Abdülbari Atwan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Abdülbari Atwan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13 Mart 2020 Cuma

A.ATVAN: SUUDİ ARABİSTAN ‘PETROL’ VE ‘DARBE’ HAMLELERİYLE NE YAPMAK İSTİYOR?




SUUDİ ARABİSTAN ‘PETROL’ VE ‘DARBE’ HAMLELERİYLE NE YAPMAK İSTİYOR?

Abdülbari Atvan (Arap dünyasının önde gelen gazetecilerinden olup şu an Ra’i el-Yevm haber sitesi genel yayın yönetmeni; daha evvel el-Kuds el-Arabî gazetesi genel yayın yönetmeniydi)
Ra’i el-Yevm, 10.3.2020 ve 7.3.2020

Tercüme ve editoryal katkı: Zahide Tuba Kor

NOT: Bu özet tercüme Fikir Turu web sitesinde 13.3.2020 tarihinde yayınlanmıştır. 

İngilizcesi “Riyadh Launches Another War” ve “More Trouble in the House of Saud” başlığıyla yayınlanan yazıların tamamını okumak için üzerilerine tıklayınız

NOT: Blogda yer alan 800 küsur içeriğe http://ortadogugunlugu.blogspot.com.tr/2018/01/bu-blogda-neler-var.html linkinden toplu olarak ulaşabilirsiniz.
Kaynak göstermeden blogdaki yazı, tercüme ve infografikleri kullanmamanız önemle rica olunur.



Özet: Coronavirüs salgınından sonra petrol fiyatlarını düşürerek, kendi ülkesinin ekonomisini de zora sokabilecek riskli bir karar alan Suud Veliaht Prensi, aile içinde de yeni bir iktidar mücadelesi başlattı. Prens’in amacı ne? Giriştiği riskli savaşları kazanabilir mi? Dünya bundan nasıl etkilenecek?

Suudi Arabistan son bir haftadır gerek kraliyet ailesi içindeki kritik tutuklamalar gerekse petrol fiyatlarındaki hızlı düşüş nedeniyle dünya gündemine oturdu. Arap dünyasının önde gelen gazetecilerinden, geçmişte el-Kuds el-Arabî gazetesinin, şu an Ra’i el-Yevm haber sitesi genel yayın yönetmeni olan Abdülbari Atvan geçtiğimiz günlerde bu konularda iki yazı kaleme aldı.
Atvan, 10 Mart’taki “Riyad Bir Savaş Daha Başlattı” başlıklı yazısında, Suudi Veliaht Prensi Muhammed bin Selman’ın birkaç gün arayla iki yeni savaş başlattığına dikkat çekiyor.
İlk savaşı ülke içinde veriyor; iktidardaki gücünü konsolide etmek ve tüm hasımlarını etkisizleştirmek üzere üst düzey prensleri ve onların birlikte iş tuttuğu yakınlarının tutuklama kampanyasını yürütüyor.
İkincisi ise küresel çaplı ve petrol fiyatlarıyla ilgili. Suudi Veliaht Prens, coronavirüs salgını yüzünden küresel talepte düşüşün vurduğu petrol fiyatlarını yukarı doğru çekmek istedi. Bu amaçla da günlük 1,5 milyon varil üretim kesintisi konusunda OPEC’le anlaşmayı reddettikten sonra Rusya’yı cezalandırmak üzere üretimde artış emri verdi ve Suudi petrolünün fiyatını düşürdü.
Bu ‘misilleme’ hareketinin ilk sonucu, petrol fiyatlarının %30’luk bir çöküşle varil başına 30 dolar seviyesine düşmesiydi ki uzmanlara göre bu savaş devam ederse 25 doların da altına düşebilir.

Petrol üretiminde Rusların ve Suudluların anlayış farkı
Yazar, uzmanların bir ateşkes öngörmediğini vurguluyor. Çünkü “düşük petrol fiyatlarını destekleyen Rusya üretimi azaltmak istemiyor. Son yıllarda üretim patlamasının yaşandığı Amerikan kaya petrolüne karşı Rusya da paralel bir savaş yürütüyor ve daha ucuz ham petrolün kaya petrolünü piyasadan çıkarabileceğine inanıyor.”
Yazar bunun, Suudi Arabistan’ın Rusya’ya karşı giriştiği ikinci fiyat savaşı olduğunu hatırlatıyor. “İlkini 2014’te ABD’nin teşvikiyle Rusya ve İran ekonomilerini zarara sokmak üzere başlatmıştı. Fiyatlar, varil başına yaklaşık 120 dolardan 40 dolara düşmüş; ancak bu taktik başarısız olmuştu. İki hedef ülkenin kayıpları katlanılabilirdi, ekonomileri beklendiği gibi çökmedi ve hatta krizden güçlenerek çıktılar. Suudi Arabistan ve Körfez müttefikleri ise yüz milyarlarca dolar gelir kaybına uğradı.”
Yazar diyor ki, “Suudi karar verici, Rusya’da varil başına üretim maliyetleri Suudi Arabistan’ınkinin iki katından fazla olduğu için bu kez ilk çark edenin Ruslar olacağı kanaatinde. Görünen o ki petrol gelirlerinin Suudi milli gelirinin yaklaşık %90’ını oluştururken, Rus ekonomisinin çok daha çeşitlendirilmiş ve petrole daha az bağımlı olduğunun farkında değil.”
Atvan, bu karardan Körfez borsalarının büyük bir darbe aldığını, sadece pazartesi günü ortalama %10’luk bir kayıp yaşadıklarını ve Kuveyt’in hisse alım-satımını durdurmak zorunda kaldığını hatırlatıyor.

