20.-21.
YÜZYIL FİLİSTİN-İSRAİL MÜCADELESİNİN 12.-13. YÜZYIL MÜSLÜMAN-HAÇLI VE
SELAHADDİN-İ EYYUBİ’NİN MÜCADELESİYLE MUKAYESESİ
Zahide
Tuba Kor
26 Nisan
2025, İTBM Sempozyumu
Sempozyumda
sunulan tebliğ metinleri İslam’da Mücadele, Fetih ve Coğrafya
başlığı altında kitaplaşmıştır (Rağbet Yayınları, 2026, s. 137-172).
NOT: Blogdaki şahsıma ait bütün yazı, tercüme, fotoğraf ve infografikleri ancak kaynak göstermek şartıyla kullanabilirsiniz.
7 Ekim Aksâ
Tufanı’ndan bu yana Gazze’de yaşananlara karşı Müslüman dünyanın duyarsızlığı,
hatta bazı yönetimlerin işgalci İsrail’e örtülü veya açıktan desteği şaşırtsa
da İslam tarihinde bu bir ilk değildi. Doğu Akdeniz’de 11. yüzyıl sonunda
başlayıp aralıklarla devam eden Haçlı Seferleri sırasında ve iki yüzyıl
varlığını koruyan Haçlı krallıklarıyla münasebetlerde de, batıda Endülüs’teki Reconquista
(İber Yarımadası’nın Hristiyanlarca “yeniden fethi”) döneminde de çok benzer
süreçler yaşandı. Keza Gazzelilerin maruz kaldığı açlık ve soykırım savaşı da
tarihte bir ilk değil; uzak ve yakın geçmiş benzer acı örneklerle dolu. Diğer
bir benzerlik, iki mücadelenin sahasının da Filistin ve Doğu Akdeniz olması.
Yine Kudüs fatihi Selâhaddîn-i Eyyûbî’nin portresi ve mücadelesi de sıradışı
bir lider örneği olarak öğretici. Bu tebliğde, 20.-21. yüzyıl Filistin-İsrail
mücadelesini Selâhaddîn-i Eyyûbî’nin (1138-1193) mücadelesiyle kıyaslamanın
yanı sıra konu daha geniş bir çerçevede yaklaşık iki yüzyıl süren Haçlı
dönemine ve Müslüman-Hristiyan ilişkilerine atıflarla ele alınacaktır.[1]
Coğrafyanın
Mukayesesi
Birinci
Haçlı Seferi (1096-1099) sonucunda Haçlılarca kuzeyden güneye Urfa Kontluğu
(1098-1144), Antakya Prinkepsliği (1098-1268), Trablusşam Kontluğu (1109-1289)
ve Kudüs Haçlı Krallığı (1099-1291) kuruldu ve bu devletler çevresindeki
Harran, Halep, Şam, Musul, Kahire gibi önemli şehirleri tehdit etti. Haçlı
devletlerinin ve İsrail’in kurulduğu Doğu Akdeniz, hem geçmişte hem de 20.
yüzyılda teopolitik, jeoekonomik ve jeopolitik açıdan son derece kıymetli ve
kritik bir coğrafyadır. Teopolitik açıdan; Kudüs’ü ve
Hristiyanlık-Yahudilik-İslamiyet açısından önemli birçok şehri bağrında taşır.
Dünya ticaretinde önemli bir geçiş yoludur. Suriye ve Irak coğrafyası
(Bereketli Hilal), Fırat ve Dicle nehirlerinin ve tarımın gelişmişliğinin de
etkisiyle, zaten tarih boyunca komşu bütün büyük güçlerin ele geçirmek için
savaş verdiği bir alandır. Gerek 20.-21. gerekse 12.-13. yüzyılın sair
dönemlerden farkı, komşu olmayan deniz aşırı Avrupalı güçlerin bir mücadele
alanına dönüşmesidir.
Osmanlı
İmparatorluğu Birinci Dünya Savaşı sonunda tarih sahnesinden çekilirken ve
bölge İngiliz-Fransız işgaline uğrarken siyasi, iktisadi ve stratejik
menfaatlerinin yanı sıra dinî-tarihî hak iddiaları da devreye girdi. Mesela
Fransa, –diğer sebeplere ilaveten– Haçlı krallıklarına atıfla Doğu Akdeniz
sahilleri üzerinde tarihî hak iddiasında bulundu. 12.-13. yüzyılda
Haçlılarla/Frenklerle işbirliği yapmış ve onların bölgedeki varlığını
kolaylaştırmış, bu sayede Fransız kralının himayesine mazhar olmuş Katolikleşen
Mârûnîleri kullanarak Lübnan’ı Doğu Akdeniz’de bir Hristiyan devlet olarak
kurguladı. Yani Fransız-Mârûnî ilişkilerinin 900 yıllık geçmişi, işgali
meşrulaştırıcı bir gerekçeydi. Yine Lübnan’ın güneyindeki Filistin, Akdeniz ile
Kızıldeniz’i/Hint Okyanusu’nu birbirine bağlayan kıymetli konumuyla tarih
boyunca Doğu-Batı deniz ticaretinin (Baharat Yolu) ana güzergâhı olan Mısır’ın
hemen doğusunda yer alıyordu. 1869’da Süveyş Kanalı’nın açılmasıyla bölgenin
önemi daha da artmıştı. Burası, “Güneş Batmayan İngiliz İmparatorluğu”nun en
değerli sömürgesi olan Hindistan’a giden güzergâhta bulunduğundan hem
İngiltere’nin elinde tutması gereken hem de onun rakibi Avrupalı güçlerin
İngiliz imparatorluğunun can damarını kesmek için ele geçirmek istediği yerdi.
Dolayısıyla kendi hâline (yerli halklara) bırakılmaması gereken bir
coğrafyaydı. Tam da bu yüzden 20. yüzyılda Doğu Akdeniz’de Lübnan Fransızlarca
bir Hristiyan, İsrail de İngilizlerce bir Yahudi ileri karakolu olarak kuruldu
ve ayakta tutuldu. Bu, Avrupalı güçlerin 700 yıl evvel Memlüklerin Haçlı
varlığını temizlemesiyle veda ettikleri bölgeye bir nevi geri dönüştü.
Coğrafyayla
bağlantılı diğer boyuta gelince, Avrupalı güçlerin Osmanlı’ya son 100-150
yıldaki müdahalelerinin en önemli bahanesi “azınlıkları himaye” idi. Doğu
Akdeniz, tarih boyunca birçok medeniyete ve imparatorluğu ev sahipliği
yaptığından nüfusu en karışık coğrafyadır. Fransızlar da bundan istifade ederek
–İngilizlerle bölgeyi paylaşmaları yetmezmiş gibi bir de– Arap milliyetçiliği
ve birliğini savunan Sünnî çoğunluğa karşı azınlıkları kullandı. Bu minvalde
Lübnan’ı Hristiyan bir devlet olarak kurarken Suriye’yi de mezhepler temelinde
devletçiklere böldü, ta ki 1940’larda bağımsızlık arifesine kadar. İsrail’in de
7 Ekim Aksâ Tufanı’ndan sonra bölge politikasının “devletsiz azınlıklar”
temelinde parçalanmış bir Orta Doğu olması tesadüf değildir. Bu politika 1920’lerden
itibaren Siyonist liderlerin gündemindedir; 1980’lerde benzer bölme planlarını
uygulamaya kalktıklarında başarısız olsalar da hâlâ vazgeçmiş değiller. Kısaca
İsrail de Batılı sömürgeci güçler de geçmişte Haçlılar da varlıklarının
teminatı olarak bölgenin bölünmesi veya bölünmüş kalması için özel çaba sarf
ettiler. Bu arada “azınlıkları himaye” gibi bir dinî kılıf kullansalar da
aslında bu, kendi siyasi, iktisadi ve jeopolitik menfaatlerini koruma ve
bölgede sorgulanan varlıklarını “meşrulaştırma” amacına matuftu.
İsrail,
Haçlı krallıklarına kıyasla daha küçük bir yüzölçümüne sahip olmakla birlikte,
mevcut sınırlarıyla kendisini sınırlı hissetmez; jeopolitik ve teopolitik
tahayyülü –fiziken ve demografik bakımdan ulaşma ihtimali olmasa da– daha
geniştir (vaat edilmiş topraklar hedefi). Orta Doğu’da kuruluşundan bu yana
fırsat buldukça genişleyen ve –1945 BM Sözleşmesi’nde yasaklanmasına rağmen–
işgalle toprak kazanmasına izin verilen tek aktördür. Öte yandan coğrafi olarak
Orta Doğu’da bulunsa da kendini Batı’nın bir uzantısı, “barbar dünyanın
ortasında medeniyetin bekçisi” sayar.
Aktörlerin
Mukayesesi
“Filistin
meselesi”nin doğuşuna gelelim. Görece yeni bir mesele olup takriben yüz küsur yıllık
bir geçmişi vardır. Neden yeni? Çünkü Avrupa’da bin küsur yıldır var olan
Yahudi meselesinin –Birinci ve İkinci Dünya savaşları ve Hitler’in kıyımı
neticesinde– Orta Doğu’ya ihracıyla, İslam
coğrafyasının kucağına bir ateş topu olarak atılmasıyla ortaya çıktı.
Avrupalılar İsrail’i kurarak Yahudi meselesinden kurtulurken “Filistin
meselesi”nin ortaya çıkmasına yol açtılar.
Bu arada,
Yahudi Siyonizminden onlarca yıl evvel Hristiyan Siyonizmi doğdu. Hedef, dünya
Yahudilerini Filistin topraklarına göndererek ve burada devletleşmelerini
sağlayarak İsa Mesih’in yeryüzüne dönüşünü ve bin yıl sürecek Tanrı krallığının
kuruluşunu hızlandırmaktı. Bu noktada İngiliz Protestanlar başı çekti; hatta
Yahudi göçü için Osmanlı padişahlarıyla ilk görüşenler de Hristiyan
Siyonistlerdi. Dolayısıyla İsrail’i kuran ve bugüne kadar ayakta tutan (İngiliz
ve Amerikan) Protestan aklı, gücü ve parasıdır. Özellikle Protestanlık içinden
çıkan Evanjelik Hristiyanlar, İsrail’e sonuna kadar destek vermeyi Tanrı’nın
bir emri, dinî bir vecibe olarak görürler. Gazze savaşında da bu çok net bir
şekilde tezahür etti; 7 Ekim Aksâ Tufanı akabinde tüm güçlerini İsrail’in
hizmetine soktular. Yani İsrail, İsrail’den ibaret değildir; arkasında büyük
bir Hristiyan Siyonist destekçi kitlesi vardır.
Haçlı
dönemiyle bir mukayese yapmak gerekirse, 1000’li yıllarda henüz daha
Protestanlık mezhebi ortaya çıkmamıştı. Haçlı Seferleri’nin motoru Katolik
Hristiyanlardı. Hristiyan birliği arayışı ve “yeniden fetih”, özellikle batıda
Endülüs coğrafyasında çoktan başlamıştı. Doğuya doğru Haçlı Seferlerini
tetikleyen gelişme ise 1071’de Sultan Alparslan’ın Bizans ordusunu ağır bir
yenilgiye uğrattığı Malazgirt zaferiyle Türklerin Anadolu’ya yerleşmesi ve Doğu
Roma’nın kalbi İstanbul’un tehdit altında oluşuydu. Bu zafer, çeyrek yüzyıl
sonra Avrupa Hristiyanlarının Anadolu ve Doğu Akdeniz’i, diğer bir deyişle
Kudüs başta olmak üzere kutsal toprakları “kafir” Türklerin elinden kurtarma
motivasyonuyla harekete geçmelerini tetikledi. Türk korkusu ana motivasyon
kaynağı olmakla birlikte Haçlılar, bu coğrafyaya doğru harekete geçmeden evvel
Avrupa’daki Yahudileri katlederek ve mallarını yağmalayarak sefere başladılar.
Ardından Kudüs’te Müslümanlarla birlikte Yahudileri de katlettiler ve
mabetlerini yıktılar. Neden? Çünkü Yahudiler, Katoliklere göre, “Tanrı’nın
oğlu” Hz. İsa’nın çarmıha gerilmesine yol açan “Tanrı katilleri”dir.
