dayanıyordu. O dönem Senatör Biden bu projeyi desteklemesi için Senatoyu ikna bile etmişti. [Z.T.K. 1.5.2006 tarihli “Irak’ta Özerlik Üzerinden Birlik” başlıklı the New York Times yazısının linki http://www.nytimes.com/2006/05/01/opinion/01biden.html; 3.10.2007 tarihli “Bölünme Değil, Federalizm” başlıklı Washington Post yazısının linki ise http://www.washingtonpost.com/wp-dyn/content/article/2007/10/02/AR2007100201824.html]
Ancak 2017 yılında başkan yardımcısı olduğunda bu teklifi rafa kaldırıp statükoyu sürdürmeyi ve sınırların çiğnenemeyeceği ilkesine dayalı ana-akım Amerikan politikasını benimsedi.
Bu konuyla ilgili yazan diğer kişi, Hırvatistan büyükelçisi olarak yine bir Bosna bağlantısı bulunan Peter Galbraith’di. Kürtlere çok yakın bir isim. Irak Anayasası’nın yazım sürecinde 2004-2005’te Kürt liderliğine danışmanlık yapıyordu ve bugün de (IKBY lideri Mesud) Barzani’ye referandum konusunda danışmanlık yaptı.
Galbraith’e göre, Irak’ı bir ve bütün tutmak için bu ülkeye para ve kaynak yollamayı sürdürmek Amerikan çıkarlarına uygun değil. Onun temel argümanı, kurtarılabilecek olanı -yani Irak Kürdistan’ını- kurtaralım şeklinde. [IKBY] Zaten özerk bir yapı ve candan bir Amerikan müttefiki.

Irak’ı federalleştirme veya etnik-mezhebî çizgide bölme fikri sizce makul ve sürdürülebilir mi? Biden, fikrini değiştirip bu tür bir federalizmin uygulanamaz olduğu kanaatine varmış olabilir mi?
Biden’ın hesaplarını neyin değiştirdiğinden emin değilim; ancak istikrar sorunu zorlu bir mesele ve birçok boyutu var.
Bir boyutu, “bu sistem işler mi?” meselesine dayanıyor. IKBY bir ülke olarak işleme potansiyeline sahip; zira polis, istihbarat ve etkili bir ordu olan peşmerge de dahil [güvenlik] kurumlarını inşa etmiş durumda. Ayrıca gelir getiren bir petrol altyapısına sahip. Yani devlet olmanın bazı dayanakları var.
Güneydeki Şii bölgesi de -Bağdat merkezli olarak- bir devlet olmanın dayanaklarına sahip. Ama asıl soru şu: Irak etnik mi yoksa etnik-mezhebî temelde mi bölünecek? Biri Kürt, diğeri Arap iki ayrı bölge olursa bu sistem çalışabilir. Ama eğer ki bölünme etnik-mezhebî temelde olursa, yani Şii, Sünni ve Kürt bölgelerine ayırırsınız bunun işlemesi çok daha zor.
Zira petrol, esasen ülkenin kuzeyinde Kürt ve güneyinde Şii kontrolündeki iki bölgesinde yoğun olarak bulunuyor. Sünni çoğunluklu batı bölgesi ise daha ziyade bir çöl. Burada çok az tabii kaynak var; sadece petrol değil su da az. Dolayısıyla bir Sünni bölgesi kendi başına yaşayabilir mi?
İkinci ve üçüncü boyutlar olan toprak ve insan bir arada tartışılabilir. Bu üç geniş bölge arasında birbiriyle iç içe geçen birçok nüfus ve toprak parçası var ve bunları isabetli bir şekilde ayrıştırmak son derece zor olacaktır.
Bunlar birlik ve bütünlüğü savunanların argümanı. Ama karşı-argüman da Irak’ın zaten bölünmüş olduğu ve onu bir ve bütün tutmanın düzgünce ayırmaya çalışmak kadar zor olabileceği yönünde. Nitekim Saddam Hüseyin’in ülkeyi bir ve bütün tutmayı başarmasının tek yolu bütünüyle kuvvet kullanmasıydı.
Sykes-Picot Anlaşması’yla Irak haritası çizildiğinden bu yana Iraklılık kimliği giderek daha az müşahhaslaştı. Etnik, kültürel ve coğrafi kimlikler ile aşiret bağları giderek insanların daha fazla müracaat ettiği aidiyetlere dönüştü. 2005 Irak Anayasası federalizmi yüceltti ve bu türden bir özerkliğin mekanizmasını oluşturdu. Ancak Bağdat, farklı bölgelerin federal yetkiye kavuşmaya çalışmasını mütemadiyen engelledi. Bağdat’ı her kim kontrol ederse ısrarla federalizmin hayata geçmesini durdurmuştur.  
Sonunda federalizmi engellemeye dönük bu girişimler, yıllar içinde bütüncül bir Irak kimliğini fiilen zayıflatmış oldu. Irak Anayasası, etkili bir federalizm için gerekli -eyaletler arasında gelir paylaşımı gibi- son derece iyi ilkelere ve araçlara sahip. 2007’de hazırlanan Bağdat ile IKBY arasında petrol ve doğalgaz paylaşım kanun taslağı, üzerinden 10 yıl geçtiği halde hala onaylanmış değil. Geçmişte eğer ülkeyi bölmeyip -bütün Iraklıların lehinde oy kullandığı Anayasa’ya uygun olarak- barışçıl bir şekilde iktidarı devretme ve ülkeyi adem-i merkeziyetçi bir şekilde yönetme şansı var idiyse eğer, bu çaba gelinen aşamada başarısızlığa uğramış durumda. Bu da IŞİD’in Irak’ın merkezî yönetimden soğutulmuş Sünni bölgelerinin kontrolünü nasıl ele geçirebildiğini ve şimdi de IKBY’nin bağımsızlık referandumuyla kendi göbeğini kendi eliyle kesme kararını niçin aldığını büyük ölçüde açıklıyor.

Sizce Kürt referandumu bu dinamiği nasıl değiştirir? Müzakere şansı biraz olsun kaldı mı veya önümüzde barışçıl bir yol var mı?
Referandumda neler olduğu konusunda devasa yanlış anlamalar sözkonusu. Referandumla oynadıkları kumar o denli büyük ki Barzani halkasının dışındaki insanlar, -hiçbir kanıt olmaksızın- Barzani’nin illaki Amerikalılardan bir çeşit yeşil ışık almış olması gerektiğine, yoksa bu yola girmeyeceğine iyice inanmış haldeler. İnsanlara şunu belirtmeliyim ki Amerikalı siyasi liderlerin bağımsızlığı destekleyici bu tür açıklamalarına inanıp bel bağlamayın; zira ABD’de işler böyle yürümez.
Anayasa Mahkemesine güvensizlik yaygın olduğundan hâlihazırda Irak anayasal sisteminde adil bir hakemin yokluğunda, oyuncular arasındaki ilişkiyi -bu vakada IKBY-Bağdat ilişkisini- tanımlayan şey siyaset ve güç. IKBY her ne zaman eli güçlense bunu Bağdat aleyhine kullanmakta ve Bağdat da aynısını IKBY’ye karşı yapmakta. Dolayısıyla Kürtler kendi kendilerine “Biz (ihtilaflı şehir) Kerkük’e sahibiz ve ABD öncülüğündeki IŞİD karşıtı koalisyonda ortaklarımız var; o halde kaderimizi niçin artık kendi ellerimize almayalım ki” dediler ve bunu yaptılar.
Referandumun eşiğine gelmek ve herkesin buna inanmasını sağlamak suretiyle IKBY, ABD’yi ve dünyanın kalanını “Tamam, sizi duyduk. Bağdat’la probleminiz olduğunu biliyoruz; arabuluculuk yapmak istiyoruz, sadece referandumu erteleyin” deme noktasına getirerek önemli bir hedefi başardı. Bu, uluslararası toplumun Erbil’e bir mesajıydı. Bana göre bu, Kürtlerin temel başarısıydı.
Ancak referandumu yapmak ve Washington, Bağdat, Ankara, Tahran ve daha birçoklarını öfkelendirmek suretiyle kanaatimce bu fırsat kaçırıldı. Şimdi ise zaten mevcut olan dinamiğe, yani her tarafın kendi nihai müzakere pozisyonunu güçlendirmek için sahada fiilî gerçeklilikler yaratmaya çalıştığı sürece geri döndük.