Bu hamleden en çok zararı kim görebilir?
Bu durum değerlendirmesinden sonra Atvan gelecek öngörülerine geçiyor ve oldukça önemli noktalara parmak basıyor:
“Petrol üreten Körfez ülkeleri, yaygın tahminlere göre, petrol talebinde coronavirüs kaynaklı düşüş devam ederse büyük sorunlarla karşı karşıya kalacaktır. Daha fazla bütçe açığı ve daha düşük büyüme oranı anlamına gelen bu durum nakit rezervlerini tüketmeye, borç almaya, vatandaşlara yönelik vergi ve harçları artırmaya, kamu harcamalarını azaltmaya ve/veya sert kemer sıkma önlemleri uygulamaya zorlayacaktır.”
“Birçok uzman, -diğer Körfez veya OPEC ülkelerine danışılmayan- Suudi hamlesinin pervasızca ve yanlış bir zamanlamayla yapıldığına ve 2014’te olduğu gibi yine geri tepebileceğine inanıyor. Bu hamleden en büyük zararı, büyük bir ihtimalle Muhammed bin Selman’ın 2030 Vizyonu’nda yer alan, krallığın petrol gelirlerine olan bağımlılığını azaltmayı hedefleyen 500 milyar dolarlık yeni mega şehir Neom gibi dev yatırım projeleri görecek.”

Körfez ülkeleri iflasın eşiğinde mi?
Yazar, kısa süre evvel yayınlanan bir IMF raporundaki uyarıya da dikkat çekiyor. Rapora göre, uzun vadede dünyanın fosil yakıtlardan yenilenebilir enerjiye geçmesiyle birlikte 2034’e gelindiğinde birçok Körfez ülkesi iflasla karşılaşabilecek.
Atvan diyor ki “Piyasadaki mevcut kargaşa hali ile coronavirüs krizi bir araya geldiğinde bu tarih öne çekilebilir. Zira alternatif gelir kaynaklarının yokluğunda düşen petrol gelirleri, bu devletleri borç alma, vergilendirme, borçluluk ve IMF reçetelerine başvurmaya zorlayacaktır.”
Atvan yazısını şu önemli tespitle tamamlıyor: “Gün gelecek, mevcut rantçı devlet modeli ve savurganca harcama alışkanlıkları geçmişte kalacak ve insanlar, -yöneticileriyle aralarındaki mevcut toplumsal sözleşme yıprandıkça- siyasi hak taleplerini ve yönetimde söz sahibi olma isteklerini dillendirmeye başlayacaklar. Anlayacağınız, mevcut petrol fiyatlarından çok daha fazlası tehlike altında.”

Veliaht Prens’e karşı darbe hazırlığı mı, Prens mi darbe yaptı?
Abdülbari Atvan, 7 Mart’ta Ra’i el-Yevm’de yayınlanan “Suudi Hanedanlığı’nda Sorunlar Daha Fazla” başlıklı yazısında ise, Suudi Veliaht Prensi Muhammed bin Selman’ın amcası Prens Ahmed bin Abdülaziz ve yeğeni eski veliaht prens ve içişleri bakanı Prens Muhammed bin Nayif’i ihanet ve darbe planlama suçlamasıyla tutuklama emri vermesi konusunu değerlendiriyor.
Yazara göre bunun iki makul açıklaması olabilir:
“Birincisi, tutuklanan iki prens hanedan içinde veliaht prense karşı bir isyan bayrağı açarak başa geçmeye çalışıyor olabilir. Bu ekip, iç ve dış politikada daha uzlaşmacı ve daha az çatışmacı bir yaklaşıma dayanan ‘geleneksel’ yönetim biçimini geri getirmeyi amaçlıyor olmalı. Geçtiğimiz eylül ayında, kraliyet güvenliğinden sorumlu [kralın yakın koruması Tümgeneral] Abdülaziz el-Fağm’ın esrarengiz bir şekilde öldürülmesinden sonra böyle bir planın gizlice tezgahlandığı söylentileri ortaya çıkmıştı.
İkinci açıklama, Muhammed bin Selman’ın babasını -hastalığı ve iş göremezliği nedeniyle- saf dışı bırakıp kendisini kral ilan etme hazırlıklarının bir başlangıcı olarak aile içindeki iki ana rakibinden kurtulmak için harekete geçtiği yönünde. Yani bu hamleyle veliaht prens muhtemel baş rakiplerine önleyici bir darbe indirdi.”
Atvan yazısında, veliahtın -muhtemelen güvenlik endişeleri nedeniyle- kamuoyu önüne nadiren çıktığını ve büyük ölçüde saray duvarlarının arkasından ülkeyi idare ettiğini belirtiyor. Özellikle yönetici aile içinden yükselen güçlü muhalefetin farkında olduğunu ve şahsi güvenliği için yabancı paralı elemanlara ve istihbarat kuruluşlarına bel bağladığını vurguluyor.
Tutuklanan Prens Ahmed hakkında da şunları yazıyor:
“Kral Selman’ın öz kardeşi ve kraliyet ailesi içinde kritik konumdaki Sudairi kardeşlerin en küçüğü. Muhammed bin Selman’a ve uyguladığı politikalara muhalefetiyle hanedan içinde ve halkın çeşitli kesimlerinde popüler bir isim. Prens Ahmed’i ziyaret edenler, divanının duvarında kralın fotoğrafının yanında veliaht prensinkini hiç görmediklerini söylüyorlar.”
Suudi kanunlarına göre ihanet suçunun cezasının ölüm veya ömür boyu hapis olduğunu hatırlatan Atvan, bu tür cezaların tutuklu prenslere gerçekten uygulanıp uygulanmayacağının kraliyet ailesi içinden yükselecek tepkilere bağlı olduğunu belirtiyor.
Demir yumrukla ülkeyi yöneten ve ordu ile güvenlik birimlerinin tamamını kontrol eden bin Selman’ın 2017’den beri onlarca prensi, en önemli iş adamlarını, eski devlet görevlilerini, din âlimlerini, aktivistleri ve entelektüelleri tutukladığını hatırlatıyor. Ancak veliahtın amcası ve yeğenini tutuklatmasının şimdiye kadarki dalgaların en büyüğü ve en risklisi olduğunu belirtiyor.
Abdülbari Atvan yazısının sonunda şu çarpıcı yorumu yapıyor:
“Suudi Arabistan hem siyaseten hem de iktisaden zor zamanlardan geçiyor. Zaten büyük olan bütçe açığı, -gerek coronavirüs kriziyle bağlantılı seyahat kısıtlamaları yüzünden önümüzdeki süreçte umre ve hac gelirlerinde yaşanabilecek on milyarlarca dolarlık kayıp gerekse petrol fiyatlarındaki sert düşüş nedeniyle- çok ciddi artacak. Başta Yemen Savaşı’nın muazzam maliyeti ve ülkenin hayati petrol altyapısının Husi füze ve İHA saldırılarına maruz kalması olmak üzere, hükümet politikalarına yönelik hem yurt içinde hem de yurt dışında Suudiler arasında bir endişe ve anlamlandıramama hali var. Bu endişeler, hanedanın en önemli iki prensinin tutuklanmasıyla daha da şiddetlenebilir. Önümüzdeki günlerde Suudi Arabistan’da bazı şaşırtıcı gelişmelere ve değişikliklere hazır olun.”


