The Jarusalem Post etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
The Jarusalem Post etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Şubat 2017 Pazar

B.WEINTHAL: YENİ BİR ‘ARAP BAHARI’NIN ELİ KULAĞINDA MI?



YENİ BİR ‘ARAP BAHARI’NIN ELİ KULAĞINDA MI?

Benjamin Weinthal (Demokrasiyi Savunma Vakfı araştırmacısı)
The Jarusalem Post, 1.12.2016

Tercüme: Zahide Tuba Kor

Ortadoğu’nun dört bir yanında Arap devletlerinin karşı karşıya kaldığı devasa meydan okumalara dikkat çeken salı günü (29 Kasım 2016) yayımlanan BM raporunun belki de en işe yarar bilgisi, bölgede eli kulağındaki genç isyanının alarm zilleriydi.
15-29 yaş arası Arap gençlerin giderek artan rahatsızlıklarına dair rapordaki bulgular, hiç şüphesiz İsrail güvenlik aygıtının zihnini meşgul edecek.
2016 Arap İnsani Gelişim Raporu’nu kaleme alanlara göre, “Mevcut tahminler, Arap coğrafyasının çatışmalara karşı dayanıksız olan ülkelerinde nüfusun 2010’da 250 milyonken 2020’de 350 milyona yükseleceği yönünde. Bu sayının 2050’de iki katına çıkması bekleniyor. Çatışmalarla malul Arap ülkelerinin sayısı 2002’de 5 iken 2016’da 11’e ulaşmış durumda.”
2011’de başlayan Arap Uyanışı’nın –veyahut artık popülerliği azalan Arap Baharı’nın– nedenleri, hala daha capcanlı duruyor ve İslam’ın merkezinde ve Kuzey Afrika’da etkinliğini koruyor. BM raporu bölgede zaten yaygın olan istikrarsızlığı şiddetlendirecek altı faktöre vurgu yapıyor: “Uygun iş fırsatlarının kısıtlılığı, zayıf siyasi katılım, kalitesiz sağlık ve eğitim hizmetleri, toplumsal farklılıkların kötü yönetimi, cinsiyet eşitsizliğini artıran geçmişten miras kavramların ve uygulamaların yaygınlığı, kalkınmanın kazanımlarından toplumu mahrum bırakan uzatmalı çatışmalar.”
İster monarşilerin başındaki krallar/emirler isterse otoriter askeri liderler olsun, eğer ki Arap ülkelerinin liderleri genç Arapların ilerlemesini engelleyici faktörlere çözüm bulamazlarsa, raporun tahminine göre, [bu gençler] “insan güvenliğini tehdit edici kemikleşmiş toplumsal istikrarsızlıkların etkili bir kaynağı haline gelecekler.”
Önümüzdeki tehlikeleri daha da vurgulayıcı bir başka veri ise yine Salı günü The Economist’te yer alan şu bilgiydi: “Araplar, dünya nüfusunun %5’ini teşkil ediyorlar, ancak dünyadaki terörizmin ve mültecilerin yarısını oluşturuyorlar.”
274 sayfalık BM raporu, katliamların, cinsiyet ayrımcılığının, yaygın iktisadi yolsuzlukların ve radikal İslam’ın kaynağı olarak mesela Suriye diktatörü Beşşar Esed’in veya Cezayir’in [Z.T.K. yaşı ve hastalığı nedeniyle] ülkesini yönetme ehliyetinden mahrum Abdülaziz Bouteflika’nın ismini vermeme noktasında çok dikkatli davranmış. Bu listeye eklenebilecek daha nice Arap lideri var. (…)
Ortadoğu konusunda derin uzmanlığı bulunan eski bir İsrailli diplomat The Jerusalem Post’a şunları söyledi: “En büyük problem, devletin milli kaynakların ekseriyetini elinde tutması ve genç ve yeteneklilerin gerçek anlamda her türlü serbest piyasa inisiyatifini boğması. Devlet, bol kepçe dağıttığı sübvansiyonlarla ‘barış’ı satın alabildiği sürece işler yolunda. Ancak bu değiş-tokuş çöktüğü anda sıkıntılar başlar... Serbest piyasa diye bir şey yok, (gençlerin birçoğu bu alanda eğitim görse dahi) ileri teknoloji yok ve en önemlisi yolsuzluklar alıp başını gitmiş. Bütün bunlar öngörülebilir gelecekte durumu daha da körükleyecek unsurlar.” Peki çare var mı? “Sadece külli bir iç patlama. Geri kalan her şey geçici ağrı kesiciden ibaret. Eğer ki nüfusun yarısının gideceği hiçbir yer yoksa ilerleme şansı da yoktur.”