Bölünmüş bir Irak, bölgedeki Amerikan politikasını sizce nasıl etkileyecektir?
Amerikan politikası hala daha statükoyu destekliyor ve özellikle Irak’ta IŞİD’le mücadeleye odaklanmış durumda. Bölgesel aktörler ise IŞİD’in ötesine çoktan geçtiler bile; IŞİD sonrası dönemde ne türden adımlar atacakları konusunda çoktandır kafa yoruyorlar. Ancak Washington hala daha bu aşamaya gelebilmiş değil.

Son görüşlerinizi de alalım…
Irak’ta Sünni sorunu önemli. Eğer ki IKBY Irak’tan koparsa en büyük kaybeden Sünniler olacaktır. Zira 2007-2008’in aksine Sünniler bugün bütüncül bir liderliğe sahip değiller. Dahası, lider olarak geriye her kim kaldıysa onlar da kendi topraklarında yaşamıyorlardı; zira çok kısa bir süre evveline kadar Irak’ın Sünni bölgeleri IŞİD kontrolü altındaydı. Dolayısıyla daha evvel bu bölgede her kim siyaset yapıyorsa ya Bağdat’a ya da Erbil’e mülteci olarak sığınmak zorunda kaldı. Bunun bir siyasetçinin itibarını/güvenirliğini nasıl etkileyeceğini varın siz düşünün. Sonuçta sözkonusu Sünni siyasetçiler, diğer [Kürt ve Şii] bölgeler içinde erimeye/bir tür işbirliğine müsait hale geldiler. Bu yüzden şu anda kendi bölgesi dışındaki siyasi aktörlerle saf tutan Sünni siyasiler hakkında “Maliki Sünni’si” veya “Barzani Sünni’si” gibi ifadeleri sıklıkla duyar hale geldik.
Diğer bir nokta da siyasa hakkında: Eğer ki IKBY Irak’tan koparsa Bağdat, Tahran’ın bir tür asimilasyonunda çok daha kolay bir hedefe dönüşecek. Irak’ın bütünlüğünü koruma politikasının temel sebeplerinden biri muhtemelen tam da bu. Zira kısmen Sünni ve Kürt olan bütüncül bir Irak’ın İran’dan çekip kurtarılması, kuzeyi koparak ayrılmış %90’ı Şii Arap güney Irak’tan daha mümkün olacaktır.
Dikkat çekmek istediğim son nokta da hesap verilebilirlik meselesi. Irak’ın bağımsız veya federal -ama aslında de facto bağımsız- devletçiklere bölünmesinde kilit meydan okuma, hesap verilebilirliğin yokluğu olacaktır. Mesela eğer ki IKBY bugün bağımsız olsa şimdiye kadarkinden çok daha fazla yolsuzluğa meyyal hale gelecektir.
Irak’ın bütüncül bir devlet olarak ayakta kalmakta nasıl başarısız olduğuna dair her ne isterseniz söyleyin, ama rakip bölgeler arasındaki bu yatay güç dengesi, her birinde daha yüksek bir hesap verilebilirliği fiilen sağlamakta. Mesela, Kürt parlamentosunun petrol ve doğalgazda hiçbir görünürlüğü yok. Eğer ki [IKBY] Tabii Kaynaklar Bakanlığı bazı verileri açıklamaya karar verirse parlamento da medya da öğrenebilecek; ama son yedi aydır olduğu gibi bunu yayınlamamayı tercih edebiliyorlar. Irak merkezî hükümeti bu veriyi istediğinde biraz da olsa şeffaflık sağlanıyor. Tabii bunun tam tersi de geçerli.
Kısaca, bölgeler arasındaki bu güç dengesi, fiiliyatta daha fazla bilginin kamuoyuna mâl olmasına ve tüm sistemin daha hesap verilebilir olarak kalmasına imkân veriyor.

D.IGNATIUS: TRUMP’IN DIŞ POLİTİKA PLANLARI BELKİ DE HİÇ YOK


TRUMP’IN DIŞ POLİTİKA PLANLARIYLA İLGİLİ GERÇEK PROBLEM, BELKİ DE HİÇ BÖYLE BİR ŞEYİN OLMAMASI

David Ignatius  (Washington Post gazetesi köşe yazarı, ödüllü gazeteci ve kitapları en çok satanlar listesinde yer alan casusluk romanı yazarı)
Washington Post, 10.10.2017

Tercüme: Zahide Tuba Kor

Eleştirmenler, Amerikan Başkanı Donald Trump’ın dış politikadaki iddialı laf kalabalıklığından şikâyetçi; ancak Cumhuriyetçi Parti içinden bazıları, daha az görünür bir meseleden dertliler: strateji geliştirme ve uygulamada yavaş davranan kof bir bürokrasinin varlığı.
Şüpheciler, Trump yönetiminin Afganistan, İran, Suriye, Irak ve Rusya gibi temel konularda sonuca ulaştırıcı net ve sistematik planlar açıklamadığından dem vuruyorlar. Bütüncül bir diplomatik strateji varmış gibi görünen Kuzey Kore gibi meselelerde ise Başkan, sıklıkla Twitter taarruzlarıyla veya şahsi nutuklarıyla bunun da altını oyuyor.
Dışişleri Bakanlığında birçok kilit makama henüz atama yapılmadığından, emektar yetkililere göre, izlenecek politikalara karar vermesi ve bunları uygulaması beklenen kurumlar arası süreç “sahipsiz”. Avrupalı diplomatlar, İran’ın problemli davranışları gibi ortak endişe alanlarında politikaların çerçevesini belirleyecek Trump yönetiminden yetkililer bulmakta zorlanmaktan artık bezdiklerini söylüyorlar.
Trump, birçok makamın boş kalmasından tuhaf bir şekilde memnun görünüyor; bu boşlukların etkin adım atmayı engellediğini idrak edemediği ise açık. Salı günü Forbes dergisine verdiği bir mülakatta “Normalde olması gereken atamaların çoğunu genel olarak yapmayacağım; çünkü buna gerek yok” diyerek bu davranışıyla övündü.
En dobra eleştiriler, Arizona Senatörü ve Silahlı Kuvvetler Komitesi Başkanı John McCain ile Tennessee Senatörü ve Dış Politika Komitesi Başkanı Bob Corker’dan geldi. Geçen hafta McCain, yönetimin Afganistan stratejisini nasıl uygulayacağını kamuoyuna açıklamamasının “kesinlikle kabul edilemez” olduğunu söyledi. Corker, Trump “Üçüncü Dünya Savaşı yolunda” uyarısıyla pazar günü manşetleri belirledi; ancak onun daha derin eleştirileri, Beyaz Saray’ın politika üretici bir bağlantı noktası olmak yerine “bir reality şov”a benzemesineydi.
Başkan George W. Bush’un milli güvenlik müsteşarı olan Stephen Hadley “Onlar masayı kurdular, ama hala daha tam oturmuş stratejiler ve politikalar izlemiş değiller” dedi. Ona göre “Bu, farklı bir çeşit yönetim; normal şartlarda 6 ila 8 ay süren geçiş süreci, bu yönetimde muhtemelen 12 ila 14 ay sürecek. Siyasilerin ataması gereken kilit makamların doldurulması ve kurumlar arası sürecin olması gerektiği gibi işler hale gelmesi, işte bu denli uzun bir süre alacak.”
Yönetim Afganistan politikasını detaylı bir şekilde gözden geçirdi ve Trump; Pakistan’a baskı yapma, Afgan hükümetini geliştirme, askeri kuvvetleri biraz artırma ve siyasi çözüm arama gibi bilindik tavsiyelerde bulunan sonuçları 21 Ağustos’ta kamuoyuna ilan etti. Peki ama bu hedefler nasıl hayata geçirilip de başarıya ulaştırılacak? McCain 3 Ekim’de şöyle dert yanıyordu: “Başkan’ın bu ilanı yapmasının üzerinden altı hafta geçmesine rağmen Silahlı Kuvvetler Komitesi ve Kongre, sözkonusu stratejinin önemli ayrıntılarını hala daha bilmiyor.”
Benzer şekilde netliğe kavuşturamama hali İran stratejisini de sarsıyor. Yönetim, yemin edip göreve başladığından bu yana Ortadoğu’da İran’a karşı koymaktan bahsediyor. Ancak politikanın esnekliği, hâlihazırda bir problem teşkil etmeyen şu konuyla önemli ölçüde tüketildi: İran’ın uymasına rağmen Trump’ın iptal etmek istediği nükleer anlaşma.
Senato’nun Cumhuriyetçi üst düzey bir çalışanı diyor ki “İran konusunda mevcut yönetimin ironisi şu ki önceki yönetimin yaptığının bu defa tersinden aynısını uyguluyor. Yani bölgede yayılan İran nüfuzuyla mücadeleye odaklanmak yerine yine İran nükleer anlaşmasını merkeze koyuyorlar, bu defa olumlu değil olumsuz şekilde...”
Geçen hafta Beyaz Saray’da gazetecilere verilen Hizbullah’a karşı sertleşmeye yönelik yeni çabaları tanıtma brifinginde çok az ayrıntı sunuldu. Bu, Wikipedia’dan elde edilebilecek iki sayfalık özet bilgi, Hizbullah’ın bilinen operasyonlarını listeleyen bir harita ve ABD’deki iki Hizbullah ajanının yurtdışına çıktığı ama ülkemize “acil bir tehdit arz etmedikleri”ne ilişkin son dönemdeki bir suçlamayı içeriyordu. Hizbullah’a karşı çabalar, iki örgüt ajanı hakkında bilgi verme karşılığında 5 ve 7 milyon dolar ödül konması suretiyle salı günü kısmen genişletildi.
Politikanın felç olmasının en net tezahürü, “sorumsuz” Obama yönetiminin çokça eleştirilere maruz kaldığı, kanlı bir iç savaşın verildiği Suriye vakası. Başkanlık makamına oturmasının üzerinden yaklaşık dokuz ay geçmesine rağmen Trump, hala daha Suriye veya Irak konusunda bir plan belirlemiş değil; özellikle de hayati bir soru olan, orada küçük bir Amerikan birliği bırakıp bırakmama hususunda. Cumhuriyetçi Senato yetkilisi “Suriye ve Irak’ta strateji askıda” diyor.
Yönetimden üst düzey bir yetkili ise Afganistan stratejisinin gizli versiyonunun eleştirmenlerin arayıp bulamadığı her ayrıntıyı içerdiğini ve daha geniş bir İran stratejisinin de yakında ilan edilebileceği iddiasıyla bu tür eleştirileri boşa çıkarıyor. Ancak aynı yetkili Suriye’de uzlaşmanın “sağlanamadığı”nı kabul ediyor.

Trump’ın hakaretleri ve tahkirleri, kim bilir belki de dikkatlerimizi daha temel bir dış politika probleminden uzaklaştırıyordur: Bazı temel konularda gerçek politika planlarına sıra geldiğinde her şeyin tamtakır kuru bakır olması.

11 Ekim 2017 Çarşamba

J.JEFFREY: VİZELERİN ASKIYA ALINMASININ CİDDİ SONUÇLARI VAR


ANKARA İLE WASHINGTON ARASINDA VİZELERİN ASKIYA ALINMASININ CİDDİ SONUÇLARI VAR

James Jeffrey (ABD’nin eski Irak ve Türkiye büyükelçisi)
The Cipher Brief, 10.10.2017

Tercüme: Zahide Tuba Kor

Sizce vize sınırlamalarını yürürlüğe koymak ne derece önemli bir gelişme?
Çok ama çok önemli; zira vize işlemlerini askıya almanın, sadece hükümetler değil, iki ülke arasında her türden rutin iş üzerinde muazzam bir etkisi olacaktır. Nitekim askerî programlarınızı, silah satışlarınızı, ticari faaliyetlerinizi, eğitimi, kültürü vs. ihtiva etmekte. Bunun her şey üzerinde muazzam bir yıkıcı etkisi olacaktır. Kanaatimce Amerikan yönetimi, eğer ki Türk otoritelerin, bu Türk konsolosluk çalışanını tutuklamasında cezalandırıcı bir yön olduğunu düşünmeseydi böyle bir adımı atmazdı.
İşin Amerikan kısmını bir kenara bırakırsak, problem, özellikle darbe teşebbüsü sonrası Fethullah Gülen’le bağlantılı ağları soruşturma sürecinde, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın yönetimi altında Türkiye’nin benimsediği yaklaşımın genişçe bir ağı avlamaya dönük olması. Böyle davranışlara Erdoğan öncesinde, 1980’ler ve 1990’lar Türkiye’sinden aşinayım. Yani suçsuz olduğunuz ispatlanana kadar temelde suçlusunuzdur – veya en azından hapse atılabilirsiniz. Bu, suçsuzluk karinesinin tam tersi. Birileri çıkıp da suçsuzluğunuzu ispatlayana kadar gözaltına alınıp sınırsız süre hapiste tutulabilirsiniz.
Bugün Gülen örgütüne yapılan, Michael Flynn ve Stanley McChrystal’ın Irak’ta el-Kaide’ye yaptıklarının tıpatıp aynısı. Gizli kapaklı bir örgütünüz varsa –ki Gülenciler bir gizli örgüttür– kimin kimle konuştuğunu ve kimin kimi tanıdığını çözmeniz lazım. Aslen birçoğu masum olup bunun içine çekilmiş devasa sayıda insanla karşı kaşıya kalacaksınız.
Dolayısıyla konsolosluk çalışanı, tamamen masum da olabilir, veya görevi polislerle görüşmek olduğundan ve polis teşkilatına da Gülenciler iyice sızdığından bu kişi masum olsa bile tahkikat açıp soruşturmak da gerekebilir. Ancak sorun şu ki Türkiye’de ifadeniz alınıp ve sorgulanıp evinize yollanmaz, doğruca hapse atılırsınız.
Kim bilir, bu kişi belki gerçekten de suçludur. Son olarak, bu kişinin hedef alınma nedeni, Türklerin iki davada Amerikalılara bir mesaj yollamak istemesi de olabilir: Fethullah Gülen’in iadesi davası ve Rıza Zarrab davası. Zarrab, yarı kamu bankası niteliğindeki Halkbank aracılığıyla Amerikan yaptırımlarının altını oyma sürecine karışmış İran asıllı bir Türk olup her nedense aptalca bir şekilde ABD’ye çıkageldi ve tutuklandı. Erdoğan özellikle bu konuda ısrarcı; zira Halkbank’la ve anlaşılan bu adamla çokça ilişkileri var. Aslında Erdoğan, takas edilebileceğini açık açık söyledi, mesela Türkiye’de hâlihazırda gözaltındaki Amerikalı rahip karşılığında Gülen’in ve belki de Zarrab’ın takası…
Problem şu ki ABD, –istese dahi– ne Zarrab ne de Gülen davasına müdahale edebilir durumda; zira bunlar yargı denetimi/kontrolü ve hukuki işlem gerektiren davalar. Yürütme erki yargıyı kontrol edemez.
Bununla birlikte ABD’nin Gülen’le ilgili yapabileceği çok daha fazla şey var. Dürüst olmak gerekirse, mesela çok daha hızlı ve ciddi bir soruşturma yapabilirdi. Onlar [Z.T.K. ABD’yi kastediyor], darbenin elebaşlarıyla Gülen arasındaki temaslara dair zaten bazı oldukça iyi kanıtlara ulaştılar ve yakın dönemde bunları Türklere de verdiler. Ben kendi bürokrasimizi biliyorum. Eğer ki biri çıkıp da “Bu davaya 100 savcı verin” ve “Amerikan Gelir İdaresi (IRS) ve diğer kurumların çoktan araştırmış olduğu Gülencilerin ABD’deki faaliyetlerine bir son vermek için haydi konunun üzerine gidelim” dese çok daha fazla şey başarılabilirdi. Sözkonusu meselenin çözüm yolu da bu.
Ancak bu aşamada ortalığın yatışması için Trump ile Erdoğan’ın görüşmesi gerekecek.

Sizce Trump Yönetiminin burada murat ettiği hedefler neler? Konsolosluk çalışanlarının tutuklanmasını kırmızı çizgi mi sayıyor?
Çok ileri gitmeyeceğim. En büyük endişem, Trump’ın bunu umursamayacak olması.
Tüm vizeleri derhal geri çekme kararı Dışişleri Bakanlığınca alındı. Bakanlık, alışılageldiği üzere bu tür meselelerde bir büyükelçinin, özellikle de önemli bir büyükelçinin ağzına bakacaktır. Ancak zannımca Trump bu konuyu pek de umursamayabilir.
Burada endişelenme nedeni, Türkler eğer ki konsolosluk çalışanlarımızı canı istediğinde tutuklamaya başlarsa Türkiye’de elçilik olarak işleyebilme kabiliyetimiz ciddi şekilde darbe alacaktır. Ancak Trump, sadece “Niçin umursamalıyım ki? Onlar da bataklığın bir parçası değil mi?” demekle yetinebilir [Z.T.K. Trump’ın seçim vaatlerinden biri “bataklığı kurutmak”tı; Jeffrey buna atıfta bulunuyor olabilir]. İşte bu adamla yaşadığımız problem tam da bu: Dünyadaki her liderin verili olarak kabul ettiklerine kıymet vermiyor.
Trump [konsolosluk görevlisiyle ilgili] “Eee, o bir Türk; bundan bana ne ki?” diyebilir. Korktuğum şey işte bu. Elçilik çalışanlarımızı tutuklayamazsınız demek çok da zor olmasa gerek. Onları sorgulayabilirsiniz, ama tutuklamak zorunda değilsiniz, nihayetinde kaçacak değiller. (…)

Konu Türkiye olduğunda Trump’ın istediği nedir? Neyi umursar?
Türkiye’yi terörle mücadelede muhtemel bir müttefik olarak görüyor ve şu an İran’ı çevrelemeye daha fazla odaklanıyor ki bunu Türkiyesiz yapamazsınız.

Krizin kökenlerine baktığınızda acaba bu, zaten var olan gerginliklerin bir kabarması mı?
ABD’yle Türkiye’yi birbiriyle bağdaşmaz iki ülke olarak görmüyorum. Mesela 1959’un ABD ile Küba’sı gibi değiller. Statüko ülkeleri olarak Türkiye’yle ABD’nin çıkarları temelde örtüşüyor. Ancak Erdoğan’ın –ister biz olalım isterse Almanya– iç siyasi mülahazalarla Batı’yı kışkırtmak gibi bir gerçekçi siyasi çıkarı var ve ayrıca aramızdaki –Suriyeli Kürtleri ne yapacaksınız, Suriye ve İran konusunda ne yapacaksınız gibi– bazı temel stratejik meseleler dışında, bir de neredeyse kısasa kısas niteliğine bürünen bütün bu adli nitelikli siyasi ihtilaflar var. Fethullah Gülen, bu kahrolası adam, ülkemizde olmamalıydı ve aynı şekilde Türkler Zarrab’ın ABD’ye gelmesine izin vermemeliydi. Şu an bunlar çözülmesi gereken son derece zor meseleler; zira hükümet, federal savcıların yaptıklarına gerçekten müdahale edemez; bu, hemen her zaman tutulan bir kural.

Şu an her şey gerçekten berbat bir hal almakta ve [Türklerin] Amerikan vatandaşı bir konsolosluk çalışanını tutuklama ihtimalleri de her zaman için var. Zira konsolosluk çalışanlarının dokunulmazlığı, sadece Amerikan hükümeti için yaptıkları resmî işleri kapsıyor. Mesela birini arabayla çarpıp ezdiğinizde bu dokunulmazlık kapsamına girmez. Uygulamada, konsolosluk dokunulmazlığı neredeyse her zaman diplomatik dokunulmazlık gibi muamele görür; zira hangisi nerede başlar nerede biter net bir sınır çizmek son derece güçtür. Ama yine de böyle bir ihtimal sözkonusu.

S.ÇAĞAPTAY: TÜRKİYE İLE ABD YAKIN TARİHİN EN ÖNEMLİ KRİZİNDE


TÜRKİYE İLE ABD YAKIN TARİHİN EN ÖNEMLİ KRİZİNE GİRMİŞ DURUMDA

Soner Çağaptay (Washington Yakın Doğu Politikası Enstitüsü Türkiye Programı Direktörü)
The Cipher Brief, 10.10.2017

Tercüme: Zahide Tuba Kor

NOT: Vakit darlığı nedeniyle aşağıdaki tercümede bazı cümleleri kelime kelime çevirmek yerine asıl önem arz eden genel manasını verip geçtiğimi belirtmek isterim.

ABD ile Türkiye’nin karşılıklı vize sınırlamalarını yürürlüğe koymaları ne denli önemli bir gelişme?
Bence bu son derece önemli bir kriz noktası; muhtemelen Türk-Amerikan ilişkilerinde yakın tarihin en önemli krizi. En son ikili ilişkilerin bu denli bir kriz noktasına ulaşması, tahminim [1974] Kıbrıs harekâtının akabinde Türkiye’ye karşı silah ambargosunun ve yaptırımların uygulandığı, aşırı Sol ve işçi hareketlerinin ivme kazanmasıyla Amerikan karşıtlığının iyice yükseldiği 1970’lerin ikinci yarısı olmalı.
(…) Dolayısıyla ilişkiler 1970’lerden beri ilk defa bu denli ciddi bir krizden geçiyor.

Sizce başlangıçta Amerikan kısıtlamalarına sevk eden şey neydi?
Zannımca Amerikan tepkisi zaman içinde giderek gelişti. Washington, darbe kalkışmasının akabinde çifte vatandaşlığı olanlar da dahil Amerikan vatandaşlarının tutuklanmasından rahatsızlık duyup itiraz etti. Türkiye ABD’nin Amerikan vatandaşlarına hukuki erişimini kabul etmedi. Bardağı taşıran son damla, konsolosluk çalışanlarının tutuklanması oldu. (…)

Türkiye’nin bu yetkilileri rahatsız etmesinin veya tutuklamasının ardındaki temel saikler neler? Gülen meselesinin ötesine uzanıyor mu?
Mesele sadece Türkiye’deki Amerikan vatandaşlarının tutuklanması değil, burada daha büyük bir konu var: Washington yönetiminde Erdoğan’a bakışın değişmesi ve biriken duygu ve hassasiyetler. Geçen yılki darbe, güç konsolidasyonu bağlamında, tedricilikten yana olan Erdoğan’ı ortadan kaldırıp yerine mutlakıyetçi Erdoğan’ı getirdi. Erdoğan, demokratik denge-denetleme sistemini yavaş yavaş aşındıran, muhalefeti tedricen saf dışı bırakan veya kendi yönetimi altında ona boyun eğdiren son derece başarılı Makyavelist siyasetiyle biliniyordu. Ancak darbenin ardından son derece mutlakıyetçi bir Erdoğan ortaya çıkıverdi. Son 1,5 yılda, darbe öncesindeki 14-15 yılda elde ettiğinden çok daha fazla güce ulaştı. Tabii ki kısmen bu, darbeyle birlikte derin bir travma geçirmesinden kaynaklanıyor. Ama kısmen de Erdoğan tarafından yavaş yavaş ufalanan Türkiye’nin demokrasisinin şimdilerde yine onun tarafından tamamen altının oyulmasıyla alakalı.
Tedricilikten yana Erdoğan’dan mutlakıyetçi Erdoğan’a kayışla birlikte Washington’da Türkiye’deki demokrasiye dair görüşler de değişti. Amerikan vatandaşlarının tutuklanıp avukatlarına erişimlerinin engellenmesi (…) de buna tuz biber ekti.

Sizce Türk hükümetinin bu adımlarının arkasında seçim hesapları olabilir mi?
Şu an için değil. (…) Bazıları, daha büyük resimde, konsolosluk çalışanlarının ve Amerikan vatandaşlarının tutuklamalarını aslında Erdoğan’ın (…) işadamı Rıza Zarrab’la değiş tokuş yapma isteğine bağlıyorlar. (…)
Ancak bu geri tepebilir. Zira geçmiş 15 yılda ABD, demokratik ihlalleri hep “Türkiye Erdoğan’dan daha büyüktür” diyerek (…) görmezden gelirken bu defa Washington farklı bir tepki gösterme kararı aldı.
Washington, bir krizi tetikleyeceğinin bilinciyle, neredeyse kasıtlı olarak böyle bir adım attı. Ve Erdoğan söz konusu olduğunda ABD için bir şeyler artık değişti. (…)
Asıl soru şu: 15 yıldır Erdoğan’ın ihlallerini görmezden gelen ve Türkiye’yle bir krizi her ne pahasına olursa olsun önleyen Washington, bu defa bir krizi başlatacağını bile bile niçin böyle bir adım attı? Bence bu, Erdoğan’ın ABD’yle ilişkilerinde çizgiyi aşmak üzere olduğu algısıyla alakalı; zira ABD, Amerikan misyonlarında çalışan görevlileri tutuklamaktan kaçınmasını daha evvel ondan istemişti.

Özellikle S-400 füze sistemlerini satın alma anlaşmasıyla birlikte Türkiye’nin NATO’dan uzaklaştığı, muhtemelen Rusya’ya doğru kaydığında dair çokça görüş var. Acaba bu konu burada önemli bir rol oynuyor olabilir mi, yoksa bu aşırı bir yorum mu?
Aslen bu, Erdoğan’a dair değişen görüşle bağlantılı. Bunun iki yönü var. İlki yukarıda anlattıklarım (…). İkincisi, darbeden evvel Erdoğan dış politikada [Doğu ile Batı arasında] dengeleme oyununu ustaca oynadı. (…) Ancak darbe sonrası, denge oyununu maharetle oynayan Erdoğan artık ortada yok. Belki bu, kısmen Erdoğan’ın darbenin arkasında Gülen’in olduğuna inanması ve onun da ABD’de bulunmasıyla alakalıdır. Belki ABD’nin darbeyi kınamakta gecikmesi ve Amerikalı yetkililerin, dönemin Başkan Yardımcısı Joe Biden’ın, Ankara’ya gelip geçmiş olsun dileklerini iletmesinin haftalar almasıyla bağlantılıdır. Darbe sırasında ve sonrasında ABD’nin Türkiye’ye tam destek verdiğine herkes ikna olmuş değil. Bu da Erdoğan’a, Batılı müttefikleriyle ve nahoş ortaklarla [Rusya, İran gibi ülkeleri kastediyor] ilişkileri maharetle dengeleme oyununu bırakıp bu nahoş ortaklarla artık daha fazla iş tutacak şekilde dış politikayı yeniden ayarlamasına imkan verdi.
Size iki örnek vereceğim: Birincisi, İran İslam Cumhuriyeti’nin genelkurmay başkanı geçtiğimiz günlerde ilk kez Türkiye’yi ziyaret etti. İkincisi, Venezüella Devlet Başkanı Nicolas Maduro’nun ziyareti ki bildiğim kadarıyla yakın geçmişte bu ülkeden Ankara’ya hiç ziyaret gerçekleşmemişti. Problematik ve pragmatik bir karışım olan Türkiye’nin dış politikasının şimdilerde pragmatikten çıkıp problemli bir hale geldiğine dair tabii ki Washington’da endişeler var. (…)

Önümüzdeki gidişat nedir? Bu kriz nereye kadar tırmanabilir? Tam kapsamlı bir krize dönüştüğü takdirde Amerikan çıkarlarını nasıl etkileyebilir? Ve ABD bunu nasıl yatıştırabilir?
Erdoğan’ın atması gereken asgari adım, Amerikan misyonlarında çalışanları serbest bırakmasıdır. Bunlar Türk vatandaşı olup diplomatik dokunulmazlıkları bulunmasa da normal şartlarda ülkeler arasında yabancı misyonlarda çalışanlara bir tür koruma sağlayan centilmenlik anlaşması vardır. Zannımca ABD bunun için diretecektir. Washington, eğer bu tür elçilik görevlileri korunmazsa, yakında Amerikan misyonlarında çalışacak Türk vatandaşları bulamaz hale geleceğinin farkındadır zannediyorum. Soru şu: Acaba Türkiye, bu tutukluları serbest bırakmayı kabul edecek ve Amerikan misyonlarında çalışan başka Türk vatandaşlarını tutuklamamaya söz verecek mi? Erdoğan böyle bir anlaşmayı kabul edebilir; ancak kaybediyor görüntüsü vermemek için karşılığında ona da bir şeyler sunulmalı. Unutmayın, son 15 yıldır onun alamet-i farikası, her daim kazanan, her daim galip kişi olması; dolayısıyla bu krizden kesinlikle galip gibi sıyrılmalı. İşte bu sağlanabilirse bir anlaşmaya varılır.
Bence Türkiye’nin konsolosluk çalışanlarını serbest bırakmayı kabul edeceği ve fakat mağlup görünmeyecek şekilde bunu çerçevelendirileceği bir anlaşmaya varmamız mümkün. Erdoğan tabii ki bu krizden yaralı çıkacak; zira 15 yıldır Erdoğan’ı idare edip hep çatışmayı önleyen ve ihlallerini görmezden gelen Washington ilk kez bunu yapmadı. Bu, Erdoğan için önemli bir siyasi vuruş. Dolayısıyla bu meselede bir çözümümüz olsa bile onun ABD’ye bakışı bir daha asla eskisi gibi olmayacak.

6 Ekim 2017 Cuma

DER SPIEGEL: AFD, ALMANYA’NIN ANA-AKIM PARTİLERİNİ NASIL EZİP GEÇTİ?


AFD, ALMANYA’NIN ANA-AKIM PARTİLERİNİ NASIL EZİP GEÇTİ?

Der Spiegel, 25.9.2017
(Yazıyı kaleme alan ekip: Melanie Amann, Lukas Eberle, Christiane Hoffmann, Horand Knaup, Anna-Sophia Lang, Veit Medick, Ann-Katrin Müller, Ralf Neukirch, René Pfister, Gerald Traufetter and Steffen Winter)

Tercüme: Zahide Tuba Kor

(...) Buna rağmen genç kadınlar ve erkekler Angela Merkel sanki ezici bir zafer kazanmış gibi seçim sonuçlarını kutladılar.
Kameraların bulunmadığı veya rol yapmak gerekmediği altıncı katta farklı bir atmosfer belirgindi. Saat 5’e gelindiğinde Merkel ve partisinin mensupları seçim sonuçlarının bir felaket olacağını artık biliyorlardı. Oysa sandık çıkış anketlerine göre CDU oylarının %34-37 bandında olacağı tahmin ediliyordu. (...) Ama hiç kimse %33 gibi bir berbat sonuç beklemiyordu.
(...)

İnkâr eden bir şansölye
(...)
(...) Merkel, partisinin aldığı sonuçtan “sükût-u hayale uğramadığı”nı söyledi. (...) Acaba?
(...) derin üzüntü duyanlar olsa da Merkel, parti içindeki panik havasını her ne pahasına olursa olsun önlemek istedi. (...) Merkel, partisinin kendi öncülüğünde hep birlikte sonuçları kutladığını göstermek için epeyce çaba sarf etti.
Ortada kutlanacak hiçbir şey olmasa da. Çünkü sonuçlar şansölye için bir şoktu ve Almanya için büyük bir dönüm noktasına işaret ediyordu. İkinci Dünya Savaşı sonrasının Almanya tarihinde hiçbir zaman ana-akım siyasi partiler seçmenler tarafından bu denli fena cezalandırılmamıştı. Her iki taraf da nüfusun önemli bir kesimiyle irtibatını yitirmiş görünüyor. Protesto partileri Almanya’da defalarca mantar gibi bitmiş; ancak 13 eyalet meclisinde birden sandalye kazanmayı başaran hiç olmamıştı. En büyük yenilik, Sağcı radikal bir partinin federal meclisin üçüncü büyük partisi olması.

Tarih tekerrür mü ediyor?
Geçtiğimiz kasım ayında dördüncü dönem şansölyelik için yarışa girmeye karar veren Merkel açısından AfD’nin yükselişi bir fiyasko/çöküşten başka bir şey değil. Bu kararıyla Merkel, ülkeyi 16 sene yönetmiş Helmut Kohl’un ayak izinden gitmeye karar verdi. Şimdi bariz olan soru, Merkel’in Kohl’un 1994’te yaptığı bir dönem daha aday olup ülkeyi yönetmeye kalkışma hatasının aynısını tekrarlayıp tekrarlamadığı. O dönem uyanık her CDU mensubu Kohl’un zamanın gerisine düştüğünün farkındaydı. Ancak hiç kimse yaşlı siyasetçiye karşı isyana cesaret edemedi.
Acaba tarih tekerrür mü ediyor? Merkel’in yürüttüğü seçim kampanyası, hem kişilik hem de yönetme tarzı itibarıyla mevcut bütün problemleri ortaya döktü. Uzun süredir Merkel, adeta tarafsız bir şansölye gibi her şeyin üzerinde duruyordu – bu da birçok Alman’ın niçin ona karşı güçlü duygular beslemediğini açıklıyor. Ancak mülteci krizinden itibaren bu durum kökten değişti.
(...) Merkel’in mülteci siyaseti, çok az politik kararın yapabileceği şekilde halkı kutuplaştırdı. Şimdi bu öfke, AfD çatısı altında Alman meclisi Bundestag’a giriyor. Bu çerçeveden bakıldığında AfD’yi var eden aslında Merkel’in kendisi.


Merkel’in 12 senedir başta kalmasının bir nedeni, partisi CDU’nun giderek Sola kayması ve bu sayede yeni seçmenleri cezbedebilmesiydi. Ancak siyaset boşluk kaldırmaz ve yeni bir partinin kendisini CDU’nun sağında konumlandırarak kurulması sadece bir zaman meselesiydi. Şu an olup biten tam da bu.  
Merkel’in çatışma dilinden uzak ve asimetrik seferberliğe ket vuran seçim kampanyası, bir kez daha merkez Sol SPD’nin oy kazanmasını engelledi. Aksine SPD, son iki seçime kıyasla, dimyata pirince giderken elindeki bulgurdan oldu. %20,5’lik oy oranıyla İkinci Dünya Savaşı sonrası Almanya’sının en kötü seçim sonuçlarını elde etti. Ancak AfD seçmenleri tatlı sözlerle uyutulmaya izin vermedi; Merkel’in rahat seçim kampanyasını, büyük ölçüde temelsiz ve iktidar dizginlerini güvenle elinde tutan şansölyenin kibrinin bir kanıtı addettiler.

Merkel dönemi için sonun başlangıcı
Şimdilerde muhafazakârların gelecek stratejisi üzerinden CDU ve CSU safları arasında şiddetli bir tartışmanın eli kulağında. Seçimler gerçekten de Merkel dönemi için sonun başlangıcına işaret ediyor. CDU içinde politika değişimi için bastıran güçler zaten var. (...)
En azından şu an için hiç kimse Merkel’in otoritesini açıkça sorgulamıyor. (...) Ancak Merkel olmasaydı AfD gibi bir partinin yükselmesi düşünülemezdi bile. (...)
Yunanistan krizi yatıştığında AfD neredeyse yok olmuştu. Ancak ardından 2015 sonbaharında gelen Merkel’in mültecilere sınırları açma kararı, (...) AfD eş-başkan adaylarından Alexander Gauland’ın alaycı ifadesiyle, parti için “cennetten bir armağan” oldu.
Almanya şimdiye kadarki muhtemelen en zor hükümet kurma çabasıyla karşı karşıya kalacak. Bir tarafta, ana vatanı Bavyera eyaletinde dramatik şekilde %40’ın altına düşen [CDU’nun ortağı] CSU var. 2018 sonbaharında yapılacak Bavyera eyalet seçimlerinde rakibi AfD’yi püskürtmek için keskin bir şekilde Sağa sapması muhtemel görünüyor. (...) Yeşiller Partisi ise, eğer ki CSU’ya fazla yetki verilirse, Hristiyan Demokratlarla aynı hükümet içinde olmak istemeyecektir. CSU lideri Horst Seehofer’in her yıl Almanya’ya kabul edilecek mültecilerin sayısına ilişkin bir üst çıta belirlenmesi çağrısı Yeşiller için lanet edilesi bir durum ve seçimlerdeki sürpriz başarıları Yeşilleri ayak sürümeye cesaretlendirecektir. Brüksel’deki AB Komisyonu’nun Alman üyesi CDU’lu Günther Oettinger’e göre “En zorlu ortak, Yeşiller değil CSU olacaktır.”

Merkel aynı zamanda “alternatifsiz”
İşleri daha da beter kılan, Merkel’in, koalisyon müzakereleri durduğu takdirde tehdit olarak kullanabileceği bir alternatifinin bulunmaması. (...) SPD lideri Martin Schulz, muhalefete düşmekten üzgün; ancak eğer ki büyük koalisyon seçeneğini kabul ederse daha “başbakan yardımcılığı” görevini dahi üstelenemeden parti liderliğinden devrilebilir. SPD içinde birçokları Schulz’un zaten parti liderliğinden gidici olduğu düşüncesinde.
Schulz’un problemi, kampanya sırasında seçmenlerin onu hiçbir zaman Merkel’e karşı ciddi bir meydan okuyucu olarak görmemesi. (...)
(...)
AfD’nin iki lider adayından biri olan Alexander Gauland, meclise girdiğinde partisinin tutturması beklenen tonu hızlı açık etti: “Biz, Sayın Merkel’in ensesindeyiz; ülkemizi ve halkımızı geri alacağız.” (...)

Merkel’in hesaplaşma dönemi
AfD için Merkel hem bir nefret objesi hem de varlık nedeni. Şansölye geçtiğimiz 12 yılda sistematik biçimde partisini merkeze doğru yöneltti. Savuma Bakanı Ursula von der Leyen’le birlikte CDU içindeki kadın algısının kalıcı bir şekilde değişmesini sağladı. Artık partisinin kadın algısı, evinde çocuk büyüten anne olmaktan çıkıp iyi çocuk bakım seçenekleri üzerine eğilen kariyer sahibi kadına dönüşmüş durumda. Bu değişimle birlikte Merkel genç kadınları etkiledi, ama aynı zamanda birçok muhafazakârı da korkuttu. Merkel’in Alman meclisinde eşcinsel evliliğin oylanmasının önünü açması vakası da bu algıyı besledi.
Artık Merkel için bir hesaplaşma dönemi başlayacak. (...) Ama gerçek şu ki bu tartışma aslında hiç sona ermemişti. (...)


Bu tartışmanın bir önceki yasama dönemindekine kıyasla çok daha sert geçmesi muhtemel. Bu seçim sonuçlarından sonra, CDU ve CSU partilerinin liderlik kademesinden hiç kimse, Merkel’in beşinci dönem için yarışa katılmaya çalışacağına inanmıyor. Artık odaklanılacak ana konu, Merkel görevi bıraktıktan sonra muhafazakârların yönelimini ve tabii ki halefini belirlemek olacak. 
Partilerin her iki kanadı da (gerek muhafazakârlar gerekse Merkel’e destek verenler) seçim gecesi konumlarını belirlemeye başladılar bile. (...)
Şu an için Merkel görevinden azledilme tehlikesiyle karşı karşıya değil. Zira CDU, koalisyon hükümeti için pazarlıklar yürütülürken şansölyelerini devirecek türden bir parti değil. Öte yandan Merkel’in yerine kim geçebilir ki? Hele de hâlihazırda en muhtemel, hatta tek senaryo olan “Jamaika koalisyonu” beklentisi karşısında partiyi yönetebilecek bir başka isim yokken. Bu, en azından partinin Sağ kanadı için geçerli. (...)

Merkel’i gölgeleyen karartı
Ancak önümüzdeki yasama döneminde Merkel’in liderliğinin “Şansölyenin yerine kim geçecek?” sorusuyla gölgelenmesi muhtemel. (...)
Merkel’e meydan okumanın çok uzun süredir zor olmasının bir nedeni, muhafazakârların Sola meyletmelerinin partiye birçok yeni seçmen kazandırması. Ancak bu durum pazar günkü seçimlerle dramatik şekilde değişti. Muhafazakârlar, Sol cenahtan önemli bir oy kapmakta başarısız oldular. Bu arada CDU ve CSU, yaklaşık 1,3 milyonluk bir seçmen kitlesini –dört yıllık bir aradan sonra yeniden meclise dönen– FDP’ye ve 1,1 milyon kişiyi de AfD’ye kaptırdı. Ancak bu, AfD benimsendiği için değil, Angela Merkel’e karşı tepki için verilmiş bir oy. AfD seçmenlerinin %60’ı, oylarını bu partiye inandıklarından değil, hayal kırıklıklarından verdiklerini belirtti. %90’dan fazlası ise Alman kültürünün yitirilmesinden endişe ettiklerini söyledi.
(…)
Genel seçimlerden sadece üç hafta evvel CDU’nun seçim kampanyasını yürüten stratejistler halkın halet-i ruhiyesini yanlış okuduklarının farkına vardılar. Televizyon tartışmasında Şansölye Merkel ile rakibi SPD arasındaki farklılık yeterince belirginleşmedi. Tüm sinyallerin yeniden büyük koalisyona işaret ettiği algılamasından nemalanan AfD oldu.
Merkel tehlikeyi fark etti, ama buna nasıl tepki vermesi gerektiğini bilemedi. (...)

İkinci Bölüm: Zehirli Kadeh Jamaika Koalisyonu
(...) Merkel denemelerden hoşlanan biri olarak bilinmiyor. Almanlar da şüpheci: Anketlere göre halkın Jamaika koalisyonuna desteği dörtte birden az.
Yine de Merkel’in Yeşiller ve Hür Demokratlarla muhtemel bir koalisyon hükümetini dillendirmekten başka bir seçeneği yok. Bunu yaparken zayıf düşmüş Şansölye kendine güvenen iki ortakla yüz yüze kalacak. Beklentilerin aksine ve sönük seçim kampanyasına rağmen Yeşiller dört sene evvelki oy oranlarını koruyabildiler. FDP, parti lideri Christian Lindner’in öncülüğünde Alman meclisi Bundestag’a muzaffer şekilde yeniden girmeyi başardı.
(...)
Benzer şekilde muhafazakârlar, FDP’yle 2009-2013 dönemindeki dört yıllık koalisyon tecrübesine dair hoş hatıralara sahip değiller. Önde gelen Hristiyan Demokratlar, Guido Westerwelle ve partisinin beceriksizliklerini dehşet içinde hatırlıyorlar. Başbakanlık da bunun tekerrüründen sakınıyor.

Tecrübesiz FDP’li kanun yapıcılar
Merkel, Lindler’in partisini dört sene sonra meclise yeniden sokmayı başarmasına saygı duysa da vefasızlık/ihanet kadar nefret ettiği az şey olmalı. 2011’de FDP krizinin zirvesinde Lindler’in parti genel sekreteri olarak havlu atmasını unutmuş değil. (...) CDU liderliği, tecrübesiz çok fazla FDP’li kanun yapıcıya bağımlı kalmak istemiyor.
Yeşiller Partisi’nde eş-başkanlar Katrin Göring-Eckardt ve Cem Özdemir, beklenmedik şekilde haklılıkları ispatlanmış hissettiler. Göring-Eckardt, seçim gecesinde söyledikleriyle Merkel’in muhafazakârları ve FDP’yle bir koalisyonun önünü açtı. (...) Eş-başkanlar, Jamaika koalisyonunda önemli bir değişiklik yapmayı ümit ettikleri iki konuya odaklanmış durumdalar: iklimi koruma ve sosyal adalet. Çıtayı düşük tutmak istedikleri aşikâr.
Ancak partinin Sol kanadı için bu yeterli değil. Sol kanat lideri Anton Hofreiter, seçim akşamı beklenmedik bir çıkış yaparak koalisyon görüşmelerinin temeli “hep birlikte üzerinde uzlaştığımız 10 nokta planı” dedi. (...) Bu, partinin daha pratik fikirli Sol kanat liderliğinin koyduğu çıta. Önümüzdeki birkaç hafta Yeşiller için hiç de kolay geçmeyecek.
Muhtemel koalisyon ortakları özellikle iç güvenlik konusunda karşıt görüşteler. (...) CSU içişleri bakanlığını istiyor. (...) CSU’nun pozisyonunu ve FDP lideri Lindler’in göçmenleri Suriye de dahil “güvenli bölgeler”e geri göndermeye yeniden başlanması isteğini, kampanya sırasında “Bizim hükümetimizde göçmenler geldikleri kriz bölgelerine asla geri gönderilmeyecek” diye kırmızı çizgilerini belirleyen Yeşiller’in kabullenmesi zor.
Dizel motor skandalı da muhtemel koalisyon ortaklarının arasını açmıştı. Sosyal Demokratlar (...) bununla pek ilgilenmezken, Yeşiller için içten yanmalı motorlara karşı savaş, parti kimliğinin de merkezinde olduğu çok hayati bir mesele.
Ancak rollerin ustaca dağıtılmasıyla bu farklılıklar aşılamaz da değil. (...)

Farklılıkları bağdaştırmak
Diğer konularda Merkel’in üçlü koalisyonu yönetmesi daha kolay olabilir. (...)
Nihai belirleyici, seçim kampanyası sırasında saç saça baş başa birbirine girmiş Yeşiller ile Hür Demokratların ihtilaflarını aşarak uzlaşıp uzlaşamayacakları olacak. Ortak bazı hedefleri var: Her ikisi de göçü düzenleyen yeni kanunlar istiyor, eğitime daha fazla yatırım için bastırıyor, ayrı bir dijital bakanlığı kurulmasını ve yeni açılan şirketlere daha fazla destek sağlanmasını istiyor. Verilerin korunması ve LGBT hakları konusunda da hedefleri aynı.
Bakanlıkların dağıtımı konusunda da Yeşiller ile Hür Demokratların istekleri bağdaştırılabilir. (...)

Almanya’da görülmemiş bir muhalefet
Her ne olursa olsun yeni hükümet, Almanya’nın daha evvel hiç şahit olmadığı bir muhalefetle karşılaşacak. AfD, Merkel’in koalisyonunu sadece siyasi bir hasım addetmekle kalmayıp gerekli her yola başvurarak savaşılması gereken bir düşman olarak görecek. (…)
Solcu radikaller, çatlaklar/kaçıklar, yemininden dönenler: Bu, son aylarda AfD’nin seçim kampanyasında kullandığı dil. Kulak tırmalayıcı bu kaba ton, Avrupa ortak para birimine karşı çıkan iktisatçıların kurduğu AfD’yle alakasız. Hatta AfD bir zamanlar “profesörler partisi” olarak bilinmekteydi. Şimdilerde ise parti görevlileri, (…) Merkel’e “yaşlı cadaloz” veya –Doğu Almanya gizli servisi Stasi’ye muhbir olarak çalıştığına dair ispatlanmamış ithamlara atıfla– “IM Erika [Z.T.K. yani Stasi’nin Erika dosyasının gayriresmi çalışanı]” diye hitap ediyorlar. (…)
Bu tür bir radikallik, partinin sadece tabanında değil, seçimlerde Almanya’nın bekasının tehlikede olduğunda ısrar eden lider kadrosunda da mevcut

Sağa kayış
AfD bilinçli bir şekilde Sağa doğru kayıyor. (…)
Partinin kuruluş mantığı avro meselesiyken (…) 2017’nin AfD’si artık bir kültür devrimi istiyor. Kendisini, anayasal devletin bir kurtarıcısı (seçim afişlerindeki ana sloganı “Ülkenizi Geri Alın” idi) ve “her şey Almanya için” zaviyesinden bakan tek grup olarak sunuyor. Bu, bir zamanlar Nazilerin SA birliklerinin kamaları üzerine nakşedilen bir cümleydi.
Parti meclis grubu, AfD içindeki güç ilişkilerini yansıtacak; bu bağlamda Sağcı radikalleri içeren Sağ kanat baskın durumda. Bu kanat, kampanya sırasında milliyetçi mottolarıyla ve muhaliflerine yönelttiği bayağı hakaretleriyle dikkat çekti. Partinin ve gelecekteki parti grubunun geri kalanı ise güç kaybeden, merkezci ikbal avcıları ve idealistler olarak farklı gruplara bölünmüş durumda.
Almanya’nın doğusundan seçilen AfD milletvekillerinin çoğu, özellikle de Stephan Brandner ve Türingiyalı Jürgen Pohl partinin Sağ kanadından. Pohl, meşhur revizyonist tarihçi Björn Höcke ile çalışmıştı ve şimdi Berlin’de onun sözcüsü olarak hizmet etmesi muhtemel. Ancak daha evvel partinin ılımlı burjuva yüzü sayılan iktisatçı Alice Weidel da seçim kampanyası sırasında “İslamcılaşma” ve “kimliği yitirme” gibi kavramları rahatça kullandığını gösterdi.



Meclis grubunu yönetecek önde gelen adayların Weidel ve Gauland olması kuvvetle muhtemel. Partinin iç yönetimine kaç ılımlının gireceği belirsiz; ama kimin elinin kolunun bağlı olacağı net: [AfD lideri] Frauke Petry.
(...) Daha pazartesi gününden evvel partideki yaygın kanaat, Petry’nin AfD üst yönetiminde kalma şansı bulunmadığı yönündeydi. Hatta Gauland onun hakkında açık açık “yürüyen mevta” demişti. Seçimlerin ertesi günü partinin Berlin’deki basın toplantısında Petry, AfD meclis grubuna katılmayıp tek başına hareket edeceğini ilan etti. Bunun sonun başlangıcı olduğuna şüphe yok.
Bu örnekte olduğu gibi, yeni AfD meclis grubu başlangıçta kendi iç ihtilaflarıyla meşgul olacak. Seçim kampanyasında bu apaçık ortaya çıktığı halde yine de seçmenler partiden ürküp kaçmadı. Toplumun tüm katmanlarında ve her gelir grubunda AfD destekçisi bulmak mümkün. Manşetler, öğretmen Höcke, avukat Beatrix von Storch ve iktisatçı Alice Weidel gibi AfD’nin burjuva kışkırtıcılarıyla doluydu; ancak parti tabanında kuaförler, esnaflar ve mavi yakalı işçiler de var. Normal şartlar altında birbirleriyle pek işi olmayan bu insanlar AfD çatısı altında [dertleri] anlaşılmış hissediyorlar.
Muhaliflerinin AfD’yi anlamakta zorlanmasının bir nedeni, mensuplarının ve seçmenlerinin herhangi bir ideolojiyle değil, ortak bir atmosferle bağlı olmaları. Nisan 2013’teki ilk parti konferansında AfD’nin kurucu babası Bernd Lucke salondakilere demişti ki: “Biz ne Soluz ne de Sağ. İdeolojik bir kılavuza ihtiyacımız yok; tek ihtiyacımız olan, sağlıklı bir sağduyu.”

Asgari ortak payda
AfD seçmenlerinin asgari ortak paydası Merkel karşıtlığı. O her şeyden sorumlu; AfD’dekilerin kolayca üzerinde ittifak edebildikleri bir husus bu. Mülteci ve avro krizi, hatta ve hatta havaların kötü olması...
(...)
SPD için seçim sonuçları kahrediciydi. Sadece %21’lik oyla 1945 sonrası Alman sosyal demokrasi çağının en kötü sonucunu almakla kalmadı, ülkenin doğusunda da dördüncü parti oldu. Bu, ileri derecede bir erozyona işaret ediyor ve büyük koalisyonun SPD için zehirleyici olduğunu da kanıtlıyor.



“Bir şok”
Bunun bir şok olduğunu kabul ettiler, ancak pazar akşamı parti liderleri birleşik bir görüntü verdiler. (...) Hristiyan Demokratlar, Sosyal Demokratlardan çok daha dramatik bir kayıp yaşadılar. (...)
SPD liderliği (...) büyük koalisyonu sürdürmenin imkânsız ve muhalefete geçişin kaçınılmaz olduğunu kabul etti. Oysaki kampanya sırasında parti liderliği, büyük koalisyonu sürdürmeye karşı tabandan yükselen itiraza direnmişti. (...)
(...)

Tarihsel olarak kötü sonuçlar
(...)
(...) Seçim sonuçlarına ilişkin SPD içindeki anlaşılabilir rahatsızlıklara rağmen bu aynı zamanda bir fırsat. SPD’nin muhalefet olma kararı parti için doğru bir politika. Bu, partinin muhafazakârlara karşı zıt bir konum kazanmasına imkân verecektir, hele de artık Merkel’in partisi –Yeşillerle bir koalisyon kurmak zorunda olsa dahi– Sağa doğru kaymak mecburiyetindeyken…
Bu da kötü bir şey değil. Merkel, yıllarını CDU’yu siyasi merkeze çekerek geçirdi, haklı olarak. Böylelikle partisini modernleştirdi ve CDU, toplumun genelinde çoktan meydana gelmiş değişime ayak uydurabildi. Günlük bakıma erişimi daha da yaymak, cinsiyet eşitliğini desteklemek ve hatta zorunlu askerliği ortadan kaldırmak: Bunların hiçbiri zamanın ruhunu feda eden adımlar değil, gerekli reformlardı.

Çok fazla istemek
Ancak mülteci politikasıyla Merkel ülkesinden çok fazla şey istedi. İnsani jestinin akabinde göçü etkili bir kontrolle desteklemeyi başaramadı. Bu hatalı yaklaşımın sonucu AfD oldu - ki bu parti, ancak ve ancak muhafazakârların demokratik siyasi yelpazenin Sağ kanadında yer alan seçmenlere daha fazla kulak vermeleriyle ortadan kalkabilir.
Anketler, AfD’ye destek verenlerin birçoğunun Merkel liderliğinden duydukları rahatsızlığı ifade etme amacını güttüklerini gösteriyor. Demokraside kaybolmuş değiller. Evet, bu seçim AfD’yi güçlendirdi; ancak parti bütün hedeflerine, (...) yani Merkel’i kendi seçim bölgesinde yenilgiye uğratama amacına ulaşamadı. (...)

(...)

A.COLIBASANU: ALMAN ANAAKIM SİYASETİNDE ELİ KULAĞINDAKİ CEPHELEŞME



ALMAN ANA-AKIM SİYASETİNDE ELİ KULAĞINDAKİ CEPHELEŞME

Antonia Colibasanu (Geopolitical Futures jeopolitik uzmanı ve farklı akademik kurumlarda görev yapan mukayeseli stratejik istihbarat analizi uzmanı; daha evvel on yılı aşkın bir süre Stratfor’da görev almıştı)
Geopolitical Futures, 26.9.2017

Tercüme: Zahide Tuba Kor

(…) Daha da önemlisi seçim sonuçları, Alman toplumundaki bölünmüşlüğün artmasıyla Alman parti sisteminin de parçalandığını teyit ediyor. (…)



Artan memnuniyetsizlik
(…)
(…) Almanya, 2008 ekonomik krizinden en az etkilenen aktör olsa da AB içindeki diğer ülkelerin karşı karşıya kaldığı problemlerden muaf değildi. Alman ekonomisi büyük ölçüde ihracata dayalı ve AB de Berlin’in en önemli ihracat pazarı olduğundan diğer ülkelerdeki iktisadi sıkıntılar Almanya’yı da ister istemez etkileyecektir. Almanya büyük işsizlik oranları veya borçlanmadan muzdarip değil; ama ekonomide genel bir yavaşlama sözkonusu. Bu de demek oluyor ki resmi istatistiklere yansımasa da bazı vatandaşlar işlerini kaybettiler, diğerleri de maaş zammı alamadılar. Mülteci krizi işte bu problemle birleşip ağırlaştı. (…) AfD bu rahatsızlıktan istifade ederek radikal bir değişim şart fikri üzerinden seçim kampanyasını yürüttü.
Almanya’da milliyetçiliğin yükselişine yol açan faktörler diğer Avrupa ülkelerindekine benzer olabilir; ancak Almanya, ülkenin doğusu ile batısı arasındaki tarihinden kaynaklanan toplumsal bölünmeler nedeniyle aynı zamanda benzersiz bir örnek. 1990’ların başındaki birleşme Doğu Almanya ile Batı Almanya arasındaki bölünmüşlüğü çözmedi. Gerek popülizm gerekse milliyetçilik ülkenin batısına kıyasla doğusunda çok daha hızlı bir yükseliş kaydetti ve Sol kanat partiler doğuda daha fazla destek gördü. SPD, komünist ilkelere meyleden Sol Parti’yle rekabet edebilmek adına doğuda daha popülist bir gündem benimsedi. Doğu, komünist geçmişinden tam bir dönüşümle çıkmak için hala daha cebelleşiyor. Doğunun Almanya’nın en fakir bölgesi olduğu ve Avrupa’ya yayılan sosyoekonomik problemlerin ülkenin batısından ziyade doğusunu etkilediği hesaba katılırsa buranın AfD’nin gündemini savunmak için ne denli verimli bir alan olduğu anlaşılır.

Bölünmüş seçim bölgeleri
(…) Oylarının çoğunu Yeşiller ve Hür Demokratlar batıdan, AfD ve Sol Parti ise doğudan elde etti. Muhalefet, birbirinden son derece farklı partiler arasında bölünecektir: Zayıflamış SPD ve Sol Parti ile güçlenen AfD. Muhalefet desteğini büyük ölçüde doğudan almışken iktidar partileri çok daha baskın şekilde batıyı temsil edecektir. Bu durumda ülkeyi yönetmenin zorlaşması muhtemeldir; hükümetin doğu ile batının öncelikleri arasında bir denge bulması gerekecektir.
(…) Ancak Merkel büyük bir çoğunlukça desteklenmiyor artık. Bu da hem Almanya içinde hem de dışında onun gücünü sınırlayacaktır.
Merkel hükümetinin ideolojik birleşimi ve daha da önemlisi giderek milliyetçi hale bürünen muhalefet, AB reform müzakerelerinde Almanya’nın rolünü etkileyecektir. Almanya, –ekonomisinin büyümesine yardımcı olacağından– AB içinde daha fazla entegrasyonu savunmayı sürdürecektir; ancak Merkel’in –ortak göç politikası da dahil– iddialı reform projelerini desteklemekte çok daha temkinli olması muhtemeldir. Avro Bölgesi’nde kuzey ve güney blokları arasında karşılıklı tavizlerle bir uzlaşmaya varılması gerektiğinden Almanya’da Avrupa şüpheciliğin artması muhtemel görünüyor. AfD’nin meclise girmesiyle birlikte güney Avrupa’nın risklerini paylaşmakta isteksizlik daha da artacaktır.

(…) Alman müesses nizamı milliyetçi partilerin itibar kazanmasını artık göz ardı edemez. (…)