Reva Goujon etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Reva Goujon etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

30 Ekim 2016 Pazar

R.GOUJON: MUSUL’DA SON, BAŞLANGICA DÖNMEK DEMEKTİR



MUSUL’DA SON, BAŞLANGICA DÖNMEK DEMEKTİR

Reva Goujon (Stratfor Küresel Analizler Başkan Yardımcısı)
Stratfor, 18.10.2016

Tercüme: Zahide Tuba Kor

(…)
(…) Ortadoğu’nun mevcut haritasını Musul savaşının ötesine uzanarak anlamak için yaklaşık yüzyıl geriye, Lozan’daki o destansı diplomatik restleşmeye gitmemiz gerekir.
(…)
Türkler İngilizlerden genişçe bir toprağın kendilerine geri verilmesini istedi. (…)
Kendi demografik ve entografik çalışmalarını yaptırmış olan Lord Curzon, her defasında Türk iddialarını devirdi geçti. Londra, Türkiye’nin yayılmacı tehdidinin, İngiltere’nin Mezopotamya’da stratejik bir zemin elde etme ve bölgenin enerji kaynaklarını tekeline alma hedefini başarısızlığa uğratmasına izin veremezdi. (…)
(…)
(…) Ancak Türkiye’nin Musul ve çevresine yönelik saplantısı hiçbir zaman bitmedi.

Türk-İran Rekabeti Yeniden Doğuyor
Onlarca sene sonra Türkiye bir kez daha bölgede hak talebinde bulundu. (…)1990’larda PKK tehdidini kontrol altında tutmak için Türk askeri birlikleri, Kuzey Irak’ın farklı yerlerinde bir dizi küçük ileri harekât üsleri ve istihbarat noktaları kurdu. Ardından iktisadi istila başladı. Son 10 yılda Türk müteahhitleri, enerji yatırımcıları ve işadamları Irak Kürdistan’ına aktılar (…). Musul’un herkese açık hale gelmesiyle ve kuzey Suriye’nin karmakarışık olmasıyla birlikte Türkiye’nin askerî ayak izleri, artık eski Osmanlı vilayetlerinde ciddi bir şekilde genişlemeye başladı. Suriye’nin kuzeyinde Türk birlikleri, Rus birlikleriyle çarpışmadan İslam Devleti’nin kontrolündeki bölgeyi Suriye rejim ordusu ve Kürt YPG’den evvel ele geçirme ümidiyle Halep vilayeti içinde güneye doğru hızla ilerliyor. Bu arada Türkiye, sınır boyunca sözde güvenli bölge kurma planını hayata geçirmek için hızlı davranırken Türk müteahhitler de Suriyeli mültecilere ev inşa etmekle meşguller. Ankara bu planların uluslararası kabul görmesi için eli kolu bağlı beklemiyor. Türkiye, bir yandan sınırlarından Avrupa’ya mülteci akışını kontrol altına aldığı için ileride Batı’nın kendisine müteşekkir olacağı beklentisiyle ve öte yandan Suriyeli Kürtlerin devletleşme arzularını dizginlemek için Suriye’nin kuzeyinde güçlü bir askeri savunma noktası geliştirmeye odaklanacak.

Türkiye, Irak’taki eski vilayetinde himayesi altına alacağı Sünni bir yapı kurmak için bölgedeki demografik mühendislik tehlikesini kullanacak. Musul Sünni Arap çoğunluklu bir şehir ve İslam Devleti şehri ele geçirdiğinde Kürt, Şii Arap, Türkmen, Yezidi ve Şabak azınlıkların ekseriyetini dışarı sürdü. Amerikan destekli Irak güvenlik güçleri, Kürt peşmergeler, İran destekli Şii milisler ve Türkiye destekli Sünni milisler karışımı bölgeyi ele geçirdiklerinde, buradaki gayrimenkuller üzerinde hak iddialarının ve Sünni Araplara karşı –azıcık da olsa İslam Devleti’ne yataklık suçu atfedilen herkese karşı– intikam cinayetlerinin kapısı açılacak. Belirli bir bölgeyi doğrudan geri alan ve koruyan her grup, bu toprakların kendine ait olduğunu iddia edip buraları kendi etnik grubundan ve mezhebinden insanlarla doldurmaya kalkışacak. Ankara’ya göre, Kürtler ve Şiiler bu şekilde Musul’a yayılırlarsa Sincar-Musul-Erbil-Kerkük hattı boyunca Türkiye’nin yeniden kurmaya çalıştığı nüfuz kuşağını tehdit edebilirler. Bunu engellemek için Türkiye, –bölgedeki İran nüfuzuna karşı koymak üzere (şimdilik) tekyürek olan Suudi Arabistan ile diğer Körfez İşbirliği Konseyi üyelerinin sessiz desteğiyle– kendisini Sünni Arapların hamisi olarak konumlandıracak. 

