26 Ekim 2017 Perşembe

E.SKY: ABD IRAK’TA GÖZDEN ÇIKARILABİLİR BİR AKTÖRE DÖNÜŞTÜ



ABD IRAK’TA GÖZDEN ÇIKARILABİLİR BİR AKTÖRE DÖNÜŞTÜ

Emma Sky (İşgalin ardından Kerkük vilayet koordinatörü (2003-2004) ve Amerikan Birlikleri Komutanı General Raymond T. Odierno’nun siyasi müşaviri (2007-2010) olarak Irak’ta görev yaptı. “The Unraveling: High Hopes and Missed Opportunities in Iraq” kitabının yazarı)
The Atlantic, 18.10.2017

Tercüme: Zahide Tuba Kor

“Araplarla Kürtler arasında bir çatışma çıktığında Amerikalılar kimin safında olacak?” Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi (IKBY) Başkanı ve KDP lideri Mesud Barzani’nin başkanlık divanı başkanına/ özel kalemine/ kurmay başkanına [Z.T.K. İngilizcesi “chief of staff” olup farklı ülkelerde bu makam farklı anlamlara gelmektedir, IKBY’deki tam karşılığının hangi makam olduğunu bilmiyorum], benim 2010’da Bağdat’ta üst düzey Amerikalı yetkililere iletmem talimatını verdiği mesaj işte buydu. O dönem Irak’taki Amerikan birliklerinin komutanı General Raymond T. Odierno’nun siyasi müşavirliğini yürütüyordum. Gerek dönemin Irak Başbakanı Nuri el-Maliki gerekse Barzani, 2010’da [Z.T.K. Musul’un da içinde yer aldığı] Ninova bölgesindeki seçimlerden evvel Araplarla Kürtler arasında yükselen gerilimlerden endişe duyarak General Odierno’dan muhtemel bir çatışmanın önlenmesi için yardım istemişti. Biz de hem Irak güvenlik güçleri, Kürt peşmergeler ve Amerikan birlikleri arasında işbirliğini kolaylaştırmak hem de bütün güçlerin Irak’taki el-Kaide’yi mağlup etmeye odaklanmasını sağlamak için ortak kontrol noktaları kurma planını ortaya atmıştık.
Planın kilit bir parçası, 2005’ten itibaren Kürtlerin vilayette elde ettikleri kazanımları geri döndürme gündemiyle 2009’da seçilmiş olan Ninova’nın Sünni Arap valisi Asil en-Nuceyfi’nin hareket serbestisini sağlamaktı. En kısa zamanda yeni güvenlik düzenlemelerini test etmeye kararlı olan Vali Nuceyfi, bir kısmı üzerinde Kürtlerin hak iddia ettiği Tel Kaif’i 2010 Şubat’ı başında ziyaret etme kararı almıştı. Kürtlerin itirazlarına rağmen Amerikan birlikleri ziyaretin yapılmasına olur vermişti. Buna karşı Kürtler ziyaretin gerçekleştirilmesini engellemeye çalıştılar. Kürt kalabalıklar valinin konvoyunu engellemek üzere toplandı; sonuç arbede ve silahların ateşlenmesiydi. Irak polisi 11 Kürt’ü olayları kışkırtma ve Vali Nucayfi’ye suikasta kalkışma şüphesiyle gözaltına aldı.
Gecenin 02.00’sinde Türkiye’nin etkili Irak Büyükelçisi Murat Özçelik’in telefonuyla uyandım. Kürtlerin Ninova’nın en büyük şehri Musul’u işgal ettiğine dair Ankara’dan bir haber almıştı. Araştırdım ve bunun bir işgal olmadığını, silahlı Kürt güçlerin Kürtlerin tutuklanmasına bir misilleme olarak Ninova’daki bazı Arapları kaçırdığını kısa sürede ortaya çıkardım. Başkan Barzani çok öfkeliydi. Televizyonu her açışında bir Kürt köyündeki Amerikan tanklarının ve havada uçan F-16 uçaklarının görüntülerine şahit oluyordu. Oysa Kürtler ABD’yi ziyadesiyle desteklemişti; tek bir Amerikan askeri dahi Kürtlerce öldürülmemişti. Hal böyleyken [Barzani] Amerikalılar Kürtlere niçin bu şekilde davrandı diye sordu?
