30 Nisan 2016 Cumartesi

S.LAVROV - RUSYA’NIN DIŞ POLİTİKASI: TARİH ARKA PLAN


RUSYA'NIN DIŞ POLİTİKASI: TARİHİ ARKA PLAN

Sergey Lavrov (Rusya dışişleri bakanı)
Russia in Global Affairs, 3.3.2016

Tercüme: Zahide Tuba Kor

Uluslararası ilişkiler oldukça zor bir döneme girmiş bulunuyor ve bir kez daha Rusya, küresel gelişmelerin geleceğini belirleyecek kilit trendlerin kavşak noktasında kendisini bulmuş durumda.

(...)
Tarihe dayanmadan doğruluğu ispat edilmiş bir siyaset ortaya koymanın imkansızlığı artık yerleşik hale gelen bir olgu. (...) 2015’te İkinci Dünya Savaşı zaferinin 70. yıldönümünü kutluyoruz ve 2014’te Birinci Dünya Savaşı’nın başlamasının 100. yıldönümüydü. 2012 yılı, [Z.T.K. Napolyon Savaşları sırasında Fransız ordularına Moskova’nın yolunu açan] Borodino Muharebesi’nin 200. ve Moskova’nın Polonyalı işgalcilerden kurtuluşunun da 400. yıldönümüydü. Bütün bu olaylara dikkatlice bakarsak, bunların Rusya’nın Avrupa ve dünya tarihindeki özel rolüne işaret ettiğini net bir şekilde görürüz.

Tarih, Rusya’nın Avrupa’nın arka bahçesinde kalakaldığı ve siyasi dışlanmışı/aykırı tipi olduğu şeklindeki yaygın kanaati doğrulamıyor. Hatırlatmak isterim ki 988’de Rusya’nın Hristiyanlığı kabul etmesi –ki şu anda bunun 1025. yılını idrak ediyoruz– devlet kurumlarını, toplumsal ilişkilerini ve kültürünü güçlendirdi ve nihayetinde Kiev Ruslarını Avrupa toplumunun tam üyesi haline getirdi. O dönemdeki hanedan evlilikleri bir ülkenin uluslararası ilişkiler sistemindeki rolüne dair en önemli ölçüydü. 11. yüzyılda Kiev Büyük Prens Yaroslav’ın üç kızı Norveç-Danimarka, Macaristan ve Fransa kraliçesi oldu. Yaroslav’ın kız kardeşi de Polonya kralıyla evlendi ve Alman kralının torunu oldu.

Birçok bilimsel çalışma, o dönemde Rusların yüksek kültürünü ve manevi düzeyini –ki o dönemde Batı Avrupa devletlerininkinden çok daha ileri düzeydeydi– ortaya koyuyor. Önde gelen birçok Batılı düşünür Rusların Avrupa’nın bir parçası olduğunu kabul ediyor. (...)

(...)
En azından son iki yüzyılda Rusyasız ve Rusya’ya karşı Avrupa’yı birleştirmeye yönelik her girişim, kaçınılmaz bir şekilde çok acı trajedilere yol açtı ve bunun [olumsuz] sonuçları her defasında ülkemizin kararlı bir katılımıyla/desteğiyle ancak aşılabildi. Bununla kısmen Napolyon Savaşlarını kastediyorum – ki bu savaşların sonunda Rusya, uluslararası ilişkiler sistemini kurtarmış oldu. (...)

(...)
Yine 1815 Viyana Kongresi’yle kurulan sistem, Rusya’yı Avrupa işlerinden tecrit etme arzusunun akabinde tahrip olmuştu. İmparator III. Napolyon’un yönetimi sırasında Paris böyle bir fikre kapılmıştı. Rusya karşıtı bir ittifak kurma girişimindeki Fransız monark, talihsiz bir satranç ustası olarak, tüm diğer figürleri kurban etmeyi göze almıştı. Peki nasıl tükendi? 1853-1856 Kırım Savaşı’nda Rusya yenilgiye uğratıldı; ancak bunun sonuçları Şansölye Alexander Gorçakov’un izlediği tutarlı ve ileri görüşlü siyaset sayesinde kısa süre sonra aşılacaktı. III. Napolyon’a gelince, onun yönetimi Alman esaretiyle son bulacak ve Fransız-Alman çatışması onlarca yıl Batı Avrupa’nın üzerine bir kabus gibi çökecekti.

Kırım Savaşı’yla alakalı bir başka sahne de şu: Bilindiği gibi Avusturya İmparatoru, birkaç yıl evvel 1849’da patlak veren Macar isyanında kendisine yardıma gelen Rusya’ya [Kırım Savaşı’nda] yardımı reddetti. Dönemin Avusturya Dışişleri Bakanı Felix Schwarzenberg’in meşhur bir sözü vardır: “Avrupa, Avusturya’nın bu denli nankörlüğünden hayrete düştü.” Genel olarak Avrupa yanlısı mekanizmaların dengesizliği Birinci Dünya Savaşı’na yol açacak olaylar zincirini tetikleyecekti.

O dönemden itibaren Rus diplomasisi çağının ilerisinde gelişmiş fikirler ileri sürdü. İmparator II. Nikolas’ın inisiyatifiyle düzenlenen 1899 ve 1907 Lahey Barış Konferansları, silahlanma yarışını kısıtlama ve yıkıcı savaş hazırlıklarını durdurma konusunda ilk uzlaşma girişimleriydi. Ama pek de fazla kişi bunu bilmez.

Birinci Dünya Savaşı milyonlarca insanın canını alıp sayısız acılara ve dört imparatorluğun çöküşüne yol açtı. (...) Gelecek sene Rus Devrimi’nin 100. yıldönümünü idrak edeceğiz. Bugün bu olayların dengeli ve objektif bir değerlendirmesini yapmamız gerekiyor; hele de özellikle Batı’da birçoklarının bu tarihi, Rusya’ya karşı daha büyük bir enformasyon saldırısı için kullanmaya ve 1917 Devrimi’ni tüm Avrupa tarihini perişan eden barbarca bir devrim olarak sunmaya niyetlendiği bir ortamda… Daha da kötüsü, onlar Sovyet rejimini Nazizm’le eşdeğer göstermek ve İkinci Dünya Savaşı’nın başlamasından dolayı kısmen Sovyetleri suçlamak istiyorlar.

Şüphesiz 1917 Devrimi ve ardından yaşanan İç Savaş ulusumuz için korkunç bir trajediydi. Ancak diğer tüm devrimler de trajiktir. (...)

Yine şüphe yok ki Rus Devrimi dünya tarihini tartışmalı bir şekilde etkileyen önemli bir olaydı. Daha sonraları Avrupa’nın dört bir yanına yayılacak sosyalist ideallerin uygulanmasında bir nevi deney işlevi gördü. (...)

Ciddi araştırmacılar, İkinci Dünya Savaşı’nın ardından Batı Avrupa’da sözde refah devletinin tesisinde SSCB’deki reformların etkisine açıkça işaret ediyorlar. (...)

İkinci Dünya Savaşı’nın ardından gelen 40 yılın Batı Avrupa için sürpriz güzel günler olduğu söylenebilir. (...)

(...)
Sömürgelerin bağımsızlığa kavuşma sürecinde SSCB de rol oynadı. Moskova’nın ulusların bağımsızca kalkınması ve kendi kaderini tayin hakkı gibi uluslararası ilişkiler prensiplerini desteklediği de inkar edilemez.

Avrupa’nın İkinci Dünya Savaşı’na sürüklenişiyle ilgili meselelere odaklanmayacağım. Aşikar ki Avrupa elitleri arasında Rus karşıtı niyetler/hesaplar ve Hitler’in savaş aygıtını SSCB’nin üzerine salma arzusu bu noktada hayati bir rol oynadı. Bu korkunç felaketin ardından durumu düzeltmek, Avrupa ve dünya düzeninin parametrelerini belirlemede ülkemizin kilit bir ortak oynamasını gerektirdi.

Bu bağlamda hâlihazırda Avrupa’nın zihninde yer etmiş “iki totoliterizmin çatışması” kavramı hem temelsiz hem de gayriahlaki. SSCB tüm kötülüklerine rağmen bütün milletleri yok etmeyi hiçbir zaman hedeflemedi. (...)

Bir zamanların Varşova Paktı üyesi ve bugünün AB veya NATO üyesi olan Avrupa’nın küçük ülkelerine tarafsız bir şekilde bakarsanız eğer şunu görürsünüz: Mesele, –Batılı fikir babalarının söylediği gibi– [Sovyet] baskı[sın]dan özgürlüğe kavuşma falan değil, –Putin’in de kısa süre evvel işaret ettiği gibi– liderlik değişimidir [Z.T.K. yani iktidarların Sovyetlere yakın elitlerden Batı’ya yakın elitlere geçişidir, yoksa bu ülkelerin bağımsızca hareket edebilmeleri değil]. Nitekim bu ülkelerin temsilcileri kapalı kapılar ardında, Washington veya Brüksel yeşil ışık yakmadan önemli herhangi bir karar alamadıklarını itiraf ediyorlar.

Rus Devrimi’nin 100. yıldönümü bağlamında, –modern dünyanın öncü bir merkezi ve sürdürülebilir kalkınma, güvenlik ve istikrar değerlerinin bir garantörü olarak– ülkemizin hak ettiği doğru rolü idame ettirmenin ve dinamik bir ilerleme kaydetmenin temeli olarak, tüm Rus tarihinin sürekliliğini ve tüm olumlu geleneklerle tarihi tecrübeyi sentezlemenin önemini idrak etmek bizim için ehemmiyet arz ediyor.

(...) SSCB’nin dağılmasının Soğuk Savaş’ın Batı’nın zaferiyle sona ermesine bir işaret olduğuna dair yaygın kanaat temelsizdir; zira bu, bizim kendi halkımızın değişim iradesinin ve bazı talihsiz olaylar zincirinin bir sonucudur.

(...)
Avrupa’nın bölünmüşlüğünü onarmak ve ortak bir Avrupa hayalini hayata geçirmek için pratik bir fırsat önümüzde duruyordu (...). Rusya bu seçeneğe tamamen açıktı ve bu bağlamda birçok önerilerde bulunup inisiyatifler almıştı. AGİT’i güçlendirerek Avrupa güvenliği için yeni bir temel inşa etmeliydik. (...)

Maalesef ki Batılı ortaklarımız farklı bir tercihte bulundu. NATO’yu doğuya doğru genişletmeyi ve kontrol ettikleri jeopolitik alanı Rusya sınırına doğru ilerletmeyi seçtiler. Bu, Rusya’nın ABD ve AB ile ilişkilerini zehirleyen sistematik problemlerin özüdür. SSCB’yi çevreleme siyasetinin mimarı olan George Kennan’ın [hayatının] son dönemlerinde NATO’nun genişlemesini onaylamanın “trajik bir hata” olduğunu söylemesi dikkat çekicidir.

Sözkonusu Batı politikasının temel problemi küresel bağlamı göz ardı etmesidir. Mevcut küresel dünya, ülkeler arasında daha evvel görülmemiş karşılıklı bağımlılıklara dayanıyor ve bu yüzden Rusya ile AB arasında –Soğuk Savaş döneminde olduğu üzere– hala küresel siyasetin merkezindeymiş gibi ilişkiler geliştirmek imkansız. Nitekim Asya Pasifik, Ortadoğu ve Afrika ve Latin Amerika’da gelişen güçlü süreçleri de dikkate almalıyız.

Uluslararası hayatın her alanındaki hızlı değişimler bu sürecin temel göstergesidir. Beklenmedik dönemeçlerden geçiliyor. Bu yüzden Fukuyama’nın “tarihin sonu” tezi bugün için anlamsızdır. (...)

İkinci küreselleşme dalgası, küresel iktisadi gücün ve böylece siyasi nüfuzun dağılmasına ve bilhassa Asya-Pasifik’te yeni ve büyük güç merkezlerinin doğuşuna yol açtı. (...)

(...) 21. yüzyılda dünya düzenini şekillendirme rekabeti sertleşti. Soğuk Savaş’tan yeni bir uluslararası sisteme doğru geçişin, 20-25 yıl evvel zannedilenin aksine, çok daha uzun ve çok daha sancılı geçeceği artık kanıtlandı.

Bu ortamda uluslararası ilişkilerin temel meselelerinden biri, dünyanın büyük güçleri arasındaki doğal rekabetin alacağı şekildir. ABD ve öncülüğündeki Batı ittifakı, elindeki her türlü metodu kullanarak hakim konumunu, Amerikan deyimiyle “küresel liderliğini” korumaya çalışıyor. Bunun için ekonomik yaptırımlardan doğrudan askerî müdahaleye kadar çok farklı baskı araçları kullanıyor. Büyük çaplı enformasyon savaşı yürütüyor. “Renkli” devrimler yoluyla gayrimeşru hükümet değiştirme teknolojisi deneniyor. Ülkeler için yıkıcı görünen demokratik devrimler de bunun bir parçası. Dışarıdan sun’i dönüşümlerin teşvik edildiği tarihî dönemlerden geçen benim ülkem, [devrimsel değil] bir toplumun geleneklerine ve kalkınma düzeyine uygun tarzda ve hızda gerçekleşecek evrimsel değişimleri tercih ediyor.

Batı propagandası Rusya’yı “revizyonizm”le suçlamaya alışık, sanki uluslararası hukuka aykırı bir şekilde 1999’da Yugoslavya’yı bombalayan, 2003’te Irak’ı işgal eden ve 2011’de Libya’da kuvvet kullanarak Kaddafi’yi deviren bizmişiz gibi. Bunun gibi birçok örnek var.

Bu “revizyonizm” söyleminin tutarlı bir tarafı yok. (...) Gelinen noktada uluslararası ilişkiler tek bir merkezden kontrol edilemeyecek kadar karmaşık. Libya ve Irak’a yönelik Amerikan müdahalelerinin sonuçları bunu açıkça ortaya koyuyor.

Modern dünyanın problemlerine güvenilir bir çözüm, ancak ve ancak büyük güçler arasında ciddi ve dürüst bir işbirliğiyle gerçekleşebilir. (...)

Bu değerlerin pratik olarak hayata geçirildiği İran’ın nükleer programı, Suriye’nin kimyasal silahlarının yok edilmesi, Suriye’de ateşkes anlaşması ve küresel iklim değişikliği anlaşmasında bunu bizzat tecrübe ettik. Bu, ne kadar zor ve tüketici olursa olsun, uzlaşma kültürünü yeniden ihya etmenin ve diplomatik çabalara odaklanmanın zaruretini gösteriyor. (...)

Bizim yaklaşımımız Çin, BRICS ve Şanghay İşbirliği Örgütü, Avrasya Ekonomik Birliği, Kolektif Güvenlik Antlaşması Örgütü ve Bağımsız Devlet Topluluğu üyeleri de dahil dünya ülkelerinin ekseriyetince paylaşılıyor. (...)

En önemli görevimiz, en acili teröristlerin saldırıları olmak üzere son derece gerçek meydan okumalara karşı güç birliği yapmak. IŞİD, Nusra ve benzeri radikal gruplar ilk defa Suriye ve Irak’ta genişçe bir alanı kontrolleri altına almayı başardı. Nüfuzlarını diğer ülke ve bölgelere yaymaya çalışıyorlar ve dünyanın birçok yerinde terör saldırıları düzenliyorlar. Bu riski küçümsemek kriminal bir dar görüşlülükten başka bir şey olmaz.

Rus Devlet Başkanı, teröristleri askeri açıdan mağlup etmek için geniş bir cephe kurma çağrısı yapıyor. Rus Hava Kuvvetleri buna önemli bir katkı sağlıyor. Aynı zamanda kriz içindeki bölgede çatışmaların siyasi çözümünde ortak hareket etmek için çok çalışıyoruz.

Asıl önemlisi, uzun vadeli başarı, ancak farklı kültürler ve dinler arasında saygılı bir etkileşime dayalı medeniyetlerin ortaklığı temelinde hareket edildiği takdirde gerçekleşebilir. Bu bağlamda Patrik Kirill ile Papa Francis’in (...) ortak açıklamasına dikkatinizi çekmek istiyorum.

Tekrar ediyorum, biz ABD veya AB veya NATO’yla karşı karşıya gelme arayışında değiliz. Aksine, Rusya Batılı ortaklarla mümkün olan en geniş işbirliğine açık. Avrupa’daki halkların çıkarlarına en iyi hizmet edecek şeyin Atlantik’ten Pasifik’e ortak bir iktisadi ve insani alan oluşturmak olduğu inancındayız, ki böylece yeni kurulan Avrasya Ekonomik Birliği, Avrupa ile Asya Pasifik arasında bütünleştirici bir bağ olabilsin. Bu yoldaki engelleri aşmak için –Şubat 2014’te Kiev’deki darbenin yol açtığı– Ukrayna Krizi’ni Minsk Anlaşması temelinde çözmek için elimizden geleni yapmaya hazırız.

Âkil ve siyaseten tecrübeli isimlerden Henry Kissinger’ın yakın bir zamanda Moskova’daki konuşmasından bir alıntı yapmak istiyorum: “Rusya, ABD’ye yönelik bir tehdit olarak değil, herhangi bir yeni küresel dengenin vazgeçilmez unsuru olarak algılanmalı... Çatışmalarımızı ele almak için değil, geleceğimizi/kaderimizi birleştirme arayışıyla bir diyalog imkanı olduğunu savunmak için buradayım. Bu da her iki tarafın, birbirinin hayati değerlerine ve çıkarlarına saygı göstermesini gerektiriyor.” [Rusya olarak] Biz de böyle bir yaklaşımı paylaşıyoruz. Ve uluslararası ilişkilerde hukuk ve adalet prensiplerini savunmaya da devam edeceğiz.
(...)


R.KAPLAN - İSLAM AVRUPA’YI NASIL YARATTI?


İSLAM AVRUPA’YI NASIL YARATTI?

Robert Kaplan (Amerikalı dış politika yazarı; Yeni Amerikan Güvenliği Merkezi kıdemli araştırmacısı)
The Atlantic, Mayıs 2016

Tercüme: Zahide Tuba Kor

Avrupa özünde İslam tarafından tanımlanmıştır. Ve şimdi de İslam yeniden tanımlanıyor.

Erken antik çağda ve sonrasında asırlarca Avrupa kelimesi, Akdeniz’i veya Romalıların meşhur deyimiyle Mare Nostrum (Bizim Deniz’i) çevreleyen dünya anlamına geliyordu. Bu çerçevede Kuzey Afrika’yı da içeriyordu. Gerçekten de MS 5. yüzyılın başlarında Saint Augustine bugünkü Cezayir topraklarında yaşarken Kuzey Afrika tıpkı İtalya veya Yunanistan kadar Hristiyanlığın bir merkeziydi. Ancak İslam’ın 7. ve 8. asırlarda Kuzey Afrika’daki hızlı yükselişi buradaki Hristiyanlığı adeta yok etti ve böylece Akdeniz havzasını iki medeniyet arasında bölerek “Orta Deniz”i birleştirici bir güç olmaktan çıkararak zorlu bir sınıra dönüştürdü. Bundan sonra, İspanyol filozof José Ortega y Gasset’in deyimiyle, “tüm Avrupa tarihi Kuzeye doğru büyük göçe dönüştü.”

Roma İmparatorluğu’nun çözülmesinden sonra bu kuzeye doğru göç, Batı medeniyetinin temellerini atan Germen halklarla (Gotlar, Vandallar, Franklar ve Lombardlar) karşılaştı – Yunan ve Roma klasik mirası çok daha sonra yeniden keşfedilecekti. Modern Avrupa devlet sisteminin ortaya çıkışı daha asırlar alacaktı. Feodalizmin karşılıklı mutabakata dayalı al-ver süreci mutlakıyetçilikten bireyselciliğe doğru kayışa yol açarken, yavaş yavaş erken modern dönem imparatorluklarının ve zamanla da milliyetçiliğin ve demokrasinin önünü açtı. Bu süreçte yeni özgürlükler Aydınlanma’nın kök salmasına imkan verdi. Kısaca, “Batı”nın Kuzey Avrupa’da ortaya çıkması, (her ne kadar çok yavaş ve zorlu bir şekilde de olsa) İslam’ın Akdeniz dünyasını bölmesinden sonra gerçekleşti.

İslam, Avrupa’yı coğrafi olarak tanımlamaktan çok daha fazlasını yaptı. İngiliz tarihçi Denys Hay, muhteşem ama pek bilinmeyen 1957’de yayınlanmış Avrupa: Bir Fikrin Ortaya Çıkışı başlıklı kitabında, Avrupa birliği [fikri]nin İslam’a karşı “kaçınılmaz/çaresizce muhalefet” ifade eden Hristiyanlık âlemi (Christendom) kavramıyla başladığını ve bu kavramın Haçlı Seferleri’yle zirveye çıktığını yazıyor. Akademisyen Edward Said bu noktayı daha da ileri götürerek 1978’de kaleme aldığı Oryantalizm kitabında İslam’ın Avrupa’yı –neye karşı olduğunu göstermek suretiyle– kültürel olarak tanımladığını belirtiyor. Diğer bir deyişle Avrupa’nın kimliği, büyük ölçüde, çevresinde bulunan Müslüman Arap dünyasına karşı üstünlük duygusu üzerinden inşa edildi. Emperyalizm bunun en nihai ifadesiydi: (…)

Klasik coğrafya, terörizmin ve göçün Kuzey Afrika ve Doğu Akdeniz ile Avrupa’yı yeniden birbirine bağlamasıyla ağırlığını bir kez daha ortaya koydu.

Postkolonyal dönemde Avrupa’nın kültürel üstünlük duygusu, Kuzey Afrika ve Doğu Akdeniz’in yeni polis devletleri tarafından desteklendi. Bu diktatörlüklerin halklarını Avrupalı sömürgecilerin sun’i olarak çizdiği güvenli sınırlar içine hapsetmesi sayesinde Avrupalılar, büyük göçlere yol açabilecek yılan hikâyesine dönen bir demokratik tecrübe ihtimalinden endişe duymaksızın, Araplara insan hakları dersi verebildiler. Tam da Araplar insan haklarından mahrum oldukları için Avrupalılar kendilerini daha üstün hissettiler ve emniyetlerini sağlama aldılar.

İslam, vakti zamanında oluşmasına yardımcı olduğu şeyin [yani Avrupa kimliğinin] şimdi dağılmasına katkıda bulunuyor. Terörizm ve insan göçüyle Akdeniz havzasının iki tarafı birleşirken klasik coğrafya doğal bir şekilde ağırlığını bir kez daha koyuyor. Kıta tabii ki daha evvel farklı grupları içine alıp eritti. Aslında Avrupa hep doğudaki nüfus patlamalarından dramatik bir şekilde etkilenegeldi: Ortaçağlarda Avrasya’nın derinliklerinden çok büyük sayıda Slavlar ve Macarlar orta ve doğu Avrupa’ya göç ettiler. Ama daha sonra bunlar Hristiyanlığı benimsediler ve kuzeyde Polonya’dan güneyde Bulgaristan’a kadar siyasi yönetimler kurarak, kanlı da olsa, gelişmekte olan Avrupa devlet sistemine ayak uydurabildiler. Soğuk Savaş sırasında Fransa’ya göçen Cezayirli ve Almanya’ya giden Türk ve Kürt misafir işçilere gelince, aslında bunlar mevcut göç dalgasının daha kontrol edilebilir öncüleri niteliğindeydi.

Bugün Hristiyan olmak gibi bir arzusu olmayan yüz binlerce Müslüman, iktisaden istikrarlı Avrupa devletlerine sızmaya çalışıyor; ama bu, zaten kırılgan olan toplumsal barışı tehdit ediyor. Her ne kadar Avrupa elitleri, onlarca yıldır din ve etnisitenin gücünü inkâr eden idealist bir söylem tuttursalar da tam da bu iki güç Avrupa devletlerinin kendi iç bütünlüğünü sağlayan unsurlardı.

Bu arada savaşın ve devletlerin çöküşünün tetiklediği yeni göç dalgası, emperyal merkezle eski sömürgeleri arasındaki ayrımı silikleştiriyor. Oryantalizm, kozmopolitan etkileşimin ve karşılaştırmalı çalışmaların olduğu bir dünyada yavaş yavaş buharlaşıyor. Avrupa, bir zamanlar hükmettiği medeniyetten gelen tehdide karşı koymak için aşırı sağ ve aşırı sol üzerinden milli-kültürel kimlikleri sun’i bir şekilde yeniden inşa ederek karşılık veriyor.

Tüm etnik ve toprak ihtilaflarıyla birlikte tarihin sonu fikrinin bir fantezi olduğu ortaya çıksa da bu farkına varma milliyetçiliğe geri dönüş için bir bahane sayılamaz. Müslüman-mülteci akını karşısında Avrupa’nın hasret kaldığı kültürel saflık [Z.T.K. arı, katışıksız anlamında saflık], insan etkileşimlerinin arttığı bir dünyada artık imkânsız.

“Batı”nın, eğer coğrafyanın ötesinde bir anlamı varsa o da, giderek daha kapsayıcı bir liberalizm ruhuyla kendini dışa vurur. Tıpkı 19. yüzyılda feodalizme geri dönüş olmadığı gibi şimdi de –felakete davetiye çıkarmadan– milliyetçiliğe geri dönüş olamaz. Büyük Rus entelektüellerden Alexander Herzen’in de dediği üzere “Tarih geri dönmez… Tüm eski duruma geri dönüşler, tüm restorasyonlar hep gerçeği gizlemektir.”

O halde şu soru sorulmalı: Medeniyetsel açıdan Roma’nın yerine ne geçecek? Said’in de ortaya koyduğu üzere, her ne kadar imparatorlukların birtakım kötülükleri olsa da Akdeniz çevresinde devasa çok-etnili alanları yönetebilme becerisiyle –mevcut yönetim tarzlarında bulunmayan– bir çözüm sunuyor.

Avrupa, İslam dünyasını dinamik bir şekilde bünyesine katabilmek için, kıtanın kuzeyinde yükselen –ihtiyaçlar hiyerarşisinde bireysel hakların ve failliğin en üstte yer aldığı– hukuk devletine dayalı mevcut sisteme bağlılığı da sulandırmadan, artık başka yollar bulmalı. Eğer ki evrensel değerler yönünde gelişmezse, oluşan boşluğu sadece ideolojilerin ve kaba milliyetçiliklerin cinneti dolduracak. Bu da Avrupa’da “Batı”nın bitiş işareti olacak.



R.KAPLAN - POSTEMPERYAL ÇAĞ


POSTEMPERYAL ÇAĞ

Robert Kaplan (Amerikalı dış politika yazarı; Yeni Amerikan Güvenliği Merkezi kıdemli araştırmacısı)
The National Interest, Mayıs-Haziran 2016 sayısı

Tercüme: Zahide Tuba Kor

 (...) Gerçekten de 20. yüzyıl Avrupa’sında yaşanan dehşetin arka planında –Nazi karşıtı Avusturya Yahudi’si bir entelektüel olan Joseph Roth’un İmparator’un İflası kitabında işaret ettiği üzere– imparatorlukların çökerek tek-etnili devletlerin yükselişi ve geleneksel kralın gücünün yerine geçen faşist ve komünist liderler vardı.

Roth’un diğer bir önemli eseri olan The Radetzky March’ta ayrıntılı değindiği üzere, imparatorlukların kötülükleri olmakla birlikte, bilhassa Avrupa gibi farklı halkların bir arada yaşadığı geniş topraklarda istikrarı ve düzeni sağlamada icra ettikleri tarihi fonksiyonları inkâr edilemez. İmparatorlukların yerine ne geçecek? Michael Lind’in işaret ettiği üzere bugün –kurallara dayalı uluslararası sistemden NATO, AB, IMF gibi bir yığın ulus-üstü ve çok-uluslu örgütlere kadar– küresel düzenin temel dayanakları, imparatorluğun fonksiyonlarını icra etmeye çalışıyor. İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana sessiz sedasız işleyen bu süreçte deniz yollarını, boğazları, hidrokarbon kaynaklarına erişimi koruyan ve genel olarak dünyanın bir ölçüde güvenliğini sağlayan Amerikan gücünün –askeri, iktisadi ve diplomatik anlamda– payı inkâr edilmez bir gerçek. Yüksek prensipler içermemesi hasebiyle bu görevler gayriahlaki görünmekle birlikte, onsuz da herhangi bir yerde ahlaki adım atmanın imkanı kalmaz. Bu, geleneksel emperyalizm değil, onun çok daha insani halidir.

ABD halen daha dünya üzerindeki en güçlü tek devlet olsa da ezici üstünlüğü gittikçe azalıyor. Yeni demokrasilerde merkezi otoritenin dağılması, Ortadoğu ve Kuzey Afrika’da kaosun yayılması ve bölgesel hegemonlar olarak Rusya, Çin ve İran’ın yükselişi hep Amerikan güç projeksiyonunu sınırlandırıyor. Bu aslında bir yüzyıldır devam edegelen bir sürecin parçası. Birinci Dünya Savaşı sonunda çok-etnili imparatorluklar dağıldı. İkinci Dünya Savaşı sonunda İngilizlerin ve Fransızların deniz aşırı imparatorlukları aynı akıbete uğradı. Soğuk Savaş’ın sonu, Doğu Avrupa ve Avrasya’nın bir kısmında Sovyet İmparatorluğu’nun çöküşünün ilanı oldu. 21. yüzyılın başları Irak, Suriye ve Libya gibi postemperyal, sun’i devletlerde diktatörlerin devrilmesine veya aşınmasına sahne oldu. Şimdi de askeri birlikleri ve diplomatlarıyla kendisini adeta bir imparatorluk konumunda gören Amerikan emperyalvari yapısı artık sona doğru yaklaşıyor.

Amerikan gücünün bu kısmi geri çekilişinin hem uluslararası hem de iç sebepleri var: Uluslararası düzeyde hızlı şehirleşme, nüfus artışı ve doğal kaynak sıkıntısı dünyanın her yerinde merkezi otoritelerin gücünü aşındırdı. İletişim devrimi sayesinde bireysel bilincin yükselişi de bu gidişata ivme kattı. ABD artık geçmişte alıştığı şekilde diğer devletlerin kararlarını etkileyemez durumda. Bu arada gerek şiddet içeren milenyumcu hareketlerin gerekse bölgesel hegemonların olgunlaşması, ABD’nin güç projeksiyona yönelik doğrudan tehditler arasında. İçeride ise Amerikan toplumunu dönüştürmek isteyen Obama yönetimi, denizaşırı büyük karışıklıklara müdahil olmaktan kaçındı ve başta İran olmak üzere hasımlarıyla ilişkileri iyileştirme arayışına girdi. Bu, emperyal yorgunluğun bir işareti – ve iyi bir şey olduğu iddia edilse de aslında Amerikan gücünü kurgulayıcı değil sınırlandırıcı bir etkiye sahip. Diğer bir deyişle bu, ABD’nin artık dünya düzenini tesis rolünü gittikçe daha az üstleneğine bir işaret. Aslına bakarsanız bu, tek bir başkanın da işi değil. İkinci Dünya Savaşı ve Soğuk Savaş boyunca devam eden hiperaktif bir dönemin ve bunların Balkanlarda ve Ortadoğu’daki uzun artçı şoklarının ardından Amerikan dış politikasında yeni bir aşamanın başlangıcı. Ülke içindeki kargaşa ve kontrol edilmesi hiç de kolay olmayan karışıklıklar ve dışarıdaki isyan hali Washington’ı [masrafları ve sorumlulukları] azaltmaya doğru itiyor.

Dünya düzensizliği bundan böyle artacak. Afrika ve Ortadoğu’daki küçük ve orta ölçekli devletlerin zayıflaması ve dağılması, Avrasya’nın coğrafi yapısının dayandığı daha büyük devletlerde, yani Rusya ve Çin’de de anarşivari gelişmelere yol açacak. Bu yeni bölgesel hegemonların dıştaki saldırganlıkları ise kısmen iç zafiyetlerinden kaynaklanıyor. Toplumsal istikrarlarının doğrudan bağlı olduğu iç ekonomilerinde baş gösteren çözülmenin hızını kesmek için milliyetçiliği kullanıyorlar. AB’ye gelince, parçalanmasa da iyice zayıf düşmüş durumda. Bütüncül ve uyumlu bir üst kurum olmak yerine Avrupa, –Avrasya, Doğu Akdeniz ve Kuzey Afrika’nın coğrafi akışkanlığında çözülerek– giderek daha fazla uyumluluktan uzak bir devletler ve bölgeler karışımına dönüşecek. Rus rövanşizmi ve Müslüman mültecilerin demografik saldırısıyla bu gidişat su yüzüne çıktı. Tabii ki daha uzun vadede teknoloji de devreye girecek. Stratejist T.X.Hammes’in de işaret ettiği üzere, ucuz insansız hava araçlarının, siber savaşların, üç boyutlu (3D) baskının/yazıcının vd. bir noktada birleşmesi, gücün –emperyalvari birkaç elde toplanması yerine– birçok devlet ve devlet-dışı aktör arasında dağılmasını sağlayacak.

Karşılaştırmalı anarşi adını verdiğim bir çağa giriyoruz ve bu, Soğuk Savaş ve sonrası dönemdekine kıyasla çok daha yüksek düzeyli bir anarşi olacak.

Nihayetinde küreselleşme ve iletişim devrimi, jeopolitiği etkisizleştirmek yerine daha da güçlendirdi. Artık dünya haritası çok daha küçük ve çok daha fazla klostrofobik vaziyette; bu yüzden toprak üzerinde çok daha gaddarca rekabet ediliyor ve her bölgesel çatışma daha evvel hiç olmadığı kadar birbirini etkiliyor. Suriye’deki bir çatışma Avrupa’daki bir terör saldırısıyla iç içe geçiyor; Rusya’nın Suriye’ye müdahalesi Avrupa ve Amerika’nın Ukrayna siyasetini etkiliyor. Bütün bunlar, çok-uluslu imparatorlukların artık ortadan kalktığı ve en totaliter rejimlerin –resmi sınırların etnik ve mezhepsel yapıyla uyuşmadığı– kurmaca devletlerde hüküm sürdüğü bir dönemde yaşanıyor. Netice ise vahşi bir rekabet içinde ulusal ve ulus-altı grupların yıkıcı bir kargaşası. Ve bu yüzden de jeopolitik –yani toprak ve güç savaşı– şu anda sadece devletler arasında değil, aynı zamanda devletlerin kendi içinde de yaşanıyor. Kültürel ve dini farklılıklar bilhassa alevlendiriliyor: gruplar arası farklılıklar küreselleşmenin potasında erise de daha kör/pervasız ve ideolojik bir formatta yeniden şekillendiriliyor. Bugün yaşanan bir medeniyetler çatışması değil, daha ziyade sun’i olarak yeniden inşa edilen medeniyetlerin çatışmasıdır. İslam’ı kendi başına temsil etmekten uzak İslam Devleti’ne bir bakın; aslında İslam’ın bir kıvılcımla diktatörlüklere benzeyişinin ve internet ile sosyal medya kitle histerisinin bir ürünü. Kimliklerin postmodern yeniden icadı ise jeopolitik bölünmüşlüğü daha da içinden çıkılmaz bir hale sokuyor.

Bütün bu süreçte teknoloji coğrafyayı silikleştirmeyip daha da belirginleştiriyor. Sadece Çin ve Hindistan’a bakmak yeterli. Antik çağda Budizmin yayılması ve 19. yüzyılda Afyon Savaşları dışında tarih boyunca Çin ve Hindistan’ın Himalayaların ayırdığı iki gelişen medeniyet olarak birbiriyle pek de bir ilişkisi/alıp veremediği yoktu. Ancak teknolojik ilerlemeler mesafeleri çökertti. Hindistan’ın kıtalararası balistik füzeleri artık Çin’i vurabilir ve Çin savaş uçakları Hint Yarımadası hava sahasını delip geçebilir. Hint savaş gemileri Güney Çin Denizi’ne konuşlanmış durumda ve Çin savaş gemileri de Hint Okyanusu boyunca askeri tatbikatlar düzenliyor. Artık Çin ile Hindistan arasında yeni bir stratejik coğrafya söz konusu. Jeopolitik, geçmiş yüzyılların bir kalıntısı olmak yerine, daha evvel hiç olmadığı kadar yerkürenin daha da sımsıkı örülen bir özelliğine dönüştü. Hindistan şimdi Vietnam ve Japonya’da yeni müttefikler kazanmaya çalışıyor; Çin de Rusya ve İran’la yakın ilişkiler kurma arayışında.

Aslında salt bölgesel olan problemler yok artık; zira Rusya, Çin ve İran gibi yerel hegemonlar dünya çapında siber saldırılar ve terörizmle meşguller. Dolayısıyla krizler aynı anda hem bölgesel hem de küresel bir boyutta. Savaşlar ve devletlerin çöküşü sürdükçe duymamız gereken korku, yatıştırmadan/bastırmadan ziyade başı dertte olan söz konusu rejimlerin sert düşüşü olmalı. Şunu biliyoruz ki Irak ve Suriye’de totaliter rejimlerin yumuşak inişini sağlamak imkansızdı. ABD Irak’ı işgal etti ama Suriye’de kenara çekildi; sonuç ise neredeyse aynı oldu. Her iki ülkede de hayatını kaybeden yüz binlerce insan ve boşluğu dolduran radikal gruplar var.

Diğer bir konu da şu. Unutmayın ki küreselleşme, ille de büyüme veya istikrarla değil, ama büyük ekonomik ve kültürel bağlarla yakından alakalı. Dolayısıyla ekonomik durgunluk jeopolitik istikrarsızlığı artırabilir. Ve aslında bu, halihazırda tam da yaşanan şey. Mesela Afrika’yı ele alalım. Afrika, üretim sektöründeki gelişmelerden ziyade hammadde fiyatlarındaki yükseliş sayesinde yıllarca istikrarlı bir iktisadi büyüme yaşamıştı. Şu anda sadece hammadde fiyatları düşmüyor, aynı zamanda –büyüme oranı ciddi bir şekilde düşen– Çin’in Afrika’daki altyapı yatırımları da azalıyor. Dolayısıyla Asya’daki ekonomik değişimler Afrika’nın istikrarını tehlikeye atıyor. Bir de Sahra Afrika’sında saldırılar düzenleyen çeşitli radikal İslamcı hareketler sözkonusu. Aslında bu, –iletişim devriminin milenyumcu İslam anlayışını zayıf ve çökmüş devletlere doğru taşıdığı– Afrika anarşisinin son aşaması. Aşikar ki ABD’nin bütün bunlar üzerindeki etkinliği çok az.


Sonuçta, [dünyada meydana gelen] her şey, daha evvel hiç olmadığı kadar birbiriyle bağlantılı; dünya çapında barışın teminatı gece bekçisi[nin rolü] [Z.T.K. ABD’yi kastediyor] de gittikçe azalıyor. Hiyerarşiler her yerde çöküyor. ABD’deki ön seçimlere bakmak bile yeterli; aşağıdan gelen isyana karşı Amerikan siyasi müessesesinin hiçbir cevabı yok. Bu arada (…) Apsen ve Davos gibi yerlerdeki elitlerin nüfuz kurma veya hatta [olan biteni] idrak etme mücadelesi vereceği umumi bir populist anarşi 21. yüzyılın tanımlanmasına yardımcı olacak. Erken modern ve modern tarihin çok-uluslu imparatorluklarına da Soğuk Savaş’ın ideolojik bölünmüşlüğüne de bundan sonra hor görülmekten ziyade nostaljiyle bakılacak.


R.KAPLAN - ÜTOPİK İDEOLOJİLER NİYE HALA CAZİP?


ALEKSANDER WAT’IN ÜTOPİK İDEOLOJİLER TECRÜBESİ DÜNYAYA GERİ Mİ DÖNÜYOR?

Robert Kaplan (Amerikalı dış politika yazarı; Yeni Amerikan Güvenliği Merkezi kıdemli araştırmacısı)
The American Interest, 10.10.2015


Tercüme: Zahide Tuba Kor

Siber, biyolojik, çevresel veya hatta nükleer tehditten daha beter olan bizim en kötü varoluşsal korkumuz nedir? Dehşet verici bir gücün ellerinde ütopik bir ideoloji tehdididir. Zira ütopyalar bizatihi mükemmel siyasi ve manevi planlar olup onlara ulaşmak için totaliterlikten kitlesel katliama kadar her yol ahlaki olarak meşrulaştırılır. Peki ama, 20. yüzyıldaki sonuçları ortadayken, bireysel düzeyde ütopik ideolojiler niye hala cazip? Cazibesinin temel nedeni ruhlarda bıraktığı etkidir ve bunu iyi anlarsak eğer, çağımızın ütopik totaliterliğin canlanmasına ne kadar elverişli olduğu da zihinlerde netleşir.

(…)
20. yüzyılın Polonyalı büyük şair ve entelektüeli Aleksander Wat’a göre, komünizm ve özellikle de Stalinizm “olumsuzlanmaya/yok sayılmaya küresel bir tepkiydi… Bütün hastalık, her şeyi kuşatıcı/kapsayıcı bir şeye olan açlıktan, ihtiyaçtan doğdu.” Problem “her şeyin aşırı fazlalığıydı. Çok fazla insan, çok fazla fikir, çok fazla kitap, çok fazla sistem.” Bununla kim baş edebilirdi ki?

(…)
Kitabının başlığı olan Benim Yüzyılım: Polonyalı Bir Entelektüelin Odyssey’i (My Century: The Odyssey of a Polish Intellectual), ne abartılı ne de salt kendine işaret eder nitelikte. Wat ve ailesi 20. yüzyılın tüm dehşetini bizzat yaşadı. Wat’ın ailesi Orta Avrupalıydı ve tarihi “Yahudilik, Katoliklik ve ateizmin sınır hattı”ndaydı. Söylediğine göre antisemitizm Sovyet hapis hayatının kalıcı bir parçasıydı. Wat’ın ağabeyi Treblinka’da, küçük kardeşi ise Auschwitz’de can verdi. Wat’ın kendisi de İkinci Dünya Savaşı sırasında ve sonrasında yedi yıl Lubyanka da dâhil Sovyet hapishanelerinde ve Orta Asya’nın çöllerinde sürgünde geçti. Stalin’den arındırma sürecinin akabinde 1957’de Doğu Bloku’nda kamusal hayata girdi ve on yıl sonra Fransa’da intihar etti.

(...) Bütün bu işkenceler, sürgünler, hapis hayatları ... 20. yüzyılda milyonların hayatını tasvir ediyordu aslında; bütün bunlar ve daha fazlası ütopik ideolojilerin bir neticesiydi.

Diyebilirsiniz ki “Ama 20. yüzyıl nev-i şahsına münhasırdı; Hitler ve Stalin ölçeğinde diktatörler ancak bin yılda bir gelir.” Wat’ın hikayesi geçen yüzyıl hakkında bunaltıcı bir klasik; bugünle ne alakası var?

Gerçekten de [Z.T.K. İkinci Dünya Savaşı sırasında Alman işgali altındaki Avrupa topraklarında Yahudileri tamamen yok etmeye dönük bir Alman planı olan] Nihai Çözüm, nev-i şahsına münhasırdı ve muadilleri de yok. Stalin’in terör aygıtı, sanayileşmiş ve ideolojik dehşeti itibarıyla da tekti. (…) Ama aynı zamanda 21. yüzyılın 20. yüzyıldan radikal bir şekilde farklı olduğuna –ki bir dereceye kadar bu gayet doğrudur– ve dolayısıyla radikal biçimde farklı patolojiler ortaya çıkacağına dair de bir kanaat var. Bu yüzden de Hitler’i ve Stalin’i bir girizgah değil de bir geçmiş gibi araştırıyoruz. Ürkütücü dinozorlar gibi nesilleri tükendi. En azından yaygın kanaate göre artık bunlar birer tehdit değil.

20. yüzyıl büyüklük çağıydı: kuvvet kullanımını tekeline alan büyük askeri aygıtlarıyla büyük endüstrileşmiş devletler – ki bu özellikleriyle söz konusu devletler büyük kötülüklerin anası olabilir durumdaydılar. Ancak 21. yüzyıl küçüklük çağı: post-endüstriyel siber araçlar ve iletişim araçlarıyla devlet gücünün aşınması – ki bu araçlar gücü devletsiz grupların eline vererek devletlerin tahakkümünü azaltmakta. Bu yüzden bugün artık kaos korkusu totaliterlik kaosunun yerini aldı. Arap Stalin olan Saddam Hüseyin tasvir edilemeyecek denli gaddar bir liderdi, ama ardından Irak’ta ortaya çıkan anarşi çok daha beter oldu. (…)

Peki ama ya bu, hikayenin tamamı değilse? Ya Stalinist ideolojinin psikolojik cazibesini anlatırken Wat, bize çağımıza dair de ikazlarda bulunuyorsa? Ya süregelen kaosa üretilen cevap bizi 20. yüzyılın ideolojik yoğunluğuna geri götürürse? Yeni Hitlerlerden veya yeni Stalinlerden veyahut onların hastalıklı çeşitlerinden bahsetmiyorum.

Günümüz dünyasında gerçekten de yeni ütopik ideolojiler yığınının vakti gelmiş olabilir. 20. yüzyılın başlarına kıyasla bugün çok daha fazla uyarıcının bombardımanı altındayız: Eğer ki Wat’ın döneminde gerçekten çok fazla kitap ve fikir, çok fazla insan ve sistem var idiyse, yine de onlar bugün bizim başa çıkmamız gereken miktara kıyasla oldukça küçük sayılır. (…) Martin Heidegger’e göre teknoloji, aşırı kullanımından dolayı yol açtığı zihnî ızdırap ve kafa karışıklığıyla hakiki bir amaçtan yoksun. Bu yüzden geleneksel siyasetlerin tatmin edemeyeceği hayatlarımıza çaresizce, bir an evvel mana katmamız gerekiyor. (…)

Bir de yalnızlık duygusu var. (…) Hannah Arendt, devamında diyor ki totaliterlik, –muhtemel en kötü sonuca lineer tarzda ulaştıracak şekilde çıkarımlar yapan– yalnız aklın ürünüdür ve bu yüzden “[totaliterlik] bu hakikatten [yani yalnızlıktan] intiharvari bir kaçıştır.” (…) Hâlihazırda insanlar daha evvel hiç olmadığı kadar yalnız olup totaliter yalnız aklın semptomlarına (...) çok daha yatkın vaziyetteler.

Batı’dan Ortadoğu’ya, Rusya’dan Çin’e dünyanın her yerinde insanlar, akıl sağlıklarını teskin etmek için bir şeylere inanmaya son derece açlar. Uygun şartlar altında yeni dini ekolleri [benimsemeye] tehlikeli bir şekilde hazırlar. Bugün Batı’daki yeni moda veya kült olarak gelip geçici şeyler daha az istikrarlı ve daha kaotik toplumlarda radikalliğe dönüşebilir.

Jet çağı elitlerinin bu gidişatı yatıştırmakta veya dönüştürmekte pek de bir faydası olmayacaktır. Kozmopolitan, giderek milliyetsizleşen, daha evvel hiç olmadığı kadar belli bir ülkeye/toprağa veya mahalli aidiyetlere bağlı olmayan elitler, 7/24 kendi işledikleri bilgi akışının tadını çıkarıyorlar. Her biri son derece parlak zekâlı! Hiçbir şeye inanmadıkları halde her şeyi analiz edebiliyorlar ve pasaportunu taşıdıkları ülkeye bağlılık hisleri gittikçe azalıyor. Bu kökünden uzaklaşma hali, onları, ruhlarındaki boşluğu ve anlamsızlık duygusunu doldurmak üzere yeni bir bütünlük (totality) ve yeni bir ekol özlemiyle yanıp tutuşan ve isyan eden sözde avam kitlelerden hayret ve şok içinde kendilerini tamamen ayrıştırmalarını sağlıyor.

İslam Devleti’nin yükselişi –ve lideri Ebubekir el-Bağdadi–, 20. yüzyıl totaliterlerinin ayak izini takip eden hastalık çeşitlerinin [21. yüzyıldaki] ilk belirtileri olarak görülebilir. Bağdadi, Arap Baharı ve ABD’nin Irak’ı işgalinin yarattığı kaos ortamında ortaya çıktı. Arap Baharı aslında, başlangıçta Batılı elitlerin ilan ettiği üzere (…) demokrasinin bir yükselişi değil, daha ziyade siyasi ve ahlaki otoritenin köklü bir kriziydi. (…) Bu şartlar ancak ve ancak yeni otoriterlik çeşitlerine yol açar. Aleksander Wat’ın da muhtemelen farkına vardığı üzere, anarşi ne kadar kötü olursa ve ne kadar uzun sürerse, otoriterliğin bu yeni formlarının da daha ütopik ve milenyumcu olma ihtimali o kadar yükselir.

2011 başında Tahrir’de Batılı gazetecilerin aklını çelen Kahire’deki liberal eğilimli elit, daha sonra Mısır demokrasisinin Müslüman Kardeşler formatında tetiklediği kaosu azıcık hissettiğinde yeni Firavunvari diktatör Abdülfettah es-Sisi’yi hemencecik kabul edeceklerdi. Ama Mısır ciddi bir endişe kaynağı değil. Zira Mısır coğrafyası kadim medeniyetlere ev sahipliği yapan Nil Vadisi çevresinde şekillendiğinden buradaki devletin uzun ve doğal bir meşruiyet geleneği var ve bu yüzden ülkeyi bir arada tutmak için boğucu otoriterlik şekillerine/araçlarına ihtiyaç yok. Libya, Suriye ve Irak gibi ülkelerin ise kadim coğrafi devletlere göre sınırları tanımlanmadığından hayatta kalabilmeleri için totaliterliğe kayan çok daha aşırı otoriterlik çeşitlerine maruz kalmaları kaçınılmaz. Muammer Kaddafi, Hafız ve Beşşar Esed ile Saddam Hüseyin rejimlerinin ideolojik yoğunluğunun ardındaki temel sebep de işte buydu. Suriye ve Irak’ın sosyalist Baas rejimleri, Ortadoğu’ya taşınan Avrupa’daki ütopik ideolojilerin bir çeşidiydi aslında. Totaliterlik en tepedeki rejimle en aşağıdaki aşiret ve büyük aile yapısı arasında kalan diğer her türlü siyasi örgütlenmeyi tamamen yok ettiğinden Libya, Suriye ve Irak’ta rejimlerin çöküşünün sonucu anarşi oldu; bundan sonra da liberal demokrasilere değil, diktatörlüğün yeni formlarına evirileceklerdir. Ve buralardaki kaosun derinliği ve çapı Mısır’ın son dönemde yaşadığından katbekat fazla olduğundan Libya, Suriye ve Irak’taki yeni diktatörlüklerin şeklinin de –doğası itibarıyla– ütopik olma eğilimi önümüzde bir tehdit olarak duruyor.

2003’ten beri Irak’ta insanlar, (benim de hata yaparak desteklediğim) Amerikan işgali ve ardından da alelacele geri çekilişi yüzünden Hobbes’çu barbarlığı ve onuru ve emniyeti yitirme halini bizzat tecrübe ettiler. Iraklıların bu tecrübesi, hem Almanların Hitler’den evvel yaşadıklarından çok daha derin hem de Lenin ile Stalin’e yol açan Ramanov hanedanlığının çöküşü ve müteakip iç savaşta Rus bireylerin çektiğinden çok daha büyüktü. 2011’den beri Libya ve Suriye Irak’ın tecrübe ettiğinin bir benzerini yaşadı. (…)

Peki ama teknoloji insanları birbiriyle iletişim halinde tutarak ve böylece tek ses haline getirerek güçlendirmiyor mu? Tam da işte bu tek ses olma hali bir tehlikedir. İnternet özgürlüğü bir kibirdir, kendini beğenmişliktir. İnsanların çoğu kendi düşüncelerini kendilerinin şekillendirdiğini zannediyor; ama hakikat şu ki düşüncelerinin çoğu, onlar adına düşünen başkaları tarafından hazırlanıyor. İnternette yayılan bazı öğretiler veya blog veya tweetler 21. yüzyılda bireyselciliğin geldiği noktanın acı bir yansımasıdır. Elektronik yığınlar, totaliterliğin yeni ideolojilerinin yolunu hazırlayan yalnızlığın bir yok sayımıdır. Savaş, suç ve kaos yüzünden her türlü bireysel onurun kökünden kazındığı ülkelerde elektronik takipçiler yığınını bir düşünün; buralarda aşırı dindarlığın postmodern formu tahayyül edilebilecek her derde deva tek ilaçtır.

Gerek Sünni gerekse Şii dünyada İslam Devleti ve diğer cihatçı hareketlerin yükselişi, emperyal ve postemperyal dönemde yepyeni bir olgu sayılmaz. Paris’te yaşayan, uluslararası politika hakkında yazan deneyimli bir eleştirmen olan William Pfaff, 19. yüzyılda iki defa yaşanan (…), çoğu kez kaybedilmiş altın çağı yeniden inşa etmeyi arzulayan radikal popülist hareketlerin yükselişini incelemiş. Pfaff’ın tespitlerinden hareketle diyebiliriz ki, Batı’da bizim “terörist” deyip geçtiğimiz Uganda merkezli Tanrı’nın Direniş Ordusu ve Nijerya merkezli Boko Haram aslında modernizmle küreselleşmenin ikiz tehditlerine karşı koyan birer kurtuluşçu milenyum hareketleri.

Küreselleşmenin ivme kazanması, toprağa ve etnisiteye olan geleneksel somut bağları sulandırarak ütopik ideolojileri açığa çıkarma potansiyeline sahiptir; ortaya çıkan kısmi boşlukta daha soyut ideallerin ve ütopya silahlarının cazibesi daha da artacaktır. Bizi endişelendirmesi gereken sadece Ortadoğu değil. Çin de şu anda gelişmekte olan bir ülkeden bir ulusal güvenlik devletine doğru dönüşüyor ve önümüzdeki yıllarda büyüyen iktisadi problemleri karşısında milliyetçilikle merkezi kontrolün yeni ve tehlikeli bir karışımını benimseyebilir. Rus lider Vladimir Putin ise Rusya’nın zayıflayan toplumsal ve iktisadi şartlarına bir cevap olarak kendisinden daha sağda konumlanan liderlerin baskısı altında; gelecekte çok daha ileri düzeyde bir yabancı düşmanlığının ve milliyetçiliğin öncüsü olabilir. Küreselleşme çağında sadece din değil, aynı zamanda milliyetçilik de çok da ideolojik, liberal olmayan ve soyut bir hale bürünebilir.

(…)


G.FRIEDMAN - ABD VE İSRAİL UZAKLAŞIYOR


ABD VE İSRAİL BİRBİRİNDEN UZAKLAŞIYOR

George Friedman (Amerikalı siyaset bilimci, Stratfor’un kurucusu ve 2015 yılına kadar başkanı, Geopolitical Futures’ın kurucusu ve yöneticisi)
Geopolitical Futures, 9.3.2016

Tercüme: Zahide Tuba Kor

Amerikan Başkan Yardımcısı Joe Biden, Amerikan-İsrail ilişkilerinde yeni bir anlamsız krizin akabinde 8 Mart’ta İsrail’e gitti. Diplomatik çevreler, İsrail Başbakanı Benyamin Netanyahu’nun, sadece [kendisine gelen] Washington’a ziyaret davetini geri çevirmekle kalmayıp, üstelik bir de Beyaz Saray’ı resmen bilgilendirmeden evvel kararını basına sızdırması karşısında oldukça heyecanlılar. Amerikan-İsrail ilişkileri duayenlerine göre bu, Netanyahu ile Amerikan Başkanı Barack Obama arasındaki derin karşılıklı antipatiden kaynaklanıyor ve bu antipati Amerikan-İsrail ilişkilerini yönlendiriyor.

İki lider birbirine antipati duyuyor olabilir. Bu sızdırma, Netanyahu’nun kasıtlı bir hakareti olabileceği gibi, –tıpkı ABD’deki gibi– İsrail’de de yaygın olan tipik bir sızıntı da olabilir. İşin aslı hangisi olursa olsun, Amerikan-İsrail ilişkilerini yönlendiren bu değil; [gerek Amerika’da gerekse İsrail’de yönetimin değişmesi halinde gelecek] yeni başkan ve başbakan da, birbirlerini sevseler dahi aynı gerilimlerle yüzleşecekler. [Zira bu,] şahsi bir gerilim değil, Amerikan ve İsrail menfaatlerdeki temel değişimlerden kaynaklanıyor.

Şunu hatırlamakta fayda var: ABD ve İsrail 1967 Savaşı öncesine kadar birbirine yakın değildi. İsrail’in silahlarının ekseriyetini temin eden Fransa’ydı ve ABD’nin sağladığı silah neredeyse yok gibiydi. 1967 Savaşı’yla Fransa’nın İsrail’le ilişkilerini kesmesinden sonra ABD İsrail’in başlıca bağışçısı/destekçisi konumuna yükseldi. Ve İsrail’e yüklü miktarda [Amerikan] silahı ve yardım akışı da ancak İsrail, Suriye ve Mısır arasındaki 1973 Savaşı’ndan sonradır. Buna dikkat çekmekteki amacım, İsrail ile ABD arasındaki can ciğer ilişkilerin İsrail tarihinin ilk 25 yılında var olmadığını açıklığa kavuşturmaktır. Bu ilişki verili bir ilişki değildir, dolayısıyla yıpranması da sürpriz olmamalıdır.

İlişkinin iki veçhesi vardı: İsrail’in kendi mali ve endüstriyel kapasitesini aşacak derecede güvenlik ihtiyaçları sözkonusuydu. Kendisini ancak milli güvenliğini sağlama alan bir büyük güçle savunur hale gelebilirdi. Böyle bir gücü yanına çekebilmesi için de İsrail’in, hem söz konusu büyük güce bir faydası dokunmaya hem de dış politikasına büyük gücün menfaatlerine de uyacak şekilde çekidüzen vermeye hazırlıklı olmalıydı. 1967’ye kadar Fransa İsrail’e önem verdi; ama bu savaş Fransa’nın menfaatlerine hizmet etmediği için bu tarihten sonra ilişkileri kesti. Bundan sonra İsrail’in dış politikası, ABD için önem arz edecek ve onunla müttefik olacak şekilde inşa edildi.

İsrail’in Amerikan menfaatlerine uygun bir stratejik değer olarak öne çıkması, aslında Soğuk Savaş’ın akışındaki şu büyük değişime kadar gerçekleşmedi: 1960’ların ortalarında Suriye ve Irak’ta Sovyet yanlısı askeri darbeler yaşandı. Bölgede ABD’nin kritik müttefiki olan Türkiye kuzeyden Sovyetlerin baskısı altındaydı. Eğer [Sovyet] baskı[sı] güneyden de gelirse Türkiye [Sovyetlere] boyun eğmek zorunda kalabilirdi. İran Iraklıları kıstırma görevini üstlenirken İsrail de bir yandan Suriyelileri kıstırıyor diğer yandan Sovyetlere yakın Mısır’a yönelik stratejik bir tehdit hizmeti görüyordu. Bu şartlar altında İsrail’e yardım bir bakıma Amerikan milli güvenliğine de yatırım anlamına geliyordu. İsrail, Ortadoğu’daki Amerikan stratejisinin temeli olan Şah’ın İran’ıyla birlikte,  Sovyetlerin elindeki değerleri maliyeti düşük bir şekilde tehdit ediyordu.

Soğuk Savaş 25 yıl evvel sona erdi ve bundan sonraki süreçte büyük ölçüde [Amerikan-İsrail] ilişkileri devam etti. Bu kısmen alışkanlıktan, kısmen paylaştıkları diğer ortak menfaatlerden dolayıydı. Ancak geçen on yılda stratejik ilişkilerin temelleri giderek zayıfladı ve zayıfladıkça karşılıklı memnuniyetsizliğin davul sesleri biteviye çalmaya başladı.

İsrail zaviyesinden bakıldığında, milli güvenliğini sağlama alacak bir büyük güce artık ihtiyaç duymuyor. Mısır resmen tarafsız pozisyonda ve bir dizi güvenlik meselesinde İsrail’le işbirliği içinde. Suriye kaosla boğuşuyor. İsrail’in Ürdün’le yakın ilişkileri sözkonusu. Hatta Hizbullah’ın bile Suriye’de, İsrail’le savaşmaktan çok daha büyük kaygıları var. İsrail’in İran’da soyut/farazi bir düşmanı var, ama o da hem çok uzakta hem de nükleer kapasitesi nihayetinde hala teorik bir düzeyde. Stratejik tehdidin azalmasıyla birlikte artık İsrail’in eskisi kadar ABD’ye ihtiyacı yok. Geçmişe kıyasla ABD’nin yardımları, İsrail GSYH’nin çok küçük bir oranına tekabül ediyor. Ama İsrail ABD’yle bağları koparmak istemiyor. ABD hala değerli, ama Amerikan dış politikasında İsrail’i bünyesinde tutmasına imkan verecek denli değil.

ABD’nin de bölgedeki menfaatleri değişti. Irak tecrübesi ABD’ye öğretti ki hasım bir devleti işgal etmek zordur, pahalıdır ve sonunda temel hedeflere ulaşılamayabilir. ABD Irak’ı terörizmle savaş için bir fırsat olarak görmüştü. Ama Irak’ı huzura kavuşturamadı, başarılı olsaydı dahi İslami terörizmin ortadan kalkma ihtimali yoktu.

Yine ABD anladı ki devasa bir askeri güce başvurmadan gerek İslam Devleti’ni mağlup etme gerekse ardından ortaya çıkacak direnişi kazanma ihtimali, en iyi durumda dahi pek mümkün değil ve muhtemelen de imkânsız.

Bu yüzden ABD, Ortadoğu’nun akışını kendi haline bırakabilir veya bölgedeki büyük güçlerle –İran, Suudi Arabistan, Türkiye ve İsrail’le– ilişkiler üzerinden bu akışı yönetmeye çalışabilir. İran zaten, tıpkı ABD gibi, Bağdat rejimine destek vererek Irak’a angaje olmuş durumda. Suudi Arabistan petrol fiyatlarının çöküşüyle birlikte iyice zayıflamış halde. Türkiye daha ziyade Kürtlere odaklanıyor ve İslam Devleti’yle savaşın maliyeti altına girmekte pek de istekli değil. 160 bin kişilik İsrail ordusunun küçük bir kısmı muharip birlik. Yedek birlikleri oldukça büyük olsa da her yedek birlik gibi kalitesi oldukça değişken. Ayrıca İsrail, İslam Devleti’nden de epeyce uzakta ve böyle bir mesafede uzunca bir süre askeri birliklerini tutmak için lojistik imkânı da sınırlı.

Eğer ki ABD bölgeyi kendi kaderine terk etmeye karar verirse İsrail’in stratejik değeri çok büyük ölçüde azalacaktır. Eğer ABD savaşın yükünü paylaşmaya hazır diğer devletlerle bir koalisyon oluşturmaya karar verirse, bu durumda İsrail’in böyle bir kuvvetle askeri bağlantısı asgari düzeyde olacak, [hatta bunun önünde] siyasi bir engel teşkil edecektir. İsrail’in varlığı ABD’nin inşa etmeye çalıştığı her türlü koalisyona zarar verecektir. Suudi Arabistan büyük bir askeri güç değil, bu da demek oluyor ki ABD’nin ana odağı Türkiye ve İran olacaktır. Ve bu da bizi geri çekilmeyi yeniden düşünmeye sevk etmektedir.

İsrail, bu savaşa dahil olmayı tercih etse dahi, ABD’nin yerini tutan/vekil bir güç olamaz. Soğuk Savaş’ta değeri paha biçilemezken bu savaştaki etkisi önemsizden olumsuza kayacak. Bu yüzden İsrail’in bazı adımlarına karşı Amerikan müsamahasının asgari düzeye inmesi hiç de sürpriz değil. Öte yandan İsrail bölgesel güçlerce tehdit edilmiyor ve şimdilik büyük bir gücün himayesine de bağımlı değil. Artık ABD’ye eskiden olduğu kadar ihtiyaç duymuyor. ABD bir sigorta poliçesi, ama yüksek sigorta primini de üstlenemez.

Obama ile Netanyahu’nun şahsi ilişkilerine odaklanmak önemli noktanın gözden kaçırılmasına yol açıyor. [İki ülke arasındaki] gerilim değişen milli menfaatlerden kaynaklanıyor. Menfaatler farklılaştıkça her iki tarafta da muhtelif taleplere müsamaha giderek azalıyor. Azaldıkça da ilişkilerin arka planında gürültü patırtı cereyan ediyor; ama sadece arka plan gürültüsü... Asıl olaylar ise sessiz sedasız gerçekleşiyor, ama herkesin gözleri önünde. İsrail ile ABD, ihtiyaç duyduklarında birbirine yakınlaştılar ve göze alabildiklerinde de birbirinden uzaklaşıyorlar. Bu onların düşman olduğu anlamına gelmez. Ama bundan sonra dost da değiller. Devletlerin kalıcı dostları da kalcı düşmanları da yoktur. Sadece menfaatler bakidir.



G.FRIEDMAN - PUTİN SURİYE’YE NEDEN GİRDİ?


PUTİN SURİYE’YE NEDEN GİRDİ?

George Friedman (Amerikalı siyaset bilimci, Stratfor’un kurucusu ve 2015 yılına kadar başkanı, Geopolitical Futures’ın kurucusu ve yöneticisi)
Geopolitical Futures, 15.3.2016

Tercüme: Zahide Tuba Kor

Rus Devlet Başkanı Putin 14 Mart’ta Suriye’den ana birliklerini çekmeye başlayacağını duyurdu. Rusya farklı modellerde 70 savaş uçağı ve 4000’i askın destek personeli konuşlandırmıştı. Bu büyük bir konuşlanma değildi, ama sahadaki dengeleri hızla değiştirdi. Rusya girmeden evvel Esed rejiminin köşeye sıkıştığı ciddi ciddi tartışılıyordu. Bu beklentiler Rus müdahalesiyle değişti.

Beklentilerin niçin değiştiği tam olarak net değil. Rusların sınırlı sayıdaki sortisi muhaliflerin operasyonel kapasitesini kırmak için yetmiş olabilir. Başlı başına Rus varlığı bile muhalefetin psikolojisini değiştirmeye ve iradesini kırmaya kâfi gelmiş olabilir. Aslına bakarsanız muhalefet o denli parçalanmış ve o denli zayıf bir durumdaki fiiliyatta herhangi bir şey onu paramparça etmeye yetebilir. Bu konu biteviye tartışılabilir, ama gerçek şu ki Ruslar girdiler ve istedikleri sonucu elde ettiler.

Şu soru ortada: Ruslar niye müdahale ettiler? Baba Esed Sovyetlere yakındı ve SSCB sonrası Rusya bu ilişkileri sürdürmek için jestler de yaptı. Ama Suriye hiçbir zaman Rus menfaatlerinin merkezinde olmadı ve başta Ukrayna olmak üzere muhtelif meselelerle boğuşan Rusya’nın –kendi perspektifinden– nispeten küçük sayılan bu meseleye değerli kaynaklarını hasretmesi tuhaf. Ama üzerinde düşündüğünüzde gayet anlaşılabilir bir durum, [Suriye’de Rus menfaatleri] Esed’in ayakta kalmasını sağlamanın ötesinde.

Putin’in Suriye’ye müdahalesinin ilk nedeni, aslında bunu yapmaya muktedir olduğunu göstermekti. Bu adımla hitap ettiği iki kitle vardı: Rus kamuoyu ve Batı, özellikle de ABD. Rusya’nın Ukrayna’daki performansı olsa olsa orta karardı. Kırım’ı hiçbir muhalefet olmaksızın “ele geçirdi” ve doğuda –bölgeyi tutuşturmakta başarısız olan– bir isyanı teşvik etti. Rus istihbarat teşkilatı Kiev’de neler olup bittiğini anlamakta ve ona şekil vermekte başarısız oldu. Daha da önemlisi, petrol fiyatlarındaki büyük düşüş Rusya’da çok büyük bir ekonomik krize yol açtı. Bu, Moskova için gerek içeride gerekse dış ilişkilerinde kritik bir andı.

Farklı modellerde savaş uçaklarından müteşekkil bir hava birliği konuşlandırmak ve aylarca bunları muharebelerde kullanmakla Rusya büyük bir askeri yeteneği olduğunu ve bunu etkili bir şekilde konuşlandırabildiğini gösterdi. Nihayetinde diğer ülkelerde olduğu gibi Rusya’da da başarılı, kısa askeri operasyonlar [kamuoyu nezdinde] büyük destek yaratır. ABD’ye kendi operasyon alanı olarak gördüğü bölgelere dahi Rusya’nın girme kabiliyeti ve iradesi olduğunu gösterdi. Rusya [arka bahçesi] Ukrayna’yı dahi kontrol edemeyen düşüşteki bir güçtür algılamasını önemli bir küresel güçtür algılamasıyla yer değiştirtti. Doğru olup olmadığı çok da önemli değildi, ama bunu doğruymuş gibi göstermeye ihtiyacı vardı. Öte yandan bunun içinde doğruluk payı olduğu da inkâr edilemez.

İkinci nokta daha da tuhaf ve önceki nedenle tam manasıyla örtüşmüyor. Rusya Suriye’ye ABD’yi çok zor bir durumdan çıkarmak için müdahale etti. ABD Esed rejimine karşı çıktı ve bir muhalif güçler koalisyonu tarafından rejimin el değiştirmesini de istedi. Ancak bunun gerçekleşmeyeceği giderek netleşmekteydi. Esed düşebilirdi ama onun halefi, Esed’le olduğu kadar birbiriyle de çatışan parçalı bir muhalefetti. Bu belki Esed’e tercih edilebilirdi; ama İslam Devleti Suriye’nin içine yerleşmiş ve Esed’in zırhlı birliklerinin bir kısmını da mağlup etmişti – İslam Devleti’nin diğer herhangi bir isyancı gruptan çok daha büyük bir toprağı kontrol ettiğini söylemeye dahi gerek yok. Eğer Esed düşer de muhalifler yerine geçerse bir sonraki aşamada İslam Devleti’nin onların yerine geçmesi muhtemeldi. ABD, İslam Devleti’ni hafife aldığının farkına vardı; İslam Devleti’nin Şam’ı ele geçirme ihtimali hem gerçekçiydi hem de ABD için kabul edilemezdi.

ABD’nin siyasi bir problemi de vardı. Sadece Esed’e karşı çıkmakla kalmamış, Esed karşıtı gruplarla da derinlemesine işbirliği içine girmişti. Dolayısıyla Esed rejiminin bir anda hamisine dönüşemezdi. Aynı zamanda, o aşamada, ABD Esed’in düşmesini de göze alamazdı. Rus müdahalesi ABD’nin problemini çözdü. Esed kurtarıldı. İslam Devleti’nin önü kesildi ve kontrolden çıkmakta olan durum sınırlandırıldı. Peki, acaba bu [aralarındaki] resmi bir anlaşmanın ürünü müydü yoksa sadece beklenmedik bir sonuç mu? Hem kağıtlara imza atıldığı ihtimaline hem de bunun her iki taraf için de beklenmedik bir sonuç olduğuna şüpheyle yaklaşıyorum. Ruslar Suriye’de Amerikalıların durumunu tabii ki biliyorlardı: ABD kendi finanse etiği muhalefete güvenmiyordu, İslam Devleti tarafından sinirleri bozulmuştu ve gerekenleri yapmaktan da acizdi. Dolayısıyla Rus müdahalesi kendisi için bir problem teşkil etmiyordu.

Mevcut büyük Amerikan hava gücü karşısında Rusya, ya zamanla ABD’yle koordinasyon içinde hareket edebileceğini farz etmiş ya da bu koordinasyon daha baştan tartışılmış olmalı. Suriye’de ABD’nin yüzleştiği probleme nasıl bir çözüm geliştirildiği, 50 yıl sonra gizli belgelerin açıklanmasıyla açıklığa kavuşturulacak konulardan biri. Bir anlaşma olduğunu söylemiyorum. Diyorum ki –anlaşma olsun olmasın– Ruslar, ABD’nin bir problemini çözdüklerinin farkındaydılar ve Amerikalılar da [dışa karşı] tüm söylemlerine rağmen problemin çözülmekte olduğunu biliyorlardı. Ve bu da Rusların ikinci en büyük problemlerinde puan toplamlarını sağladı.

En büyük problemleri tabii ki petrol ve bunun bir çözümü de yok. İkinci büyük problemleri ise Rusların temel menfaatlerinden biri olan Ukrayna, ki bu ülkenin Batı ittifak sisteminin bir parçası olmasına asla izin veremez. Rusların temel menfaati Ukrayna’nın askeri açıdan tarafsız kalması; ikincil derecedeki menfaatleri ise doğusunun bir ölçüde özerklik kazanması ve Rusya’ya eskisine kıyasla daha fazla hak verecek şekilde Kırım’da bir tür uzlaşma.

Rusya Suriye’deki adımlarının iki amaca hizmet etmesi beklentisindeydi. Birincisi, –diplomasiye rağmen– Rusya’nın ciddiye alınması gereken bir askeri güç olduğunu göstermekti. İkincisi, ABD’yi –herkesin gözü önünde Rusya’ya muhalefetin oldukça riskli hale geleceği, özelde ise Rusları bir hasım güç değil de bir ortak olarak göreceği– bir pozisyona sokacak şekilde planlandı. Avrupalılar yaptırımlardan vazgeçilerek bir tür anlaşmaya varılmasını zaten istiyorlar ve işte [Suriye adımı] buna yardımcı olacaktı.

Suriye[‘ye müdahale], Suriye’yle alakalı değil. Esed’in geleceği de Ruslar için önemli bir stratejik mesele değil. Rus gücüyle ilgili algılamaları yeniden şekillendirmek ve [askeri güç] konuşlandırıp, meseleyi [sahada] çözüp geri dönmeye hazır olduğunu gösterme[kti asıl mesele]. Askeri gücünü konuşlandıran, bölgede kalan ve bataklığa saplanan Amerikalıların aksine, Ruslar ne için geldilerse yapıp şimdi de geri dönüyorlar.

Rusların askeri başarısını mübalağa etmemeliyiz. Kendisinden istenebilecek siyasi görev/hedef için yeterli düzeydeydi. Bu adım, Rusya’nın Ukrayna problemini çözmedi, ama müzakereyle sonuca varma şansına da zarar vermedi. Her halükarda tam kıvamındaydı; ama ABD’nin öyle göründüğü kadar şok olduğu kanaatinde değilim. Putin için problem şu ki [askeri müdahale] artık sonlandı ve bunu stratejik problemlere çözüm üretmeye dönüştürmesinin vakti geldi. Ve soru şu: Acaba bu başarı itibara tahvil edecek mi yoksa siyasi hafızanın sularında öylece unutulup gidecek mi?



G.FRIEDMAN - TERÖRİZM DÖNGÜSÜ


TERÖRİZM DÖNGÜSÜ

George Friedman (Amerikalı siyaset bilimci, Stratfor’un kurucusu ve 2015 yılına kadar başkanı, Geopolitical Futures’ın kurucusu ve yöneticisi)
Geopolitical Futures, 23.3.2016

Tercüme: Zahide Tuba Kor

Özet: Belçika saldırıları eski bir döngüyü harekete geçirecek: kitlesel teyakkuza geçme, teröristlerin gizlenmesi, alarm halinin gevşemesi, teröristlerin yeniden ortaya çıkışı. Teröristlerin her daim tespiti mevcut araçlarla neredeyse imkansız. İşe yarayabilir tek seçenek beşeri istihbarat, yani terör örgütlerine sızan casuslar; ama bu da şaşırtıcı bir şekilde zor. Ya terörizmle birlikte yaşayacağız ya da yeni stratejiler benimseyeceğiz; zira eski stratejiler ancak bazı saldırıları durdurabilir, hepsini değil.
(…)

Her daim teyakkuz halinde olmak imkansızdır; zira bu hal, sürekli adrenalin tüketiminden dolayı kişinin kendi kendini yok etmesine veya canından bezmesine yol açar. Aynısı polis veya güvenlik güçleri için de geçerli. Sürekli bir kriz halinde kalabilme kabiliyeti, tıpkı bir birey gibi, onlar için de sınırlıdır; nihayetinde güvenlik görevlileri de insandır. Döngüyü yönlendiren de budur. Saldırı sonrası adrenalin patlaması normaldir. (…) Ancak saldırının üzerinden aylar geçtiği ve tehdit uzaklaştığı halde güvenlik birimlerini teyakkuzda tutmak oldukça zordur. Tam teyakkuza geçmek için gerekli adrenalin –ister bireysel isterse toplu- önceden sipariş verilmez. Tehdit gerçek olmalıdır. Terör örgütleri de işte tam da bunu artık anlamış durumdalar. (…)

Başarılı bir terörle mücadele güvenlik güçleriyle gerçekleştirilmez; istihbarat servisleri kullanılmalıdır. (…) İstihbarat servisleri düşmanın niyetlerini derinlemesine araştırır; görevleri, saldırı düzenlemek isteyenleri tespit etmek, ağların izini sürmek, yakalanmalarını ise polise ve güvenlik güçlerine bırakmaktır.

İstihbarat problemi basittir. Niyeti nasıl açığa çıkarırsın? İstihbarat ekseriyetle kapasiteye odaklanır; ancak bir terörist olabilmek için gerekli kapasite kişinin kendisinde zaten mevcuttur ve taşınabilirdir. Herkes saldırma kapasitesinde olduğundan sadece kapasite izi süremezsin. Ortadoğu patlayıcılarla dolu. Trafik –legal, illegal ve mülteciler- kitleler halinde Ortadoğu’dan Türkiye’ye, oradan da Avrupa’ya akıyor. Benzer şekilde patlayıcılar da eski Sovyet coğrafyasında, bilhassa Çeçenistan gibi yerlerde halihazırda mevcut durumda. İntihar saldırısı için gerekli patlayıcıların akışını kesmek mümkün; ama akış o derece büyük ki tüm patlayıcı akışının önüne geçilemez. Ve bazı patlayıcılar, bomba imal etmeyi bilenler tarafından Avrupa içinde de hazırlanabilir. Aramızdaki bomba üretenleri de yüzüne bakarak tespit edemezsin.

İstihbaratın karşı karşıya kaldığı meydan okuma, terör saldırısı düzenleme niyetindekilerle bomba üretme malzemelerine erişim kabiliyetinde olanları tespit etmektir. Her ikisini de tespit kritiktir. (…) Güvenlik güçlerinin kapasitesi sınırlıdır. Cihatçı olabileceği düşünülen herkesin peşinden giderlerse kaynakları tükenecektir. Gerçek teröristler de, takipçilerini bir yerleri patlatmaya niyetlendiklerini açık açık söylemeleri için teşvik ederek hedef şaşırtacaklardır. Her elinde plastik patlayıcı olanın peşinden gidersen gölgeleri takip edersin. (…) Teknoloji faydalıdır, ama ona güvenmek zordur. (…)

İstihbaratın problemi şu ki, herkesi muhtemel bir terörist farz etmek zorundadır. (…)
Terörizmin -doğası gereği- dışarıya sınırlı sinyal/işaret vermesi bir problemdir. Kara para aklama, büyük mal hareketliliği, büyük araç filoları gibi şeylere ihtiyaç duyan örgütlü suçun aksine, terör saldırısı çok az sayıda insanla, sınırlı kaynakla, az bir parayla, sınırlı bir iletişimle gerçekleştirilebilir. Yani terörün bıraktığı parmak izi çok daha azdır. O halde teröristleri nasıl tespit edeceksin? Bu, topluma iyice nüfuz etmeyi gerektirir. Teröristler milyonlarca dolar havale edilmeyeceğine göre 500 dolarlık işlemleri/hareketlilikleri araştırmak lazım. Malların büyük miktarda akışı söz konusu olmadığından [kiralanan] her bir aracı sorgulamalısın.

Bu terörist grubun bir ortak özelliği var. Müslüman olmaları. Bu ortak bir özellik olmakla birlikte salt buna odaklanmak faydalı değil. (…) Terörizmin stratejilerinden biri teröristlerin sayısını iyice az tutmaktır. Eğer sayıları artar ve birbirleriyle temasa geçerlerse açığa çıkarlar. (…) Irki profil çıkarmak işe yaramaz, çünkü teröristler aptal değiller.

Eldeki mevcut kaynaklar ışığında işe yarar yol hangisidir? En önemlisi, terör örgütünün komuta merkezine casuslarla sızmaktır. Yeni teknolojik araçları dikkate alarak bazıları bunu eski moda sayabilir. Problem şu ki teröristler hükümetlerin kapasitesinin ne olduğunun gayet farkındalar. Telefonla konuşmayıp iletişimi kağıt üzerinden sağlamanın önemini biliyorlar. Hem de Edward Snowden’ın ifşalarından çok daha uzun bir zaman evveldir bunu biliyorlar.

Örgüt mensuplarının güvenini kazanmaktan terör saldırıları gerçekleştirmeye (ama intihar saldırıları değil) ve onlardan biri olmaya kadar terör operasyonlarının her düzeyinde beşeri istihbarata ihtiyaç var; ama bunu başarmak olağanüstü zor bir şey. İddia ediyorum, en küçük ayrıntılarına kadar elektronik araştırma yapsanız dahi ancak bazı teröristleri tespit edebilirsiniz, ama en tehlikelilerini değil. Zira kredi kartıyla her bir alışverişin sisteme girdiğini, kiralanan her aracın ve her telefon konuşmasının izlendiğini biliyorlar. Bu doğru olmasa dahi onlar öyle farz ediyorlar. Örgütün her düzeyine erişebilecek şekilde güvenilir kaynaklarla İD’e insan sızdırmak hayret verici şekilde zor ve bunda başarısız olma ihtimali de yüksek. Ama eğer başarılırsa bu, düşmanın gardını düşürebilmenin bir yolu.

Bunun sistematik olarak yapılıyor olma ihtimali de var. Ama bilenler konuşmaz ve konuşanlar bilmez. Bu konuda benim gerçekten bir bilgim yok. Ama stratejik seçenekleri ve teröristlerin disiplinli doğasını araştırdıkça otomatik bilgi toplamak problemi nasıl çözer bilmiyorum. (…)

Güvenlik, teröristleri mağlup edemez; sadece zamanlamayı tespit edebilir. Elektronik istihbaratla ancak teröristlerin bir kısmı yakalanabilir. Beşeri istihbarat içinse sarsıcı riskleri üstlenmeye hazır ve bunu kusursuzca yapacak bölge insanına ihtiyaç var. Muhtemelen bu yapılamıyordur, ama eğer yapılıyorsa da bu konuda hiçbir bilgim yok. Ya bunun gibi bir şeyler yapmalıyız ya da terörün zaman zaman nüksetmesini kabullenmeliyiz.