Yahudilerle ilk barışanlar, yüzyıllar evvel Protestanlar olup Katolikler ile
Yahudilerin tamamen barışması 1962 yılı gibi çok yakın bir tarihtir. Katolik
dünyanın ruhani lideri Papa Francis’in ölmeden evvel bile Gazze’deki soykırıma
karşı mesajlar vermesi bir tesadüf değildir. Kısaca, o dönemin Hristiyanları
ile bu dönemin Hristiyanlarının, özellikle Katolikler ile Protestanların
Yahudilere bakışı aynı değildir… 11. yüzyıl sonunda Haçlı Seferlerini
Anadolu’ya giren Türklerden duyulan korku başlatmışken 20. yüzyılda ise işgali,
artık zayıflamış ve dağılmakta olan Türk imparatorluğunun mirasından pay kapma
yarışı tetikledi.
Haçlılar
bölgeye çok hızlı, kanlı ve kalabalık bir giriş yaparak Doğu Akdeniz boyunca
hemen devletleştiler. İki bin yıldan fazladır devletsiz olan Siyonistlerin
devletleşmesi ise, 1897’deki Birinci Siyonist Kongre esas alınırsa yarım
yüzyıllık bir çabanın ve mücadelenin ürünü oldu. 1917 Balfour Deklarasyonu
sayesinde dönemin süper gücü İngiliz himayesinde müstakbel devletin kurumsal ve
hukuki altyapısını tesis ederlerken manda yönetimi altında hem idari hem de askerî
tecrübe kazandılar. Dünyanın dört bir yanından Yahudilerin göçüyle bir “vatan”
kurdular; ama kurucu ve yönetici elit ağırlıklı Avrupa kökenli Aşkenazi
Yahudilerdi. Yani her iki devlet de dinleri farklı olmakla birlikte Avrupa
zihniyetinin bir ürünüydü. Öyle ki Latin Hristiyanlar bölgedeki Doğu
Kiliselerine bağlı Hristiyanları küçümserken Aşkenazi Yahudiler de İsrail’e
zorla getirdikleri Sefarad ve Doğu Yahudilerini aşağıladılar.
Bugün
ile geçmiş arasında bir fark daha var: Haçlı Seferleri başladığında bu
coğrafyada imparatorluklar, devletler ve emirlikler vardı. Anadolu’da
Selçuklular, Kuzey Afrika’da Fâtımîler, Irak’ın ortası ve güneyinde Abbâsî Hilâfeti,
Suriye coğrafyasında Selçuklu emirleri bulunuyordu. Ama 20. yüzyılda Osmanlı
tarih sahnesinden silinirken Orta Doğu devletleri İngilizler ve Fransızlar
eliyle, onların menfaatlerine göre sıfırdan
kuruldu. Dolayısıyla bölgenin sınırları, devletleri, yöneticileri, ideolojik
akımları vs. Batı’nın menfaatlerinin bir ürünüdür ve iç meşruiyetten uzaktır.
Ama istilacılara yönelik politikalar her iki dönemde de birbirinden pek farklı
değildir.
Haçlılar
ve İsrail bölgeye yerleşmekte nasıl başarılı olabildi?
Herhangi
bir toprak parçasının istilası için iki şarttan en az birinin olması gerekir:
Ya istilacılar çok güçlü ya da istila edilen topraklarda yaşayanlar zayıf veya
iç mücadele içinde olmalıdır. 20. yüzyılda Hristiyan Avrupa birkaç yüzyıldır
dünyayı sömüren büyük güçken Osmanlı ve Orta Doğu halkları ise zayıftı; bu
sayede Batılılar bölgenin kaderini şekillendirebildiler. Sömürgeci güçlere
karşı defalarca halk isyanları yaşansa da özellikle hava gücü ve şiddetli
bastırma taktikleri karşısında başarıya ulaşamadılar. 11.-12. yüzyılda ise Avrupalılar
–20. yüzyılın aksine– güçlü değillerdi; ama sefere çıkarken davalarına
inanmışlardı, kararlıydılar, manevi motivasyonları zirvedeydi, nispeten iç
dayanışmaları vardı. Çok büyük bir fetih coşkusuyla bölgeye geldiler. İstila
ettikleri topraklar ise zayıf değildi. Aksine, Haçlı Seferleri döneminde
dünyada gücün, servetin ve ihtişamın merkezi Orta Doğu’ydu. Bu coğrafya, sadece
Kudüs’ün varlığı nedeniyle değil, aynı zamanda kültürde, ilimde, teknikte,
sanatta ve ekonomide ileri olduğu için Haçlıların hedefiydi. Gerek Akdeniz’in
doğusu gerekse batısındaki Haçlı Seferleri ve bölgede edindikleri tecrübeler,
ileriki yüzyıllarda Avrupa’da Rönesans ve Reformu tetikleyecekti.
Belki de
İslam dünyası o dönem refah içinde olduğu için Müslüman yöneticilerin cihat
iradesi ve isteği yoktu. Endülüs’te de durum çok benzerdi. Bir millet refaha,
servete ve ihtişama kavuştukça, konforu arttıkça savaşçılığını yitirmeye başlar
ve cihada bakışı değişir, diye bir çıkarımda bulunmak yanlış olmasa gerek.
Endülüs’te ilmin ve sanatın zirve olduğu dönemde Müslümanların şehirleri bir
bir İspanyol krallıklarının kontrolüne geçti.
Modern
döneme gelirsek, cihadın farziyeti Müslümanların zihninden bilinçli bir şekilde
silindi ve cihat kavramı Müslümanları pasifleştirecek şekilde yeniden
yorumlandı. Aksi takdirde doğrudan veya dolaylı Batı kontrolüne giren İslam
dünyasında sürekli direniş patlak verirdi. 20. yüzyılda direnen gruplar hep
vardı; kâh bağımsızlık mücadelesi veren, kâh milliyetçi, sosyalist, komünist
veya İslami bir tonda. Ama bu silahlı gruplar çoğunlukla ya marjinaldi ya da
marjinalleştirildi. İslam’da cihadın öneminin dünya çapında yeniden
keşfedilmesini sağlayan, 7 Ekim Aksâ Tufanı’yla birlikte Gazzeli direniş
örgütleri oldu ve Gazze, 2006’dan beri abluka ve yaptırımlarla boğuştuğundan
dünya nimetlerinden faydalanamayan, konfordan mahrum bir bölgeydi.
Öte
yandan 1096’da Haçlı Seferleri başladığı dönemde bölge devletleri eski gücünde
ve ihtişamında değildi. Müslüman devletlerin/emirliklerin hepsi, hem iç
kavgalar hem de birbirleriyle siyasi ve ideolojik mücadeleler yüzünden
zayıflamıştı. Mısır merkezli Fâtımîler, çöküş sürecinde olup halifelerin
otoritesi kalmamıştı ve güçlü komutanlar vezirlik makamını ele geçirmek için
birbirleriyle sürekli mücadele içindeydi; öyle ki 1058-1073 arasındaki 15 yılda
54 vezir başa geçmiş ve bunların birçoğu öldürülmüştü. 1055’te Abbâsî Hilâfeti’ni
Şiî Büveyhîlerin boyunduruğundan kurtaran Selçuklular, bir müddet sonra
kardeşler ve kuzenler arasında hanedan içi bitmek bilmez iktidar mücadelelerine
saplanmışlardı. Anadolu’daki Selçuklular açısından hem kardeş ve kuzen
kavgaları hem de yakın tehdit olan Bizans’la mücadele, uzak tehdit Haçlılardan
daha hayatiydi. Dahası, Abbâsî Hilâfeti 809’da Hârûnürreşîd’in ölümünün
ardından zayıflamaya başlamış ve zaman içinde etkisizleşmişti. Selçuklular
Bağdat’ı ve Abbâsî Hilâfeti’ni Şiî sultasından kurtarsalar da bu defa halifeler
siyasi ve askerî gücü elinde tutan Selçukluların elinde adeta bir kuklaya
dönüşmüş, Abbâsî halifelerinin gücü neredeyse saray ve çevresiyle sınırlı
kalmıştı. Haçlılara karşı Hilâfet’ten yardım istendiğinde yapabildikleri
sınırlıydı. En bölünmüş coğrafya ise jeopolitik konumunun ve bölgesel güç
mücadelelerinin de etkisiyle Suriye topraklarıydı. Bir yandan Mısır merkezli Şiî
Fâtımî Hilâfeti ile Irak merkezli Sünnî Abbâsî Hilâfeti arasında çatışma
alanıydı; diğer yandan Sultan Alparslan’ın torunlarının başında olduğu Şam ve
Halep emirlikleri, iki kardeşin (Dukak ve Rıdvan) birbirine karşı ölümüne
iktidar kavgasına giriştiği merkezlerdi. Kardeşler öylesine düşmandılar ki
birbirine karşı Haçlılarla işbirliğini tercih ediyorlardı. Bölgede siyasi ve
itikadi ayrışma da çoktu.
Dahası,
bizim bugün kurtarıcı bir müessese olarak gördüğümüz hilâfet de bölünmüştü.
900’lü yıllardan itibaren Irak’ta Abbâsî (750-1258), Mısır’da Fâtımî (909-1171)
ve Endülüs’te Emevî (929-1031) hilâfeti vardı ve bunlar birbirlerine rakipti.
Endülüs Emevîleri çöktükten ve irili ufaklı onlarca emirliğe bölündükten sonra
aynı coğrafyada birden çok hilâfet ortaya çıktı. Ama hiçbiri, Haçlılar
karşısında gerek Endülüs’te gerekse Doğu Akdeniz’de acı akıbeti önleyemedi.
Zihinlerde
şöyle bir algı var: İslam dünyası, birleştirici bir hilâfet müessesesi olmadığı
için bu durumda… Hilâfet varken her şey güllük gülistanlıktı zannediliyor. Ama
söz konusu dönemde hilâfet müessesesi var olsa da bölünmüştü. Dahası, hilâfeti
eski gücüne kavuşturmak veya sembolik bir makam olmaktan çıkarmak isteyen
halifelerin azımsanmayacak bir kısmının kaderi, askerî-siyasi güç odaklarınca
gözlerinin oyulması, organlarının kesilmesi, hapse atılma, işkence ve öldürülme
oluyordu. İslam tarihini incelediğimde şunu gördüm: Eğer ki siyasi iktidar
güçlüyse ve siyasi-dinî otorite tek elde toplanabildiyse hilâfet müessesesi de
güçlüdür ve görevini icra eder. Aksi takdirde hilâfet de etkinliğini yitirir;
hatta istikrarsız ve zayıf dönemlerde halifeler kendi canlarını bile kurtaramaz
ki nasıl İslam dünyasını kurtarabilsin?
Bu arada
İslam dünyasında önemli bir problem de istikrarın çoğu zaman güçlü liderin
ömrüyle sınırlı olmasıdır; lider öldüğünde oğullar ve/ya kardeşler arasında
taht kavgasının, hatta bazen iç savaşın patlak vermesi ve bunun da hem
toprakların –geçici veya kalıcı– parçalanmasına yol açması hem de dış
düşmanların ekmeğine yağ sürmesidir. Kanaatimce İslam dünyasının belini büken
geçmişten günümüze iki temel siyasi problem vardır: (i) lider bağımlı siyasi
kültür ve bu yüzden kurumsallaşamama, (ii) iktidarın barışçıl şekilde el
değiştirmesinin kurallarını ve mekanizmalarını belirleyememe. Dolayısıyla taht
kavgaları ve kurumsallaşma problemi, Haçlıların bölgede daha kolay tutunmasına
ve ayakta kalmasına imkân verdi.
Haçlılar
geldiğinde İslam dünyası her bakımdan Avrupa’dan daha iyi durumdaydı. Problem,
–dinden, dilden ve ırktan bağımsız– tarihin her döneminde ve her coğrafyada
devletlerin ve liderlerin hiç değişmeyen kaygısından kaynaklanıyordu: beka.