İranlılar doğal olarak, Ankara’nın temelleri sağlam olmayan zayıf ittifaklar ağına baskı uygulamak için Şiilerin hakim olduğu Bağdat’taki nüfuzunu ve kolayca boyun eğen yerel valiler ile rakip Kürt grupları kullanarak [Türklerin planını] püskürtecek. Güçlü İngiliz imparatorluğu Musul vilayetini Türkiye’nin pençesinden alabilmişse de Türkler, stratejik derinliklerini ikiye katlama tarihi hedeflerini Irak gibi parçalanmış mezhepçi bir uyduruk devletin yok saymasına izin vermezler. Ankara için bu topraklar, ya Türkiye’nin elinde bir tampon bölge ya da düşmanlarının elinde bir tehdit olacak. Tahran, Şam, Moskova, PKK ve İslam Devleti arasında Türkiye’nin düşmanları hiç de eksik değil; dahası, bunların her birinin ellerinde Türkiye devletini zayıflatmak için birçok da vekilleri (proxy) var.

Değişken bir savaş alanı
Aslına bakarsanız, Türk ve Fars nüfuz alanları Musul vilayeti üzerinden yüzyıllardır birbiriyle çakışageldi. Türkiye, İran’ın Şii hilalini parçalayarak buradaki varlığını derinleştirdikçe bu rekabet daha da yoğunlaşmaya mahkûm. Türkler ve İranlılar günümüz haritasının siyasi sınırlarına uymuyorlar. Öte yandan her ikisi de devletlerin etnik-mezhebi çizgilerde düzgünce yeniden bölündüğü Sykes-Picot sonrası düzenin yeni haritasını çizmeye niyetli değiller; zira sıra özellikle Kürtlere geldiğinde bu onların da toprak bütünlüğünü tehdit edecektir. Bu değişken savaş alanında, en güçlü bölgesel oyuncular arasındaki rekabetin gidişatını vinçler, tanklar ve para şekillendirecekken, eski imparatorlukların zayıf ve huysuz kalıntılarına düşen ise kendilerini savunmak adına kendi milliyetçi korlarını doldurarak ateşi harlamaya çalışmakta.

Bu sahada iş tutan daha uzaktaki güçlerin hedefleri, mezhepçi bir nüfuz savaşıyla tarihi yeniden yazmaktan çok daha mütevazı. ABD ve Avrupa, IŞİD’i (…) kullandığı son derece sembolik olan topraklardan çıkarmaya odaklanmış durumda. Ancak onların hedefi [bölgesel güçlerinkine kıyasla] sınırlı olmakla birlikte daha az zorlu değil. Musul ve Rakka’daki çifte taarruz ve daha sıkı sınır kontrolleri altında Irak ve Suriye’de topraklar el değiştirirken, birçok savaşçı İslam Devleti merkezinin ötesinde çok daha zekice saldırılar gerçekleştirmek üzere yeraltına inecekler. İslam Devleti tehdidi azaldığında, bu defa da ortak düşmanın ortadan kalkmasıyla, toprak ve mezhep ihtilafları yeniden ateşlenecek ve rakip cihatçı gruplar kendilerini gösterme/otoritelerini kabul ettirme fırsatı yakalayacaklar. El-Kaide’nin Suriye kolu olan Nusra Cephesi veya yeni ismiyle Fethu’ş-Şam Cephesi, Suriye’deki savaş alanında ciddi bir varlık gösteriyor. Bu arada Yemen’de Arap Yarımadası el-Kaidesi, eski Cumhurbaşkanı Ali Abdullah Salih ve Husi isyancılara karşı Suudi öncülüğündeki askeri harekâtı, kabile bağlarını daha da genişletmek ve toprak kazanımları için bir avantaj olarak kullanmayı başardı. Böyle bir ortamda Haremeyn-i Şerifeyn’in muhafızı olarak Suudi Arabistan ise ekonomisini [petrole bağımlılıktan kurtarıp] çeşitlendirme, gençleri istihdam etme, siyasi ve toplumsal reformları Vehhabi dinî kurumun talepleriyle dengeleme ve militanların derinden bölünmüş haldeki Yemen’den kendi toprağına doğru taşmasını kontrol altına alma gibi bir yığın mücadele yürütürken sonunda Arap Yarımadası’nda kalıcı bir cihatçı tehditle yüzleşecek.

Cihatçılığın marka ismi her ne olursa olsun, Osmanlı, Safevi ve Batılı işgalcilere karşı savaş naraları potansiyel yeni acemi savaşçılar üzerinde güçlü bir toparlanma etkisi yaratacaktır. ABD gibi uzaktaki güçler, mezhepçiliğin etkisini azaltmak amacıyla milliyetçiliği kışkırtmayı, rakip nüfuzlara karşı bir siper oluşturmayı ve devlet kurumları üzerinden yerel güç dengelerini kontrol etmeyi tercih ederek Türkiye’nin ve İran’ın değişken harita yorumlarına karşı direneceklerdir. [Z.T.K. Bu cümle son derece hayati. “Arap Baharı”yla birlikte tamamen tükenen Arap milliyetçiliğinin yeniden canlandırılıp etkili bir akıma dönüştürülmesi, hele de bölgede bunun üzerinden bir sistem kurulması veya statükonun korunması pek mümkün görünmüyor. Ancak Arap milliyetçiliğini köpürterek Türkiye’nin ve İran’ın politikalarına darbe vurulabilir. Zaten mevcut olan Arapları Osmanlı’yla/Türklerle korkutma ve “işgalci Türkler/Osmanlılar” propagandasının bundan böyle iyice artıp sistematikleşmesi beklenebilir. Suriye ve Irak’a ilişkin söylemlerimize çekidüzen vererek ve Lozan yerine milli menfaat ve bölge barışı vurgusunu artırarak dışarıda tezgâhlanacak kışkırtmalara ve sistematik propagandalara kendi dilimizden dökülenlerle bizzat malzeme vermekten ve uygulayacağımız bölge politikalarına kendi kendimize darbe vurmaktan kaçınmamız gerekir kanaatindeyim.] Bölgesel rekabetlerin alevlendirdiği mezhepçi şiddetin, yerel halkları –zayıf ve parçalı kurumlardansa– kendini koruma gayesiyle rezil diktatörlerin kucaklarına doğru itmesi çok daha muhtemel görünüyor. Bu durum, kendi patronaj ağlarını zenginleştirmek ve güçlendirmek için bir yandan çevrelerindeki kurumları zayıflatırken ve sömürürken diğer yandan mezhepçi döngüyü körükleyen Esedleri ve Malikileri yerinden oynatmayı son derece zorlaştıracaktır.


ABD, diğer coğrafyalarda gelişmekte olan krizlerle baş etmek için Ortadoğu’ya daha fazla saplanmaktan kaçınmaya çalışırken; Rusya, Akdeniz’deki askeri zeminini iyice derinleştirerek Batı’yla pazarlık fırsatları aramayı sürdürecektir. Ancak uzaktaki güçlerin sahada ustalıkla kullanacakları etkileri/güçleri sınırlı ve bu da çatışma bölgelerinde Rusya’yı çözüm üretenden ziyade yıkıcı bir rol oynamakta daha iyi bir pozisyona sokmakta. Bu durum Moskova’nın Batı’dan taviz koparmak için savaş alanını bir koz olarak kullanmasını zorlaştıracaktır. ABD, İslam Devleti’ni geriletme konusunda daha fazla ilerleme kaydettikçe, uzaktaki güçler savaşan tarafların yeterince tükendikleri takdirde ciddi bir şekilde müzakereye hazır hale gelecekleri ümidiyle bir kez daha desteklerini geri çekme fırsatı elde edeceklerdir. Ancak bunun için de ABD’yle Rusya arasında Ortadoğu’nun çok ötesinde bir uzlaşma olması gerekiyor ve [maalesef iş bununla da bitmiyor; zira] mezhepçi rekabet içindeki bölgesel güçler de her şeye rağmen vekâlet savaşlarını sürdürme araçlarını ellerinde tutacaklardır. Birçok bakımdan bu çatışma başladığı şekilde bitecektir: etno-mezhepçi fırında pişen ve büyük güç entrikasıyla kaplanmış bir tarihî kurtarılma kalıbıyla…


30 Nisan 2016 Cumartesi

R.GOUJON - MÜSTAKBEL AMERİKAN BAŞKANINA


MÜSTAKBEL AMERİKAN BAŞKANINA

Reva Goujon (Stratfor Küresel Analizler Başkan Yardımcısı)
Stratfor, 8.4.2016

Tercüme: Zahide Tuba Kor

Sevgili 2016 Amerikan başkanlık yarışına katılan adaylar,
(…) Ancak dünya büyük bir belirsizlik anında [sizi] seyrediyor. Sınırlarımızın çok ötesindeki meydan okumaları idare etmek/yönlendirmek için [başkanlık için yarışan] adayların duygularına kapılmadan tarafsız analizlere ve derin bir tarih anlayışına ihtiyacı var. Önümüzdeki ocak ayında hanginiz Beyaz Saray’a yerleşirseniz yerleşin, [kaleme alınan] brifing [niteliğindeki bu yazı], sizi bekleyen dünyanın jeopolitik durumuna ilişkin bir çerçeve sunuyor.

Büyümenin temellerine geri dönüş
(…) Mevcut [iktisadi] döngü, yani kaldıraç oranının düşmesi [Z.T.K. yani finansal sistemde risk algılamasının değişmesi, kredi veren kurumların kredi standartlarını sıkılaştırması ve likiditenin kuruması] 1930’lardakiyle mukayese edilebilir. (…)

[Dış] Ticarette iniş çıkışlara daha az maruz kalan ABD, [2008] kriz[in]den belini doğrultan ve faiz oranlarında tedrici bir yükselişle ekonomisi normalleşme sürecine giren ilk ülke oldu. Ancak bu strateji dışarıdan esen rüzgarlara karşı da hassas [Z.T.K. olumsuz yönde etkilenebilir anlamında hassas]. Amerikan ekonomisi bir boşluk içinde işlemiyor; doların küresel hakimiyeti Amerikan nüfuzunu dünyanın neredeyse her köşesine yayıyor. Bu yüzden, her ne kadar Amerikan başkanı Merkez Bankası’nın para politikasını etkileyemese de bu politikanın sonuçları dünyanın her yerine yayılıyor. (…)

Ancak gerek içeride gerekse dışarıda siyasetçiler, seçim dönemlerinin baskısıyla yüzleşiyorlar ve hâlihazırda yılların ekonomik durgunluğundan artık bıkmış ve devlet kurumlarına güvenini yitirmiş durumdaki seçmenlerin isyanının ortasında kapana kısılmış haldeler. Sistem karşıtı hareketler seslerini yükseltirken siyasi uzlaşma sağlamak giderek zorlaşıyor ve krizin bu aşamasını yönetebilmek için gereken tam vaktinde ve dengeli bir politika üretme ihtimali giderek azalıyor. ABD, diğerlerine kıyasla, en istikrarlı iktisadi zemine oturduğu gerçeğiyle teselli bulabilir; ama dünyanın geri kalanını daha nice iktisadi dalgalanmalar bekliyor. Bu büyük küresel risk ortamında dış para politikasının giderek artan sınır(lılık)ları, gelecekteki jeopolitik çatışmanın itici güçlerinden birisi olacaktır.

Avrupalılarla baş etmeyi öğrenmek
İktisadi durgunluğun tetiklediği siyasi sonuçlar, hem kuzeyden güneye hem de doğudan batıya bölünmekte olan Avrupa kıtasında daha fazla telaffuz edilecektir. Avrupa şüphecilik geçici bir aşama değildir, Avrupa’nın kendisine ve geçmişine karşı dürüst olması gerekir. İktisadi refah dönemlerinde milli egemenlikten tavizler vermek ve servet uçurumlarını hasıraltı etmek çok daha kolaydır. Ama uzayıp giden iktisadi durgunluk dönemlerinde milli menfaatler birlik [AB] menfaatlerinden çok daha öncelikli hale gelir. Avro Bölgesi (…) mali bir felaketi şimdiye kadar önledi; ama yavaş büyüme, büyük borç yükü ve yüksek genç işsizliği güneyin borçlu ülkelerini Almanya’nın başı çektiği kuzeyin mali açıdan daha sorumlu bloğundan giderek uzaklaştıracaktır. Ve henüz deneme niteliğindeki Avrupa Merkez Bankası devreye girip deflasyonla mücadeleye kalkıştığında enflasyondan korkan Alman direnişi giderek artacaktır.

Ortadoğu’daki çatışmanın kışkırttığı mülteci krizi, (…) Avrupa’nın bölünmüşlüğünü sadece ve sadece daha da artıracaktır. (…)
Avrupa şüphecilik çeşitli şekillerde ortaya çıkabilir. Nasıl sonuçlanırsa sonuçlansın, referandumlar Avrupa projesinden duyulan rahatsızlıkları dışa vurmak ve birliğin şartlarını yeniden müzakere etmek için kullanılacak popüler bir araca dönüşecektir. Hantal koalisyonların ana akım partileri, seçmenlerin duygularına hitap etmek için daha milliyetçi duruşlar benimseyerek siyaseten hayatta kalma mücadelesi vereceklerdir. ABD, Avrupa’yı çıkarları oldukça farklılaşan bir uluslar bütünü olarak görmek ve 2017’de genel seçimlere doğru giderken siyasi kampanyalarını milliyetçilikle çerçevelendirecek olan AB’nin iki temel direği Fransa ve Almanya ilişkilerindeki siyasi ve iktisadi gerginliklere dikkat kesilmek zorundadır.

NATO’nun eksikliklerini telafi etmek
ABD’nin NATO içindeki Avrupalı müttefiklerine kıyasla çok daha fazla askeri harcama yaptığı bir sır değil. 2014 verilerine göre, NATO’nun 26 üyesi arasından sadece 5 tanesi –Litvanya, Yunanistan, Fransa, Türkiye ve İngiltere- NATO tavsiyesi olan GSYH’nin %2’sini savunmaya ayırma limitini aşan ülkeler (ki Polonya ve Estonya %1,9’luk harcama yapıyor). Savunma harcamalarındaki kısıtlamalardan Avrupa’daki iktisadi kriz sorumlu tutulabilir; ancak ittifakın nereye odaklanması gerektiği konusunda da büyük görüş ayrılıkları var. ABD ve İngiltere, Ortadoğu’daki terörizmden siber tehditle mücadeleye kadar günümüzün meydan okumalarına karşı NATO’nun alanını genişletme konusunda birlikte hareket ediyor. Fransa ve Almanya ise Rusya’yla ihtilafların yönetilmesinde daha dikkatli olacaktır; aynı zamanda bu iki ülke terörizmle mücadelede yurtdışındaki sorumluluklarından kaçamayacaklarını artık anlamış durumdalar, her ne kadar hangi cepheden işe başlamak gerektiği konusunda uzlaşamasalar da. Çevresindeki çatışmaların içine doğru çekilen Türkiye’ye gelince, NATO desteği olsun veya olmasın, Irak’ın ve Suriye’nin kuzeyindeki tehditlere mukabelede giderek daha fazla kendi ordusuna bel bağlayacaktır. Baltık ülkeleri ve Polonya ise Rus tehdidine karşı en hassas konumdaki ülkeler olacak ve NATO’nun Doğu Avrupa’ya kalıcı olarak konuşlanması için çaba sarf edecektir.

NATO köhne bir örgüt değildir ama gelişmesi gerekir. Rusya hala Avrupa’nın doğu kanadına yönelik en başta gelen potansiyel tehdittir ve kıtayı vuran her terör saldırısı daha iyi bir güvenlik ve istihbarat işbirliği gerekliliğini ortaya koyuyor. ABD diğer tüm NATO üyelerinden çok daha ağır bir yük taşımaya devam edecektir ve Doğu Avrupalı müttefikler Rusya’ya karşı savunmalarını güçlendirmek için NATO’nun ötesine geçip Washington’dan ikili güvenlik garantileri almak zorunda kalacaktır. Eğer Avrupalılar ellerini taşın altına sokmazlarsa Doğu Avrupa’da dönüşümlü olarak konuşlanacak üçüncü bir Amerikan birliğinin ilanı NATO ile Rusya arasındaki askeri dengeyi temelden değiştirmeyecektir. Ancak Rusya’nın Atlantik Okyanusu’ndaki denizaltı faaliyetlerinin artmasından dolayı (Grönland, İzlanda ve İngiltere arasındaki) “GIUK boşluğu”nu takviye için Amerika’nın İzlanda’ya sessiz sedasız konuşlanması, ABD tarafından -kademeli de olsa- çok daha kapsamlı bir takviyenin işaretidir.

Rus stratejisinin bir tahlili
Amerikan birliklerinin Avrupa’ya tedrici olarak konuşlanması, yeni başkanın ana meselelerinden birinin Amerika ile Rusya’nın karşı karşıya gelmesi olacağının bir göstergesidir. Rusya’nın ABD’ye temel güvensizliği, kapı eşiğinde Batı’nın kasıtlı ihlalleri olarak algıladığı adımlarla besleniyor. Moskova sözkonusu tehdidi, geleneksel askeri konuşlanmayla ve geçmişteki nükleer silahların kontrolü antlaşmalarından giderek uzaklaşarak ve belki de tamamen ayrılarak hafifletmeye çalışacaktır. Rusya ayrıca -gerek kendisine yönelik mali yaptırımların gerekse muhtemel Rus saldırganlığına karşı ABD’nin güçlü ve bütüncül bir karşı-denge inşa etme çabalarının altını oymak üzere- Avrupa’daki mevcut çatlakları daha da genişletmek için elinden gelen her şeyi yapacaktır.

Rus stratejisinin üçüncü ayağı, çatışma bölgelerinde ABD’ye sadece boyun eğdirmekle kalmayıp bir de çıkış stratejisi için Washington’ı Moskova’ya bağımlı kılma potansiyeli olan kozlar bulmayı veya oluşturmayı içeriyor. Ortadoğu bu tarz fırsatlarla dolu olup Suriye bu örneklerin en önde gelenidir. Rusya Suriye çatışmasının içine öylesine bir daldı ki, kendisinin Batı’yla daha geniş çaplı müzakeresini şekillendirmek üzere, bu ülkedeki şiddetin dozunu yükseltip alçaltabilir durumdadır. [Moskova’nın elindeki] Sopa, Esed yönetimine verdiği askeri destekle çatışmayı yoğunlaştırmak ve böylece hem Avrupa’yı bölen mülteci krizini şiddetlendirmek hem de savaş alanında Amerikan çabalarını engellemek şeklinde devreye giriyor. Havuç ise Suriye’de ateşkesi hayata geçirme, İslam Devletine karşı savaşı koordine etme ve güvenilir bir barış anlaşmasını ve siyasi geçişi sağlamak için çaba sarf etme şeklinde tezahür ediyor; ki buna karşılık Moskova, Avrupalıların ve ABD’nin yaptırımları kaldırmak için müzakere etmeye, doğu bölgesinin özerkliğini tanıması için Ukrayna’ya baskı uygulamaya ve NATO yığınağını sınırlandırma konusunda istekli olacakları beklentisinde. Her iki taraf da daha büyük bir felaketi önlemeye çalıştığından taktiksel ve kademeli tavizler vermeleri mümkün; ancak Rusya’nın Batı’yla karşı karşıya gelme hali iyice müzminleşmiş durumda ve Amerikan güvenlik garantilerinin inandırıcılığının tehlikede olduğu bir dönemde ABD’nin tüm müttefiklerini sürüncemede bırakacak bir tavize yanaşma ihtimali pek de görünmüyor. Çatışma hali devam ettiğinden, Amerikan başkanı, müttefikleri pahasına Washington’ı stratejik tavizler vermeye sevk edecek şekilde planlanan Rus stratejisine karşı teyakkuzda olmalıdır.

Rusya ile Türkiye arasında giderek büyüyen rekabeti yönlendirmek, Washington için maharet isteyen bir iş olacaktır. Moskova ile Ankara’nın kafa kafaya gelmeye müsait olduğu Ortadoğu’dan Karadeniz’e ve Kafkaslarda Dağlık Karabağ’a kadar birçok alan var. ABD bu rekabeti, Türkiye’yi daha da NATO’ya çekmek için bir koz olarak kullanabilir; ama aynı zamanda –NATO ittifakının altını oyup çok daha büyük bir çatışmaya dönüşebilecek- bu iki eski jeopolitik rakip arasındaki mücadelenin içine çekilme ihtimaline karşı da dikkatli olmalıdır.

Bölgesel güçlerin Ortadoğu’da öne çıkmasına alışın
Derin mezhepsel gerilimlerle örtüşen Suriye, Irak, Libya ve Yemen’deki güç boşlukları, cihatçılara faaliyetleri için alan açacak ve sıradan insanlara ilham, eğitim ve uzmanlık elde edecekleri birer üs sağlayacaktır. Bu cihatçı alanların daha da gelişip gelişmeyeceği ABD’nin terörizmle mücadelede bölgeden daha fazla yardım alıp alamama becerisine bağlı. Bu dinamik şu anda zaten devrede; zira ABD’nin Tahran’la uzlaşma stratejisi, başlıca Sünni oyuncular olan Türkiye ve Suudi Arabistan’ı İran’ı dengelemeye teşvik eden bir stratejik etkiye sahip. Bu güç dengesi stratejisinin maliyeti ise tüm oyuncuları ve vekillerini kısa vadeli çıkarlarına ulaşmak için çeşitli ve çoğunlukla da zıt yönlere doğru çekmesi olacaktır. Ama Ortadoğu’da on yılı aşkın bir süredir savaşma tecrübesinin ardından Amerikalı politika üreticileri, rakip fraksiyonların baş döndürücü dizilişiyle çalışmaya artık alışmış olmalılar. ABD müttefiklerinin stratejileriyle esnemek durumunda olduğu gibi bazen de müttefikler ABD’nin stratejisine göre esnemek durumunda. Mesela ABD İslam Devletine karşı savaşçı Kürt vekilleriyle çalışmaya devam edecek, ama Türkiye’yle işbirliğini öncelediğinden bunun sınırlarını da belirleyecek. ABD bu çatışmaları yönetmek için diğer bölgesel ağır toplara bel bağlamak zorunda kaldıkça İsrail ABD’nin bölge politikası üzerindeki nüfuzunun zayıfladığını görecek; ama İsrail, sessiz sedasız Sünni ortaklarla bağlar kurmak ve bölgedeki Rus faaliyetlerinden her an haberdar olmak suretiyle hızlıca yeni duruma adapte olacaktır.

Suudi Arabistan ABD’ye mecburen yakın duracaktır; ama Suud, Amerikan gündemi Körfez İşbirliği Konseyi’nin gündemiyle her daim uyumlu olamayacağından ABD’ye güvenemeyeceğini biliyor. Riyad bölgesel tehditlere karşı bir Sünni bölgesel ittifakı konsolide etmeye çalışacak ve ABD her zaman bu tarz hareketleri denetleyip kontrol edemeyecektir. Ayrıca Riyad uzun vadeli iktisadi güvenliği için Körfez’deki ortaklarıyla eşgüdüm içinde hareket edecektir. Düşük emtia fiyatları Körfez monarşilerine iktisadi faaliyetleri çeşitlendirmenin önemini salık verirken, Suudi iktisadi ve muhtemelen siyasi politikası henüz deneysel bir nitelikte olduğundan Suud kraliyetinin istikrarı konusunda sorular ortaya çıkacaktır.

İran’ı da yakın markaja almak gerekecek. Amerikan başkanının yemin etmesinden sadece altı ay sonra Haziran 2017’de İran cumhurbaşkanlığı seçimleri gerçekleşecek. Son parlamento seçimleri Cumhurbaşkanı Ruhani öncülüğündeki ılımlı kamp lehine sonuçlansa da iktisadi toparlanmadaki yavaşlık ve Ruhani’nin siyasi ve iktisadi açılımını bir tehdit addeden siyasi muhafazakarların artan direnişi, İran’ın siyasi yönelimini altüst edebilir ve henüz yeni olan Amerikan-İran ilişkilerinde yeni pürüzlere yol açabilir.

ABD’nin Asya’ya Kayış stratejisinin inandırıcılığı
Çin hala devasa ve büyümeye devam ediyor; ama Çin gibi devasa bir ülkenin büyümesinin yavaşlaması dünyayı yepyeni bir paradigmaya sokuyor. Bu sancılı intibak süreci devam ederken şunu hatırda tutmalıyız: Pekin, kendisi için elzem olan büyük bir tüketici sınıf inşa etmesi ve ekonomisini yeniden dengelemek için tedarik zincirine doğru yönelmesi gerektiğinin farkında. Çin, büyümesinde teknoloji sanayiinin ana itici güç olmasını hedefliyor; ama elektronik ürünlerin sadece montajı ve imalinin ötesine geçip şu anda ithal etmek zorunda olduğu aksamın dizaynı ve icadını da yapmak istiyor. Çin’in daha yerli bir teknoloji sanayii geliştirebilmesi için gerekli teknik uzmanlığı elde etmek üzere hükümet sübvansiyonları, şirket casuslukları ve yabancı teknoloji şirketlerinin doğrudan satın alınması yoluna gidilecektir. Siber alanda Çin casusluğunun ana itici gücü işte bu olacaktır. Buna karşı ABD için en iyi savunma seçeneği –hızla değişen tehdit ortamı dikkate alındığında- teknik değil siyasidir. Bununla birlikte, her ne kadar siber güvenlik üst düzey bir mücadele konusu olsa da, Beyaz Saray’ın yeni yönetimi Çin’i -doğrudan kendi yönlendirmesi altındakiler hariç- bilgisayar korsanlarına karşı adım atmaya iknada sınırlı bir başarı elde edecektir.
(…)
Çin’in iktisadi ve siyasi meydan okumaları arttıkça dışarıda daha da saldırganca olması beklenebilir. Hem Pekin hem de Washington, Çin’in yavaşlamasından zamanla fayda sağlayacak sağlam bir iktisadi büyüme potansiyeli taşıyan Güneydoğu Asya ülkelerini yanına çekmeye çalışacaktır. Ancak Güneydoğu Asya ülkeleri sıfır toplamlı bir oyuna çekilmeyi reddedeceklerdir. Güvenlik cephesinde Çin, dünyanın askeri süper gücüyle bir kavga çıkarmaya yer aramıyor; ama denizlerde nüfuz alanını tanımlamakta ve tedarik hatlarını koruma ve gereğinden fazla artırmakta gayet ciddi görünüyor. Çin’in Hint ve Pasifik okyanuslarında daha geniş alanlarda kuvvet artırımına gitme çabaları, ABD’nin buralardaki donanma hakimiyetini sürdürme zorunluluğuyla çakışacaktır.

Kuzey Kore’nin nükleer gelişmesi Asya-Pasifik’teki güvenlik ikilemini daha da karmaşıklaştıracaktır. İran veya Libya stratejilerinin tekrarlanması Kuzey Kore’nin nükleer hırslarını kontrol altına almaya çalışmada işe yaramayacaktır. Pyongyang yaşayabilir bir nükleer caydırıcılığı hedeflediğinden yaptırımlar ve askeri tehditler bu hedefi sadece ve sadece daha da güçlendirecektir. Gelişen Kuzey Kore tehdidini hafifletmek için ABD Güney Kore ve Japonya’yla güvenlik bağlarını derinleştirecektir – ki bu ittifak aynı zamanda Çin’le ihtilafları artıracaktır. Pekin bölgede Amerikan güvenlik takviyesine bir sınır koymak için Kuzey Kore meselesinde işbirliğini geliştirmeye çalışsa dahi, Çin’in Pyongyang’ın adımlarına etkisi belirgin bir şekilde sınırlıdır ve Pekin, hemen sınırında büyük bir savaşı tetiklemesinden korkarak soruna fazlaca asılmaktan kaçınacaktır.

Güney Kore ve Japonya’da kısa yoldan kendi nükleer silah programlarını aktive edip etmeme tartışması, Donald Trump’ın Japonya ve Güney Kore’nin kendi nükleer silahlarını üretmeye çalışmaları gerektiğine dair görüşlerinden en az birkaç on yıl öncesine kadar geri gidiyor. ABD’nin Asya-Pasifik’te kendi müttefiklerine odaklanması ve nükleer şemsiyesinin gücü ve inandırıcılığı, Seul ve Tokyo’nun kendi bağımsız nükleer yollarını tutturmalarına karşı temel caydırıcılar olacaktır. Aynı zamanda ABD, kendi müttefiklerinin nükleer hırslarını çok daha güçlü bir şekilde takip edecek ve stratejik ortaklarının tek taraflı bir adımla nükleer bir sıçrama yapmasını caydırmak gerektiğinde de elindeki sopalarını kullanacaktır.

Emtia fiyatları kargaşasında bir umut ışığı
Büyümesi yeraltı kaynaklarına dayalı endüstrilere ve dış kredilere aşırı bağımlı olan ülkelerde siyasi dalgalanma kaçınılmazken, küresel emtia [fiyatlarının] dibe vurması ve kredi daralması/sıkışıklığı Amerikan dış politikası için bir lütuf olabilir. Latin Amerika’dan Afrika ve Asya’ya iktisadi döngüler, siyasi liderlerin popülist adımları sürdürmek için krediye dayalı büyümeyi artık körükleyemeyecekleri bir noktaya ulaştı. Krediler sıkıştıkça halkın memnuniyetini sübvansiyonlarla sürdürmek ve siyasi müttefikleri mega projelerden pay dağıtarak ödüllendirmek çok daha zorlaşıyor. İktisadi alanda kemerler sıkılıyor, yolsuzluk suçlamalarının kamuoyunu harekete geçirme potansiyeli bulunuyor ve toplumsal kargaşa ortaya çıkıyor. Fırtına gelip geçtiğinde (hepsi değil ama) bazı ülkeler, -popülist tedbirlerin dizginlenmesiyle ve daha güçlü bir düzenleyici ortamın gelişmesiyle- çok daha güçlü bir şekilde ortaya çıkacaktır. ABD ayrıca uzun vadede hükümetleri istikrara kavuşturmak için yolsuzluk karşıtı muteber örgütlerin kurulmasını sessiz sedasız destekleme politikasına devam edebilir ki bu da daha güvenilir bir müttefikler ağı kurulmasını sağlayacaktır.

Küresel hegemonun sorumlulukları

Bu brifing kapsamlı olmamakla birlikte seçim sezonunda yürütülen dış politika tartışmalarında dürüst bir çerçeve inşa etme çabası olarak görülebilir. Her zamanki gibi bu sezonda da Amerikan gücünü yeniden tesis etme konusu çokça tartışılıyor. Amerikan istisnacılığı kavramına dayanak oluşturan güç, ülkenin jeopolitik kimliğinde iyice kökleşmiş durumda. ABD, birer tampon olarak işlev gören iki devasa okyanusla çevrili; sadece güçlü bir milli kimliği beslemekle kalmayıp Kuzey Amerika kıtasındaki komşularla da derin iktisadi bağlar kurmaya imkan veren tabii olarak entegre bir arazi ve doğal kaynak zenginliği üzerine kurulu. Eğer ki ABD içeride gücünü muhafaza etme ümidindeyse daha güçlü bir ittifak mimarisine ihtiyaç duyuyor. İsterseniz dar bir “Amerika öncelik” politikasını veya daha izolasyonist bir stratejiyi savunun, isterseniz dışarıdaki Amerikan dış faaliyetlerini daha ince eleyip sık dokuyarak uygulamak isteyin, önümüzdeki dönemde Amerikan liderliğinin sorumlulukları iyice derinleşmiş olacaktır.