BESA Center Perspectives etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
BESA Center Perspectives etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Mayıs 2018 Perşembe

H.FRISCH: MUHTEMEL BİR İSRAİL-İRAN SAVAŞI NEYE BENZEYEBİLİR?





Hillel Frisch (İsrail Bar-Ilan Üniversitesi Ortadoğu ve siyaset bilimi profesörü ve Begin-Sadat Stratejik Araştırmalar Merkezi kıdemli araştırmacısı)
The Jerusalem Post, 8.5.2018 ve BESA Center Perspectives Paper No. 828, 10.5.2018

Tercüme: Zahide Tuba Kor

NOT: Lütfen kaynak göstermeden tercümenin bir kısmını veya tamamını kullanmayınız, alıntılamayınız, yayınlamayınız.

Blogda yer alan 750 küsur içeriğe http://ortadogugunlugu.blogspot.com.tr/2018/01/bu-blogda-neler-var.html linkinden toplu olarak ulaşabilirsiniz.

İsrail hem söylemde hem de eylemde kırmızı çizgilerine sıkıca sadık. En kıpkırmızı çizgisi, İran’ın doğrudan operasyonları için Suriye’nin bir ileri üsse ve hassas güdümlü füzelerin üretim merkezine dönüşmesine izin vermemek.
Buna mukabil İran İslam Cumhuriyeti, her iki kırmızı çizgiyi de gerçekleştirmeye bir o kadar kendisini adamış durumda.
Her iki tarafın da birbirinden 180 derece farklı olan hedeflerini gerçekleştirmeye kararlı olduğu dikkate alındığında, İsrail ile İran ve müttefikleri arasında bir büyük felaket çıkma ihtimali o denli yüksek ki bu savaşın nasıl yürütüleceği ve böyle bir ölümcül çatışmanın nasıl dallanıp budaklanabileceği üzerinde kafa yormak lazım.
Eğer ki bir savaş patlak verirse bu, 1973 Ekim Savaşı’yla birlikte girilen ve -dönemin en kuvvetli Arap düşmanı olan- Mısır’la imzalanan 1979 barış antlaşmasıyla resmileşen çağın sonuna işaret edecektir. Zira bu antlaşma, Müslüman ülkeler ile İsrail arasında cereyan eden devletler arası savaşların sonunu getirmişti. Bundan sonraki 45 yılda verilen savaşların ekseriyeti, (…) İsrail ile devlet dışı aktörler arasında cereyan etmişti.
Acaba İran, İsrail’e doğrudan kendisi saldırır mı yoksa Hizbullah’ı mı harekete geçirir? (Şu sıralar kuzeybatıdaki İdlib’de Sünni muhalefet kuvvetlerini tamamen yenilgiye uğratmakla ve isyanlarını engellemekle meşgul olan Suriye ordusunun ise işi başından aşkın.)
Tahran birçok nedenle doğrudan saldırmaya karar verebilir. Hizbullah’ın yürüteceği bir füze savaşının İsrail’i Suriye’deki İran altyapısına saldırmaktan yeterince caydırmayabileceğini düşünebilir. Bu da bir tehlikeyi, yani İsrail’in doğrudan İran’a misillemede bulunmayı tercih etmesini beraberinde getirebilir.
Hizbullah’ın savaş yorgunluğu da İran’ın ya tek başına saldırma ya da vekilleriyle birlikte savaşın sıkıntılarını paylaşma kararında etkili bir diğer faktör olabilir.
Hizbullah, nüfusu topu topu 2 milyona bile ulaşmayan küçük bir cemaat içinden adamlarını devşiriyor. 1982’den 2000 yılına kadar başta İsrail’e karşı olmak üzere (…) cemaatin gençlerinin mütemadiyen kanının akmasından sorumlu. Bu kan dökme, İsrail’in 2000 yılında Lübnan’ın güneyinden apar topar geri çekilmesi ve onun vekil gücü olan Maruni destekli milis gücünün dağılmasıyla geçici de olsa durakladı; ama altı sene sonra 2006’daki İsrail’le savaşında yüzlerce Hizbullah mensubu can verdi.
Bundan yine altı sene sonra Hizbullah, bir kez daha kendi cemaatinden gençlerin kanını Suriye’deki iç savaşta akıttı ve bu durum hala daha devam ediyor. Hizbullah’ın bugüne kadar girdiği savaşların muhtemelen en fazla can kaybına yol açanı olan Suriye savaşına müdahalesinin rağbet görmediği, örgüte bağlı büyük medya organlarındaki yayınlardan görülebilir. Hizbullah’ın Suriye savaşına katılmasına ilişkin haberlere nadiren yer veriliyor ve örgütün savaşçılarını (“şehitleri”ni) ölümsüz kılmak için hazırlanan komplike videolar web sitelerine öyle bir gizleniyor ki onları bulmak dahi zor. Bu videoların (…) genel Şii kamuoyu için değil, sadece aileleri için çekildiği çok açık (…).
Lübnan’daki Şiilerin doğum oranlarını gösteren demografik veriler de yere çakılmakta (tıpkı İran’da da olduğu gibi). Daha 2004 yılında veriler “Avrupalı”ların doğum oranlarına ulaşmıştı. Bu da demek oluyor ki yeni devşirilen savaşçılar, gittikçe daha fazla -zaten acı verici can kayıplarını yaşamış- dört kişilik ailelerden geliyor.
İşte bu nedenlerden ötürü Tahran’ın İsrail’e doğrudan saldırması daha muhtemel. Ancak [Tahran’ın Suriye’de] hava kuvvetleri bulunmadığından ve İran’dan askeri birlik gönderme kapasitesi de (yolda İsrail hava kuvvetlerinin avı haline gelecekleri için) son derece az olduğundan İran yönetimi muhtemelen içinde Hizbullah’ın da yer alacağı bir füze savaşını tercih edecektir.
Bir füze savaşı ve akabinde İsrail hava kuvvetinin muazzam şekilde kullanımı, her iki ülkenin de zafiyetlerini ve hassasiyetlerini ifşa edecektir. İran, İsrail’e kıyasla muazzam bir nüfusa sahip olsa da (8,5 milyona karşı 80 milyon) ve yüzölçümleri arasındaki fark çok daha büyük olsa da (21 bin km²’ye karşı 1,65 milyon km²) saldırıya açık durumda.
Peki ama bu büyük farklılıklara rağmen İran niçin İsrail kadar saldırıya açık? Çünkü varoluşsal engelleri var. Birincisi, İran petrol ve doğalgazının %90’ını tek bir limandan, Körfez’de -İran-Irak sınırının 160 km güneydoğusundaki- Harg adasından ihraç ediyor. Buradan petrol ve doğalgaz ihracından elde ettiği gelir, hükümet harcamalarının ez az %40’ına ve döviz rezervlerinin de yaklaşık yarısına tekabül ediyor.
Yine İran’ın güney ucundaki Bandar Abbas limanı, konteyner ticaretinin %90’ının yapıldığı yer. Konteyner ile getirilip götürülen mallar tüm ticaretinin sadece %15-20’sine tekabül etse de bunlar 21. yüzyılda İranlıların hayat kalitesini ayakta tutan türden.
İsrail hava kuvvetlerinin İran’ın bu iki büyük hassas noktası üzerine gitmeyi düşüneceğini tahmin etmek hiç de zor olmasa gerek.
Savaş, sadece İsrail ve İran için değil, aynı zamanda komşu devletler için de son derece yıkıcı ve kargaşaya yol açıcı olacaktır. İsrail, İran birliklerinin ve teçhizatının hareketliliğini engellemek için kendisini Lübnan, Suriye ve hatta Irak’taki havaalanlarına saldırmak zorunda hissedebilir.
İsrail de yüzölçümünün küçüklüğü ve nüfusunun yoğunluğu yüzünden hassas durumda, özellikle de sahil kesimi. Ama bir avantajı var: İran’la düşmanca bir ilişkiye geçilmesi halinde İsrail vatandaşları demokratik olarak seçilmiş hükümetinin arkasında sıkıca kenetlenecektir.
Ancak aynısı, halkı, emperyalist ihtiraslarının bedelini pahalı bir şekilde ödeyen ve bir savaşın çıkması durumunda yüz kat daha fazlasını ödemek zorunda kalacak olan İran’daki fundamentalist rejim için geçerli olmayabilir.
Kim bilir, belki de İran rejimi, düşüşünü geçici de olsa def etmek için (…) İsrail’le bir savaştan kaçınmaya karar verebilir.

M.SINGER: SURİYE’DE İSRAİL VE İRAN’IN OYNAMASI GEREKEN “OYUN”





Max Singer (Hudson Enstitüsü kurucusu ve kıdemli üyesi, İsrail Bar-Ilan Üniversitesi Begin-Sadat Stratejik Araştırmalar Merkezi kıdemli araştırmacısı)
BESA Center Perspectives Paper No. 825, 8.5.2018

Tercüme: Zahide Tuba Kor

NOT: Lütfen kaynak göstermeden tercümenin bir kısmını veya tamamını kullanmayınız, alıntılamayınız, yayınlamayınız.

Blogda yer alan 750 küsur içeriğe http://ortadogugunlugu.blogspot.com.tr/2018/01/bu-blogda-neler-var.html linkinden toplu olarak ulaşabilirsiniz.

Suriye’yi ve ondan ayrışan parçaları kontrol etme mücadelesinin sonuçlarını etkilemek için İsrail’in yapabileceği şeyler çok sınırlı. İsrail yönetimi, muhtemel alternatif sonuçlar arasında herhangi bir güçlü tercihe sahip değil, çünkü bunların tamamı kendisi için kötü. (İsrail insani nedenlerle sivillere yönelik kanlı saldırıların durmasını isterdi, ama güvenlik açısından düşmanlarının kendi aralarında birbirleriyle çatışıp durmasından faydalanmakta.) 
İsrail’in Suriye’de uygulanabilir nitelikteki temel çıkarları şunlar: İran’ın İsrail’e saldırma kapasitesini artıracak şekilde askeri tesisler kurulmasına mani olmak ve Golan Tepeleri yakınlarındaki toprakları kontrolü altına almasını engellemek.
İsrail, Suriye’deki çıkarlarını korumak için siyasi çabalar sarf etti, ama bu türden çabaların başarılı olabilme ihtimali pek de yok. Rusya gibi üçüncü bir taraf, herhangi bir sebeple devreye girip de Tahran’ı İsrail’i tehdit edecek bir üs inşa etmemeyi kabullenmeye teşvik etse bile İran’ın böyle bir anlaşmaya sadık kalacağına güven duyulamaz (…). İsrail dışında hiç kimsenin umursamadığı üs kurma konusunu İran önemsiyor.
Dolayısıyla İsrail, İran’ın Suriye’den kendisini tehdit edecek yeni kabiliyetler kazanmasını engellemek zorunda. Diplomatik taleplerle veya İran’la farklı türden müzakerelerle bunu yapamaz. Ama İsrail, İran’ın Suriye’de -üsler veya fabrikalar gibi- yeni askeri tesisler edinmesini bunları bombalamak suretiyle engelleyebilir.
Bu stratejik “oyun” hem İsrail hem de İran tarafından idrak ediliyor. Şimdilik her iki taraf da bir savaş istemiyor, ama her ikisi de savaş riski doğurabilecek adımlar atmakta istekli. Her ikisi de dikkatli olacak, ama pasif kalmayacaktır. “Oyun” burada sunulduğundan çok daha karmaşık ve ince ayrıntılarla dolu.
Karmaşıklığın ilk seviyesi, her iki tarafın da sırtlanmak isteyeceklerinden çok daha fazla tehditler savurması. (…) Her ikisi de yeni bir savaşı engellemek için diğerine geri adım attırmaya çalışıyor.
Her iki taraf da düşmanının tehditlerinin abartılı olduğunun farkında; ama karşısındakinin fiiliyatta neler yapacağından da emin olamıyor. İran, Suriye’nin güneyinde -İsrail’in kuzeyine küçük bir bomba yollamak için insansız hava aracı kaldırdığı- küçük bir üs inşa etmek suretiyle çoktan işe başladı bile. Bu üsteki İran tesislerini imha etmek suretiyle İsrail, kendine bu denli yakın bir yere Tahran’ın kuvvet konuşlandırmasını engelleme iradesini, gücünü ve kapasitesini gösterdi. İran daha uzak mesafede durması gerektiğini, yoksa küçük düşürücü bir askeri darbe riskiyle karşı karşıya olduğunu öğrendi.
Her iki taraf da bu ders verme/ders alma tecrübesinde bir bedel ödemek zorunda. İran bu üssü inşa etmek için her ne yatırdıysa kaybetti. Daha önemlisi, gerekli mukabele kabiliyeti olmaksızın saldırıya uğramanın utancını yaşadı, yani tehditlerinden bazılarının boş olduğu açığa çıktı. İsrail yakın hedefine erişmeyi başarmış olmakla birlikte onun da ödemek zorunda olduğu bedeller var. Her askeri saldırının maliyetleri ve riskleri vardır; her ne kadar riske atılan tehlikeler gerçekleşmese de... Ve başarılı şekilde askeri kuvvet kullanmanın siyasi faydaları yanında siyasi maliyetleri de vardır.
İran’ın Suriye-İsrail sınırdan uzakta bir tesisi güven içinde kurup kuramayacağını artık bilmesi lazım. Ne kadar uzağa kurabilir? İsrail net bir sınır çekmeyecektir, zira belirsizlik kendi işine yarıyor. (…) İran’ın İsrail yönetiminin çektiği sınırları saptayabilmesinin tek yolu, bir şeyler inşa edip İsrail’in onu imha edip etmeyeceğini görmek. İran, kırmızı çizgiyi geçerse tıpkı geçen ay insansız hava aracı kaldırdığı üssünü İsrail’in yok etmesi gibi kayıplar yaşayacaktır.
İran liderlerinin asıl umurunda olan şey, Suriye’de İsrail’i tehdit eden üsler inşa etmekten ziyade bu ülkeyi kimin kontrol edeceği. Dolayısıyla bu aşamada İsrail’le bir savaşa girmeye istekli görünmüyor. (…)
Bir zamanlar Suriye toprakları olan tüm parçaların nasıl kontrol edileceği meselesi en sonunda çözüme kavuşturulduğunda -ki bu da muhtemelen yıllar alacaktır- işte o zaman İran, Suriye’yi İsrail’e saldırmak için diğer bir üs olarak kullanma hedefine daha fazla vurgu yapabilir. O noktada, hele bir de nükleer silahlara sahip olursa, İsrail’le savaşmaktan kaçınmayı fazla umursamaz. Bu gerçekleştiği takdirde İsrail’in Tahran’ın Suriye’de askeri tesis inşasını sınırlandırma kapasitesi azalacaktır, her ne kadar bu da bir ölçüde Suriye’deki yeni rejimin veya rejimlerin doğasına bağlı olsa da.
Suriye’de savaş sona erdiğinde İran’da yeni bir rejimin var olması da son derece muhtemeldir. Burada anlattığımız “oyun”u sonlandıracak olan işte tam da budur ve [bir rejim değişikliği] şu an bölgenin başına bela olan diğer birçok problemi de çok büyük ölçüde azaltacaktır.

30 Ekim 2016 Pazar

A.BEN SOLOMON: İSRAİL, DOĞALGAZ PROJELERİNE TÜRKİYE’Yİ DEĞİL KIBRIS’I DAHİL ETMELİ



İSRAİL, DOĞALGAZ İHRAÇ PROJELERİNE TÜRKİYE’Yİ BIRAKIP KIBRIS’I DAHİL ETMELİ

Ariel Ben Solomon (Bar-Ilan Üniversitesi Ortadoğu Araştırmalarında doktora adayı ve Ortadoğu konusunda serbest yazar. The Jerusalem Post gazetesi eski Ortadoğu muhabiri ve yazarı)
BESA Center Perspectives Paper No. 370, 7.10.2016

Tercüme: Zahide Tuba Kor

Özet: İsrail, siyasi riskler nedeniyle İslamcı Türkiye’ye uzanan doğalgaz boru hattı inşasından vazgeçmeli ve sıvılaştırılmış doğalgaz (LNG) teknolojisini kullanarak gazını Kıbrıs üzerinden ihraç seçeneğini düşünmeli. Bu, pahalı bir seçenek olmakla birlikte uzun vadede daha az riskli ve daha fazla kalıcı. Ayrıca doğalgaz Ürdün’e ve belki Mısır’a da ihraç edilmeli.

Doğalgazıyla ilgili anlaşmalara imza koymaya başlayan İsrail’in, müttefikleri Kıbrıs, Yunanistan ve hatta Mısır pahasına, uzun vadede pahalıya patlayacak Türkiye’yle bir boru hattı anlaşmasından kaçınması gerekir. Zira ikili ilişkilerde gerginliklerin son dönemde azalmasına rağmen İsrail, doğalgaz ihracat stratejisinin kilit taşı olarak Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın İslamcı rejimine güvenemez.

Dengesiz bir Yahudi düşmanı olan Erdoğan’ın İsrail’i rehin alacak şekilde doğalgaz akışını kesmesini sağlayacak bir kriz her an patlayabilir. Türkiye’yle müttefik olan Hamas yönetimindeki Gazze’yle yeni bir savaş veya Filistinlilerle şiddetin genel olarak artışı veya başka birtakım beklenmedik olaylar böyle bir krizin tetikleyicisi olabilir. Zaten soğuk olan Türkiye-İsrail ilişkilerinin bozulması sadece an meselesi.

İkili ilişkilerdeki iyileşme, o dönemde Ankara’nın Rusya ve diğer ülkelerle kötü ilişkileri bağlamında değerlendirilmeli; yoksa bu, Erdoğan’ın İsrail’e tavrında herhangi bir gerçek değişimin yansıması değil.
(…)
Türkiye-Rusya ilişkilerindeki son yakınlaşma resmi değiştirmekte ve bu gelişme Erdoğan’ın elini İsrail’le ilişkilerde serbestleştirecek. (…)

Türkiye-İsrail doğalgaz boru hattı 5 milyar dolara mâl olacak ve hattın inşası 7-8 sene sürecek. İsrail’in diğer doğalgaz ihracat seçenekleri ise Mısır ve Yunanistan.

Kahire Kudüs’e dost olsa da Mısır siyasi istikrarsızlıktan ve terörizmden muzdarip. Ancak bu meseleler olmasa dahi Mısır ideal bir seçenek değil. Çünkü Mısır’ın kendi doğalgaz rezervleri var ve bu nedenle uzun vadede İsrail’e ihtiyaç duymayacak. Yunanistan Avrupa’ya gaz ihracı planının bir parçası ve Kıbrıs da bu planın ara istasyonu olabilir.

İsrail’in geniş Leviathan doğalgaz sahasının yatırımcıları, üretime birkaç yıl sonra geçilecek olsa da, 26 Eylül tarihinde Ürdün’e gaz ihracı için 10 milyar dolarlık bir anlaşma imzaladı. İki ülke arasında boru hattı inşası devam ediyor. 

İsrail, rezervlerinin büyüklüğü itibarıyla Ürdün’ün dışındaki başka yerlere de doğalgaz satabilir durumda. Kıbrıs’ta sıvılaştırılmış doğalgaz (LNG) terminali inşası, daha pahalı olmasına rağmen daha güvenli bir seçenek olarak görünüyor. (…)

İsrail’in uzun vadeli doğalgaz stratejisi için Kıbrıs’a odaklanması akıllıca olacaktır. Kıbrıs’ın güney sahillerindeki Afrodit gaz sahası ve yakınındaki İsrail’e ait Leviathan sahası, Avrupa’ya ve Asya’ya doğalgaz ihracatında Kıbrıs’ı bir aktarma merkezine dönüştürebilir. Bunun için sahile bir LNG tesisi inşa edilmesi gerekiyor ve bunun maliyetinin 20 milyar doları aşacağı tahmin ediliyor.

Konuyla ilgilenen bir İsrailli sanayiciye, “İsrail, Eliat veya kendi toprakları üzerinde başka bir yere niçin LNG tesisi inşa etmiyor?” diye sorduğumda, “Çevreciler ve onların siyasi destekçileri bunu engelleyeceğinden gerçekleşmesi mümkün değil” cevabını verdi. Öyle görünüyor ki LNG fırsatı; Mısır’daki mevcut tesisi kullanma, Kıbrıs’a yeni bir tesis inşa etme veya deniz üzerinde böyle bir tesis kurma seçenekleriyle sınırlı.

Konuştuğum kaynak dedi ki “Kıbrıs en güvenlisi. Uzun vadede istikrarlı bir seçenek. Eğer ileride Lübnan da kendi sularında doğalgaz bulursa o da boru hattıyla gazını Kıbrıs’a taşır.”

Konuşulan diğer bir seçenek de İsrail’den Kıbrıs’a, oradan da Yunanistan’a ulaşacak bir doğalgaz boru hattı; ancak bazı uzmanlar bunu gerçek dışı buluyor. (…)

(…)
Kimileri hala Mısır’ı uygun bir seçenek olarak görüyor. Amerikan başkanlık seçimlerinde yarışan Donald Trump’ın dış politika danışmanı George Papadopoulos, “Mısır, doğalgaz sektöründe uzun vadeli verimsizlikleri yüzünden tarihinin belki de en kötü enerji krizini yaşıyor ve kendi üretimi yeniden yükselişe geçene kadar gaz ithal etmekten başka bir çaresi yok” dedi. Mısır İsrail’den ve Kıbrıs’tan doğalgaz ithal etmeyi düşünüyor. Ona göre, “İsrail’in Leviathan ve Tamar sahalarının yanısıra Mısır’ın Zohr ve Kıbrıs’ın Afrodit sahaları, bölgeyi entegre bir enerji kuşağına çevirecek temel taşları olabilir.”


Bu çerçevede Yunanistan, Kıbrıs, İsrail ve Mısır arasındaki stratejik ilişki, Kıbrıs merkezli bir enerji işbirliğini de içerebilir. Bu ülkelerin tamamı İslamcı Türkiye’nin gündemine ideolojik açıdan karşı ve Kıbrıs’la Yunanistan’ın Türkiye’ye karşı İsrail’le işbirliğini tercih etmesinin kendi özel tarihî sebepleri de var.


25 Eylül 2016 Pazar

E.LERMAN: TÜRKİYE’DEKİ DARBENİN BÖLGESEL SONUÇLARI



TÜRKİYE’DEKİ BAŞARISIZ DARBENİN VE TASFİYELERİN BÖLGESEL SONUÇLARI

Eran Lerman (İsrail askeri istihbaratında 20 yıl çalışmış emekli albay; İsrail Başbakanlık Milli Güvenlik Konseyi Dış Politika ve Uluslararası İlişkiler eski temsilcisi; Amerikan Yahudi Konseyi eski İsrail direktörü; şu anda Begin-Sedat (BESA) Stratejik Araştırmalar Merkezinde kıdemli araştırmacı ve Şalem Akademik Merkezi’nde öğretim üyesi)
BESA Center Perspectives Paper No. 352, 1.8.2016

Tercüme: Zahide Tuba Kor

Özet: Başarısız darbenin akabinde Türkiye, Gülen’in destekçileri ve Hizmet eğitim projeleri ağıyla uzaktan bağı olanları dahi hedef alan çok büyük ve sarsıcı bir sindirme harekatından geçiyor. Bunun bölgesel güç dengesine yansımaları oldukça önemli. Türkiye’yle tam zamanında varılan uzlaşma, İsrail’i klasik darbenin arkasındaki güç olduğu ithamından kurtarmış olmasına (ve hatta İsrail diplomasisini yangını dindirme pozisyonuna sokma ihtimaline) rağmen ortada sevinilecek pek de bir şey yok.

Türkiye’deki başarısız askeri darbe ve akabinde yaşanan tasfiyeler gerek içerideki gerekse dışarıdaki gözlemcileri şaşkına çevirdi. Öncelikle NATO’nın ikinci büyük ordusunun kendi kendine zarar vermesi, bölgeyi (ve Avrupa’yı) istikrarsızlaştırmaya çalışanlar dışında hiç kimsenin menfaatine olamaz. IŞİD’e karşı koalisyon müstakbel adımlarını değerlendirmek üzere bu hafta ABD’de bir araya geldiğinde ve Musul savaşının kesin olarak ufukta görünmesiyle birlikte Türkiye’nin savaş alanındaki fiili yokluğu iyice hissedilmeye başlandı, tıpkı Erdoğan’ın İncirlik’teki bütün operasyonları engelleme kararında olduğu gibi.
Türkiye ile ABD arasındaki gerginlik bir süredir artmaktaydı; zira Obama yönetimi, Bağdadi’nin “Hilafet”ne karşı Suriye ve Irak’ta en büyük adanmışlıkla savaşanların Kürtler olduğu sonucuna ister istemez varmıştı. İslam Devleti’nin etkinliğini azaltma fırsatı şekillenirken ve Nice’teki dehşetin ardından ekstra bir ivmeye ihtiyaç varken Türkiye, İstanbul Havalimanı’ndaki katliama ve Ankara’nın geçmişte İD’e gösterdiği hoşgörünün artan maliyetine rağmen, sanki bu hedef Erdoğan’ın pek de gündeminde değişmiş izlenimi veriyor.
Ayrıca Erdoğan’ın –ABD’nin razı olması pek de mümkün görünmeyen- Gülen’in iadesi için agresif ve ısrarlı talebi adeta ateşe benzin döküyor. Tehlike altındaki şeyin büyüklüğü karşısında, bazı Avrupalı oyuncuların Erdoğan’ın aşırı tepkisinden duydukları öfkeyi yutmaları ve İslam Devleti’ne karşı savaştaki bu kritik karar anında stratejik önemi haiz harekâtta Ankara’nın işbirliğini sağlama almaya odaklanmaları gerekecek.
Bu arada Türkiye ile bölgedeki başta Suudi Arabistan ve Mısır olmak üzere Sünni Arap “istikrar güçleri” arasındaki ilişkiler kötüden betere doğru hızlıca kayıyor. 16 Temmuz’da Mısır, BM’nin hükümetlerin demokrat olup olmadığı konusunda karar verme yetkisini sorgulayarak, BM Güvenlik Konseyi’nin Ankara’daki demokratik yollardan seçilmiş hükümete oybirliğiyle destek vermesini kabul etmedi. Bu, Sisi’nin Ankara’dan intikam alma yoluydu. Zira kendisini bölgede Müslüman Kardeşler’in patronu olarak gören Erdoğan ve partisi, üç yıldır hemen her gün Mısır rejiminin siyasi ve ahlaki meşruiyetini sorgulamaktaydı.
Mısırlılar ve Suudiler, darbe haberi ilk geldiğinde keyiflerini, sonunda Erdoğan galip çıktığında ise hayal kırıklıklarını gizleyemediler. Bu tepkiler önümüzdeki süreçte ikili ilişkileri zehirleyecektir. Erdoğan, Sisi’yi komplocularla (darbecilerle) bir gördüğünü zaten açıkça söyledi. (…)
Bütün bu kargaşa hali, Erdoğan’a siyasi destek vermekte hızlı davranan İran’ın şeytanlıklarına bolca fırsat sunuyor. (…) İran’ın Suudi Arabistan ve müttefiklerine karşı Türkiye’yi kendi yanına çekmeye çalışmak için bunu bir fırsat olarak kullanması beklenebilir.
Bu hedefe ulaşmak için İran, İslam Devleti’ne karşı savaşta Kürt rolünü azaltmaya dönük ortak bir zeminin şekillenmesine çalışabilir. Aynı zamanda Irak’taki vekillerinin profilini güçlendirmeye çalışması ve böylece ABD ile Batı’nın İran’ın katkısına daha fazla bağımlı hale gelmesini sağlaması muhtemel. Dışişleri Bakanı Kerry’nin ve Washington’daki diğerlerinin söylemlerinin tonu dikkate alınırsa bu, Obama yönetiminin İran’ın devam eden füze projelerine ve teröre desteğine karşı gerekli baskıyı sürdürme motivasyonunun aşınmasıyla sonuçlanacaktır, her ne kadar Washington’da İran’ın dünya barışı ve Amerikan menfaatlerine yönelik aktif bir tehdit olduğuna tamamen inanmış gruplar bulunsa da…
Bunların hiçbiri İsrail, ABD veya Avrupa’nın çıkarlarına hizmet etmiyor. Fırtına daha da şiddetlenirken iletişim kanallarını açık tutmaktan ve İran’ın Ankara’yla ve başka yerlerle yakınlaşma işaretlerini dikkatlice izlemekten başka yapılabilecek pek bir şey yok. Her ne kadar hava desteğinin bir kez daha (İsrail’in stratejik varlığıyla dolaylı yoldan desteklenerek) Ürdün’e kaydırılması gerektiği noktasında ısrarlar olsa da İslam Devleti’ne karşı harekat durdurulamaz. Bu harekat Erdoğan’ın siyasi gündeminin esiri haline getirilemez.
Kızgınlıklar yatıştığında Türkiye, bu kriz modundan çıkacak ve emin olun ki tüccar devletler topluluğunun bir parçası, faydalı bir NATO üyesi ve Doğu Akdeniz’de takım oyuncusu olması gerekecek. AKP’ye ve muzaffer liderine, geleceklerinin İran’ın Sünni dünyayı bölüp Şia’nın bölgesel nüfuz kazanma planında yatmadığını anlatmak için sofistike metotların bulunması lazım. İstikrarını koruyabilmesi için Türkiye’nin istikrarlaştırıcı unsurlarla ittifakını yeniden tesis etmesi gerekecek.

Erdoğan’a halk desteği görece insanların refahının artmasına dayanıyordu. Ama Batı’dan uzaklaşmakla bunu sürdüremez hale gelir.