Bu analiz raporun temel sonuçlarından birini de açıklıyor: “Giderek büyüyen bu toplumsal eşitsizlikler insanları isyana teşvik ediyor. Gençler isyanların ön saflarındaydılar: Yolsuzluk ve çarpık gelişme onları ümitsizce toplumsal hareketlenmeye sevk etmişti.”
Yerinde sayan Arap dünyasında aldatıcı sükûnet çağı artık geçti gitti. Raporun ileriye dönük tavsiyeleri bölgedeki çatışmanın en temel faktörü olarak İsrail’e saplanıp kalmakla çelişiyor. Rapor 29 defa İsrail’den bahsediyor ve şu iddiayı dillendiriyor: “Filistinlilerin davası, (…) bölgedeki en büyük ve en ciddi varoluşsal tehdit.”
BM araştırması, [Z.T.K. merkezi Doha’da bulunan] Arap Siyasi Çalışmalar ve Araştırma Merkezi’nin 2015 yılı Arap fikir endeksine atıfta bulunuyor: “Araştırmaya dâhil olanların %75’i Filistin davasını sadece bir Filistin meselesi değil, aynı zamanda bir Arap meselesi olarak görüyor ve %85’’i de ülkesinin İsrail’i tanımasına karşı çıkıyor.”
Yaklaşık altı yıldır devam eden Suriye İç Savaşı’nda on binlerce gencin hayatını kaybetmesinden sonra bölgede tutum araştırmalarına ne ölçüde itimat etmek gerektiğini kestirmek zor. Nihayetinde 2011’de Deraa şehrinde 15 Suriyeli genç bir duvara “Halk rejimin düşmesini istiyor” yazdı diye rejim onları işkence hücrelerine doldurmuştu. Acaba gerçekten Filistin-İsrail çatışmasıyla mı meşguller? Raporun da dikkat çektiği üzere, “Gençlerin kendi kapasitelerinin ve haklarının bilincine varması, onları marjinalleştirip fikirlerini ifade etme, aktif katılım veya hayatlarını kazanma yollarını engelleyen acı gerçeklikle çarpışıyor.”
Rapor bölgenin her yerinde yaygın olan Amerikan karşıtlığına ve Antisemitizme hiç atıfta bulunmamış. Köktenci teolojiye inanç dolaylı olarak ele alınmış: “Gençler, kimliklerin şekillenmesindeki merkezî rolünden istifade etmek için dini kötüye kullanan grupların kurbanı olmaya açık vaziyette.”
Raporda Müslüman Kardeşler gibi siyasal İslamcı hareketlere tek bir defa referansta bulunulmuş. Tanınmış Ortadoğu tarihçisi Bernard Lewis’in 2011’de The Jarusalem Post’a verdiği şu demeçlere ayna tutan hiçbir uyarı yok: “Ben (Müslüman Kardeşlerin) herhangi bir şekilde sevecen ve tehlikesiz olduğunu düşünmüyorum. Bence son derece tehlikeli bir radikal İslamcı hareket. Eğer ki iktidara gelirlerse bunun sonuçları Mısır için bir felaket olur.”
Oxford Üniversitesi Ortadoğu tarihçisi Eugene Rogan Araplar: Bir Tarih (The Arabs: A History, 2009) başlıklı kitabında diyor ki “Eğer Arap halkları insan haklarına ve hesap verebilir yönetime, güvenliğe ve iktisadi büyümeye kavuşmak istiyorlarsa inisiyatifi kendileri ellerine almak zorunda kalacaklardır.”
(...)
BM raporu değişim konusunda asıl sorumluluğu Arap dünyasındaki yönetici sınıfa yüklüyor.

Önümüzdeki süreçte Arap dünyasında daha nice Arap isyanları ve kendini yakarak Arap Baharı’nın kıvılcımını çakan Tunuslu seyyar satıcı Bouazizi’nin izinden giden daha nice bireysel protestolar yaşanacak.

25 Eylül 2016 Pazar

C.B.GLICK: SOROS’UN KÜRESEL KAOS SEFERBERLİĞİ


SOROS’UN KÜRESEL KAOS SEFERBERLİĞİ

Caroline B. Glick (ABD’de siyaset bilimi eğitiminin ardından 90’lı yıllarda İsrail ordusunda beş yıl subaylık yaptı, Başbakan Netanyahu’nun dış politika danışmanlığını yürüttü. 2000’li yıllarda İsrail’in “Makor Rishon”, “The Jerusalem Post” gibi gazetelerinde yazarlık, dış politika yorumculuğu ve sorumlu yazı işleri müdür yardımcılığı vs. yaptı. Şu anda Washington merkezli Güvenlik Politikaları Merkezi’nde Ortadoğu kıdemli uzmanı. Amerikalı üst düzey yetkililere ve Kongre üyelerine İsrail ile ABD’nin ortak kaygısı olan meselelerde brifing vermek üzere yılda birkaç defa ABD’ye gidiyor.)
The Jarusalem Post, 22.8.2016

Tercüme: Zahide Tuba Kor

NOT: Aşağıdaki yazıda problemli yerler ve hatta bariz bilgi hataları/çarpıtmalar olsa dahi İsrail, ABD ve AB Sağının, hatta aşırı Sağının duygularını başarılı bir şekilde yansıtmakta. Daha da önemlisi, İsrail’e göçmüş, Yahudi milliyetçisi bir Amerikalı olan yazar, Soros’u ve fonladığı kuruluşları sıkı bir eleştiriden geçiriyor. Ezberlerimizi bozan bir yazı...


ABD’deki büyük medya kuruluşları, milyarder George Soros’un Açık Toplum Vakfı’na ait binlerce e-postanın aktivist bilgisayar korsanı grubu DCLeaks tarafından sızdırılmasını görmezden geldi. Oysaki Açık Toplum Vakfı, Soros’un son yirmi yıldır gerek ABD’deki gerekse dünyanın dört bir yanındaki kâr amacı gütmeyen kuruluşlara milyarlarca dolar akıttığı bir araç. 
Sızdırılan belgelere göre Soros, kasım ayındaki seçimler için Hillary Clinton adına çalışan gruplara verdiği 30 milyon dolarla en büyük bağışçı oldu. (…)
(…) Soros’un ABD’deki ve dünyanın dört bir yanındaki aşırı sol gruplara sağladığı büyük finansman on küsur yıl evvel zaten belgelenmişti. 
Ancak birçok ayrıntı zaten bilindiğinden daha geniş çaplı hikâyenin önemini görememek ağaçlara odaklanıp ormanı kaçırmak gibi bir şey. DCLeaks denilen belge sızıntısı, büyük bir hikâye; zira Soros’un finansman ağı ormanını ortaya döküyor.
Görünen ilk boyut, Soros’un hayırsever projelerinin megalomanca tabiatı. Yerkürenin hiçbir köşesi yok ki onun çabalarından etkilenmemiş olarak kalsın. Hiçbir siyaset alanı yok ki onun dokunuşundan nasibini almasın.
Destek verdiği devasa sayıdaki gruplar ve insanlar görünüşte birbiriyle alakasız duruyor. Mesela iklim değişikliğinin İsrail’e kaçak Afrikalı göçüyle ne alakası var? Keza Wall Street’i İşgal Et eylemlerinin Yunan göç politikalarıyla bağlantısı ne? Gerçekte ise Soros destekli projeler ortak bazı temel özelliklere sahip.
Bunların tamamı, Batı demokrasilerindeki milli ve yerel otoritelerin kendi milletlerinin ve toplumlarının değerlerini ve kanunlarını idame ettirme kabiliyetlerini zayıflatma işlevi görüyor. Bunların tümü, sözkonusu piyasalar ister mali ister ideolojik ister siyasi isterse bilimsel olsun, serbest piyasaları engellemek üzere iş tutuyor. Demokrasi, insan hakları, iktisadi, ırki ve cinsel adalet ve diğer ulvi kavramlar adına bütün bunlar yapılıyor. Diğer bir deyişle bunların hedefleri, Batılı demokrasileri çökertmek ve hükümetlerin düzeni sürdürmelerini veya toplumların kendilerine özgü kimliklerini ve değerlerini korumalarını imkansızlaştırmaktır.
Geçtiğimiz sene Soros’un kontrolündeki gruplardan 650 bin dolar alan Siyahların Hayatı Değerlidir (SHD) hareketi bu çabaların klasik bir örneği. Yakın döneme kadar Amerikan polisi, ordunun içerideki muadili olarak herkesin hayranlığını uyandırırdı. SHD, polise desteği siyasallaştırmaya kararlı bir toplumsal güç olarak ortaya çıktı.
Temel görüşü şu: ABD’de hukuku ve düzeni koruyarak toplumun düzgün bir şekilde işlemesini sağlayan polis teşkilatı, aslında iyi bir kuvvet değildir, beyazların siyahlara baskısının bir aracıdır. Özellikle Afro-Amerikan topluluklarında hukukun tesisi özü itibarıyla ırkçı [bir olgudur anlayışıyla polis] saldırı altında.
Birçok Amerikan şehrinde polislerin öldürülmesini kışkırtmakla itham edilen SHD ajitasyonu polis teşkilatında iki tür karşılık buldu: (…) polislerin morallerini bozdu ve (…) kuvvet kullanma istekliliklerini azalttı. Bir yandan cezai kovuşturmaya uğramaktan diğer yandan kamuoyundan yükselen “ırkçı” damgasını yemekten duydukları korku, polislerin hareket geçmeleri gereken durumlarda eylemsizliği tercih etmelerine yol açtı. Bu durumda şiddet içeren suç oranlarının artması kuvvetle muhtemeldir.
Yine Soros’un yasadışı göçle ilgili çalışmaları var. Soros, ABD’den Avrupa’ya ve İsrail’e kadar Batılı demokrasilerin milli kimliklerini ve nüfus yapılarını bozmak için göçü dünya çapında kullanıyor. Sızan e-postalar, Soros’un desteklediği grupların Arap dünyasından gelen göçmenler için açık sınır politikasına destek veren siyasetçilerin seçilmesi amacıyla Avrupa seçimlerine müdahale ettiğini ve göçmenlere sempati duyan yazılar kaleme alan gazetecilere mali destek verdiğini gösteriyor.
Soros’a bağlı gruplar, sahada yasadışı göçmenlerin ABD ve Avrupa’ya girişine yardımcı oluyor. Mesela Amerikan Anayasa Mahkemesi’nden çıkan Meksika’dan yasadışı göçmenlerle ilgili kararı etkilemeye çabaladılar. Açık sınırlara karşı çıkan Amerikalı ve Avrupalıları şeytanlaştırmak için Müslümanlarla ve diğer gruplarla birlikte çalıştılar.
Soros, İsrail hükümetinin Afrika’dan yasadışı göçmen akışını durdurma çabalarına da karşı çıkıyor. Kontrolsüz göçü meşrulaştırma çabasının özünde yatan düşünce, devletlerin milli kimliklerini koruyamaz hale gelmeleri.
(…)
Bu çabalara paralel olarak iş, Batılı demokrasilerin köklü toplumsal normlarını idame ettirme hakkını reddetmeye kadar gidiyor. Soros destekli grupların eşcinsel evlilikleri vs. savunmasının ardında da bu yatıyor. (…) Diğer bir deyişle bu gruplar, Batılı demokrasilerin vatandaşlarının Soros’un reddettiği en mahrem değerlere karşı aralarındaki mesafeyi koruma haklarının inkarına yönelik çabaları destekliyor.
İsrail sözkonusu olduğunda Soros destekli gruplar, İsrail toplumunun her yönünü ırkçılıkla ve hukuka aykırılıkla yaftalayarak meşruiyetini sarsmaya çalışıyor. Filistinliler Soros’un saldırılarının odak noktasında. İsrail’in ırkçı bir devlet olduğunu iddia etmek için Filistinlileri kullanıyor. Soros ılımlı solcu grupları, radikal solcuları, İsrailli Arapları ve Filistinli grupları fonluyor. Farklı ama birbirini tamamlayıcı şekilde bu gruplar, hedef kitlelerine İsrail’in kendisini koruma veya Yahudi olmayan vatandaşlarına karşı kanunları uygulama hakkı olmadığını söylüyor.
ABD’de SHD’den tutun J Street’e kadar Soros destekli gruplar, İsrail’e muhalefeti toplumsal ve siyasal açıdan kabul edilebilir kılmaya çalışıyor.
Ferguson’dan Berlin’e ve Kudüs’e kadar Soros’un çabalarının itici gücü kargaşa ve kaosu kışkırtmaktır; zira destek verdiği grupların felç ettiği yerel hükümetler, kendi toplumlarının emniyetini sağlayamamakta ve hatta tutarlı bir biçimde güvenliği hak ettiklerini dahi dile getirememekteler.
Birçok açıdan Donald Trump’ın seçim kampanyası, Clinton’a değil, bizzat Soros’un kendisine yönelik doğrudan bir cevap niteliğinde. Sınırlara duvar örülmesi çağrısı yaparak, İsrail’e destek vererek, İngiltere’nin AB’den çıkışını, Müslüman göçüne karşı geçici bir yasak getirilmesini ve SHD’ye karşı polisi destekleyerek Trump, aslında Soros’un milyarlarca dolar akıttığı faaliyetlerine yönelik doğrudan bir engel teşkil ediyor.
DCLeaks, Soros’un fonladığı Sol’un liberal demokrasilerin temellerine karşı yürüttüğü kampanyanın ne denli devasa olduğu ifşa etti. Soros’un desteklediği “doğrudan demokrasi” hareketleri aslında “ayaktakımının yönetimi” çağrısından başka bir şey değil.

Batı’daki halklar, Soros’un bütün faaliyetlerinin ortak temellerinin farkında olmalılar. Ayrıca önceden planlanmış ifsat edici kampanyalarına karşı tek cevabın, Batılı halkların kendi milli hakları ile bireysel güvenlik haklarını savunmaları olduğunu bilmeliler. Bu güvenliği hukuk devleti çerçevesinde teminat altına alacak milli kurumları desteklemeliler ve ayrıca kendi milli değerlerini ve geleneklerini savunup muhafaza etmeliler.

18 Ağustos 2016 Perşembe

H.RHODE: DARBEYİ ERDOĞAN YAPTIRMIŞ OLABİLİR

Darbeleri mazur gören veya gösteren herkesi kınıyor, darbecileri lanetliyoruz


ESKİ PENTAGON YETKİLİSİNE GÖRE DARBEYİ ERDOĞAN YAPTIRMIŞ OLABİLİR
Ariel Ben Solomon (The Jerusalem Post gazetesi Ortadoğu muhabiri ve yazarı)
The Jarusalem Post, 24.7.2016

Tercüme: Zahide Tuba Kor

Z.T.K. Aşağıdaki darbeyle ilgili görüş veren Harold Rhode’un ABD’nin en önemli Türkiye uzmanı(!) olduğu iddia ediliyor. Şu anda İsrail Ariel Üniversitesinde misafir profesör ve New York merkezli Gatestone Enstitüsünde kıdemli araştırmacı. Geçmişte Pentagon’da Türkiye masası şefi ve siyasi müşavir olarak görev yapmış. Fehmi Koru bir makalesinde hakkında şunu yazmış: “Harold Rhode deyip geçmeyin. Bir ara, Washington’da görev yapan veya Washington’a yolu düşen Türk gazetecilerin en büyük haber kaynağı oydu.”


Uzun yıllar Pentagon’da çalışmış Türkiye uzmanı Harold Rhode, The Jerusalem Post gazetesine pazar günü verdiği röportajda şunları söyledi: Türkiye Cumhurbaşkanı Erdoğan bir “megaloman” ve içerideki imajını düzeltmek için 15 Temmuz darbesini üretmiş olabilir.
Rhode’a göre, Rusya ve İsrail’le ilişkileri düzeltmek için onlara boyun eğmek, Türklerin ve Ortadoğu halklarının çoğunun gözünde Erdoğan’ı küçük düşürdü. Bu yüzden Erdoğan, bu sözde darbe teşebbüsüne karşı yapmacık zaferiyle dünyaya hala güçlü olduğunu gösterdi.
Erdoğan’ın kendi şerefini kurtarmak için bu darbeyi tezgahlayıp ardından da bastırması oldukça muhtemel. Bu senaryoya göre Türkler ve Ortadoğulular bunu muhteşem bir zafer olarak göreceklerdi.
Türk kafa yapısına ilişkin Rhode şunları söyledi: “Türkler kendilerini dünyanın ya en önemli ya da en zayıf gücü olarak görmeye meyyaldir ve bu temayül kendi içinde iniş çıkışlar gösterir… Türkiye komplocular diyarıdır; hatta en eğitimli insanlar bile böyledir. Komploculuk, Türkiye’de ve geniş Ortadoğu’da yaygın olan kadercilik zihniyetinin bir parçasıdır. Sünni kaderciliği, her şeyi takdir edenin Allah olduğu ve kulun kaderini değiştirmek için hiçbir şey yapamayacağı inancına dayanır.
Türk kültürü de Avrupa değil, Ortadoğu kültürüne aittir ve dolayısıyla Türk davranış kalıplarını Batılı bir perspektiften anlamaya çalışmak yanlıştır. Ayrıca Osmanlı tarihi de diğer İslami yapılar da hep hükümdarın başta kalabilmek için yaptığı acımasızlıkların örnekleriyle doludur.
Şu anda Ariel Üniversitesinde misafir profesör ve New York merkezli Gatestone Enstitüsünde kıdemli araştırmacı olan Rhode, “İyi de eğer bu darbe bir senaryoysa gerçekler nasıl gizli kalabildi?” sorumuza cevaben şunları söyledi: “Ülke dışındaki Türk dostların dahi bu soruyu tartışmaktan ödleri patlıyor. Mesela Türk hükümeti yurtdışındaki akademisyenlere ülkeye geri dönün çağrısı yaptı.” Rhode, “Onları iyi bir şeyin beklediğini düşünebiliyor musunuz?” diye şakayla karışık bir iğnelemede bulunmayı da ihmal etmedi.
Rhode’a göre, Ortadoğu’da hakikat, her yöne çekilebilir/eğilip bükülebilir bir metadır ve rejimler genelde her ne kanıta ihtiyaçları varsa onu üretiverirler.
Erdoğan’ın ABD’de yaşayan Türk din adamı Fethullah Gülen’in bu komployu planladığı ithamlarına cevaben eski Pentagon yetkilisi, onun çok yaşlı olduğunu ve Pensilvanya’dan böyle bir şeyi yürütebileceğinden şüpheleri olduğunu söyledi ve ekledi: “Amerikalılar Gülen’in Pensilvanya’daki faaliyetlerini yakından takip edebilir ve onun ne yapıp yapmayacağını bilebilir durumda. Bu yüzden sözde darbede onun bir dahli olup olmadığını ortaya çıkaracaklardır.” Rhode’a göre Ankara hükümetinin ortaya attığı söylemden “kötü kokular” geliyor; kanıtlar ölçülüp biçilmeli, çünkü “uydurulmuş olabilir”.
Türk yetkililerin darbe teşebbüsünün ardından nasıl bu denli hızlıca on binlerce memuru ve çalışanı işten çıkarıp tutukladığına ilişkin Rhode, bu akim kalan darbeden evvel listelerin ve planların hazırlanmış olabileceğini söyledi ve ekledi: “Eğer ki zanlılara yönelik operasyon hazırlıkları önceden yapılmamışsa Erdoğan ve şürekâsı bu kadar kısacık bir sürede işleri çekip çeviren entelektüel birer deha demektir. Bu, dünyada başka herhangi bir insan grubunda görülmemiş bir kabiliyet gerektirir.”
Rhode’a göre İslamcı Erdoğan, İslam dünyasını hâkimiyeti altına alma yolunda bir adım olarak Osmanlı hilafetini yeniden kurma arayışında. Sıklıkla tekrarlanan Erdoğan’ın şu sözünü yine hatırlatmak gerekirse “demokrasi istasyona vardığınızda inilecek bir trendir”.
“Amerikan Başkanı Barack Obama, demokratik yolu takip etmekten bahsediyor, ama Türkiye cumhurbaşkanı demokrasiyi hedeflerine ulaşmada bir araç olarak kullanıyor.”

Rhode sözlerini şöyle bağladı: “Birçok araştırmaya göre Türklerin çoğunun kendilerini öncelikle Müslüman, ardından Türk olarak gördüğünü hatırlatmak isterim. Bu da Erdoğan’ın geçtiğimiz seçimlerde ve son darbe teşebbüsünden bu yana nasıl bu denli destek topladığını açıklamaya yardımcı oluyor.”