O dönem Barzani’nin sorusunu cevaplama gereği duymadık. Kaçırılan Araplara karşı Ninova valisine suikasta kalkışmakla suçlanan Kürtlerin takası için bir anlaşmaya arabuluculuk yapabilmiştik. Yakın ilişkilerimiz olan Türk tarafını da zannettikleri gibi Kürtlerin Musul’u işgal etmedikleri konusunda ikna ederek yatıştırmıştık. Ortalık sakinleşmişti ve herkes bu çözümden mutlu görünüyordu. Biz vazgeçilmez bir müttefiktik.
Ama daha sonra vazgeçilmez olmaktan çıktık. Artık vazgeçilmez müttefik İran’dı.
Kıran kırana geçen 2010 Irak genel seçimlerinin ardından İran, hükümet kurma müzakerelerinde nüfuzunu giderek artırdı. İyad Allavi’nin liderliğindeki Irakiyye Bloku 91 milletvekilliği kazanırken Başbakan Nuri el-Maliki’nin Kanun Devleti bloku 89 milletvekilliğinde kaldı. İyice kızışan iç tartışmanın ardından Amerikan Başkan Yardımcısı Joe Biden, Washington’ın dönemin Irak başbakanlığını yürüten ismi [yani Nuri el-Maliki’yi] desteklemesinde karar kıldı; bir Irak milliyetçisi olan Maliki’nin “bizim adamımız” olduğunda ve güvenlik anlaşmasının süresinin dolacağı 2011 sonrası dönemde Irak’ta bir grup Amerikan askerî kuvvetinin kalmasına izin vereceğinde ısrar ederek… Ancak ciddi baskılar yapmasına rağmen ABD, [Irak’taki] müttefiklerini Maliki’ye ikinci dönem başbakanlık için destek vermeye ikna edemedi. Bunu fırsat bilen İran Devrim Muhafızları Konseyi Başkanı Kâsım Süleymani, etkili ve Amerikan karşıtı bir Şii din adamı olan Mukteda es-Sadr’a baskı yaparak Amerikan birliklerinin Irak’tan geri çekileceği ve Sadr grubuna koalisyon hükümetinde bakanlık verileceği şartıyla Maliki’ye destek çıkmasını sağladı.
Böylelikle İran, Maliki’nin başbakan olarak kalmasını sağladı. Irak’tan çıkmak için acele eden Obama yönetimi, sert gücüyle birlikte yumuşak gücünü de geri çekerek ABD’nin “dengeleyici”,  arabulucu ve siyasi sürecin hamisi rolünden vazgeçti.
[Z.T.K. Bu noktada hafızalarımızı tazelemek için uzun bir parantez açarak konuyla ilgili bazı bilgileri vermek istiyorum. Seküler bir Şii olan İyad Allavi’nin liderliğinde, mezhepçi kutuplaşmayı aşıp Sünnileri de Şiileri de içine katan, Irak toplumunu kapsayıcı ve kuşatıcı bir nitelikte Irakiyye Bloku’nun oluşmasında başından sonuna kadar bizzat Türkiye ve dönemin Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu öncülük etmiştir. Ancak böylesi bir yapıyla Irak’ın ayakta kalabileceğini düşünen Türkiye, bu oluşuma o dönemde her türlü desteği vermiştir. Seçimlerden birinci çıkmasına rağmen, İran’ın ayak diretmesi ve ABD’nin de saf değiştirmesiyle Irakiyye Bloku’nun hükümeti kurması engellenmiştir. Eğer ki o dönemde Allavi başbakanlığında bir hükümet kurulmuş olsaydı, IŞİD’in doğuşuna ve Irak toplumunda destek bulmasına zemin hazırlayan mezhepçi gerginlikler bu denli yaşanmamış ve Sünnilerin mağduriyetleri giderilmiş olacak, bugünkü felaketler de yaşanmayacaktı. Ne var ki Türk hükümetinin Irak sosyolojisini dikkate alarak attığı bu son derece isabetli adım, seçimlerden ikinci çıkan Maliki blokuna İran tarafından hükümet kurdurtularak boşa çıkartılınca, o dönem medyamız ve muhalefetimiz, “Biz niye başka ülkelerin içişlerine karışıyoruz!” diyerek bu önemli adımı yerden yere vurmuştu. Halbuki bu çözüm Irak için son derece yerinde ve önemliydi. İkinci döneminde Maliki’nin uyguladığı politikalar aşağıda zaten anlatılmış…]
İkinci dönem başbakanlığı elde eden Maliki mezhepçi bir dizi politikaya yöneldi. Maliki, Sünni siyasetçileri teröristlikle suçlayarak ülkeden kaçmak zorunda bıraktı [Z.T.K. Mesela dönemin Irak Cumhurbaşkanı Yardımcısı Tarık Haşimi hakkında teröristlere destek suçlamasıyla dava açıldı ve gıyabında idam cezası verildi. Haşimi önce Erbil’e, ardından Türkiye’ye sığınmak zorunda kaldı]; Irak’ta el-Kaide’ye karşı savaşmış Sünni Sahve Hareketi liderlerine verdiği sözlerinden caydı ve Sünni protestocuları kitleler halinde tutukladı. [Z.T.K. 2013 yılında Sünnilerin yaşadığı bölgeler diken üstündeydi, sık sık protestolar yaşanıyordu. Durum o denli vahimdi ki 30 Nisan 2014’te yapılan genel seçimler sırasında Sünnilerin yaşadığı bazı bölgelerde sandık bile kurulamadı. Seçim sonuçları Sünniler için tam bir hezimetti ve iki ay sonra IŞİD’in Irak’ın ikinci büyük şehri Musul’u kolaylıkla ele geçirmesi hiç de sürpriz değildi. Bu arada o dönemde Türk basınında neredeyse hiç yer almamış olsa da 2013 yılı sonbaharından itibaren IŞİD’in Irak’ın Sünni şehirlerini yavaş yavaş ele geçirmeye başladığını da belirtmek gerekir.] İşte bu, IŞİD’in Irak el-Kaide’sinin küllerinden yükselmesinin ve İran destekli mezhepçi Maliki rejimine karşı Sünnilerin koruyuculuğuna soyunmasının zemini sağladı.
2014’te IŞİD Musul’u ele geçirdi ve Irak güvenlik güçleri, kaçarken arkalarında ABD’nin orduya verdiği tüm araçları ve askerî ekipmanları bıraktı. İşte o andan sonra Washington yeniden devreye girdi. Ama bu, IŞİD’e karşı taktik savaş için kurulan bir koalisyona önderlik etmekten ibaretti. IŞİD’in ortaya çıkışını kolaylaştıran semptomlar olan siyasi işlevsizlik ve çekişmeli yönetişim gibi stratejik konular üzerine hiç eğilmedi.
IŞİD’in çok büyük ölçüde zayıflatılmasıyla ve ufukta 2018 seçimlerinin belirmesiyle birlikte Iraklı ve Kürt politikacılar, çoktandır IŞİD sonrası dönem için kendilerini konumlandırmaktalar.
Barzani, IŞİD’le savaş sırasında uluslararası camiadan doğrudan silah aldıklarından ve kontrollerindeki topraklar Kerkük’ü de içine alacak şekilde genişlediğinden Kürtlerin konumlarının artık güçlendiği hesabını yaptı. Bu an’ın Irak’tan kopuşu müzakere etmek için en iyi an olduğuna inandı; dolayısıyla Irak hükümeti, Türkiye, İran, ABD, BM ve Avrupa ülkelerinin itirazlarına rağmen –ihtilaflı bölgeler de dahil– 25 Eylül referandumunu yapmak için bastırdı.
Barzani, Kerkük’ün ilhakını Kürdistan’ın bağımsızlığı için elzem gördü. Ama hiçbir Irak başbakanı önümüzdeki sene genel seçimlere gidilecekken Kerkük’ü kaybetmeyi göze alamaz. (…)
Barzani’nin kumarı, girdiği riske değmedi. Referandumun, tüm Kürtleri toparlayıcı bir dava olarak hizmet edeceğine, yasal görev süresini çoktan doldurduğu halde IKBY başkanlığı makamında kalmasından dikkatleri başka yöne saptıracağına ve IKBY’deki yolsuzluklarla ve kötü yönetimle ilgili şikâyetlere karşı bir kalkan olacağına inanmıştı. Ancak öngöremediği şey, baş rakibi (lideri Celal Talabani’nin kısa süre evvel hayatını kaybettiği) KYB’nin, Irak hükümetiyle, Irak güvenlik güçlerinin Kerkük’e hiçbir engellemeyle karşılaşmaksızın girişine izin veren bir anlaşmaya varmak suretiyle kasıtlı olarak Barzani’yi zayıflatmayı amaçladığıydı. Anlaşmanın arkasında Kâsım Süleymani vardı. 1996’dan beri bir Kürt partisinin diğerine bu türden bir büyük ihaneti olmamıştı.
Barzani; Irak ordusu ve Şii milisler Kerkük’e girip havaalanının, petrol sahalarının ve hükümet binalarının kontrolünü ele geçirip Kürdistan bayrağını indirdiklerinde hiç şüphesiz bir kez daha ABD’ye kimin safında olduğunu soracaktı.
ABD, bizzat Barzani’nin kışkırttığı Irak hükümetiyle KDP arasındaki ihtilafta taraf tutmayacağını belirtti. Washington, ikazlarına rağmen Barzani’nin geri adım atmayıp referandumu yapmasına öfkeli. Tek bir Irak politikasına desteğini sürdürmekte ve tüm grupların IŞİD’le savaşa odaklanması gerektiğinde ısrarcı.
Barzani bir kez daha kendisini ABD’nin ihanetine uğramış hissediyor. Saddam Hüseyin’in Tahran’ın toprak taleplerini kabul etmesi karşılığında İran Şahı’nın Kürtlere desteği bir anda kesmesinin ardından 1975’te o en yardıma muhtaç olduğu anda ABD’nin babasını nasıl yalnız bıraktığını hiç unutmadı. Molla Mustafa Barzani ABD’den yardım istemiş, ancak [Z.T.K. dönemin Amerikan Dışişleri Bakanı] Henry Kissinger bunu reddetmiş ve Kürt isyanı böylece çökmüştü. Şimdi oğul Barzani ABD’den yardım istediğinde verilen cevap bu krizi kendisinin ürettiği şeklinde.
Yakın plandan baktığımızda bu, Haydar el-İbadi için bir zafer gibi görünüyor. İbadi, ABD’nin 2018 seçimlerini kazanmasını istediği kişi; zira Washington, bir Irak milliyetçisi olan İbadi’nin “bizim adamımız” olduğuna ve bir grup Amerikan askerî birliğinin [Z.T.K. IŞİD’le savaşın ardından] Irak’ta kalmasına izin vereceğine inanıyor.
Ancak daha uzaktan baktığımızda bu aslında İran’ın yeni bir başarısı. İran, bölgedeki herkese –ABD’nin değil– kendisinin vazgeçilmez bir müttefik olduğunu gösteriyor. Irak ve Suriye boyunca uzanan koridorlarını güvence altına alıyor, sahadaki farklı gruplar arasında arabuluculuk yapıyor, bu arada ABD’nin alanı giderek daralıyor. Bir kez daha İran kilit bir rol oynuyor, KYB ile Irak hükümeti arasında bir anlaşmaya varılmasına yardımcı oluyor ve Iraklıları destekleyen Şii milislere kılavuzluk ediyor. İran’ın bu milislerin varlığını sürdürmesinden çıkarları çok; bu da herhangi bir Irak başbakanının [Z.T.K. kuruluş amaçları olan IŞİD’le mücadele bittikten sonra] bu milislerin seferberlik halini sonlandırıp dağıtmasını giderek zorlaştırıyor. Bu arada ABD’nin müttefiki olan Türkiye de İran ve Rusya eksenine kayıyor.
Kürdistan için bir çeşit konfederasyon ve Kerkük için özel statü üzerinde taraflar bir uzlaşmaya varılabilir. Ama bu da arabuluculuğu gerektiriyor. Ve bunun Amerikalılardan gelmesi pek de mümkün görünmüyor.
Peki, bu niçin bir mesele olsun ki? Çünkü İran’ın çözümü [daha evvel olduğu gibi] bölgeye istikrar getirmeyecek. Tahran, Amerikan çıkarlarını ve müttefiklerini hezimete uğratmak için daha uzun bir süre sebat edip direnecek. Ancak başıboş bırakılan İran ve müttefikleri önünde sonunda İsrail’le kafa kafaya gelip çarpışacak. İşte o zaman ABD harekete geçmek zorunda kalacak.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder