Ali Hüseyin Bakir etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Ali Hüseyin Bakir etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

30 Nisan 2016 Cumartesi

A.H. BAKİR - ESED’İN KADERİ


ESED'İN KADERİ


Ali Hüseyin Bakir (Uluslararası İlişkiler Uzmanı ve Türkiye'nin Katar Büyükelçiliğinde Siyasi Danışman)
El-Cezire Arapça, 1 Nisan 2016


Arapçadan tercüme eden: Zahide Tuba Kor

NOT: Bu tercüme, el-Cezire Turk web sitesinde 13 Nisan 2016’da “Esed’in Akıbetini Hiç Böyle Okumadınız” başlığıyla yayınlanmıştır. http://www.aljazeera.com.tr/gorus/esedin-akibetini-hic-boyle-okumadiniz


Suriyelilerin kahir ekseriyeti, Mart 2011’de devrim için sokaklara döküldüğünde, aslında Esed’in kaderi hakkında kararını vermişti demek, hiç de abartı sayılmaz. Zira Esed, Suriye Devrimi’nin patlak vermesiyle birlikte öteden beri suni olan meşruiyetini kaybetti ve aslında 2012 yılında fiilen iktidardan düştü. Bu tarihten itibaren günümüze kadarki süreç, bölgesel ve küresel güçler arasında –bizzat Esed’in kendisi için değil ama– Esed üzerinden yürütülen bir nüfuz ve çıkar mücadelesinden ibarettir.

Amerikan Dışişleri Bakanı John Kerry’nin Rus mevkidaşı Sergey Lavrov’la Moskova’daki görüşmesinin ardından, 25 Mart’ta Rus Dışişleri Bakan Yardımcısı Sergey Ryabkov, şu an için Beşşar Esed’in geleceğini tartışmamayı veya bu aşamada onu müzakere gündemine getirmemeyi teklif eden Moskova’nın pozisyonunu ABD’nin anlayışla karşıladığını ifşa etti.

Obama yönetimi bunu anında yalanladı ve ABD Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü John Kirby konuyu şöyle yorumladı: “Esed’in geleceğiyle ilgili görüşümüzün değiştiğine dair söylentilerin hiçbirisi doğru değil. Esed iktidar meşruiyetini kaybetti ve biz bu konuda duruşumuzu değiştirmedik.”

Ancak Amerika’nın yalanlaması Rusların açıklamasıyla kesinlikle çelişmiyor, aykırı da düşmüyor: Esed meşruiyetini kaybetmiştir demek, asla Obama yönetiminin onu denklemden çıkarmak için herhangi bir adım atma niyetinde olduğu anlamına gelmiyor – konuyu sadece ve sadece müzakere masasına taşımak da dâhil. Amerikan tarafı tam altı senedir Esed’in meşruiyetini yitirdiğini sürekli tekrarlayıp duruyor, ama bu konuda kesinlikle hiçbir şey yapmıyor. Büyük ihtimalle bu açıklamanın şu anda hâlâ tekrarlanıyor olması, Amerikan tarafının hiçbir şey yapmamakta ısrarcı olduğu anlamına geliyor.

Bu tutum, sadece son Kerry-Lavrov görüşmesine indirgenemez; zira “meşruiyetini kaybeden” Esed’i siyasi denklemden çıkarmak için hiçbir ciddi adımın atılmamasına kasten göz yuman ABD’nin politikasının bir devamıydı. Bundan dolayı Suriye’de siyasi, iktisadi ve toplumsal süreçlerin yanı sıra güvenlik alanında ilerleme sağlanamadı.

Uluslararası belgelerde, BM kararlarında ve kapalı toplantıların beyanatlarında hep Esed’e atfın göz ardı edilmesi, çatışmanın devam etmesini sağlamak içindi; zira çatışmaların devamı, bazı devletlerin Suriye krizini yönlendirmek suretiyle kendi çıkarlarına ulaşmalarına yardımcı oluyor. Bunu gerekçelendirmek için ABD, Rusya ve İran’da bahaneler her zaman mevcuttu.

Bununla birlikte, 30 Haziran 2012’de yayınlanan Cenevre-1 belgesi, özellikle “tam yürütme yetkisine sahip bir geçiş hükümeti”ne işaret etmek suretiyle, Esed’in kaderine dolaylı da olsa değinen en net belge olarak görülüyor. Eğer hayata geçirilirse, bu da fiilen cumhurbaşkanının tüm yürütme yetkilerinin devralınması, böylece Esed’in yetkisiz bırakılması, denklemden çıkarılması ve hukuken pozisyonunun sona ermesi anlamına geliyor. İşte bu yüzden Suriye muhalefeti her şeyden evvel bu kararın uygulanması gerektiğinde ısrarcı.

ABD, Suriye dosyasını Rusya’ya devrederken
Birçoklarının bugüne kadar bilmediği bir husus da şu: Ağustos 2013’te Esed’in kimyasal silahla gerçekleştirdiği katliamın ardından yavaş yavaş ABD, Suriye dosyasını resmen Rusya’ya “devretme”ye başladı. Washington’ın rolü, sadece Esed’e karşı çıkan devletleri zapt ederek hepsini kendi liderliği altında –diğerlerinin pozisyonlarını dikkate bile almaksızın– kendisi için uygun gördüğü çözüme doğru çekmekten ibaretti.

2014 Ocak’ında Cenevre-2 toplandı ve bu toplantıda ABD’nin pozisyonundaki değişim pekişti. Şöyle ki, Amerikan yönetimi Rusya tarafına yeni tavizler verdi ve –muhalefetle bölgesel destekçilerinin ısrarlarına rağmen Esed’in görevinden uzaklaştırılmasını ve Suriye halkının meşru taleplerini desteklemek yerine– teröre karşı savaşı ana gündem maddesi haline getirdi.

2015’e gelindiğinde Amerikan Dışişleri Bakanı John Kerry, Suriye’nin Dostları Grubu’na dahil olan ülkelerle kapalı kapılar ardında yaptığı toplantılarda, Suriye dosyasında Rusya’nın daha büyük bir rol almasının önemini ve Rusları muhatap almanın gerekliliğini ısrarla vurguladı. Bunun Esed’in görevden uzaklaştırılmasını isteyenleri hedefine ulaştıracağını ima etti. Bu toplantılarda Kerry, bizzat mevkidaşlarını Suriye konusunda –krizin anahtarlarını elinde tuttuğu gerekçesiyle– Rusya’yla iletişim halinde olmaya teşvik etti; her ne kadar Moskova’nın, tüm gücüyle Esed’i destekleme kararlılığında olduğunu itiraf etse de…

Suriye’de siyasi sürecin hızlandırılmasını tartışmak üzere 2015 yılı ortasında Fransa’da Suriye’nin Dostları Grubu’na üye ülkeler arasında üst düzey bir toplantı gerçekleştirildi. Bazı ülkeler Esed’in denklemden çıkarılması gerektiğini dillendirirken, bazıları ise ona güvenli bir sığınak sağlanmasını önerdi ve o dönemde sığınabileceği ülkeler arasında adı geçenler Rusya, İran, Cezayir ve Umman’dı.

Özellikle bu toplantıda Amerikan tarafı iki noktayı vurguladı: Birincisi, ABD için de önem arz etmesi nedeniyle, Rusların Suriye meselesine dahil olmasını sağlamak. İkincisiyse, süreci kolaylaştıracağı gerekçesiyle, Esed’in geleceğini görüşmek de dahil hiçbir şeyi ön şart olarak dikte etmemek.

Buna dayanarak, 2015 Haziran’ından Eylül’üne kadar uzanan dönemde Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri, Ürdün, Mısır ve Türkiye başta olmak üzere birçok ülkeden heyetler Moskova’yı ziyaret etti. Katar’ın başkenti Doha’da Amerikan, Rus ve Suudi dışişleri bakanları Kerry, Lavrov ve Adil el-Cübeyr’i bir araya getiren üçlü bir toplantı yapıldı.

Rusya’sız asla
Ancak daha sonra, ABD’nin Rusya’nın sürece dahil olmasını, Esed’in saf dışı bırakılması karşılığında değil, Moskova’nın müdahilliğini meşrulaştırmak için istediği ortaya çıktı.

Aynı dönemde Suriye’nin durumuna ilişkin bazı belgeler ve teklifler devletler arasında gidip geldi. Bunların en önemlisi, Ağustos ayında teklif edilen ve grupların oluşturulması fikrine odaklanan belgedir. Bu fikir, şu anda Cenevre’de yürütülen Suriye krizi çözüm çabaları kapsamında insani eylem grubu, askeri grup ve siyasi grup gibi yapılanmalarla hayata geçirildi.

Söz konusu  belge, doğrudan Esed’in kaderine değinmeyi göz ardı etmekle kalmayıp bir de ortaya attığı iki aşamalı bir geçiş sürecinde onun varlığını zımnen kabul etmiş de oldu. Şöyle ki, ilk aşamada geçiş hükümeti heyetine seçilmiş belirli bazı yetkiler veriliyor, ikinci aşamada ise heyete şeklî veya sembolik yetkiler dışında tam yetki veriliyor. Bu şeklî veya sembolik yetkilere atıf da dolaylı olarak Esed’in kalıcılığına işaret ediyor.

Washington, Esed düğümünün çözümü için Rusya’yla iletişimi artırmak gerektiğine diğerlerini ikna etmeye çalışırken, diğer taraftan Rusya, askeri müdahale için ön hazırlıklarını tamamlıyordu. Bu müttefiklerine ve dostlarına ima ettikleriyle de tamamen çelişiyordu. Rusya’nın siyasi ve askeri müdahalesi, Moskova’nın inisiyatifi ele almasına ve Esed’e siyasi ve askeri destek vererek gasp ettiği iktidarda ona biçilen ömrün uzamasına zemin hazırladı.

Viyana’da ne oldu?
30 Ekim 2015’te toplanan Viyana Konferansı’nda ABD daha da fazla taviz verdi. Washington sadece Rusya’yı sürece dahil etmekle yetinmedi; Suudi Arabistan’ın tüm itirazlarına rağmen Cenevre-1’e katılmayan İran’ı da davet etti. Suudilerin itiraz gerekçesi, Tahran’ın ‘tam yürütme yetkisiyle donatılmış bir geçiş hükümeti’ kurulmasını içeren Cenevre-1 sonuçlarını kabul etmemesiydi.

İran’ın konferansa davet edilmesi, Amerika’nın Esed’in görevi bırakması talebinden vazgeçtiğini veya en azından artık onu hesaba katmadığını resmen itiraf etmesi anlamına geliyordu.

Özellikle 30 Ekim 2015 tarihli genişletilmiş ilk Viyana bildirisi yeni bir teklif içeriyordu: “güvenilir, kapsayıcı ve etnik ya da mezhebi temeli olmayan bir geçiş hükümeti” kurulması. Toplantı sonuçlarının Esed’in kaderi konusunda Rus-İran gündemini yansıttığı ve Cenevre-1’in dahi gerisinde kaldığı çok açıktı.

Toplantının sona ermesinin ardından Kasım 2015’te Rusya, Suriye’de çözüme ilişkin duruşunu ve vizyonunu içeren sekiz maddelik resmi bir belgeyi birçok ülkeye yolladı. Daha sonra bu iki sayfalık belge, özü itibarıyla, bugün Suriye’de siyasi çözümden anlaşılan şeye dönüştü.

Bu belgede Moskova, Esed’in denklemden çıkarılmasından bahsetmiyordu. Bunun yerine yeni anayasanın hazırlanmasından sorumlu Anayasa Komisyonu’na Suriye Cumhurbaşkanı’nın değil, oybirliğiyle seçilen başka bir adayın başkanlık yapacağını belirtirken, aslında Esed’in görevde kalacağını da ima etmiş oldu.

14 Kasım 2015’te gerçekleşen ve Uluslararası Suriye Destek Grubu toplantısı olarak da bilinen Viyana-2’de “güvenilir, kapsayıcı ve etnik ya da mezhebi temeli olmayan bir geçiş hükümeti” konusu vurgulandı; ancak geçmişteki korkuları azaltmak için Cenevre-1 Bildirisi’ne de işaret edildi. Katılımcı devletlerin kahir ekseriyeti, dışa kapalı toplantılarda siyasi geçiş sürecinin başladığı ilk günden itibaren Esed ve çevresinin iktidarı bırakıp ülkeyi terk etmesini talep etse de, buna Rusya ve İran çok açık bir dille, diğer bazı devletler ise üstü kapalı bir şekilde karşı çıktı.

15 Aralık 2015’te Suriye’deki geçiş sürecine ilişkin bir belge daha ortaya çıktı. Belgede Esed’in “bazı” yetkilerini kendi tayin edeceği yardımcısına devir etmesi önerisi vardı. Aynı belgede, düzenli ordu ile silahlı muhalefet gruplarından oluşturulacak Askeri Konsey’in başına Alevi bir komutanın tayini teklif ediliyordu.

Esed’in kaderi bir kez daha göz ardı edilirken
18 Aralık 2015’te kabul edilen ve Cenevre-1 süreciyle Viyana sürecini birleştiren BM Güvenlik Konseyi’nin 2254 sayılı kararıyla Esed’in kaderi bir kez daha göz ardı edildi.

Şubat 2016’da Cenevre-3 müzakerelerinin ilk turu başarısız oldu ve 2016 Mart’ında Suriye muhalefetinin tüm ağırlığını koyduğu ikinci tur da sona erdi. Buna rağmen gayet net görünüyor ki rejim, siyasi geçiş süreci ve Esed’in geleceği meselelerini tartışma gibi herhangi bir hakiki niyeti olmaksızın konuları hilelere başvurarak geçiştirdi.

Esed ve heyeti bugüne kadar hiçbir gerçek baskıya maruz kalmadı. Müzakerelerin ilan edilmiş asıl hedefi, Esed’siz bir siyasi geçişi sağlamak olsa da Washington, Esed konusunun müzakere masasına gelmemesinden dolayı huzursuzluk, öfke veya rahatsızlık duyduğunu gösteren hiçbir emare ortaya koymadı.

Eğer ki Cenevre’nin üçüncü turunda geçiş süreci öncelikli olarak tartışılmazsa ve yine eğer ki “güvenilir, kapsayıcı ve etnik ve mezhebi temeli olmayan bir yönetim”den kasıt, “tam yürütme yetkisine sahip bir geçiş hükümeti” olmazsa, en azından ilk altı ayda Esed’in başta kalacağı ve yine ortalama bir tahminle sürecin başlamasından itibaren 18 ay boyunca da varlığını koruyacağı aşikâr. Uzun vadeye gelince, zikredilen bütün bu belgelerde Esed’in de, işlediği suçlarla meşhur rejimin adamlarının da, onlara bağlı olan veya onlar adına iş tutanların da gelecekteki seçimlerde adaylıklarına engel koyan hiçbir madde yok.

Burada söylenmek istenen şu: ABD tek bir gün dahi Esed’in görevini bırakmasını Suriye’deki bir önceliği olarak görmedi.

ABD’nin Esed’in görevi bırakmasını dayatmak veya hatta bu konuyu tartışmaya açmak için bırakın askeri mücadeleyi, diplomatik veya siyasi bir mücadele yürütmeye dahi hazır olduğuna dair ortada herhangi bir emare yok. Ve bu, Rusya pozisyonunu değiştirmediği sürece de gerçekleşmeyecek.

Obama Yönetimi kırılgan bir ateşkes ve tökezleyen müzakereler gibi küçük şeklî başarıları ön planda tutarak iktidardan ayrılana kadar çözüm konusunu geçiştirmeyi tercih edebilir. Ancak bu, siyasi sürecin tamamen çöküşü tehlikesini doğuruyor veya doğurabilir.



A.H. BAKİR - SURİYE’DE RUS VARLIĞININ TÜRKİYE’YLE ALAKASI


SURİYE’DE RUS ASKERİ VARLIĞININ TÜRKİYE’YLE BİR ALAKASI VAR MI?

Ali Hüseyin Bakir (Uluslararası İlişkiler Uzmanı ve Türkiye'nin Katar Büyükelçiliğinde Siyasi Danışman)
El-Arabi 21, 19.9.2015


Tercüme: Zahide Tuba Kor

Rusya’nın son dönemde harekete geçerek Esed rejimine desteğini artırması, Rusların gerçek niyetlerine ilişkin zihinlerde birçok soruyu beraberinde getiriyor. Son dönemde birbiri ardında yayınlanan haberlere göre, Rusya’nın Suriye’deki varlığı sadece danışmanlar, askeri yardımlar ve yedek parçalarla sınırlı kalmayıp askeri kuvvet, saldırı silahları, lojistik teçhizat, savaşçılar için barınaklar, savunma sistemleri, radarların yanı sıra askeri hava üssünü de içeriyor.

Doğal olarak böyle bir durum şu soruları akla getiriyor: Suriye’de beklenen Rus askeri hareketliliği ne türdendir? Ve tam olarak kimi hedef almaktadır? Moskova hedefinin IŞİD’e karşı savaş olduğunu söylüyor; ancak Rusya’nın yolladığı silahların çeşidine baktığımızda, bilhassa SA-22 füze savunma sistemi ve T-90 tankları kafalardaki soru işaretlerini artırıyor.

Haberlere göre son dönemde kesintisiz devam eden Rus askeri yığınağı, hiç şüphesiz SSCB’nin yıkılışından bu yana ülke sınırları dışında gerçekleşen türünün en büyüğü sayılır. Suriye’ye son dönemde ulaşan Rus askeri teçhizatının şekli ve Suriye sahilindeki Rusya’nın halen çalışmalarını sürdürdüğü tesisler [Moskova’nın hedefinin] sadece “IŞİD”e karşı savaşla sınırlı olmadığını net bir şekilde ortaya koyuyor.

Bilhassa SA-22 füze savunma sistemi hiçbir şekilde “IŞİD”e karşı savaş için olamaz. Bu nedenle Rusya’nın varlık nedeni, hedefi ve rolü hakkında sorular sormamız gayet mantıklı. Bazıları [Rusya’nın] varlığını, buradaki askeri tesislerini koruma hedefinin doğal bir sonucu olarak okuyabilir. Ancak konuyu bu bağlamda yorumlasak bile şu soruyu sorabiliriz: Bu yorum doğruysa eğer “kime karşı koruyacak?”

Türkiye’nin Suriye’nin kuzeyinde bir güvenli bölge kurulmasını ve uçuşa yasak bölge oluşturulmasını en fazla isteyen ülke olduğu ve -Amerikan tarafının mütemadiyen [Ankara’yı]  atlatma/engelleme çabalarına rağmen- şimdiye kadar bu konuda herhangi bir tavize yanaşmadığı herkesin malumu.

Geçen ay İncirlik hava üssünü IŞİD’e karşı Amerikan ve koalisyon kuvvetlerinin kullanımına açan anlaşma imzalandığında Türkler güvenli bölge ve uçuş yasağını bir kez daha ortaya attı. Bu öneriye en bariz şekilde karşı çıkanlar ABD’nin yanı sıra Tahran ve Moskova’ydı.

ABD’nin Türk tarafına önerisi “IŞİD’den arındırılmış bir bölge”nin oluşturulmasıydı, yoksa “güvenli bölge” veya “tampon bölge” değildi. Türklerin fazla bir seçeneği kalmadığından bunu kabul ettiler. Türklerle bu konuyu konuştuğunuzda, ileriki bir dönemde söz konusu temel talep karşılığında bundan istifade etmenin mümkün olabileceğini söylüyorlardı. Ama öyle görünüyor ki bu Amerikan teklifi [Z.T.K. “IŞİD’den arındırılmış bir bölge”nin oluşturulmasını kastediyor], gerçekte [Türklerin] söz konusu temel talebini atlatarak kurtulmaktan/tuzağa düşürmekten başka bir şey değildi ve [bu haliyle anlaşma] belki de Ankara’nın değil Washington’ın gündemine hizmet edecek.

Kimilerine göre, önümüzdeki kasım ayında Türkiye’de yapılacak seçimler AKP’nin kazanması ve tek başına hükümeti kurmasıyla sonuçlanırsa eğer, Ankara, -Esed’in ya siyasi bir süreçle ya da askeri yollardan görevi bırakmasını açıkça dillendiren Suud’un çelik duruşundan da kuvvet alarak- tüm gücüyle Suriye dosyasına askeri olarak müdahil olacak.

Türkiye ve Suud’un duruşunun Esed’in devrilmesini istemeyen Rusya’nın duruşuyla çeliştiği aşikâr. Dolayısıyla Rusya’nın Suriye’ye ilişkin yenilenen gündeminde ya önümüzdeki dönemde herhangi bir Türk-Suud hareketliliğinin önünü kesmek ya da Esed’in fiilen çökmesi halinde bu ülkedeki nüfuzunu korumak türünden hesaplar görmezden gelinemez ki Moskova bunun gerçekleşmesine izin vermez.

SA-22 füze savunma sistemi, Suriye’nin kuzeyinde uçuş yasağı ve güvenli bölge kurulmasına dönük gelecekteki herhangi bir girişimin önünü kesme amacı taşıdığına dair hipotezleri güçlendiriyor. Şunu unutmamak gerekir ki 2012’de Suriye kıyılarına yakın sularda bir Türk uçağının düşürülmesinde Rusya’nın rolüne dair birçok haber yayınlanmıştı.  Yine son dönemde ABD ve Almanya’nın Patriot füze savunma bataryalarını Türkiye sınırından geri çekmeleri, Ankara’nın güvenli bölge kurma ve uçuş yasağı çabalarını engelleme kabilinden yorumlamak da mümkün.

Rusya’nın Suriye’deki doğrudan askeri varlığının gerçek hedefi bunlardan hangisi olursa olsun, ve Moskova’nın oynayacağı rolün mahiyetine bakmaksızın, şunu söyleyebiliriz ki Suriye’ye müdahil olan bölgesel güçlerin hesapları nispetinde işler giderek karmaşıklaşıyor.