22 Mayıs 2018 Salı

A.ATWAN: “YÜZYILIN ANLAŞMASI” İÇİN HAZIRLIK



“YÜZYILIN ANLAŞMASI” İÇİN HAZIRLIK

Abdülbari Atwan (Arap dünyasının önde gelen gazetecilerinden olup şu an Ra’i el-Yevm haber sitesi genel yayın yönetmeni; daha evvel el-Kuds el-Arabî gazetesi genel yayın yönetmeniydi)
Ra’i el-Yevm, 21.5.2018

Tercüme: Zahide Tuba Kor

NOT: Lütfen kaynak göstermeden tercümenin bir kısmını veya tamamını kullanmayınız, alıntılamayınız, yayınlamayınız.

Blogda yer alan 750 küsur içeriğe http://ortadogugunlugu.blogspot.com.tr/2018/01/bu-blogda-neler-var.html linkinden toplu olarak ulaşabilirsiniz.

Geçtiğimiz hafta Amerikan büyükelçiliğinin işgal altındaki Kudüs’e taşınması kutlamalarının ve İsrail’in Kudüs’ü ebedi başkenti ilan etmesinin kutsanmasının Filistin’in ele geçirilişinin 70. yıldönümüne denk getirilmesi, -eğer işler Trump yönetiminin istediği gibi yolunda giderse- Filistin davasının nihai olarak tasfiyesi anlamına gelecek sözde “Yüzyılın Anlaşması”nı hayata geçirmenin ilk ve en önemli adımıydı.
ABD ve İsrail, büyükelçiliği taşımakta acele ederek ve bunu Nekbe’nin [Büyük Felaket’in] yıldönümüne denk getirerek bu “anlaşma”yı ilan etmeden evvel Arapların ve uluslararası kamuoyunun tepkilerini ölçmek için nabız yoklamış oldu.  Ne yazık ki -kitlesel gösterilerin ardı ardına altı hafta boyunca devam ettiği ve İsrailli keskin nişancıların kurşunlarıyla 100’ü aşkın Filistinlinin can verdiği ve 3000’inin de yaralandığı- Gazze Şeridi’nin dışındaki Filistin topraklarında tepkiler oldukça cılız kaldı. Aynısı Arap ve İslam ülkelerinin başkentlerinden gelen tepkiler için de söylenebilir.
Anlaşmayı önceden pazarlama amacı güden “sızdırma süreci” cuma günü Associated Press haber ajansı üzerinden başlatıldı. İsmi açıklanmayan beş Amerikalı yetkiliye dayandırılan habere göre, Başkan Donald Trump –İsrail Başbakanı Benyamin Netanyahu’nun doğrudan nezaretinde damat Jared Kushner ve “barış” elçisi Jason Greenblatt tarafından kaleme alınan– planını Ramazan’ın ardından Haziran ayı sonuna doğru ilan etmeyi düşünüyormuş.
Büyükelçiliğin taşınmasına ve İsrail’in Gazze’deki katliamına yönelik resmî Arap tepkisi sadece cılız olmakla kalmadı, suç ortaklığı da yapıldı; nitekim ABD’nin gözde Arap müttefiklerinin -özellikle de Mısır, Ürdün ve Körfez ülkelerinin çoğunun- yakında açıklanacak olan Amerikan planının ayrıntılarına vâkıf olduğunu da gösterdi. Tepki olarak acilen Arap zirvesini toplantıya çağırmadılar; Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın topladığı İslam İşbirliği Teşkilatı zirvesine (Ürdün dışındaki) katılımları da (Kuveyt dışında) Körfez ülkelerinin ekseriyetinin dışişleri bakanıyla temsil edilmesi nedeniyle dikkat çekici bir şekilde düşük düzeyliydi. İsrail’le resmî diplomatik ilişkileri olan Arap devletleri (Mısır ve Ürdün) de yaşananları protesto etmek maksadıyla büyükelçilerini geri çağırmayı veya İsrailli diplomatları kendi başkentlerinden kovmayı göze almadılar; Türkiye, Bolivya, Güney Afrika, İrlanda ve Belçika gibi Arap olmayan devletler bu tür adımlar attığı halde. Bu, önümüzdeki aylarda bazı şok edici gelişmelerin yaşanacağına işaret olabilir.
Bu arada Mısır Cumhurbaşkanı Abdülfettah es-Sisi, ABD’nin ricası üzerine, Hamas’ı Büyük Dönüş Yürüyüşünü sonlandırmaya ve Gazze’deki durumu yatıştırmaya ikna etmek ve ayrıca İsrail’le 10 yıllık ateşkes tekliflerini görüşmek için -özel bir uçak yollayıp heyetiyle birlikte el-Ariş havalimanına getirtmek üzere- Hamas lideri İsmail Heniyye’yi Gazze’den Kahire’ye davet etti. Hamas’a mensup bazıları, Gazze üzerindeki ablukayı kaldırmakla sonuçlanacak bir tür anlaşmanın eli kulağında olabileceğini sızdırmaya başladı.
ABD ve Arap vekilleri, Filistinlilere veya daha ziyade Batı Şeria ve Gazze Şeridi’ndeki liderlerine yönelik havuç-sopa yaklaşımını uyguluyorlar. Sopa, mali yardımları kesmek ve ablukayı pekiştirmek; havuç ise Kudüs’ten ve Geri Dönüş Hakkından vazgeçmeleri ve “anlaşma”ya muhalefet etmemeleri karşılığında İşgal Altındaki Topraklara Araplardan ve Batı’dan nakit para akıtma vaadi.
Sisi’nin beklenmedik ve daha evvel görülmedik şekilde Ramazan ayı boyunca Refah sınır kapısını açma kararı, hayat şartlarının iyileşeceği beklentisiyle halkın öfkesi yatıştırılırken Geri Dönüş Yürüyüşlerinin durdurulacağı veya azaltılacağı bir mutabakatın zeminini hazırlama amaçlıydı. Zira Gazze halkı, Hamas’ın da teşvikiyle Amerikan planına isyan eden, büyükelçilik kutlamalarını berbat eden ve İsrail’in o çirkin terörist yüzünü ifşa eden tek gruptu. Ancak eğer ki Hamas liderliği Arap tabağında sunulan Amerikan havucunu almayı reddederse işler planlandığı gibi gitmeyebilir. Zira Hamas’ın içinde muhalefet bayrağını çeken güçlü bir damar da var.
Şimdiye kadar Trump’ın “anlaşması”nın içeriğine dair sızdırılan ayrıntılar, Mısır’ın Sina Yarımadası’ndan –bir liman ve havalimanı da inşa edilebilecek şekilde belki el-Ariş ve Şeyh Zuveyda şehirleri de dahil edilerek– sahil boyunca 720 km2’lik bir alanı Gazze Şeridi’ne katarak genişletmekten bahsediyor. Karşılığında Mısır, Necef Çölü’nden aynı büyüklükte işgal altındaki bir Filistin toprağını alacak. Bu arada Mısır-Ürdün-Suudi sınır bölgesinde 500 milyar dolarlık yatırım çekecek, bolca işsize iş sağlayacak ve Mısır ekonomisine de ilave dolaylı yatırım çekecek olan ultra modern bir mega şehir olması tasarlanan Neom inşa edilecek. Batı Şeria’ya ise “iktisadi barış”tan ve bir de iyileştirilmiş özerk yönetim şartlarından başkası teklif edilmiyor.
ABD tarafından [Filistin’e] sallanan büyük sopa, eğer ki bu plana razı olmazsa Filistin Yönetimi’ni mali yardımlardan mahrum bırakma tehdidi. Zaten bu yılın bütçesinden 200 milyon dolarlık yardımı dondurmuş ve ayrıca UNRWA bütçesine de 65 milyon doları vermemişti. Ürdün’e Körfez ülkelerinden gelen bütün mali yardımların kesilmesi de aynı hedefe matuftu: Ürdün’e ve orada yaşayan Filistinlilere ya “anlaşma”yı kabul edin yahut sonuçlarına katlanın diye baskı yapmak. Ürdün’ü yalnızlaştırma ve oynadığı rolü önemsizleştirme süreci bir süre evvel başlamıştı ve şimdilerde daha da yoğunlaşıyor.
Bu arada Körfez ülkelerinde, kamuoyu nazarında Filistin halkını -topraklarını İsraillilere satmış ve dolayısıyla desteklenmeyi hak etmeyen bir halk olarak resmetmek de dahil- itibarsızlaştırmaya dönük giderek tırmanan bir medya kampanyası yürütülüyor. İsrail’le ilişkileri normalleştirme sürecine paralel olarak, Körfez’in sosyal medya propagandacılarının “elektronik ordusu”, -tıpkı önde gelen rejim yanlısı yazarlar gibi- bu kontrollü ve koordineli kampanyaya tam kapasite katılım gösteriyor. Bu da Körfez rejimlerinin [psikolojik ortamı hazırlayarak] Trump’ın anlaşmasına yaptıkları katkının bir parçası. Tıpkı İsrail’le ilişkileri normalleştirmeye muhalefetleriyle bilinen beş Suudi erkek ve kadın aktivistin cuma günü tutuklanması gibi, bu türden daha nice adımlar beklenebilir.
Buna bir de direniş ekseninin bölge çapında hedef alınması, Suriye’deki İran mevzilerine İsrail’in savaş uçakları ve füzeleriyle saldırılar düzenlenmesi, Hizbullah lideri Hasan Nasrallah ve diğer dokuz parti liderine yaptırımlar uygulanması ve Hizbullah’ın hem siyasi hem de askeri kanadının “terörist” listesine konması da eklenmeli. Bütün bu icraatlar, Arap ve İslam dünyasının mevcut zayıflığını bir daha tekerrür etmeyecek tarihî bir fırsat olarak değerlendiren ABD’nin “Yüzyılın Anlaşması”nı dayatma adımlarıyla aynı paralelde.
Eğer ki İsrail, Suudilerin kaleme aldığı 2002 Arap Barış İnisiyatifi’ni -tabii ki kilit maddelerini çıkartarak, yani işgal altındaki Kudüs’ün statüsünü çözülmüş sayıp gelecekteki müzakerelerde masadan kaldırarak- kabul ettiğini yakında ilan ederse şaşmamak lazım. Yine mübarek Ramazan Bayramı’ndan sonra Körfez Arapları ile İsrailli yetkililer arasında karşılıklı ziyaretleri görebiliriz.
Görünen o ki önümüzdeki Arap Yazı tamamen farklı bir normalleşme yazı olabilir ve o zehirli anlaşmanın ayrıntıları üzerindeki örtüler kaldırılabilir. Biz bunu açık açık yazıp uyarımızı yaptık. Allah’ım sen şahit ol.

24 Ocak 2018 Çarşamba

A.ATWAN: KIZILDENİZ ÜZERİNDE BÖLGESEL ÇEKİŞME




Abdülbari Atwan (Arap dünyasının önde gelen gazetecilerinden olup şu an Ra’i el-Yevm haber sitesi genel yayın yönetmeni; daha evvel el-Kuds el-Arabî gazetesi genel yayın yönetmeniydi)
Ra’i el-Yevm, 16.1.2018

Tercüme: Zahide Tuba Kor

NOT: Lütfen kaynak göstermeden tercümenin bir kısmını veya tamamını kullanmayınız, alıntılamayınız, yayınlamayınız

Geçtiğimiz on yıllarda Kızıldeniz bir “Arap Gölü” olarak nitelendirilmekteydi. Ancak bugünlerde Kızıldeniz’in kontrolü için bölgesel ve uluslararası mücadelenin tırmanmasıyla bambaşka bir izlenim yayılıyor ve sözkonusu mücadele, kıyıdaş ülkeleri daha da istikrarsızlaştıracak doğrudan veya dolaylı/vekâlet savaşlarına kolayca dönüşebilir.
Körfez Krizi, Yemen’deki savaş ve Nil Nehri sularına odaklanan çeşitli ihtilafların tamamı, öyle veya böyle bölgeyi “militerleşme” tehdidiyle yüz yüze bırakıyor. Ve bu durum, –günlük 18 milyon varil petrol akışı da dâhil dünya ticaretinin %13’ünün geçtiği– Kızıldeniz’in her iki yakasında da askeri ve güvenlik gerilimlerini görülmemiş bir şekilde artırıyor.
Babü’l-Mendeb Boğazı üzerinden Kızıldeniz’e güneyden erişim rotasını kontrol eden üç ana ülke –Cibuti, Eritre ve Yemen– yabancı askeri üslerin birer çekim alanına dönüştü. BM Güvenlik Konseyi beş daimi üyesi Rusya, Çin, İngiltere, Fransa ve ABD’nin Cibuti’de deniz üsleri/tesisleri var, tıpkı İtalya, Japonya ve Suudi Arabistan gibi. İsrail ve BAE ise hemen yanı başındaki Eritre’de üs kurmayı tercih etti. Türkiye de Afrika kıtasındaki ve Kızıldeniz sahilindeki genişlemesi için en iyi mevki olarak Somali ile Sudan (Sevakin)’ı seçti.
Son yıllarda görece sakin olan Kızıldeniz sularına, Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın 24 Kasım’da başlayan üç günlük Hartum ziyaretiyle devasa bir kaya atılmış oldu. Erdoğan, Sudanlı yetkililerle 13 ticaret ve güvenlik anlaşması imzaladı ve bunlardan biri, Kızıldeniz’deki Sevakin adasının 99 yıllığına Türkiye’ye kiraya verilmesini içeriyor.
Mısır, güneyinde Türkiye’nin attığı adımlara karşı son derece hassas; bu da büyük ölçüde Erdoğan’ın iktidardaki AKP’sinin Mısır rejimine muhalif Müslüman Kardeşler’le yakın ilişkisinden kaynaklanıyor. Kahire, Türkiye ile Sudan arasında “Müslüman Kardeşler yanlısı” yakınlaşmayı doğrudan bir tehdit olarak algılıyor. Suudi Arabistan ve BAE’nin desteğiyle bölgesel bir karşı-ittifak kurmayı görüşmek üzere geçen hafta Kahire’yi ziyaret eden Eritre Cumhurbaşkanı Isaias Afwerki’nin önüne Sisi yönetiminin kırmızı halı sermesinin nedeni tam da buydu.
Mısır hükümeti Türkiye Cumhurbaşkanı’nın Hartum ziyaretiyle ilgi yorum yapmasa da medyası, bu ziyareti ve özellikle Sevakin’e bir Türk üssü kurulmasını Mısır’ın milli güvenliğine yönelik bir komplo olarak niteledi. (…)
Stratejik analistler, Türkiye destekli Sudan-Katar ittifakına karşı Mısır-Eritre ittifakının şu sıralar karşı karşıya geldiği güney Mısır/doğu Sudan cephesinde gerginliğin arttığına işaret ediyorlar. (…)
Katar’ı boykot eden Körfez ülkeleri Mısır-Eritre ittifakını destekliyor; zira onlar Katar’da olduğu gibi Kızıldeniz’de de bir Türk üssü kurulduğunu görmek istemiyorlar. Katar’daki Türk üssü (…) en azından şimdiye kadar Doha’yı askeri bir müdahaleye karşı korudu.
(…)
Birçok uzman, Mısır ile Sudan arasında askeri bir çatışma çıkacağı beklentisini –her ikisi de iktisadi darboğazda ve içeride terörle mücadeleyle meşgul olduklarından– abartı olarak görüyor. Yine de bölgede gerginlikler artıyor ve dış güçlerce körükleniyor. Mısır kuvvetleri Eritre’nin Sawa bölgesine ulaştı. Sudan’ın doğu Darfur bölgesinde vekâlet savaşının çoktan ateşlendiğine dair spekülasyonlar da var. Sudan Cumhurbaşkanı Ömer el-Beşir, Mısır’ı isyancılara zırhlı araçlar sağlamakla suçladı. Mısır cumhurbaşkanı ise bunu yalanladı (…).
Tecrübe, hiç kimsenin savaşların ne zaman patlak vereceğini de sona ereceğini de söyleyemeyeceğini bize öğretti. Yemen Savaşı bunun bir örneği. Bundan üç sene evvel –her biri savaşlardan uzak duran barışçıl ülkeler olarak görülen– Suudi Arabistan, BAE, Bahreyn ve Katar’ın Yemen’in insafsızca bombalanması için kendi savaş uçaklarını yollayacaklarını kim tahayyül edebilirdi ki?

En büyük savaşlar en küçük kıvılcımlarla tetiklenir. Kızıldeniz militerleşmeye doğru gidiyor ve küresel ve bölgesel güçler bölgeyi kontrol için birbiriyle yarışıyor. Buranın artık bir “Arap Gölü” olmaması ne üzücü. Bu durum kıyıdaş Arap devletleri yönetimlerinin öngörüsüzlüklerinden kaynaklanıyor. Onlar Kızıldeniz’i boşu boşuna heba ettiler; tıpkı ondan daha az önemli olmayan Körfez, Irak, Suriye, Libya, Yemen ve hepsinden önce de Filistin gibi diğer Arap denizlerini ve topraklarını da tüketip bitirdikleri gibi. Liste gerçekten uzun.

14 Ocak 2018 Pazar

A.ATWAN: İDLİB SALDIRISININ ARKA PLANI




Abdülbari Atwan (Arap dünyasının önde gelen gazetecilerinden olup şu an Ra’i el-Yevm haber sitesi genel yayın yönetmeni; daha evvel el-Kuds el-Arabî gazetesi genel yayın yönetmeniydi)
Ra’i el-Yevm, 11.1.2018

Tercüme: Zahide Tuba Kor

NOT: Lütfen kaynak göstermeden tercümenin bir kısmını veya tamamını kullanmayınız, alıntılamayınız, yayınlamayınız

Suriye ordusu, İranlıların kara ve Rusların hava desteğiyle, İdlib bölgesinde Sincar ilçesini ve kırsaldaki onlarca köyü alarak hızla ilerliyor ve 50 km ötedeki Ebu Zuhr hava üssünü geri almak için savaşa hazırlanıyor.
Bu saldırının nedenlerini anlamak için 13 insansız hava aracının Hmeymim ve Tartus’taki Rus hava ve deniz üssünü bombalamasını roket ve havan topu saldırılarının izlediği 5-6 Ocak gecesine geri gitmemiz lazım.
Bu saldırı Rus görevlilerin ölümüne ve yedisinin de yaralanmasına yol açtı. Roketler engellenip etkisiz hale getirildi ve insansız hava araçları düşürüldü, ama üç tanesi vurulamadı. Tarafsız haberlerin çoğu, hiçbir Rus savaş uçağının saldırıda vurulmadığı sonucuna varmış durumda; sosyal medyada dolaşan vurulmuş 7 uçağın fotoğrafları başka yere ait.
İnsansız hava araçlarını inceleyen Rus araştırmacılar Rus liderliğini ve stratejik analizcileri şok eden şaşırtıcı bir sonuca ulaştılar.
Birincisi, ev yapımı olduğu düşünülen bu insansız hava araçları şaşırtıcı biçimde sofistike olup ileri kontrol ve füze güdüm mekanizmalarıyla donatılmış. Bu keşif Moskova’da ciddi endişelere yol açmış durumda.
İkincisi, sadece iki ülke bu türden bir fırlatma ve kontrol teknolojisine sahip olup bunun üretimini de yapıyor: ABD ve İsrail. Rus uzmanlar, Moskova’yı kendisine düşman yapmaktan çekinen İsrail’in bu işin içinde olmasına şüpheyle yaklaşıyorlar ve bunun kaynağının ABD olabileceğinden kuşkulanıyorlar.
Üçüncüsü, bu insansız hava araçları ve roketler ile havan topları Tahrir eş-Şam Cephesi’nin kontrolündeki İdlib civarından fırlatılmış.
Dördüncüsü, insansız hava araçlarının uçurulması ve Hmeymim’e saldırı, ABD’nin Suriye’nin kuzeyinde –ABD ve İsrail’e askeri bir tutunma noktası sağlayacak– ayrı bir Kürt kuşağı oluşturma planlarıyla bağlantılı. Rusya, Suriye, İran ve Türkiye bunları Amerikan niyetlerinin bir beyanı olarak görüyor. Bu yeni kuşağın Akdeniz’e açılan bir koridora ihtiyacı var, yoksa denize erişimi olmadan pek de bir stratejik değeri olmayacaktır.
Son olarak Rus radarı, saldırıların olduğu gece Hmeymim ve Tartus üsleri üzerinde Amerikan casus uçaklarının dört saat süreyle yüksek irtifada transit uçuşlar yaptığını saptadı.

Erdoğan’ın tercihi
Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Suriye’de ve bölgedeki stratejik ihtiraslarının çifte tehditle karşı karşıya olduğunun gayet farkında. Hem ABD’nin bir Kürt oluşumu yaratma planından hem de –[Türk] ordusunun son büyük kalesini ve Nusra Cephesi, Özgür Suriye Ordusu ve Ahraru’ş-Şam gibi kendisine vekil Suriye muhalefet güçlerini tehdit eden– Rus ve İran destekli Suriye ordusunun İdlib’de ilerlemesinden rahatsız. Zira bu, Türkiye’nin Suriye’deki varlığının ve nüfuzunun sonu anlamına gelecektir.
Türk Dışişleri, (çarşamba günü) ABD ve (salı günü de) İran ve Rusya büyükelçilerini, hükümetlerinin politikalarına yönelik protestolarını iletmek üzere bakanlığa çağırdı. (…)
Hmeymim’e sürpriz saldırı, Rusya ile ABD’nin Suriye’de doğrudan veya dolaylı (vekil güçler üzerinden) çatışma riskini de artırıyor.
Rusya misillemeye karar verirse elindeki seçeneklere dair çokça spekülasyon yapılmakta.
Moskova, bütün silahlı grupları kökünden temizleme ve tamamen rejimin kontrolü altına sokma hedefiyle İdlib vilayetine var gücüyle bir saldırının arkasında durabilir. Bu görevi, Suriye ordusu çoktan başlatmış gibi görünüyor.
Alternatif olarak Rusya’nın, İran’a ve rejim yanlısı milislere (1983’te ABD’yi askerî birliklerini Lübnan’dan çekilmeye zorlayan Beyrut’taki Amerikan deniz üssüne yönelik bombalı saldırılara benzer şekilde) Suriye’de ve Irak’ta Amerikan ordusuna karşı doğrudan saldırı yürütme hususunda olur verebileceği de öne sürülüyor. Veyahut Afganistan’da ABD ve NATO birliklerine karşı kullanmaları için isyancı silahlı gruplara insansız hava aracı sağlayabileceği de alternatifler arasında.
En muhtemel olan ise şu: Moskova, Suriye’deki üslerinin daha fazla saldırıya uğramasını önlemek için bir ilk adım olarak birinci seçeneği desteklemekle yetinecek ve ardından –büyük ölçüde ABD’nin tepkisine bağlı olarak– nasıl ilerleyeceğini düşünecek.
İdlib’de yaşanan gelişmelerin en büyük kaybedeni Türkiye olacağa benziyor. Eğer ki askeri birliklerini Suriye ordusunun ilerlemesini engellemek ve müttefik milis kuvvetleri korumak için kullanırsa bu, Ruslar ve İranlıların yanı sıra Suriyelilerle de bir savaşa girmek anlamına gelir. Bu durumdayken eğer ki Menbic ve Afrin’de Amerikan himayesinde bir Kürt oluşumunun kurulmasını engellemek üzere Kürtlere karşı askeri müdahaleye girişirse bu defa da İranlı ve Rus müttefiklerinden herhangi bir ateş desteği olmaksızın kendisini doğrudan ABD’yle çatışma içinde bulabilir.
Erdoğan, Vladimir Putin’i bir müttefik olarak kaybetmeyi göze alamaz. Şu an Rus Devlet Başkanı’nın cevabını aradığı soru, İdlib’den Hmeymim’e insansız hava araçlarıyla yapılan saldırı girişimini Türkiye’nin bilip bilmediği veya onaylayıp onaylamadığı. Eğer ki cevap olumlu çıkarsa bunun sonuçları son derece ciddi olabilir: 2015’te Türkiye’nin bir Rus uçağını düşürmesinin akabinde yaşanan türden topyekûn bir kriz.

Erdoğan çok zor bir tercih yapmak zorunda. Eğer ki tarafsızlığı seçip herhangi bir tarafı tutmaktan imtina ederse Suriye ve Irak’taki nüfuzunun tamamı olmasa da büyük çoğunluğunu kaybedecek. Aksi halde ya Rusya’nın ya da ABD’nin tarafını tutmak konusunda sağlam ve cesur bir karar vermek zorunda kalacak. İşte bu kararı verene kadar Suriye ordusu İdlib’in çoğunu ele geçirebilir.

NOT: Bu tercümenin ardından Haberturk Washington Temsilcisi Serdar Turgut'un 13 Ocak tarihli "Suriye'de Neler Oluyor" başlıklı yazısını da okumanızı tavsiye ederim. Yazı için TIKLAYINIZ.


16 Kasım 2017 Perşembe

A.ATWAN: ORTADOĞU SAVAŞIN EŞİĞİNDE



ORTADOĞU SAVAŞIN EŞİĞİNDE

 

Abdülbari Atwan (Arap dünyasının önde gelen gazetecilerinden olup şu an Ra’i el-Yevm haber sitesi genel yayın yönetmeni; daha evvel el-Kuds el-Arabî gazetesi genel yayın yönetmeniydi)

Ra’i el-Yevm, 10.11.2017

 

Tercüme: Zahide Tuba Kor

 

NOT: Lütfen kaynak göstermeden tercümenin bir kısmını veya tamamını kullanmayınız, alıntılamayınız, yayınlamayınız

 

Bölgemiz savaşın eşiğinde. Lübnan Başbakanı Saad Hariri’nin istifası veya Suudi Arabistan’da prenslerin ve eski bakanların gözaltına alınması gibi küçük ayrıntıların dikkatimizi büyük resimden ve perde arkasında yaşanan asıl önemli gelişmelerden dağıtmasına izin vermemeliyiz. Gerçekten tehlikeli aşama, Veliaht Prens Muhammed bin Selman’ın Suudi iç cephesinde yaptığı tasfiyelerin akabinde yaşanacak. Bu, hiç abartısız, modern Suud tarihinde en yıkıcı şekilde sonuçlanabilecek bir bölgesel savaş senaryosunun öncüsü olabilir.

Hâlihazırda yaşananların tamamı, dikkatlice planlanan ve ustalıkla işlenen bir entrikanın parçası ve artan “Şii” İran gücüne ve onun Yemen, Lübnan ve Irak’taki vekillerine karşı Amerikan, bölge ve İsrail desteğiyle ama “Arap milliyetçisi” kisvesi altında verilen mezhep savaşının bir başlangıcı.

Artık ortada eski Suudi Arabistan yok. Son nefesini vermekte olan Vehhabilik neredeyse toprağa gömülmek ve tarih olmak üzere. Modernite kılığına bürünen ve farklı ittifaklara dayalı olan dördüncü Suudi devleti doğmakta [Z.T.K. İlk Suudi devleti 1744-1818, ikincisi 1824-1891 yılları arasında hüküm sürmüş; üçüncüsü de 1902’de kurulmaya başlanıp 1932’de bağımsızlığını ilan etmişti].

Sözde kurucu ve günün adamı Muhammed bin Selman, Yemen’deki gruplara sözümona füze temin ederek ülkesine karşı “savaş nedeni olabilecek doğrudan bir askerî saldırı”ya girişmekle İran’ı suçladığında ve bu duruşu ABD tarafından da desteklenip arka çıkıldığında bölgede ABD önderliğinde yeni bir ittifakın şekillendiği aşikâr oldu [Z.T.K. ABD’yi tek bir bütün gibi ele almak ne derece doğru?! Trump ekibi demek daha doğru olur.]

Muhammed bin Selman’ın yolsuzlukla mücadele adı altında içeride yürüttüğü tasfiyeler sadece ilk aşama. Şimdiye kadar işler ciddi bir engelle karşılaşmaksızın pürüzsüzce ilerlemiş görünüyor.

Bu adam, devlet gücünün dört dayanağını –ekonomiyi, güvenlik güçleri ile orduyu, medyayı ve dinî kurumu (hem resmî Yüksek Ulema Konseyini hem de gayriresmi “sahve/uyanış” âlimlerini)– tamamen kontrolü altına aldı. Tüm muhaliflerini ve yönetimi hakkında en ufak bir eleştiri dile getireni parmaklıklar ardında attı (veya prensler ile diğer üst düzeyleri şimdilik lüks bir otele doldurdu). Bu son tasfiyenin nihai olmadığı aşikâr; zira geçmişten kalan her ne varsa dümdüz eden biriyle muhatabız.

Vakti gelince Muhammed bin Selman, bana göre ikinci ve çok daha tehlikeli bir aşamaya, yani askerî çatışmaya geçecek. Bu aşama şu adımları içerebilir:

Birincisi, İran füzelerinin Husilerin eline geçmesini engelleme bahanesiyle Yemen’e uyguladığı kara, hava ve deniz ablukasını kırma bağlamında İran’la bir askerî çatışmaya zemin hazırlama.

İkincisi, 1990’da Irak birliklerini Kuveyt’ten çıkarmak amacıyla [ABD öncülüğünde] oluşturulan Çöl Fırtınası Koalisyonu’na benzer şekilde yeni bir ittifak kurma. Böyle bir ittifaka Suudi Arabistan ve BAE’nin yanısıra iştirak etmesi beklenen adaylar BAE [Z.T.K. Bahreyn yerine yanlışlıkla BAE yazılmış olmalı] Ürdün, Mısır, Sudan ve Fas. (Bu arada tesadüfen BAE’nin başkenti Abu Dabi’de bulunan Fas Kralı, son tutuklamalarla ilgili arabulucu olmaya çalıştığında, güvenilir kaynaklardan gelen haberlere göre, Suudi Arabistan’ın iç meselelerine müdahale etmemesi konusunda Riyad’dan çok net bir mesaj almış.)

Üçüncüsü, Hizbullah’ı kökünden temizleme bahanesi altında Lübnan’ın bombalanıp altyapısının yok edilmesi. Bu tür bir saldırı, Hizbullah’ı İsrail’e karşı yoğun füze saldırılarıyla misillemeye itecek ve İran ile Suriye’nin bu savaşın içine sürüklenmesi çok daha muhtemel olacaktır.

Dördüncüsü, rejimi düşürmek maksadıyla Mısır, BAE ve Suud askerî kuvvetlerinin Katar’ı işgale kalkışması ve bunun da Katar’da konuşlanmış 30.000 [Z.T.K. doğrusu 3000 olacak] kişilik güçlü Türk askerî birliğiyle bir çatışmayı tetiklemesi.

Beşincisi, ABD ve müttefiki isyancı güçlerin kaybettiği Halep, Humus ve Deyrezzor gibi şehirlerin geri alınması için Suriye’de bir Amerikan-Suudi-İsrail karşı saldırısı başlatılması. ABD; Rusya’yla çatışma riski taşısa da Moskova ve Tahran’ın elindeki Suriye’de mağlubiyeti öyle kolay kolay sindiremez. Zaten Soçi’de Moskova’nın topladığı Suriye Ulusal Diyalog Konferansı’nı Suriyeli muhalifleri boykota davet ederek boşa çıkarttı.

Altıncısı, Amerikan müttefikleri olan Irak ve Suriye’nin kuzeyindeki Kürt milisleri İran, Türkiye ve Irak’ı zayıflatmak ve istikrarsızlaştırmak maksadıyla harekete geçirme.

Bütün bunlar ABD öncülüğündeki yeni ittifakın atabileceği adımların sadece en aşikâr olanları. Ancak hedeflere ulaşmak ve bölgeyi yeniden şekillendirmek sözkonusu olduğunda bu adımların hiçbirisinin başarısı çantada keklik değil. 

Karşı senaryo, Rusya’nın istediği ve ileride ona önderlik edebileceği İran-Suriye-Türkiye-Irak ittifakının konsolidasyonu olabilir. Bu ittifakın elindeki füzeler güçlü olup çoğunlukla Suudi Arabistan, BAE ve İsrail’i hedef alacaktır. Hedef ülkelerin elindeki yere göğe sığdırılamayan Amerikan yapımı Patriot füzesavar sistemleri ise aynı anda binlerce füzenin fırlatılacağı yoğun saldırılar karşısında etkisiz kalacaktır.

Bu beklenen ve belki de eli kulağındaki bölgesel savaşta başarının ölçütü İran’ın yıkımı, Katar’da rejim değişikliği ve Hizbullah’ın kökten yok edilmesidir. Ama başarısızlığı Suudi Arabistan, İsrail ve BAE’nin perişan olmasını ve Suudi Kraliyeti’nin parçalanıp dağılmasını beraberinde getirecektir.


Biz ne müneccimiz ne de falcı. Ancak bu, bölgeyi dönüştürecek ve ülkeleri, sınırlarını ve belki de nüfuslarını değiştirecek son savaş olabilir. Arapların ve İranlıların bu tür bir felaketten önünde sonunda kurtulup hayatta kalacağı kesin; ama şu anki haliyle acaba İsrail de ayakta kalabilir mi?