Haçlı Seferleri başladığında bölge zaten rakip güçler arasında bölünmüştü.
Herhangi bir emir veya askerî komutan Haçlılarla savaşıp onları tam manasıyla
yenilgiye uğrattığı takdirde bölgede bir kahramana dönüşecek, bu da onun diğer
emirlikleri kontrolü/hakimiyeti altına almasının kapısını aralayacaktı. Yani
Haçlıların bölgeden temizlenmesi, mevcut Müslüman yöneticilerin birçoğu için
iktidarlarını yitirmek demekti. Tam da bu yüzden o dönem birçok emir,
Haçlıların varlığını daha tercihe şayan veya ehvenişer saydılar. Zaman içinde
Haçlılarla derin dostluklar kurdular; işgale uğramamak için onlara haraç
ödemeye razı oldular; ticaret yapıp[2] karşılıklı zenginleştiler.
Dahası, Müslüman emirler birbirlerine karşı Haçlılarla işbirliği de yaptılar.
Emirlerin birbirlerine ihanetleri ve öç alma arzuları yüzünden yüzlerce Haçlı,
binlerce Müslüman askeri yenebiliyordu veya bazen tek bir ok atmadan Haçlılar
karşısında koca ordular dağılabiliyordu. Yahut Müslümanlar Haçlıları yenilgiye
uğrattıklarında zaferin meyvesini toplayamadan yine birbirlerine düşüyorlardı.
Haçlıları askerî olarak bozguna uğratıp krallarını öldürdükleri veya esir
aldıkları dönemler de oldu; ancak bunu fırsata çevirip başsız bıraktıkları
Haçlı devletlerini ortadan kaldırmaya kalkışmadılar, aralarında bir tampon
bölge olarak tutmayı yeğlediler. Tam da bu yüzden Haçlılar İslam dünyasının
kalbinde varlıklarını sürdürebildiler.
Bugün de
durum benzerdir. İsrail’i ayakta tutan temel şey, hem İslam coğrafyasının kendi
içinde bölünmüşlüğü ve rekabeti hem de yönetici elitin beka derdidir. Ama en
önemli fark, bugünkü coğrafyanın Batılılar eliyle ve onların menfaatine uygun
şekilde kurulmasıdır. Malumunuz, Batı’nın bölge politikasının ana
dayanaklarından biri İsrail’in güvenliği ve bekasıdır. Dolayısıyla bölgedeki
devletler ve yönetimler de buna göre şekillendirildi. Mesela Ürdün’ün temel
varlık sebebi, İsrail ile Arap dünyası arasında bir tampon işlevi görmesiydi.
1921’de ayrı bir mandaya dönüştürülmesinden itibaren Emir Abdullah, Siyonist
liderlerle işbirliği içinde olageldi. İsrail kurulurken Filistin topraklarının
nasıl paylaşılacağına, 29 Kasım 1947 tarihli BM Taksim Planı’ndan 12 gün evvel
Ürdün Kralı Abdullah ile Golda Meir arasındaki gizli görüşmede karar verildi.
Filistin, BM Planı’na göre değil, bu gizli anlaşma uyarınca 1948 Savaşı’yla
paylaşıldı. İsrail en baştan beri Filistin’in kaderini, Filistinlilerle değil,
bölgeden devşirdiği Arap liderlerden biri veya birkaçıyla işbirliği yaparak
belirleyegeldi. Bu, bazen Ürdün’dü, bazen (1978 Camp David Anlaşmalarından
itibaren) Mısır; 2020 İbrahim Mutabakatları süreciyle Körfez ülkeleri de bu
kervana katıldı. Bugün de Gazze’deki soykırıma Arap ve Müslüman liderlerin ses
çıkarmama nedeni, iktidarlarını koruma kaygısıdır. Ortada, iktidarlarını
İsrail’le işbirliğini sürdürerek veya ona meydan okumaya kalkışmayarak
garantileyen bir liderler kuşağı var.
Emirlerin
Haçlılarla savaşmak yerine işbirliğini tercihlerinin diğer bir nedeni de
korkuydu. Korku hem Haçlılardan hem de Nizarîlerden kaynaklanıyordu. Haçlılarla
başlayalım: Bölgeye geldiklerinde Kudüs, Antakya ve başka bazı şehirlerde
vahşice katliamlar yaptılar. Halkının katliama ve topraklarının işgale ve
yıkıma uğramasını istemeyen bazı Müslüman emirler, acaba Haçlılarla işbirliği
yaparsak kaderimizin Kudüslülere benzemesini engelleyebilir miyiz düşüncesiyle
Haçlı ordularına geçiş için topraklarını açtılar ve her türlü lojistik destek
verdiler. Yani emirliklerini kurtarabilmek için düşmanın dostluğunu satın alma
ve gazabından kaçınma arayışına girdiler. Buna rağmen sonunda bazıları acı
akıbetten kurtulamadı. Bugün de benzeri yaşanıyor. 7 Ekim’den sonra ABD, bütün
bölge liderlerini sakın müdahale etmeyin yoksa bu iş bir kıyamet savaşına dönüşür
ve kaderiniz Gazze gibi olur diyerek tehdit etti. Korku, birçok dünya liderini
Gazze’ye fiili destek vermekten alıkoydu. 11 Eylül’den sonra da Amerikan
Başkanı George W. Bush, Afganistan savaşı öncesinde komşu Pakistan’ı kendisine
destek vermediği takdirde “taş devrine dönüştürmek”le tehdit etmişti. Bazı
farklılıklar olmakla birlikte güdüler çok benzer.
Müslümanların
Haçlılara karşı zaaf göstermesinin ve korkunun ikinci nedeni, Fâtımîlerin
içinden çıkmış bir kol olan Nizarîlerin davasını savunan Hasan Sabbâh
öncülüğündeki Haşhaşîlerdi. 1092’de ilk suikastlarını, Şiîliğe karşı
mücadelenin mimarı Selçuklu veziri Nizâmülmülk’e karşı yaptılar. Bu suikastın
Selçukluları iç kargaşaya sürüklediği bir ortamda 1096-1099’da ilk Haçlı Seferi
başladı. Bu seferlerin ana tetikleyicisinin Malazgirt Zaferi’yle Türklerin
Anadolu’ya bir daha çıkmayacak şekilde yerleşmesi ve Hristiyanlığın en önemli
merkezlerinden biri olan İstanbul’un tehdit altına girmesi olduğunu
söylemiştim. Bu arada Sultan Alparslan’ın 1071’de sefere çıktığında hedefi,
aslında Malazgirt değil, Halep’i kuşatıp Suriye ve Irak coğrafyasını
birleştirmekti; ancak Bizans imparatorunun koca bir orduyla Selçukluları İran
coğrafyasındaki evinde vurma hedefiyle harekete geçmesi üzerine ordusunun
yönünü değiştirmek zorunda kaldı ve Malazgirt’te tarihî bir savaş yaşandı.
Tarihte bazı şeyler öngörülemezdir, istikameti çizen kaderdir.
Nizarîlere/Haşhaşîlere
dönelim. Hasan Sabbâh’ın başlangıçtaki hedefi, zayıflayan İsmâilî Fâtımîlerin
güçlenmesinin ve bölgeyi yeniden fethinin önünü açmaktı. Ancak desteklediği
Nizar’ın veliahtlıktan azledilmesi ve 1094’te kardeşinin başa geçip Nizar’ı
diri diri yakması ve adamlarını ezmesi üzerine strateji değiştirdi. Fâtımîler
uyanana kadar tarikatıyla bölünmüş hâldeki Suriye’ye sızıp buradaki emirleri
birbirine düşürmeye, resmî İslam’ın dinî ve siyasi temsilcilerine karşı yıkıcı
faaliyetlere girişmeye odaklandı. Haçlı Seferlerinin başlangıcı, Nizarîlerin en
güçlü olduğu döneme denk düştü. Haçlılara karşı her ne zaman Müslümanları
harekete geçiren bir komutan, bir emir veya bir imam çıksa tamamı Nizarîlerin
suikastına uğradı. Dolayısıyla Haçlılarla mücadeleyi geciktiren temel
faktörlerden biri de Nizarîlerin varlığı olup bir yandan büyük ses getiren
suikastlar düzenleyerek korku salmaları ve Haçlılarla mücadelede öne çıkan
emirleri, imamları, kadıları ve komutanları ortadan kaldırmaları, diğer yandan
Suriye’nin (özellikle Şam ve Halep’in) saraylarına sızıp emirleri tamamen
kontrollerine almaları ve Haçlılara karşı aşırı müsamahakâr davranmaya teşvik
etmeleriydi. (Dönemin Halep ve Şam emirleri ölürken bu emirleri avucunun içine
almış Nizarîlere karşı tam bir sürek avı başlatılıp yüzlercesi öldürülecek,
saraylardaki adamları temizlenecekti.) Yani Müslümanlar o dönem hem Hristiyan
Haçlıların hem İsmâilî Nizarîlerin çifte tehdidi ve kuşatması altındaydı. Denklemi
değiştiren en önemli faktör, önce Zengîler ve ardından Selâhaddîn-i Eyyûbî’dir.
Selâhaddîn-i
Eyyûbî’nin bir fatih ve devlet adamı olarak tarih sahnesine çıkışı
“Kurtarıcı
kahraman” arayışının da bir neticesi olarak zihinlere yerleşik bir klişe var:
Bir lider doğacak, bütün İslam dünyasını kurtaracak! Hâlbuki tarihte her
devirde ve her coğrafyada gördüğüm şey şudur: Zafer tek nesille gelmez. Hazreti
Peygamber’in ilahî vahyi alması, bu çerçevede toplumu dönüştürmesi ve devletini
kurması, yani teori ile pratiği bir arada şekillendirmesi tarihte neredeyse
eşsiz bir örnektir. Ekseriyetle teoriyi geliştiren ile pratiğe döken farklı
kişilerdir; dinî hareketlerde de, seküler ideolojilerde de böyledir. Mesela Karl
Marx komünizmin teorisini geliştiren kişidir; onu hayata geçiren Leninler,
Stalinler, Maolardır. Hazreti Musa vahyi kavmine ulaştırdı ama kırk yıl çölde
kaldı, “vaat edilmiş topraklar”a giremedi. Yine Rus Çarlığı’nda 1880’lerde Leo
Pinsker, Orta Avrupa’da 1890’larda Theodor Herzl vd. tarafından teorik olarak
geliştirilen ve temelleri atılan Yahudi Siyonizmini, 1948’de İsrail devletini
kurmak suretiyle ete kemiğe bürüyenler Haim Weizmann, David Ben-Gurion, Golda
Meir gibi isimlerdi. Kendimizden bir örnek verelim: 1969’da Türk siyasetine
girip İslami çizgide bir parti, bir siyasi ekol kuran Necmettin Erbakan
olmasaydı Recep Tayyip Erdoğan önce belediye başkanı, ardından başbakan ve
cumhurbaşkanı olamazdı. Gazze’de Şeyh Ahmed Yasin ve arkadaşları, 1978’de
gençleri yeniden dinle buluşturmak üzere bir dinî-toplumsal hareket kurmasa ve
bu hareket, Birinci İntifada yıllarında HAMAS ve İzzeddin el-Kassâm Tugayları
adı altında kurumsallaşmasa ve Gazzelilere bir cihat ruhu aşılamasa, 7 Ekim
2023’te Aksâ Tufanı Operasyonu’nu gerçekleştiren kadro da, akabindeki soykırıma
karşı direniş ve tahammül gösteren halk da ortaya çıkamazdı. Bu direniş
damarının da 1930’lara, Şeyh İzzeddin el-Kassâm’a ve Müslüman Kardeşler
hareketine kadar geri gittiğini unutmamak gerekir.
Bunu
konumuza uyarlarsak, Selâhaddîn-i Eyyûbî zannedildiği gibi bir anda ortaya
çıkmış bir tarihsel şahsiyet değil, İslam topraklarını birleştirmeye ve
işgalden kurtarmaya ahdetmiş bir neslin ve kadronun ürünü, bir halkasıydı. Selâhaddîn-i
Eyyûbî’yi Selâhaddîn-i Eyyûbî yapan hem Zengî ailesi hem de kendi ailesiydi.
Babası da dedesi de Tikrit valisiydi; babası Necmeddin Eyyûb daha sonra Zengîlerin
hizmetine girdi ve 1154’te ele geçirilen Şam’ın atabeyi oldu. Amcası Esedüddin
Şîrkûh, tam bir askerî deha olup Zengîlerin ordu komutanıydı; İslam tarihinin
en büyük kurmay zekâlarından biri, Mısır’ı alarak 250 yıllık Fâtımî devletini
tarih sahnesinden silen kişiydi. Yani Selâhaddîn, en az iki nesildir idari ve askerî
tecrübeye sahip bir ailede doğdu. Dahası, İmadüddin Zengî (1128-1146) ve oğlu
Nureddin Zengî (1146-1174) olmasa, belki Kudüs fatihi olarak tarih sahnesine
çıkamazdı. Çünkü İmadüddin Zengî, birbirine rakip emirlerle dolu bir coğrafyada
yıllar süren acımasızca mücadelenin sonunda Musul-Halep merkezli güçlü bir
siyasi birlik kuran ve ardından Urfa Haçlı Kontluğu’nu ortadan kaldıran
liderdi. Haçlı Seferleri’nin 1096’da başlamasından 48 yıl sonra ilk kez bir
Haçlı krallığını yıkan ve bunun bedelini Haşhaşîlerin suikastı sonucu canıyla
ödeyen kişiydi. Oğlu Nureddin, Türk-İslam tarihinin yetiştirdiği en iyi devlet
adamlarından biri olup kuzeydeki Musul-Halep emirliğini –hizmetindeki Eyyûbî
ailesinin katkılarıyla– koskoca bir devlete dönüştürdü. Kısaca Selâhaddîn,
kendisinden evvel Orta Doğu’da güçlü bir Müslüman siyasi birliğini oluşturmak
için canla başla çalışarak Kudüs’ün fethinin ortamını hazırlamış en az dört askerî
ve siyasi liderin emeklerinin bir ürünüydü. Yani büyük zaferler tek neslin,
hele hele tek kişinin özverili çabasıyla gelmez.
Haçlılara
karşı mücadelenin başarıya ulaşmasını sağlayan unsurlar
Peki,
Haçlılara karşı mücadelenin Zengîler ve Selâhaddîn-i Eyyûbî döneminde başarıya
ulaşmasını sağlayan unsurlar nelerdi? İdealizmleri, kararlılıkları, cihada
bağlılıkları, cesaretleri, saray hayatına dalmak yerine ömürlerini düşmanlarına
karşı siyasi ve askerî mücadeleyle geçirmeleriydi. Bunu da güçlü bir istihbarat
ağına, etkili bir propaganda teşkilatına, katı ve disiplinli bir orduya sahip
olmalarına borçluydular. Yani bugünkü deyimle hem sert hem yumuşak güç
unsurlarına sahiptiler. Nureddin Zengî’nin vazettiği bilhassa “tek din (Sünnîlik),
tek devlet, tek amaç (cihat)” ilkeleri, İslam birliğini sağlayarak Haçlılara
karşı mücadelenin altyapısını hazırlamak bakımından çok önemliydi. Keza
fetihlere başlamadan evvel Kudüs’ün önemini halka aşılamak üzere ulemaya
kitaplar yazdırdılar, vaazlar verdirdiler… Öte yandan idealizm ve kararlılıktan
tutun güçlü bir ordu ve istihbarat teşkilatına ve etkili propaganda
mekanizmasına kadar 12. yüzyılın ikinci yarısında Haçlılara karşı Müslümanların
başarısına yol açan bütün özelliklere 20.-21. yüzyılda sahip olan aktör
İsrail’dir. Hatta öyle ki, son birkaç yıldır İsrail ve Mossad’la iltisaklı Arap
ve başka milletlerden gazeteciler (veya gazeteci görünümlü istihbaratçılar),
Kudüs’ün Müslümanlar için kutsal olmadığı, bunu Emevîlerin Hicaz’la rekabet
bağlamında uydurduğu, Kudüs’ün sadece Yahudiler için kutsiyet taşıdığı tezini
işliyorlar ki önümüzdeki süreçte Mescid-i Aksâ’yı yıkıp tapınaklarını inşaya
kalkıştıklarında İslam dünyasından fazla tepki çıkmasın.
Zengîlerin
de, Selâhaddîn’in de öncelikli hedefi, Haçlıları yok etmekten ziyade
Müslümanları birleştirmekti. İmadüddin Zengî, Irak’ın ve Suriye’nin kuzeyi ile
güneydoğu Anadolu’da askerî seferlere girişerek Müslüman emirlerin
kontrolündeki toprakları birleştirdi ve bu sayede Urfa Haçlı Kontluğu’nu yıktı.
Oğlu Nureddin, bir yandan Şam’ı ve diğer Suriye emirliklerini bir çatı altında
toplarken, diğer yandan Fâtımîleri yıkarak Mısır’dan Libya’ya, Hicaz’dan
Yemen’e geniş bir coğrafyayı –Eyyûbî ailesi sayesinde– birleştirdi. 1171’de Fâtımî
Hilâfeti tarih sahnesinden silinirken bölge, Sünnî Zengîlerin siyasi ve Abbâsî
halifelerinin dinî otoritesi altında birleşti. Bu durum, gözü Mısır’da olan hem
Hristiyan Haçlılara hem de İsmâilî/Nizarî Haşhaşîlere yönelik çok büyük bir
darbeydi.
Sahildeki
Haçlı krallıklarını ortadan kaldırmaya girişmeden evvel atılan en önemli adım,
Mısır’ın ele geçirilmesiydi. Bir kara devleti olan Zengîler, bu sayede hem
Haçlıları doğudan ve batıdan kuşatarak coğrafi bir avantaja sahip oldular hem
de bölgenin önemli zenginlik kaynaklarını ve Fâtımî donanmasını devraldılar.
Donanma hem ticari hem de askerî bakımdan kritik önemdeydi. Günümüz savaş
teknolojisinde başarının anahtarı nasıl ki hava kuvvetlerini ve üstünlüğünü
elinde tutmaksa, o dönemde Doğu Akdeniz’de güçlü bir donanmaya sahip olmaktı.
Haçlılarla
aynı coğrafyada yaşayan İsrail, jeopolitiğin gerekliliklerinin farkında.
Varlığını, sadece Batı desteğiyle garanti altına almaya çalışmadı, aynı zamanda
komşu Arap ülkelerinin birbirine rakip kalması ve mümkünse bölünmeleri için de
uğraştı. 70 küsur yıldır ne zaman doğusu ve batısındaki Arap ülkeleri birlikte
hareket etmeye kalkışsa –bu birliktelik zayıf temellere dayansa ve aralarında
ciddi menfaat farklılıkları olsa bile– baltaladı. 1967 Savaşı’nı açma
gerekçelerinden biri, komşuların imzaladığı ortak savunma anlaşmalarıydı.
1950’ler-1960’larda Mısır’ın Cemal Abdünnâsır’ı ilhamlı seküler Arap
milliyetçiliği temelinde birlik çabalarını bir tehdit olarak görüp baltalamaya
ve buna karşı geliştirdiği 1958 Çevre İttifakı politikasıyla Arap olmayan
devletler (Türkiye, İran ve Etiyopya) ve gruplar (Irak Kürtleri, Lübnan Mârûnîleri
vs.) ile işbirliği yaparak komşu Arap ülkelerini kuşatmaya çalıştı. 2010’larda
“Arap Baharı” sürecinde başta Mısır ve Tunus olmak üzere Fas’tan Körfez’e kadar
geniş bir coğrafyada Müslüman Kardeşler ekolünden partiler halkın oylarıyla
iktidar olmaya başladığında bunu da bekasına yönelik bir tehdit olarak gördü.
2013 Sisi darbesinin arkasındaki asıl güç, Körfez’in parası ile İsrail’in aklı
olup bu aynı zamanda 2020’de İbrahim Mutabakatı adı altında resmileşecek
ilişkinin ilk somut meyvesiydi. Hem 20. yüzyılda sol seküler veya Arap
milliyetçisi hem de 21. yüzyılda İslami ideolojiler üzerinden yürütülen birlik
faaliyetlerini engellemesinin temel nedeni, doğudan ve batıdan birbirine dost
yönetimlerle kuşatıldığı takdirde hayatta kalmasının tehlikeye gireceğini
bilmesidir.
Haçlılar
bölgeye ilk geldiklerinde son derecede coşkuluydular, idealisttiler, hayalleri
büyüktü, motivasyonları ve iç dayanışmaları çok yüksekti; tıpkı İsrail’i kuran
Siyonistler gibi. Ama sonraki nesillerde durum değişti; yeniler kurucu neslin
idealizmine, dayanışmasına ve adanmışlığına sahip değillerdi, rehavete düştüler
ve hanedan kavgaları başladı (Bu, İbn Haldun’un teorisinde de geçtiği gibi
tarih boyunca değişmeyen bir kuraldır). Çünkü Haçlıların da artık çeşitli
krallıkları ve aralarında menfaat farklılıkları vardı ve iktidarı ellerinde
tutmak onların da artık birincil öncelikleriydi. Müslümanlarda olduğu gibi,
Haçlılarda da ikinci neslinden itibaren hanedan kavgaları başladı. Nasıl ki
Müslüman emirler birbirleriyle mücadelede Haçlılardan yardım ve destek almaya
tenezzül ettiyse Haçlı krallıkları da hem kendi içlerindeki hem de
birbirleriyle mücadelelerinde başarıya ulaşmak için Müslüman emirlerden destek
aldı. Haçlıları bozguna uğratan Selâhaddîn’in Hıttin seferine giden yol da
böyle bir Haçlı taht mücadelesinde kendisinden yardım istenmesi vesilesiyle
açıldı.
Bunu
20.-21. yüzyıla uyarlayalım: Neden İsrail, tarihinde ilk kez 7 Ekim 2023’te Aksâ
Tufanı’yla kendi evinde vuruldu? Neden Filistinli örgütler, daha evvel mesela
1970’lerde-1980’lerde bir benzerini yapamadı? Sadece teknik ve teknolojik
kapasite yetersizliğinden değildi, aynı zamanda o devirde Siyonistler hâlâ dinç
ve zindeydi… Ancak İsrail 2018-2022 arası üç buçuk yılda tam beş defa seçimlere
gitti. Bu, zannedersem dünya tarihinde bir rekordur. Neden? Çünkü iç siyasal ve
toplumsal kutuplaşma zirvedeydi: İsrail toplumu ve siyaseti Netanyahu
yandaşları ve karşıtları olarak karpuz gibi ortadan ikiye bölünmüştü,
Haredilerin askerlikten muafiyeti siyaseten bölücü bir unsurdu, İsrail
vatandaşı Filistinlilerin seçimlerde oy kullanıp daha fazla mecliste temsil
edilir hâle gelmeleri Yahudi partilerden müteşekkil istikrarlı koalisyon
hükümetleri kurulmasını zorlaştırdı. Öte yandan 2011’den itibaren Orta Doğu
ülkelerinin siyasi istikrarsızlıklarla veya iç savaşlarla zayıfladığı, bölgesel
güçlerin birbiriyle kapıştığı, Filistin meselesinin tamamen gündemden düştüğü,
İsrail’in 2020’de imzalanan İbrahim Mutabakatları sayesinde bölgenin ayrılmaz
bir parçasına dönüştüğü, ABD’nin Orta Doğu’dan çekilme planları yaparken
bölgenin geleceğini ve güvenliğini adeta İsrail’e zimmetlediği bir dönemdi;
yani dış tehditlerin bertaraf edildiği bir ortamda İsrail’in –iç kavgalara
rağmen– özgüveni, kibri ve yenilmezlik algısı zirvedeydi. İsrail’in dış
tehditlerin bertaraf edildiği algısıyla rehavete düştüğü, içeride dava şuurunun
ve iç dayanışma ruhunun kalmadığı bir dönemde Kassâm Tugayları öncülüğünde
direniş örgütleri Aksâ Tufanı Operasyonu’nu yapabildi. Diğer boyut, daha evvel
bahsettiğim, zaferin tek nesille gelmemesiyle bağlantılıdır. 7 Ekim’i planlayan
İzzeddin el-Kassâm Tugayları kadrosu, 1978’de temelleri atılan bir davanın ve
mücadelenin ürünüdür.
Sadece
Haçlılar değil, onlarla müttefik Nizarîler/Haşhaşîler de artık gücünün
zirvesinde değillerdi. 1171’de Mısır’da Fâtımî-İsmâilî Hilâfeti’nin çöküşü
onları sukutu hayale uğrattı. Gerilemekte olan hilâfeti yeniden diriltme
hayalindeyken, bunun için canla başla çalışıp önlerindeki engelleri
suikastlarla ortadan kaldırırken bir anda hilâfet çökünce politikalarını
değiştirmek zorunda kaldılar. 1175 ve 1176’da iki defa suikasta uğrayan ve
birinden yaralı kurtulan Selâhaddîn, Nizarîleri yok etmeye ahdedip topraklarına
saldırdı; ama sonra bir manevra yapıp onları yok etmek yerine anlaşarak kendi
davasında kullanmaya başladı… Nureddin Zengî ile Selâhaddîn-i Eyyûbî’nin
arasındaki en önemli fark da işte bu noktadadır. Nureddin, babasını Nizarîler
öldürdüğünden ister İsmâilîler isterse o dönem apolitik ve kendi hâlindeki On
İki İmam ekolü olsun bütün Şiîlere karşı nefret besliyor ve mücadele ediyordu. Selâhaddîn’i
Fâtımî Hilâfeti’ni bir an evvel ortadan kaldırmaya zorlayan da Nureddin’di. Selâhaddîn
ise daha pragmatist davranarak Şiî akımları kendi safına çekip Haçlılarla
mücadelesinde kullanmayı tercih etti. Ona göre adam öldürmek hiç bitmeyen
intikam hırsını körüklüyordu; dolayısıyla düşmanlarını da, rakiplerini de yok
etmek yerine yanına çekmeye odaklandı. Sonraki süreçte hem Eyyûbîler hem de Memlükler,
Haçlılara karşı Haşhaşîleri bir suikast gücü olarak kullanacaklardı.
İlahi
yardımları da unutmamak gerekir. Mesela Mısır’ın o devirde Ortaçağ tarihinin en
büyük kıtlıklarından birini yaşaması Fâtımîlerin devrilmesini kolaylaştırıcı
bir unsur oldu. (Fâtımîler içindeki bitmek bilmez iktidar kavgası ve Haçlıların
Mısır’ı ele geçirmeye kalkışması yüzünden Fâtımîlerden Zengîlere gelen yardım
talepleri tabii ki Şîrkûh’un Mısır seferlerinin asli nedeniydi.) Selâhaddîn,
büyük hırsları olmayan mütevazı bir şahsiyet olarak sıradışı bir yönetici
tipiydi. Bütün rakiplerinin veya sevdiklerinin en kritik anlarda ölümleri adeta
Selâhaddîn’in önünü açan birer lütf-u ilahîydi: Mısır’ın fethinden iki ay sonra
Şîrkûh’un ölümüyle Fâtımîlerin vezirlik makamının bir anda amcasından Selâhaddîn’e
geçmesi; Fâtımî Hilâfeti’ni sultan Nureddîn’in zorlamasıyla kaldırmasından üç
gün sonra halifenin ölümü ve İsmâilîlerin hilâfeti yeniden diriltme
hayallerinin suya düşmesi; Selâhaddîn’in Nureddin Zengî’yle arasının bozulduğu
ve sultanın kendisinden hesap soracağı bir anda babası Necmeddin Eyyub’un
hastalanıp ölüm döşeğine düşmesiyle hesaplaşmadan kurtulması; Zengîler ile Selâhaddîn’in
tam çatışmanın eşiğine geldiği bir anda Nureddin’in ve akabinde Kudüs Kralı’nın
1174’te ölümü ve yerlerine çocuk yaştaki veliahtların geçmesi; Zengîlerin yeni
sultanı el-Meliku’s-Salih’in adamlarının teşvikiyle Nizarîlerin yaptığı iki
suikast girişiminden kurtulması; 1176’da Bizans’ın Miryakefalon Savaşı’nda
Sultan II. Kılıçarslan tarafından ezilmesi ve imparatorun kısa süre sonra
ölümüyle ülkenin anarşiye düşmesi (yani o dönem bölgedeki bütün büyük
devletlerin yönetici değişimleriyle zayıflamaları); 1180’de Selâhaddîn’in iki
baş rakibi Nureddin’in oğlu el-Melikü’s-Salih ile Musul atabeyi Seyfeddin
Gazi’nin ölümü ve bu sayede 1183’te Halep’i
topraklarına katıp dokuz yıl sonra Mısır ile Suriye’yi yeniden birleştirmesi;
1185’te Kudüs kralının ölümü ve tahta geçen altı yaşındaki oğlunun da 1186’da
ölümüyle Haçlılarda taht kavgasının başlaması; III. Haçlı Seferi’nde kalabalık
bir orduyla gelmekte olan Alman kralının serinlemek için girdiği Göksu
Nehri’nin sığ sularında boğulmasıyla ordusunun çoğunun dağılması ve bu sayede
gözüpek bir savaşçı kitlesinin bölgeye ulaşamaması… Bütün bunlar, davasına ve
cihada dört elle sarılıp durmaksızın çalışan Selâhaddîn’in zor zamanlarında
gelen ilahî lütuflardı. Bunlar sayesinde yönetimi sürdürebildi ve sonunda
Haçlılara ağır bir darbe vurabildi.
Selâhaddîn-i
Eyyûbî’nin portresi ve mücadelesi
Gelelim Selâhaddîn-i
Eyyûbî’ye. Mütevazılığı, siyasi hırslardan uzaklığı, yumuşaklığı, ahde vefası
vs. ile sıradışı bir liderdi. Nureddin’le birbirlerini tamamlayıcı özelliklere
sahiptiler; ama Selâhaddîn politikalarında ondan daha pragmatistti ve
düşmanlarına karşı da daha merhametliydi. (Merhamet, onu üstün kılan
vasıflardan olmakla birlikte III. Haçlı Seferi’nde yaşadığı zorlukların da bir
kaynağıydı.) Her ikisi de ahlak ve siyaseti birlikte yürütebilen, İslam
tarihinin nadir örneklerindendi. Selâhaddîn’i siyaset sahnesine çıkaran
kaderdi. Daha henüz 31 yaşındayken amcasının ölümü üzerine bir anda Zengî’nin
Mısır’daki ordusunun kumandanı ve Fâtımî halifesinin veziri görevlerine
yükseldi. İki sene sonra Fâtımî Hilâfeti ortadan kaldırılınca Nureddin’in naibi
sıfatıyla ve onayıyla Mısır’ı ve bağlı çok geniş bir coğrafyayı müstakil bir
hükümdar gibi yönetmeye başladı. Bu durum kısa süre sonra iki liderin arasını
açacaktı. Nureddin 1174’te hayatını kaybetmese muhtemelen iki lider sert bir
iktidar mücadelesine girecek ve çok büyük bir coğrafyaya hükmeden Selâhaddîn
belki görevinden azledilecekti. Selâhaddîn’in devlet yönetmek gibi büyük
hırsları olmasa da İslam dünyasını Haçlılardan kurtarmak gibi bir tutkusu ve
cihada bağlılığı vardı; tam da bu yüzden ömrünü saraylarda keyifle değil, at
sırtında cephelerde fetihlerle geçirdi. Hasta olduğu hâlde ölmeden dört ay
evveline kadar Haçlılarla askerî ve diplomatik mücadeleyi sürdürdü. Ömrünü ya
ilim ya savaş ya da devlet işiyle geçirdiği söylenir. Bugün İslam dünyasında
kaç yönetici bu özelliklere sahiptir? (Gazze’deki Kassâm komutanları birçok
bakımdan Selâhaddîn’e benzemektedir.)
Selâhaddîn,
Kudüs’ten evvel çok geniş bir coğrafyada fetih faaliyetine girişti. Mısır’ın
fethi sayesinde batıda Tunus’tan güneyde Hicaz ve Yemen’e kadar geniş bir
coğrafyayı kontrolüne aldı. Nureddin Zengî’nin 1174’te vefatının ardından
parçalanmakta olan devleti kendi idaresinde yeniden birleştirmeye odaklandı;
uzun mücadeleler sonunda Musul’dan Ahlat’a kadar geniş bir coğrafyayı
hakimiyeti altına aldı. Siyasi oyunlar ve askerî çarpışmalarla geçen dokuz
yılın ardından 1183’te Zengîlerin merkezi Halep’i alarak Mısır ile Suriye’yi
yeniden birleştirdi ve böylece devlet içinde hiçbir muhalefet odağı bırakmadı.
Haçlıları bölgede yapayalnız bıraktığı bir ortamda 1187’de Hıttin’de onlara eşi
benzeri görülmemiş ağır bir yenilgi yaşattı. Akabinde Mısır donanmasıyla kıyı
şeridini emniyete alarak ve hem Mısır hem de Suriye tarafından çift kollu
akınlarla Filistin, Lübnan ve Suriye kıyı şeridinde çok hızlı bir fetih
sürecine girişti, müstahkem Haçlı kalelerini bir bir düşürdü. Bunda emanla teslim
aldığı yerlerin ahalisinin Sur’a gitmesine izin vermesi etkili oldu. İki yıl
içinde ele geçiremediği yerler sadece Sur, Trablusşam ve Antakya şehirleri ile
tecrit hâldeki üç kaleydi.
Tam da
bu muazzam zafer, özellikle Kudüs’ün ve gerçek haçın kaybı Avrupa’da tam bir
şok ve infial uyandırıp III. Haçlı Seferi’ni tetikledi. Bu, en geniş kapsamlı
ve zorlu seferdi. Hristiyan savaşçılar, kayıpların şokuyla çok daha büyük bir
hınç ve intikam hırsıyla bölgeye akın akın geldiler. Sur ve Akka, sahilde
yarımada şeklindeki konumlarıyla en çetin mücadelelerin yaşandığı şehirler
oldu. Teslim olan yerlerin Haçlı müdafilerinin Sur’a gitmesine izin vermesi,
hızlı bir fetih sürecine imkân verse de, bir sonraki aşamada Selâhaddîn’in en
vahim askerî ve siyasi hatasına dönüştü. Tehlikenin farkında olsa da
küçümsemişti. Sur, Haçlılarca “son kale” olarak görüldüğünden burada
hazırlıklarını ve tahkimatı çok sağlam yapıp Selâhaddîn’in ordusu karşısında
var güçleriyle savunmaya geçtiler. Avrupa’dan takviye birlikler imdatlarına
yetişti. Yarımadanın kara bağlantısı dar olduğundan buradan Haçlılara saldırı
yapıp şehri ele geçirmek askerî bakımdan mümkün olmadı. Akka’da ise Gazzevari
uzun bir Haçlı muhasarası yaşandı (1189-1191); Ortaçağ’ın en çetin savunma
savaşlarından biri olarak tarihe geçti. Haçlılar Akka’nın dünyayla bağlantısını
kopardı, siviller ve müdafiler içeride açlıktan kıvrandı. Şehir düşerken
Müslüman müdafilerinden 3000’i Haçlılar tarafından öldürüldü. 1187’den itibaren
cepheden cepheye koşup sürekli savaş veren Selâhaddîn’in ordusu, artık iyice
yıpranmış ve kan kaybetmişti; yazın sıcağıyla, kışın soğuğuyla, salgın
hastalıklarla ve her türlü olumsuzlukla boğuşmalarına, devletin kasasında para
kalmamasına ve dışarıdan hiçbir yardım gelmemesine rağmen yine de Haçlı
ordularının tutundukları dar kıyı şeridinden içeriye doğru ilerlemesine set
çektiler, Kudüs’e yaklaştırmadılar. Selâhaddîn’in Abbâsîlerden Selçuklulara ve
Muvahhidlere kadar çevredeki Müslüman yöneticilere yolladığı Haçlıların azmini
takdir ve Müslümanların gevşekliğini şikâyet edip yardım talep eden mektupları,
Ebu Ubeyde’nin İslam dünyasına sitemlerine benziyordu.
Büyük
fetihler ve kitleler nezdinde kahramana dönüşmek aynı zamanda üst veya eş
makamlarla ilişkileri bozucudur; nitekim Selâhaddîn’in 1171’de Fâtımî devleti
ve hilâfeti ortadan kalkınca Nureddin Zengî’yle, 1187’de Kudüs’ü ve Filistin’i
fethedince Abbâsî Halifesi’yle arası bozuldu. III. Haçlı Seferi’nde savaş
uzayınca ve vergiler artınca içeride sızlanmalar ve eleştiriler başladı,
garnizonları terk edenler oldu. Kısaca, büyük fatih olmak, muazzam zorluklara
ve çetin imtihanlara göğüs germek demektir.
Haçlı
Krallıklarının ömrünü uzatan faktörlerin İsrail’inkilerle mukayesesi
Haçlılar,
Müslümanların iç çekişmelerinden istifade ederek küçük ama güçlü krallıklar
kurdular. Jeopolitik avantajları çok büyüktü. Krallıklarının Doğu Akdeniz kıyı
şeridi boyunca uzanması, doğal ve korunaklı liman şehirlerine sahip olmaları
sayesinde, –nüfusları az, ölüm oranları yüksek olmasına rağmen– tehlike anında
deniz üzerinden ulaşan takviye dinç birlikler, silah, askerî teçhizat ve diğer
yardımlarla 200 yıl varlıklarını sürdürdüler. Tek istisna, Zengîlerin yıktığı
Urfa Kontluğu (1098-1146) olup bu, erişimi daha zor bir kara devleti olmasından
kaynaklanıyordu. Özellikle Selâhaddîn’in Haçlıların elindeki toprakların kahir
ekseriyetini almışken başlayan III. Haçlı Seferi’yle krallıkların yeniden can
bulması sahildeki coğrafi konumları sayesindeydi. Tüm Haçlı savaşlarının en
yıpratıcısı olan Akka savunmasında Müslümanlar birçok çatışmadan galip çıksalar
da Haçlılar her kaybı dışarıdan gelen taze kanla doldurabildiler. Denizden
devamlı ikmal sayesinde yeniden alan hâkimiyeti kurdular; ancak kıyıda
Akka-Yafa arasındaki dar bir şeritte tutundular. İsrail’in en önemli avantajı
da hem coğrafi konumu hem de zor anlarında müttefiklerinden akan lojistik
destektir. Mısır ile Suriye’nin açtığı sürpriz 1973 Savaşı’nda ilk şokla geri
çekilen İsrail’i kurtaran, ABD’nin kurduğu hava koridoruyla her türlü
ihtiyacını ulaştırmasıydı; bu sayede İsrail ordusu, önce Arap askerî
birliklerini püskürtüp ardından bu ülkelerin içine kadar tanklarıyla girebildi.
Yine 7 Ekim Aksâ Tufanı akabinde Amerikan yönetimi, Doğu Akdeniz’e savaş
gemilerini yollayarak Gazze’ye deniz üzerinden destek yollanmasını da, savaşın
bölgeye yayılmasını da engelledi; böylelikle İsrail’in Gazze’de soykırımına
çanak tuttuğu gibi Lübnan’a ve Suriye’ye saldırmasını da kolaylaştırdı.
Doğu
Akdeniz’deki en önemli nokta Kıbrıs adasıdır. III. Haçlı Seferi’nde İngiliz
Kralı’nın bölgeye gelirken ilk yaptığı şey, Kıbrıs adasını ele geçirip burada
bir askerî üs kurmak oldu. Çünkü Kıbrıs, Doğu Akdeniz’in kapısıdır. Onu elinde
tutan, güç mücadelesini kazanır. 1878’de yeniden İngiliz kontrolüne geçen
Kıbrıs, 20.-21. yüzyılda İsrail’in hayat damarı oldu. Arap dünyasındaki
Yahudilerin İsrail’e taşınmasında Kıbrıs önemli bir aktarma merkeziydi. 7
Ekim’den sonra başlayan savaşta İsrail’e her türlü takviye Kıbrıs’taki askerî
üslerden yapıldı. Hatta bir ara Gazzelilerin Kıbrıs adası üzerinden tehciri ve
tahliyesi konuşuldu; ancak ABD’nin liman inşası projesi başarısızlığa uğrayınca
bu seçenek ortadan kalktı.
Haçlı
krallıkları da, İsrail de dış destekle ayakta kaldı. Haçlı krallıklarına,
Avrupa’dan yardım akışının yanı sıra, Müslüman emirler haraç ödüyor ve ticaret
için topraklarını açıyordu. İsrail ise kuruluşundan bugüne dünyada en çok dış
yardım alan ülkedir, kendi öz gücüyle ve öz kaynaklarıyla ayakta değildir.
ABD’den Avrupa’ya ve Körfez ülkelerinden dünyanın zengin Yahudilerine kadar çok
çeşitli kaynaklardan yardım veya haraç alır. 7 Ekim’den sonra Husilerin deniz
ablukasına karşı Körfez’den (BAE, Suudi Arabistan ve Ürdün üzerinden) İsrail’e
kara ve hava köprüsü kurularak doğuyla ticaretini sürdürmesi sağlandı. 1973
ambargosunda İsrail’e petrolü Şah’ın İran’ı yollarken, bugün de Azerbaycan
petrolü ülkemizden geçen boru hatlarından akıyor. Dahası, Gazze savaşının da,
müstakbel yeniden inşanın da maliyeti Körfez ülkelerine ödettirilecek gibi
görünüyor. Kısaca İsrail’i ayakta tutan sadece Yahudi Siyonistler değil, aynı
zamanda Hristiyan ve Müslüman Siyonistlerdir.
Peki
Müslüman ülkeler, Gazze’de dindaşlarına yönelik bir soykırım varken niçin
kaynaklarını İsrail için seferber ediyorlar veya kaynak aktarmasalar da
yaşananlara seyirci kalıyorlar?[3] Birincisi, otoriter rejimler
İsrail sayesinde ayaktalar; yoksa ne Filistin’in Mahmud Abbas’ı ne Mısır’ın
Sisi’si ne Ürdün’ün Abdullah’ı ne de Suud’un Muhammed bin Selman’ı
koltuklarında oturabilirlerdi. Yani bekaları İsrail’e hizmetlerine bağlı.
Ayrıca HAMAS’ın başarılı olmasını istemedikleri gibi, örgütü yok etmesi için
İsrail’e arkadan destek bile veriyorlar. Aksi takdirde HAMAS, işbirlikçi
rejimlere karşı çıkma konusunda Arap halklarına ilham kaynağı olur ve 2011’deki
isyanlar tekrarlanabilir. İkincisi, Arapların zayıfladığı 21. yüzyılda Orta
Doğu siyasetini belirleyici üç güç vardı: Türkiye, İran ve İsrail. Tıpkı 12.
yüzyılda komşu Müslüman emirlerdense Haçlıların tercih edilmesi gibi, 2011
“Arap Baharı”ndan bu yana Arap rejimlerinin bir kısmı da yükselen bölgesel
güçler Türkiye ve İran’a karşı İsrail’le işbirliğini tercih ediyorlar. Herhangi
bir Müslüman gücün nüfuz alanına girmektense gayrimüslimlerin himayesini
yeğliyorlar. Özellikle BAE, Müslüman Siyonizminin tipik bir örneği olup
menfaatleri, tehdit algıları ve gelecek vizyonu İsrail’inkiyle tamamen
örtüşüyor. Üçüncüsü, Siyonistlerin dünya liderlerini boyun eğdirmeye yönelik
ciddi tehdit ve şantaj araçları ve ağları var. Bir davanın eri olabilmek için
önşart, hem maddi hem manevi anlamda temiz değil, tertemiz olabilmektir. Kirli
işleri veya para sevgisi olan yöneticiler, tehdit ve şantaj ağlarına daha kolay
takılırlar ve skandallarının ifşa edilmemesi için düşmana boyun eğmek zorunda
kalırlar. Birçok bölge yöneticisi böyle bir korku da taşıyor. Dördüncüsü,
yönetimler İsrail’in saldırganlığından korkuyorlar, ülkelerinin Gazze’nin ve
Lübnan’ın hâline düşmesini istemiyorlar. Dahası, geçmişte 1973 Savaşı’nda
ABD’nin İsrail’e desteği karşısında Arap tepkisinin mimarı olan ve petrolü ilk
kez bir koz olarak kullandırtan Suudi Kralı Faysal’ın beş ay sonra öldürülmesi
de “canını seven” liderler için unutulmaz bir örnek. Beşincisi, ekonomisi iyi
olmayan, dış destekle ayakta duran devletler İsrail’in soykırımına karşı güçlü
bir duruş sergileyemezler. Çünkü cari kapitalist sistemde hemen her kapı
Siyonistlere ve uluslararası işbirlikçilerine çıkıyor. Altıncısı, tıpkı İsrail
gibi bir İngiliz icadı olan Körfez’in doğal kaynak zengini ülkelerine gelince,
çoğunlukla nüfusları çok az ve savunma noktasında öz kabiliyetleri yetersiz
olduğundan varlıkları da, güvenlikleri de İsrail’in hamisi ABD’ye bağlı.
Selâhaddîn’den
evvel coğrafya farklı Müslüman yönetimler altında bölünmüşken Haçlıları
kuşatmaya kalkışan her aktör, Müslüman emirliklerden bir koalisyonu karşısında
buluyor, toprakları başka bir noktadan emirlerin saldırısına uğradığından
kuşatmayı kaldırmak zorunda kalıyordu. Tam aksi de geçerliydi. Yani Müslüman
emirlikler birbirini kuşattığında onları savunmak için bu defa Haçlılar
harekete geçiyor, kuşatmayı kaldırmaya zorluyordu. Topraklar Eyyûbî hanedanı
altında tamamen birleştiğinde ise bu defa Haçlılar, iç iktidar kavgalarını
fırsat bilip savaşsız topraklarını genişletme, hatta Kudüs’ü bile geri alma
imkânı buldular. Bunda Eyyûbîlerin adem-i merkeziyetçi (federatif) bir yönetim
yapısına sahip olup büyük sultana bağlı meliklerin hakimiyeti altındaki
topraklarda özerklikleri ve geniş yetkileri yüzünden sık sık iç kavgalara
tutuşmaları ve elini güçlendirmek veya genişlemek isteyen meliklerin Haçlılarla
işbirliğine kalkışmaları etkili oldu. Yine dış tehdit altında bile iç iktidar
mücadelesinin dinmemesi Haçlıların elini güçlendirdi. Hem V. hem de VII. Haçlı
Seferi başladığında Eyyûbî sultanları ölmüş ve yerine geçen oğullarına karşı
içeride komplolara kalkışılmış, bu da Nil Nehri’nin ağzındaki müstahkem Dimyat
şehrinin Haçlıların eline düşmesine yol açmış ve başkent Kahire tehdit altına
girmişti. Yeni sultanlar içerideki komplolarla baş etmek için Haçlılara Kudüs’ü
vermeyi bile teklif etmek zorunda kalmışlardı.
Haçlı
krallıklarının kalıcılığını sağlayan diğer bir husus, sarp ve müstahkem kaleler
inşa edip oralarda yaşamalarıydı. Nüfuslarının azlığına rağmen bu sayede ayakta
kaldılar. Devir değiştiği için bir kalede yaşamasalar da, Haçlılar gibi
nüfusları az olan İsrailliler benimsedikleri “Demir Duvar” doktrini bağlamında
işgal ettikleri topraklarda Arap düşmanların mağlup edemeyeceği bir askerî
güçle kendilerini teçhiz ettiler ve her Arap saldırısına akıl almaz şiddette
mukabele ederek mücadele azimlerini tamamen kırmaya ve boyun eğdirmeye
odaklandılar. Ayrıca 21. yüzyılda hem Gazze ve Batı Şeria’yla sınırlarını ve
dış sınırlarını teknolojik aygıtlarla dolu duvarlarla çevirdiler hem de havadan
gelecek tehditlere karşı “Demir Kubbe” hava savunma sistemi kurarak modern
formatta bir müstahkem kale inşa ettiler. 7 Ekim 2023’te işte ilk kez o
müstahkem kalede gedikler açıldığı için İsrail tam bir şoka uğradı ve intikam
için hâlâ soykırım savaşını sürdürüyor.
Savaş
yürütmek çok pahalı bir iştir. Selâhaddîn’in Haçlılara karşı bitmek bilmez
mücadelesinde devlet hazinesi boşaldı ve vergiler iyice artırıldığından halk
perişan oldu, savaşlardan usandı. Tam da bu yüzden kardeşi el-Melikü’l-Adil, 1200 yılında devletin başına
geçtiğinde Haçlılarla savaşmak yerine birlikte yaşayıp ticaret yapmayı ve
böylelikle refahı artırmayı yeğledi.[4]
Çünkü III. Haçlı Seferi’yle yok olmaktan kurtulsalar da Haçlı krallıkları
daracık bir kıyı şeridine hapsolduğundan artık tehdit olmaktan çıkmıştı. Ona
göre Haçlılar zayıfladığından cihada gerek de yoktu. Dolayısıyla Selâhaddîn’in
devri (1174-1193) savaşlarla geçerken, kardeşinin devri (1200-1218) bir barış
ve refah dönemine dönüştü. Ancak Haçlılar, hem Selâhaddîn’in oğulları
(1193-1200) hem de kardeşi Adil’in oğulları ve torunları (1218-1260) döneminde
iktidar kavgalarını fırsat bilip savaşsız topraklarını genişletme imkânı
buldular.
20.
yüzyıla gelirsek, İsrail’le dört kere savaşan ve defalarca düşük yoğunluklu
çatışmalara giren Mısır için bu mücadelenin iktisadi bedeli çok yüksekti;
özellikle 1967 Savaşı’nda Sina Yarımadası’nın İsrail işgaline girmesiyle
iktisadi kaynaklarının kahir ekseriyetini yitirdi. 1979 İsrail’le barışan ilk
Arap ülkesi olurken hem topraklarını ve kaynaklarını geri aldı hem de Camp
David düzeninin devamlılığı için o tarihten beri İsrail’den sonra en çok
Amerikan yardımı alan ikinci ülke konumuna yükseldi. Yani İsrail’e kafa tutarak
ve Filistin davasını savunarak Arap dünyasının liderliğine oynamak ve
kaynaklarını sürekli silahlanmaya ayırmak yerine İsrail’le barışarak rejimini
teminat altına almayı ve dış yardımları yeğledi; İsrail de bu barışla bir daha
Arap düzenli ordularıyla çok-cepheli savaşa girmekten kurtuldu.
2020’de
imzalanan İbrahim Mutabakatları da bölgede İsrail ile Arap devletleri arasında
Filistinliler pahasına bir barış ve refah düzeni kurulmasını öngörüyordu.
İsrail ile Körfez ülkeler arasında yeni boru hakları ve yeni ticaret yolları
kurulacak, Körfez’in paraları İsrail’in teknolojisi ve bilgi birikimiyle
buluşturularak Arap dünyası geleceğe taşınacaktı. Temel fark, el-Melikü’l-Adil
döneminde Eyyûbîlerin eli güçlü, Haçlılarınki ise zayıftı; 2020’de ise
İsrail’in eli güçlüyken Araplar en zayıf konumdaydı… 7 Ekim Aksâ Tufanı, Orta
Doğu’da Filistinliler yok sayılarak kurulan İsrail’in merkezinde olduğu yeni
düzeni bozdu. Yani ABD ve İsrail de, Arap rejimleri de 7 Ekim’de hayallerini,
gelecek vizyonlarını ve kurmakta oldukları oyunu bozduğu için Gazzelilere
acayip öfkeliler. Birçok Arap yönetici, hem kendi iktidarı ve bekası hem de
devletinin geleceği açısından İsrail’in bölgede var olmasını istiyor,
Filistinlilerin ve Kudüs’ün geleceği umurlarında bile değil. Tıpkı geçmişte
bazı emirlerin Haçlılarla ticari bağlar ve yakın ilişkiler kurarken Kudüs’te
Haçlı varlığından hiç rahatsız olmamaları gibi. Tıpkı bir başka Müslüman gücün
kontrolüne veya nüfuzu altına girmektense düşmanla işbirliği yapıp, hatta haraç
ödeyip kukla yönetici olmayı tercih etmeleri gibi. Tıpkı halkların Haçlılarla
işbirliği yapılmasından duydukları öfkeyi yöneticilerin umursamaması gibi.
Tıpkı yönetici sınıfların acziyet ve zillet içinde olmaktan hiç gocunmaması
gibi.
Savaş metotlarının benzerliği
Silah sistemleri bambaşka olmakla birlikte her
iki dönemin savaş metotları da benzeşiyor. İsrail’in bugün Gazze’de, 1948’de
Filistin genelinde yaptıklarının benzerleri, 1096’dan itibaren 12. yüzyılda
Doğu Akdeniz’in kıyı şeridi boyunca, 13. yüzyılda da Mısır’ın kıyı şehri
Dimyat’ta defalarca yaşandı. Haçlılar, kendilerine teslim olmayan, direnen
şehirlere büyük bedeller ödetti. Sıkı kuşatma altında açlıktan ve susuzluktan
ölümler yaşandı, kedi-köpek yenebilir fetvaları verildi, salgın hastalıklar
yayıldı. Açlık silahıyla nice müstahkem kaleler düşürüldü. Büyük katliamlar
yapıldı, şehirler yağmalandı ve yakılıp yıkıldı, insanlar tehcir edildi. Bazı
yerlerde Müslüman halklar köleleştirilip satıldı. Mesela emiri ilk başta
Haçlılarla işbirliği yapan ama sonra hedef hâline gelen Trablusşam’da direniş
tam 2000 gün sürdü. Trablusşam o dönem âlimleri, kadıları, tüccarları,
kuyumcuları, sanatkarları, denizcileri ve paha biçilmez kütüphaneleriyle
meşhurdu. Her şey yağmalanıp gitti. Birçok yerde direnişi sürdürenlerin ya
tamamı katledildi ya da sürüldü. En çetin direnişi gösteren şehirlerden biri
olan Beyrut’ta 5000 kişi ibret-i âlem için katledildi. Kudüs’ün yağmalanması ve
yapılan katliamlar, hiçbir tepkiye ve isyana yol açmadı; tıpkı bugün Gazze’de
olduğu gibi.
Dahası, bunları Müslüman halklara sadece
Haçlılar yapmadı; Müslüman emirlerin birbirleriyle mücadelelerinde, hatta Eyyûbîlerde
hanedan mensupları birbirlerinin topraklarını kuşattığında şehirlerin ahalisi
perişan oldu, açlık baş gösterdi. Memlükler ise Haçlıların iflah olmaz hâli
karşısında 1200’lerin sonlarında Haçlı krallıklarının tamamını yıkarken –Selâhaddîn
gibi merhametli ve müsamahakâr davranmayıp– bir daha
asla geri dönemesinler diye taş taş üstünde bırakmadılar.
20. yüzyıla gelirsek, Birinci Dünya Savaşı’nda
İtilaf güçlerinin Doğu Akdeniz’de uyguladığı abluka, Suriye coğrafyasındaki
tarım ürünlerinin askerî seferberlik için kullanılması ve çekirge istilalarıyla
vs. birleşince, korkunç bir kıtlığa ve açlığa neden oldu; bugünkü Lübnan
coğrafyasındaki nüfusun üçte biri açlıktan ve hastalıktan sersefil öldü, üçte
biri yurtdışına göçtü, savaş biterken geriye nüfusun sadece üçte biri kaldı.
Edebi kaynaklarda savaş yıllarında Lübnan ve Suriye’nin “bir dilenciler ve
iskeletler ordusu”na dönüştüğü anlatılır; açlık yüzünden bazı ebeveynlerin ölen
çocuklarını yemek zorunda kaldıklarına dair şehir efsaneleri Lübnan halk
edebiyatında öykülere ve ninnilere kadar girdi.[5]
Deniz ablukasını uygulayan İngiltere ve Fransa’ydı ve ablukanın kaldırılması
için yürütülen diplomatik girişimler –tıpkı Gazze’de olduğu gibi– hiçbir işe yaramadı; ancak yaşananların
sorumlusu olarak Osmanlı gösterildi ve bu, Lübnanlıların Türklere nefret
duyması için bir propaganda malzemesi olarak kullanıldı.
Öte yandan bunlar sadece Doğu Akdeniz
topraklarının kaderi de değildi. IV. Haçlı Seferi’nin (1203-1204) hedefi,
Ortodoks Hristiyanların kalbi İstanbul’du. Yüz küsur yıl evvel İstanbul’u Türk
tehdidinden korumak için seferleri başlatan Katolik Haçlılar, bu defa on aylık
kuşatmanın ardından düşen Doğu Roma’nın başkentini üç gün boyunca akıl almaz
şekilde yağmalayıp, paha biçilmez eserleri çalıp veya tahrip edip din adamı
sınıfı da dahil halkı tecavüzden ve kılıçtan geçirdiler. Bizans yönetimi
İznik’e çekilirken İstanbul’da 57 yıl sürecek Latin Haçlı Krallığını kurdular
(1204-1261). 1453’te söylenen “Latin külahı görmektense Türk’ün sarığını görmek
evladır” sözü bu acı tecrübenin bir ürünüydü.
Bugün Gazze’de yaşananları, Gazzelilerin sosyal
medyayı maharetle kullanmaları ve içeriden her an bilgi veren muhabirler olması
sayesinde çok şükür ki gördük. Ama gör(e)mediklerimiz çok daha fazla. ABD’nin
Irak’ta, Esed rejiminin ve müttefiki Rusya ile İran’ın Suriye’de yaptıkları
daha masumca değildi. Keza Gazze’yle aynı dönem yaşanan Sudan iç savaşındaki
katliamlar, işkence ve tecavüzler, kitlesel tehcir ve yıkım İsrail’inki kadar
dehşet vericiydi ve bunları yapanlar İsrail ve BAE destekli çetelerdi. Ama
bunlar gündemimize girmedi bile; belki de düşman İsrail olmadığı ve
Kudüs/Mescid-i Aksâ oralarda bulunmadığı için umursamadık. Ama Gazze’nin
hepsinden farkı, İsrail’in kullandığı silahların ve teknolojinin en tahripkâr
ve ölümcül türden olması, kilometrekare başına düşen bomba miktarı bakımından
insanlık tarihinin en yoğun bombardımanına maruz kalması ve Gazzelilerin en
küçük şehrimiz Yalova’nın yarısı kadar olan bölgede sığınabilecekleri güvenli
hiçbir noktanın bulunmaması.
Haçlılar dönemi ve Zengî-Eyyûbî tecrübesi bize
ne mesajlar veriyor?
Kurtuluşun ve zaferin uzun ve meşakkatli bir
süreç, hatta nesillerin işi olduğunu, sürekli beklediğimiz ve zannettiğimiz
ebabil kuşlarıyla mucizevi kurtuluşların tarihte çok nadir yaşandığını
ispatlıyor. Allah, kısa yoldan zaferi kendi seçtiği peygamberlerine bile nasip
etmemişken bize neden versin? Hele de yeryüzünü ıslah görevini biz kullarına
vermişken… Fetih ve zafer, on yıllar süren ve büyük fedakârlıklar gerektiren
zorlu ve zikzaklarla dolu bir yolculuktur. Sorun, günümüz Müslümanlarının
ekseriyetinin böyle bir mücadeleye ve bedel ödemeye hazır olmamasıdır.
Yine bu tecrübe, güçlü bir davası olan ve bir
toprak parçasını kendine vatan kılan düşmanın bir veya birkaç mağlubiyetle
kaderine boyun edip geri çekilmeyeceğine ayna tutuyor. Yani azılı düşmanla
mücadele, ezici zafer kazanılsa bile bitmez; rehavete kapılmamak gerekir.
1144’te Urfa Kontluğu’nun Zengîlerce yıkılması 1147’de İkinci Haçlı Seferi’ni
tetikledi, tıpkı Selâhaddîn’in 1187’de Kudüs’ü ve Haçlı işgalindeki toprakların
kahir ekseriyetini geri almasının Üçüncü Haçlı Seferi’ni kışkırtması gibi.
Toplamda dokuz büyük Haçlı Seferi olduğunu, ilkinin 1096-1099’da ve sonuncunun
1271-1272’de gerçekleştiğini ve bunların arasında küçük başka seferler de
yaşandığını; son kalan Latin Hristiyanların 1291’de Memlükler tarafından
Akka’dan çıkarıldığını hatırlatalım… Düşmanın defalarca yenilse bile direnme
azmi ve ümidi olduğu sürece tekrar tekrar saldırıya geçmek için fırsat
kollayacağının en iyi örneği, 7 Ekim’de Gazze direnişinin Aksâ Tufanı
Operasyonu’nu gerçekleştirerek “Filistin meselesi”ni bitirdiğini düşünen
İsrail’e tam bir şok yaşatmasıdır.
Müreffeh hayata dalanların cihattan uzaklaşması
her dönemde yaşanmıştır. Tıpkı bugün konforumuzu bozmamak adına Kassâm
Tugayları’nın Aksâ Tufanı Operasyonu’nu yapmasını sorgulamamız, mücadelenin en
alt basamağı olan boykota veya eylemlere bile “Ne gerek var?” veya “Ne işe yarar?” diyerek tenezzül
etmememiz gibi… Selâhaddîn-i Eyyûbî’nin ve Nureddin Zengî’nin yaptığı en önemli
şey, fethe başlamadan evvel kurdukları propaganda ağıyla cihat ruhunu halklara
aşılamaları ve Kudüs’ün önemini idrak ettirmeleri, yani askerî fetihten evvel
akılları ve gönülleri fethin gerekliliğine ikna etmeleriydi.
Her devirde insanların çoğu, şahsi
menfaatlerine meydan okunmadığı sürece alt edemeyecekleri güce boyun eğmiştir,
yönetimler de öyle. Davası uğruna canını vermeye razı idealistlerin sayısı
azdır. Yine insanların çoğu zayıf karakterlidir; düşmanla mücadele, çetin
imtihanlarla dolu hâle geldiğinde eleştiriler ve kaçışlar başlayıverir.
İran’ın son yıllarda bölgede yaptıklarına
duyulan haklı öfkeyle geçmişte Haçlı-Şia işbirliğine dair kimi doğru, kimi
yanlış bilgiler içeren uzun listeler sosyal medyada dolaşıyor. Haçlılarla
işbirliği yapan Şiîler olduğu gibi, Haçlılara karşı cihadı ilk dirilten ve
halkı isyana teşvik eden kişi de 1111 yılında Halep’in Şiî kadısıydı. Hem
Endülüs hem de Haçlı dönemi, düşmanla işbirliğinin belli bir dine veya mezhebe
mahsus olmadığını, beka-menfaat-korku üçlüsü bir araya geldiğinde dinden ve
ırktan bağımsız yönetici sınıfı benzer davranışlara yönelttiğini gösteriyor. Şiîlikten
kaynaklı gibi sunulan politikaların çok benzerlerini hem tarihte hem de bugün Sünnî
yöneticiler de yaptı, yapıyorlar. Endülüs’ün Sünnî emirleri de Müslüman
kardeşlerine karşı Hristiyan İspanyollarla işbirliği yaparak katliamlarına ve
sürgünlerine seyirci kaldılar; tıpkı Gazze’deki İsrail-ABD soykırımına
bölgedeki birçok Sünnî yöneticinin doğrudan veya dolaylı destek vermesi, hatta
bazılarının teşvik etmesi gibi. Kısaca, pragmatizm ve menfaatler, –Sünnî’si-Şiî’si
pek fark etmez hemen her kesimde– ekseriyetle ideallere ve itikada ağır basar.
İktidar sahiplerinin birçoğu “düşmanımın düşmanı dostumdur” zihniyetiyle
hareket eder, bir kısmı ise “düşmanına karşı şeytanla bile ittifak yapmaya
hazır olur”.[6]
Müslüman emirler ile Haçlıların –tıpkı bugünkü
gibi– menfaat birliktelikleri kurduğu bir dönemde en
ateşli İslam birliği savunucusu yöneticiler bile mesai ve enerjilerinin çoğunu
Müslüman kardeşleriyle mücadeleye ayırmak zorunda kaldılar. Öyle ki İmadüddin Zengî,
Urfa Kontluğunu yıkmadan evvelki 18 yıl boyunca Irak ve Suriye’nin emirleriyle
mücadele etti. 55 yaşında vefat eden Selâhaddîn-i Eyyûbî, 19 yıllık
saltanatının son 5 yılında (1187-1192) Haçlılarla kesintisiz savaşırken, önceki
12 yılı (1175-1187) Suriye, batı Irak ve güneydoğu Anadolu’daki Müslüman
rakipleriyle mücadeleyle geçirdi. (Müslümanlarla mücadele döneminde de
Haçlılarla defalarca savaştılar.) Askerî ve idari kariyerinin başladığı
Mısır’daki 12 yılının (1163-1175) yarıdan fazlası da Fâtımîlerle (ve
Haçlılarla) askerî mücadeleyle geçti. Bu tecrübe, Müslümanlar olarak birlikte
hareket etmeden azılı düşmanları yenmenin ve Filistinlileri kurtarabilmenin pek
mümkün olmadığına ışık tutuyor. Kassâm Tugayları, Aksâ Tufanı Operasyonu’nu
yaparken bunun Müslümanları birleştireceğini zannetmiş ve beklemişti. Ama hem
ABD’nin ve İsrail’in tehditleri sonucu korkudan hem de kendi menfaatleri
gereği, yönetimler gözlerinin önünde yaşanan soykırıma bile hâlâ seyirciler.
İktidar ve beka mücadelesi en kutsal davaları,
değerleri ve mekanları bile çiğnettirir. Selâhaddîn Kudüs’ü yeniden fethetse ve
düşmana vermemek için ölümüne mücadele etse de şehir, 1200’lü yıllarda –halkın
ve ulemanın infialine ve öfkesine rağmen– kimi zaman sulh yoluyla kimi
zaman savaşla kaç defa Haçlılar ile Eyyûbîler arasında el değiştirdi. Zaman
zaman Eyyûbî melikler veya sultanlar, Kudüs’ü Haçlılara kendileri teklif
ettiler; çünkü onların zihninde Kudüs dini değil, siyasi ve askerî bir
meseleydi ve rakip kardeşleri etkisizleştirip iç bütünlüğü sağlamak Kudüs’ten
daha önemliydi. Bu da gösteriyor ki kutsal değerlere ve mekanlara sahip
çıkabilmenin ve savunabilmenin önşartı, aynı zamanda iç barışın sağlanmasıdır.
Düşmanlarla mücadeleyi
kazanmak için hepsiyle aynı anda savaşmak yerine saflarını bölmek ve tali
düşmanı kendi yanına çekmek oldukça önemlidir. Tıpkı yüzyıl boyunca Haçlılarla
mücadele edenleri suikastlarla öldüren Nizarîleri, Selâhaddîn’in kendi yanına
çekmesi ve daha sonra Eyyûbîlerin de, Memlüklerin de Haçlı liderlerini onlara
temizletmesi gibi. Yine Katolik Haçlılarla savaşırken Ortodoks Bizans’la
ilişkileri iyi tutması gibi. İsrail de 1948’den bu yana gerek savaşlarda
gerekse ateşkes veya barış süreçlerinde Arap ülkelerini hep bir arada karşısına
asla almaz; saflarını böler ki her biriyle tek tek mücadele edip fazla veya hiç
taviz vermeden hedeflerine ulaşabilsin.
İki yüzyıllık Haçlı
tecrübesi, işgaller ne kadar uzun sürerse sürsün elbet bir gün biteceğini ve o
süreçte bölgenin yeniden birleşeceğini
ortaya koyuyor. Nitekim Haçlıların meydan okuması, bölünmüş Orta Doğu’da en
sonunda eski siyasi düzenin yıkılmasına, Şiîliğin düşüşüne ve Sünnîliğin
yükselişine, Zengîlerin ve Eyyûbîlerin tarih sahnesine çıkıp Orta Doğu’yu
birleştirici bir rol oynamasına yol açtı. Daha sonra Haçlı ve Moğol tehdidi, Eyyûbî
ordusundan güçlerin hanedanı yıkıp Memlük devletini tarih sahnesine çıkarmasını
sağladı.
21. yüzyılda Endülüs ve Haçlı tarihini okurken
nasıl hayrete düşüyor ve yapılan katliamlara ve tehcirlere seyirci ve sessiz
kalan dönemin Müslüman yöneticilerine lanet ediyorsak, gelecek nesiller de
Gazze soykırımının videolarını izledikçe sadece İsrail’i değil, yaşananlara
seyirci kalan Müslüman halkların ve yönetimlerin tepkisizliğini, acziyetini
veya işbirlikçiliğini hayretle, esefle ve lanetle karşılayacak.
[1] 11. yüzyıl sonunda başlayan Haçlı Seferleri ve
Müslüman-Hristiyan ilişkilerine dair verilen bilgiler şu üç kaynağa
dayanmaktadır: Ramazan Şeşen, Eyyûbiler, İSAM Yayınları; Amin Maalouf, Arapların
Gözünden Haçlı Seferleri, Yapı Kredi Yayınları; Muhammed Muhtar eş-Şankıtî,
Haçlı Savaşlarının Etkisi Altında Sünni-Şii İlişkileri, Mana Yayınları.
[2] Aslında
bütün Doğu Akdeniz limanlarının Haçlıların kontrolüne girdiği ve Suriye
coğrafyasındaki Müslüman emirliklerin denize çıkışının kalmadığı bir ortamda bu
bir tercih meselesi değil, bir zorunluluktu. Dışarıyla ticaret yapabilmek için
Haçlılarla işbirliğine mecburdular. İpekyolu ticaretinin güzergâhlarından bir
kısmı buradan geçiyordu.
[3] Bu konuda ayrıntılı bilgi için bkz. Zahide
Tuba Kor, “Gazze Savaşı’nın Ortadoğu’ya Etkisi”, Gazze: Geçmişten Günümüze
Direnişin Toprağı, Timaş Yayınları, 2025.
[4] Selâhaddîn’in kardeşi ticaret ve ekonomik
refahla ve birtakım küçük toprak tavizleriyle barışın sürdürüleceği
inancındaydı. İtalyanlarla yakın ticari işbirliği ve onlara Mısır’da birtakım
imtiyazlar sunma sayesinde IV. Haçlı Seferi’nin İstanbul’da son bulmasını sağladı
(1203-1204) ve Haçlıların Doğu Akdeniz’e gelmesine set çekmek için –III. Haçlı
Seferi biterken Müslüman-Hristiyan ortak yönetimine bırakılan– Yafa, Lud, Sayda
ve Remle’den çekilme karşılığında Akka Krallığı ile altı yıllık barış
anlaşmasına vardı. Politikasının işe yaradığından o kadar emindi ki çeyrek
yüzyıllık barış döneminden sonra hedefi Mısır olan V. Haçlı Seferi’nin
(1218-1221) başlamasına –daha evvel Bizans kralı haber verdiği hâlde– bir türlü inanamadı ve kalp krizi geçirerek savaşın
başında hayatını kaybetti.
[5] Najwa al-Qattan, “Suriye ve Lübnan’da Savaş
Dönemi Hatıralarından Fragmanlar”, (ed.) Talha Çiçek, Birinci Dünya
Savaşı’nda Suriye, İstanbul: Küre Yayınları, 2020, s.145-172
[6] 2011’den itibaren siyasi iddiası olan İslami
hareketlerin, özellikle Müslüman Kardeşler’in yükselişi karşısında bazı Arap
ülkelerinin yöneticileri bu ifadeyi kullanmışlardır.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder