5 Haziran 2016 Pazar

D.IGNATIUS - ORTADOĞU BİR ARADA NASIL TUTULABİLİR?


ORTADOĞU BİR ARADA NASIL TUTULABİLİR?

David Ignatius (Ödüllü gazeteci ve kitapları en çok satanlar listesinde yer alan casusluk romanı yazarı. Aynı zamanda 25 senedir Ortadoğu’yu ve CIA’yi yakından takip eden Washington Post gazetesi köşe yazarı)
Washington Post, 3.5.2016

Tercüme: Zahide Tuba Kor


Sari Raş, Irak


Irak ve Suriye parçalanıyor. Irak fiilen çatışan üç ayrı bölgeye ayrılmış durumda: İslam Devleti’nin Sünni yönetimi, neredeyse özerk olan küçük bir Kürt devleti ve Şii yönetimindeki rejimin kontrol ettiği başkentten güneye kadar uzanan bölge. Benzer bir parçalı yapı Suriye’de de mevcut. Her iki ülkede de merkezi otorite ortadan kalkmış durumda.

Erbil’e bakan dağdaki karargâhında Kürt bölgesinin milli güvenlik müsteşarı Mesrur Barzani, kendisiyle yaptığımız bir mülakatta samimi değerlendirmelerde bulundu: “Yüz yıldır Irak’ta yürürlükte olan sistem artık başarısızlığa uğramış durumda. Irak, zaten doğru temeller üzerine inşa edilmemiş, büyük güçlerin menfaatlerine hizmet edecek şekilde oluşturulmuştu. Yüz yıllık başarısızlığın ardından artık yeter. Yeni seçeneklere bakmamız lazım.”

Irak’ın ve bölgenin yeni bir kavşakta olduğuna dair benzer bir kanaat, Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nin eski başbakanı ve Irak’ın eski başbakan yardımcısı Berham Salih tarafından da dile getirildi. Süleymaniye’de şu anda başında bulunduğu Irak Amerikan Üniversitesi-Süleymaniye [kampüsünde] görüştük.

Salih’e göre mesele “hükümette bir görev değişimi meselesi değil. ABD tarafından 2003 sonrası getirilen siyasi sistem çözülüyor. Yeni bir aşamadayız. Ya savaş ağalığına dönüşecek şekilde kaotik bir çöküntü yaşanacak ya da daha adem-i merkeziyetçi, konfederal bir Irak oluşturacak şekilde yeni bir anayasal düzenleme yapılacak. [Başka yolu yok.]

Irak ziyaretim sırasında bütün Kürt liderlerden ve bazı Sünnilerden benzer görüşler duydum. Irak ve Suriye’nin bir dönüm noktasında olduğu iddiasındalar. En baş öncelik İslam Devleti’ni mağlup etmek. Ancak ABD, –gerek Sir Mark Sykes ve François Georges-Picot tarafından çizilen sınırlara gerekse ABD’nin 2003 sonrası giriştiği yeni sömürgecilik felaketine bir alternatif olarak– müttefikleriyle müstakbel siyasi yapı hakkında görüşmelerde bulunmalıydı.

ABD’nin bu felaketin üstesinden gelebilmesi için nasıl yaratıcı bir şekilde düşünmesi gerektiğine dair bir model olarak 1944’te izlenen Amerikan siyasetine bakmak yeterli. İkinci Dünya Savaşı’nda zafer[e ulaşmak için önünde] hala daha kana bulanmış bir sene vardı. Ancak Başkan Franklin D. Roosevelt, savaş sonrası barışı ve refahı getirecek kurumlar üzerinde etraflıca düşünmeye başlayacak basirete o dönemde sahipti. Senenin sonunda IMF, Dünya Bankası ve BM için detaylı planlama başlamıştı.

Gerek Başkan Obama’nın görev süresinin kalan kısmındaki gerekse müstakbel başkanın koltuğuna oturacağı ilk aylardaki zorlu görevi şu: Ortadoğu’da –Sünniler, Şiiler, Kürtler ve bölgenin [toplumsal] doku[su]yla iç içe geçmiş daha küçük azınlıklar için– daha iyi bir güvenliği, yönetişimi ve iktisadi refahı tesis edecek yeni bir düzenin temellerini inşaya şimdiden başlayın. Bu paramparça olmuş bölgenin insanlarına, işleyen bir yönetişim yapısı kurmalarında ve bunu kalıcı hale getirmelerinde yardım edin.

Kürtler yakında bağımsızlık referandumuna gitmek suretiyle bu sorunu zorlayabilir. ABD böyle bir süreci desteklemelidir – ama tabii ancak ve ancak Bağdat’taki merkezi hükümetle varılan bir uzlaşma yoluyla gerçekleştirilirse. Özel görüşmelerimizde Irak’taki Sünni ve Şii liderlerden birçoğu bana, Sünni ve Kürt bölgesel yönetimlerini içeren konfederal bir Irak’a dayalı yeni bir anayasayı desteklediklerini söylediler. Suriye’de de geçiş sürecinin bir parçası olarak gevşek bir federal veya konfederal Suriye için benzer bir müzakerede bulunulmalı.

Parça[lı yapı]ları üniter devletler çatısı altında bir araya getirmeye çalışmak işe yaramayacaktır. ABD bunu Irak’ta denedi ve başarısız oldu. Artık İran da Irak’ta düzeni sağlayamaz hale geldi. Şiilerin ağır bastığı Irak Meclisinde geçen hafta yaşanan kargaşadan alınan ders işte buydu; zira bu, büyük ölçüde bir Şii-Şii iç kavgasıydı.

Önde gelen Iraklılardan biri dedi ki “İranlılar 2003’ten sonra Amerikalıların yaptığı hataların aynısını yapıyorlar. Aşırı ileri gittiler. Her şeyin üstesinden gelebileceklerini zannettiler. Ama Şii yekvücutluğu artık dağılıyor.”


Paramparça olan Ortadoğu’yu ıslah etmek bir nesil alacak. ABD, Avrupa, Rusya, Suudi Arabistan ve İran’ın –Suriye ve Irak halkıyla birlikte– geçen yüzyılın hatalarını, haksızlık ve adaletsizliklerini nihayetinde düzeltecek yeni yapılar üzerinde acilen düşünmeye başlamaları için vakit çoktan geldi de geçiyor.


D.IGNATIUS - ABD ORTADOĞU’YU DÜZELTEMEZ


JAMES CLAPPER’A GÖRE ABD ORTADOĞU’YU DÜZELTEMEZ

David Ignatius (Ödüllü gazeteci ve kitapları en çok satanlar listesinde yer alan casusluk romanı yazarı. Aynı zamanda 25 senedir Ortadoğu’yu ve CIA’yi yakından takip eden Washington Post gazetesi köşe yazarı)
Washington Post, 10.5.2016

Tercüme: Zahide Tuba Kor

(…) Amerikan milli istihbaratının yaklaşık altı yıldır başkanlığını yürüten 75 yaşındaki James Clapper (…) Washington’la muhtemelen pek de uyumlu olmayan bir bakış açısına sahip. Başkan Obama’nın ABD’nin Ortadoğu’yu tek taraflı olarak düzeltemeyeceği görüşüne açıkça destek vererek sürpriz bir şekilde dobra dobra bazı yorumlar yaptı.

Clapper, istihbarat servislerinin terörizme karşı işbirliği yapması gerektiği görüşünde. Nisan ayı ortasında Almanya’daki Ramstein Hava Üssü yakınında Avrupalı istihbarat servislerinin başkanlarıyla daha iyi bir istihbarat paylaşımının nasıl olacağını görüşmek üzere bir araya geldiğinde küçük bir ilerleme kaydedilebilmiş gibi görünüyor. Toplantının yapılması Beyaz Saray tarafından istenmiş ama kamuoyuna ilan edilmemişti.
(…)
Terör tehdidi Clapper’ın görev süresini gölgeledi. Eylül 2014’te verdiği bir mülakatta ABD’nin İslam Devleti tehdidini “hafife aldığı”nı kabul etti. ABD’nin şu anda bu hatayı tekrarlamadığını, yavaş yavaş radikalleri “gerilettiğini”, ancak bu yıl içinde İslam Devleti’nin Irak’taki ana karargahını büyük bir ihtimalle ele geçiremeyeceğini ve “onlarca yıl” devam edecek uzun vadeli bir mücadeleyle karşı karşıya olunduğunu söyledi.

Pazartesi günü bana [İslam Devleti’yle ilgili olarak] dedi ki “Çok toprak kaybettiler. Çok sayıda savaşçısını öldürdük. Musul’u geri alacağız, ama bu uzunca bir vakit alacak ve oldukça pis bir iş olacak. Bunun mevcut yönetim iş başındayken olacağını sanmıyorum.”

Ona göre, Suriye ve Irak’ta radikaller mağlubiyete uğratıldıktan sonra dahi bu problem devam edecek. “Daha uzunca bir süre sürekli bir sindirme halinde olacağız” diye uyarıyor.

Clapper samimi bir şekilde “Bu konuda size bir cevabım yok” diyor ve ekliyor: “ABD olan biteni düzeltemez. [Ortadoğu’nun] yüzleştiği temel meseleler –yani aidiyetini kaybeden/yabancılaşan genç erkeklerden oluşan geniş bir nüfus kitlesi, yönetilemeyen topraklar, iktisadi meydan okumalar ve silahların mevcudiyeti– daha uzunca bir süre hallolamayacak.” Başka bir konuda şunu söylüyor: “Bir şekilde bizim gümüş iğneyi bulup ‘Kafdağı’nda bir şehir’ yaratacağımızı bekliyorlar.” Bu hiç de realist bir yaklaşım değil diyor ve problemin son derece karmaşık olduğu konusunda uyarıyor.

Clapper’a the Atlantic’te Jeffrey Goldberg’in makalesinde yer alan Obama’nın, ABD’nin eskisi gibi Ortadoğu’ya iktisadi açıdan ihtiyaç duymadığı, bölge problemlerini çözemeyeceği ve buna çabalarsa ABD’nin diğer yerlerdeki menfaatlerinin zarar göreceğine dair görüşlerini paylaşıp paylaşmadığını sorduğumda, Başkan’ın temel kötümserliğini destekleyerek “Katılıyorum” dedi. Ama şöyle bir açıklamada bulundu: “ABD’nin [bölgeyi] öylece terk edip gidebileceğini zannetmiyorum. ABD liderliği var olmaksızın da dünyada olaylar cereyan etmeye devam ediyor. Orada var olmalıyız – kâh kolaylaştırıcı kâh arabulucu kâh askeri birlik temini suretinde.”

Clapper diyor ki ABD, Milli Güvenlik Teşkilatında taşeron olarak çalışan muhalif Edward Snowden’ın ifşaatlarının istihbarat toplamaya ne denli zarar verdiğini hala tam olarak bilmiyor. “Hasar değerlendirmesinde oldukça ölçülüydük [Z.T.K. yani hasarı olduğundan daha az gösterdik demek istiyor]. Ama genel anlamda hasar çok” diyen Clapper, Snowden’ın ifşaatlarının terörist grupları “güvenlik konusunda oldukça bilinçli/uyanık” hale getirdiğine ve onların şifresi kırılamayan verilere hızla yöneldiklerine dikkat çekiyor. Ve diyor ki Snowden’ın ifşaatları bitmemiş olabilir: “Tahminler o ki (Snowden’ın) kendi seçeceği bir zamanda (ifşa edilmek üzere) emanet olarak üçüncü bir şahısta bekleyen daha pek çok belge var.”

Clapper daha yeni Asya gezisinden döndü. Anlattığına göre Güney Çin Denizi’nin askerileşmesi konusunda Çinli yetkililerle “gergin görüşmeler” yapmış. Tahminlerine göre Çin kısa bir süre sonra bu bölgede bir “hava savunma teşhis bölgesi” ilan edecek ve  hatta “bu yönde adım atmaya çoktan başlamış”.

Milli istihbarat başkanı olarak altı yıla yakın görev süresi boyunca neyi başardığını sorduğumda Clapper, ana görevinin emri altında çalışan 17 teşkilatın koordinasyonunu sağlamak olduğunu anlattı: “Bu makamın ortaya çıkmasının nedeni, istihbarat teşkilatları arasında entegrasyonu sağlamaktı. Eskisine göre bu bağlamda çok daha iyi bir durumdayız.”


Casusluk dünyasında bir kariyerin ardından Clapper diyor ki istihbarat işleri aslında temelde basittir; onu kuşatan siyaset, asıl karmaşık olandır. (…)


D.IGNATIUS - MUSUL SAVAŞI YAVAŞ VE KIRILGAN BAŞLIYOR


MUSUL SAVAŞI YAVAŞ VE KIRILGAN BAŞLIYOR

David Ignatius (Ödüllü gazeteci ve kitapları en çok satanlar listesinde yer alan casusluk romanı yazarı. Aynı zamanda 25 senedir Ortadoğu’yu ve CIA’yi yakından takip eden Washington Post gazetesi köşe yazarı)
Washington Post, 28.4.2016


Tercüme: Zahide Tuba Kor

(…) Irak ordusunun bir ay evvel burayı ele geçirmiş olması bekleniyordu; ancak saldırı püskürtüldü.

Musul savaşının Dicle Nehri boyunca bunun gibi İslam Devleti mevzilerinin ele geçirilmesiyle başlaması gerekiyordu. Ama Irak ordusu, en-Nasr gibi küçük ve fakat iyi tahkim edilmiş bir köyü almak için dahi henüz hazır değil. Bu şartlar altında Obama yönetiminin ümit ettiği üzere Musul’un bizzat kendisinin yıl sonuna kadar temizlenebileceğini hayal etmek zor görünüyor.

Musul savaşının harekât toplanma merkezi Mahmur. Irak ordusundan bir birlik, Kürt peşmerge savaşçılarıyla birlikte, karargâhını orada kurmuş durumda. Amerikan savaş danışmanları da Mahmur’da bulunuyor, her ne kadar perşembe gününe kadar ortalıkta görünmeseler de.

Musul saldırısının Iraklı komutanı Tümgeneral Nacim Abed el-Cuburi diyor ki “Birliklerimin sayısı sınırlı, 5000 kişiden oluşuyor.” Ama Cuburi bunun altı katı bir kuvvete ihtiyacı olduğunu ve saldırı planının da Musul’u dört bir taraftan vuracak şekilde hazırlanması gerektiğini söylüyor. Son dönemde Bağdat’taki siyasi kaos ordunun da moralini bozdu ve planlamayı daha da zorlaştırdı, diyor Cuburi ve ekliyor: “Doğru yolda ilerlemeye çalışıyoruz, ama Irak’taki yozlaşma o kadar derin ki.”

Amerikan hava gücü, bu hafta içinde yakındaki bir köy olana Mahana’yı Iraklıların ele geçirmelerine yardımcı oldu. Iraklılar içeriye girebildiler, neredeyse hiç direnişle karşılaşmadan. Irak’ta artan Amerikan kuvvetleriyle ilgili olarak Cuburi, “Biz her zaman bir ekibiz” diyor. 

Musul’da saldırının kendisinden ziyade [IŞİD’den temizlenmesinin ardından] sonrasında ne olacağı çok daha büyük bir problem teşkil edebilir. Mahmur’daki Kürt birliklerinin komutanı General Necat Ali diyor ki, İslam Devleti’nin çıkarılmasından sonra bu büyük, çok etnili şehrin nasıl yönetileceği konusunda şimdiden siyasi bir anlaşmaya varılması lazım. “Korkuyoruz, Musul’u kurtardıktan sonra nasıl yöneteceğiz” diye de ekliyor. (…)

Kürtler Irak’taki muhtemelen en sert savaşçılar ve İslam Devleti’ne karşı en büyük başarıyı elde ettiler. Ama ön cephelerine gerçekleştirdiğim kısa ziyaret sırasında keşfettim ki Kürtlerin ellerindeki silahlar yetersiz, ağır silahlara ve mühimmata son derece ihtiyaçları var.

Vadi Mashar’da Kürtlere ait bir tepedeki gözetleme noktasında Korgeneral Tahir Arguşi, neredeyse her gün birliklerine Nasr’dan ateşlenen roketlerle ve havan toplarıyla saldırı düzenlendiğini ve hatta geçen sene hardal gazıyla saldırıldığını anlattı. Ama buradaki Kürtlerin ağır topları veya roketleri, kimyasal silaha karşı uygun kıyafetleri yok; keza düzenli bir şekilde radikallere karşı-ateş açmak için yeterli mühimmatları da bulunmuyor.

Kürtlerin Irak ordusundaki ortakları acaba iyi savaşçılar mı diye sorduğumda Arguşi, “İyi denemez” cevabını veriyor ve Irak ordusunun, elindeki bol miktarda silaha, mühimmata ve Amerikan hava desteğine rağmen sınırlı ilerlemeler kaydettiğini söylüyor.

Erbil’deki karargâhında görüştüğüm Kürdistan Bölgesel Yönetimi milli güvenlik müsteşarı ve istihbarat başkanı Masrur Barzani diyor ki “Irak düzenli ordusu, sizi temin ederim ki, bu işi yalnız başına yapabilecek bir durumda değil.” Mahmur bölgesi bir an evvel Irak ordusu tarafından temizlenmeli ki Musul şehri, Kürt kuvvetlerin çoktan ele geçirmiş olduğu kuzeyden, doğudan ve batıdan olduğu kadar güneyden de kuşatılabilsin.

Barzani hazırlıkların gerek askeri gerekse siyasi cephede yavaşlığından endişeli: “Musul’un geri alınmasıyla ilgili planın ne olduğunu sorduk. Irak ordusunun ya hala bir planı yok yahut bizimle paylaşmak istemiyor.”

Kürt kuvvetler Musul operasyonuna istekli olsalar da Barzani diyor ki, Arap bölgelerde öncülüğü alamayız. Arap’ı, Kürt’ü ve Türkmen’iyle, Sünni’si ve Şii’siyle, Hristiyan’ı ve Yezidi’siyle nüfusu karışık olan bu şehri yönetmenin gelecekteki zorluklarına da dikkat çekiyor: “Siyasi bir anlaşma olmalı ki Musul’un tüm unsurları orada mutlu olsun ve yaşayabilsin.”

Bazı Iraklı yetkililer, Musul’da İslam Devleti’ni kovmak için yerel nüfus arasında bir isyan baş gösterdiğinden ümitli bir şekilde bahsediyorlar. Barzani “Bu bir hüsnükuruntu” diyor. Saldırının başarılı olacağından emin hale gelmeden Musul halkı kendisini ateşe atmaz diye de açıklıyor.


Bu savaşta Obama yönetiminin payına ilişkin dramatik bir emare Başkan Yardımcısı Joe Biden’ın perşembe günkü sürpriz Bağdat ziyaretiyle ortaya çıktı. Musul’a saldırı, Amerikan destekli operasyonda nihai an olacak; ama savaş alanından gelen kanıtlar gösteriyor ki başarılı bir saldırı için önümüzde nice aylar var.


D.IGNATIUS - ABD, POST-OSMANLI DÜZENİNDE HATA YAPMAMALI


ABD, OSMANLI SONRASI DÜZENİ YENİDEN ŞEKİLLENDİRİRKEN HATA YAPMAMALI

David Ignatius (Ödüllü gazeteci ve kitapları en çok satanlar listesinde yer alan casusluk romanı yazarı. Aynı zamanda 25 senedir Ortadoğu’yu ve CIA’yi yakından takip eden Washington Post gazetesi köşe yazarı)
Washington Post, 23.5.2016

Tercüme: Zahide Tuba Kor

Ankara
Amerikalı üst düzey yetkililerle Irak ve Suriye’deki savaş alanlarını ziyaret turumuz, bölgenin en kuvvetli gücü ve aynı zamanda yüz sene evvel Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküşüyle modern problemlerin de başladığı yer olan Türkiye’de sona erdi.

İslam Devleti’ne karşı mevcut savaşla ilgili değişmeyen stratejik gerçeklik, bunun aslında çok daha büyük bir süreç olan, Ortadoğu’da Osmanlı sonrası yapının yeniden şekillendirilmesinin bir parçası olması. Sonucun ne olacağını veya sınırların neye benzeyeceğini şu anda bilmiyoruz; hatta -yerel güçlerin kendi bencil çıkarlarının kavgasını verdiği bir ortamda- ABD de aslında ne istediğinden emin değil. Ama insansız hava uçağı bombardımanlarının ve terör saldırılarının ortasında çoğunlukla gözden kaçırdığımız asıl büyük hikâye işte bu.

CENTCOM Komutanı General Joseph Votel’le çıktığım bölge turu iki hususu netleştirdi:

Birincisi, Amerikan askeri gücü hala rakipsiz. Eski tabirle, biz hala demokrasinin cephaneliğiyiz ve Amerikan savaş aygıtı işi ele aldığında İslam Devleti gibi düşmanlara karşı yıkıcı bir ateş gücü devreye girmiş oldu. Nihayet artık ordumuz terör örgütlerine karşı çok daha saldırganca kullanılıyor, düşmanımız geriliyor ve eğer ki sabrımızı kaybetmezsek sonunda darmadağın olacak.

İkincisi, Amerikan siyasi gücü ise sınırlı ve kafası karışık. Siyaseten birbiriyle çatışan hedeflerimiz var. Bir yandan Suriye ve Irak’ta üniter devletleri korumaktan bahsediyoruz; öte yandan şu anda kuzeydoğu Suriye’de Suriyeli Kürtler ve onların müttefikleri için güvenli bölgeye tekabül eden bir alan yaratmış durumdayız. Tıpkı 25 sene evvel [Z.T.K. Saddam Hüseyin’in askeri operasyonundan kaçan] Iraklı Kürtler için başlattığımız Çekiş Güç Harekatı gibi, bu da Suriyeli Kürtler için özerk bir bölgeyi teşvik edecektir. Eğer ki Amerikalı stratejistlerin bu çatışan hedefleri bağdaştırma vizyonu varsa bilmem, ama ben bunu göremiyorum.

Geçtiğimiz hafta Votel’le yaptığım ziyaretlerde, muharip askerlerin gördüğü ama kamuoyunun çoğunlukla dikkatini çekmeyen, bu çatışmanın bazı gerçekliklerini gösteren küçük ayrıntılarla karşılaştım.

Savaşın yürütüldüğü muharebe harekat merkezlerinden birinde, ordunun keşif uçuşlarını, mevcut saldırı operasyonlarını ve hava aktif harekat alanını koordine etmesine yardımcı olan büyük ekranın altında elde edilen bütün bu bilgilerin nasıl işleneceğini hatırlatan üç uyarı vardı: “Bir karar verilmesi gerekli mi?”, “Başka kimin bu bilgiye ihtiyacı var?”, “Acaba bu, bir komutanın değerlendirmesini değiştirir mi?” Merak ettim acaba Beyaz Saray’da da benzer bir kontrol listesi var mı diye…

Amerikan ordusuyla birlikte gezmek, neyin iyi gittiğinin altını çizen ama olumsuzlukları bastıran bir iyimserlik balonu içinde olmanız anlamına gelir; öyle ki, zafer her zaman gerçekte olduğundan çok daha yakın gözükür.

İslam Devleti’ne karşı Amerikan harekatına ilişkin bir brifing sırasında subaylardan biri durumu şöyle özetledi: “Bir taraf playofflara giderken diğeri otoparka gider”. Hoşa giden Amerikan değerlendirmelerinden biri daha. Ama dünyanın bu kısmında çatışmalar böyle işlemez. Kaybedenler, soykırımvari bir şiddetle imha edilmedikleri sürece, asla otoparka gitmezler. Geri adım atarlar ve fakat yeni bir formatta geri dönerler.

Bizim hatalı iyimserliğimizi yansıtabilecek diğer bir yorum, Bağdat’tan savaşı yöneten ve en iyi Amerikalı komutanlardan biri olan Korgeneral Sean MacFarland’dan geldi. İslam Devleti’nin son dönemde giderek artan Bağdat’taki Şiilere yönelik terör saldırıları hakkında şunu söyledi: “Bir bakıma bu bizim başarımızın bir göstergesi, çünkü düşman taktiğini değiştirmek zorunda kaldı.” Bu tarz iyimser yorumları on senedir Irak ve Afganistan’da duyuyorum ve talihsiz gerçeklik şu ki, intihar saldırıları çaresizliğin göstergesi olsa da bölgeyi istikrarsız ve bir ölçüde yönetilemez kılıyor.

Askeri komutanlar siyasi destek tabanlarını aşmamak için dikkatli olmalılar. Komutanlardan biri doğru bir tespitle İslam Devleti’ni kansere benzetti. Kanseri yok etmek için [tedavi sırasında] hastayı öldürmeyeceğinden emin olman lazım. Bir diğer komutan, İslam Devleti’ni başkentleri Musul ve Rakka’dan çıkarmanın doğru stratejisini anlatırken Arapça ifadeyle “yavaş yavaş” dedi.

Eğer ki bu savaşları, çok daha geniş bir çerçevede, onlarca yıl sürecek Osmanlı sonrası düzeni yeniden şekillendirmenin bir parçası olarak görürsek, kalıcı hatalar yapmanın ne kadar kolay olduğunun da farkına varırız. 1916’nın entrikacı sömürgeci güçlerinin yerini bugün, kendi milli menfaatlerine ulaşmak için yerel vekilleri birbirine karşı kullanan Türkiye, İran ve Suudi Arabistan gibi bölgesel güçlerin entrikaları aldı. Cesur Kürtlerin hak ettikleri -ama bölgenin buna uyum sağlayamayabileceği- milli statü için bir kez daha oynadığını görüyoruz.


Ve biz ABD’nin halini görüyoruz: güçlü, sabırsız, idealleriyle menfaatlerini nasıl bağdaştıracağından emin değil. Benim geçen haftaki ziyaret turundan edindiğim işe yarar bilgi şu oldu: Askeri kesimde işler iyi gidiyor, ama siyasi kesimin daha çok çalışması lazım.


D.IGNATIUS - ‘BÜYÜK KÜRDİSTAN’I ENGELLEME OYUNU


KOMŞULARIN ‘BÜYÜK KÜRDİSTAN’I ENGELLEME OYUNU

David Ignatius (Ödüllü gazeteci ve kitapları en çok satanlar listesinde yer alan casusluk romanı yazarı. Aynı zamanda 25 senedir Ortadoğu’yu ve CIA’yi yakından takip eden Washington Post gazetesi köşe yazarı)
Washington Post, 27.5.2016

Tercüme: Zahide Tuba Kor

Suriye’nin yaşadığı büyük acıların sebeplerinden biri, Suriye halkı üzerindeki etkilerini hiç dikkate almaksızın, bölgesel güçlerin [kendi aralarında] nüfuz mücadelesi olarak yürüyen “büyük oyun”da konumlarını geliştirmek için vekil güçleri kullanmaları.

Bunun bir örneği Suriyeli Kürt milis grupları arasındaki soğukluk hali. YPG olarak bilinen bir grubun ABD ve daha az görünür olmakla birlikte Rusya ve İran’ın dâhil olduğu tuhaf bir koalisyon tarafından zımnen desteklendiği görülüyor. Rojava Peşmergesi veya “Roj Peş” olarak bilinen çok daha küçük grup ise Irak Kürdistan’ı ve Suudi destekli resmi Suriye muhalefeti tarafından destekleniyor; ayrıca Türkiye’den de yardım alıyor olabilirler.

Kürt hizipçi siyaseti, bölgesel güçler tarafından “büyük Kürdistan”ın yayılmasını sınırlandırma girişiminin bir uzantısı olabilir. Bu büyük ulus, tüm Kürt gruplar için arzu edilen bir hedef; ama ayakta kalabilmeleri için birlikte iş tutmaları gereken komşularının buna tamamen karşı olduğunu biliyorlar.

Zaman zaman YPG ve Roj Peş, birliği ve yayılmayı engelleyecek bir oyunda satranç taşları gibi görünüyorlar. Eğer ki bugün olduğu gibi, YPG ve Roj Peş birlikte savaşmayı reddederse, -bırakın Türkiye ve İran’a doğru [Kürt yayılmasını]- Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nden Rojava olarak bilinen Suriye Kürt topraklarına doğru ulusaşırı bir hareketin yayılması dahi çok da muhtemel olmayacaktır.

Cumartesi günü Suriye içindeki YPG ile Sünni Arap ortaklarının bir eğitim kampına gerçekleştirdiğim ziyaretten sonra bu grubun askeri gücünü –ve Amerikalı komutanların onlara niye bu denli stratejik bir rol biçtiğini– idrak edebildim. Ancak Roj Peş benim için hala esrarını koruduğundan Kürt Bölgesel Yönetimi’nden onlarla bir röportaj ayarlamasını istedim.

Roj Peş Komutanı Tuğgeneral Muhammed Receb Dehdo, perşembe günkü telefon görüşmemizde bana, gerek Musul Barajı yakınındaki gerekse Suriye’nin doğu sınırında yer alan Irak kamplarından Rojava dedikleri ata topraklarına girmeye hazır eğitimli 3000 savaşçısının olduğunu anlattı. Ama kendilerinden çok daha büyük bir güç olan ve Suriye’de savaşla yoğrulmuş en az 25.000 savaşçısı bulunan YPG tarafından şimdiye kadar engellendiklerini de ekledi.

Roj Peş’in KDP destekli Zeravani Kuvvetleri tarafından eğitildiklerini anlattı. Bu kuvvetin başında, bölgesel yönetimin başkanı olan ve aynı anda hem ABD hem de Türkiye’yle dostane ilişkilerini sürdüren Mesud Barzani bulunuyor. Dehbo, milislerinin Sincar ve Vanke’de İslam Devleti’ne karşı yürütülen büyük savaşlarda çarpıştığını anlattı.

Dehbo, YPG’yi kastederek “Biz onlarla birlikte çalışmaya hazırız” dedi. Ortak operasyon için planlar ABD tarafından hazırlanıyordu, ta ki ağustos ayında ortak komuta merkezinin nerede olacağı tartışmasıyla süreç çökene kadar. YPG, hem Washington hem de İran’a dost olan KYB’nin yönetimindeki Süleymaniye’yi tercih etti. Poj Peş ise Barzanilerin kontrolündeki Suriye sınırına yakın Kürdistan’ın kuzeyindeki Zaho şehrini istedi.

Mesud Barzani’nin Kürt milli güvenlik danışmanı Aziz Ahmed, “Onların tamamı Kürt. Evlerine, topraklarına geri dönmek istiyorlar. YPG’nin onların dönüşlerini engellemesinin hiçbir haklı gerekçesi yok” dedi ve ekledi: “Bu birliğin ABD için diğer bir seçenek olduğunu düşünüyoruz. Sadece YPG’ye bel bağlamak zorunda değil.”

Diğer bir Kürt milli güvenlik danışmanı Mesrur Barzani, bir görüşmemizde bu açıklamayı tekrarlamıştı: “Rojava Peşmergesi örgütlü, savaş imtihanından geçmiş bir kuvvet” ve “şüpheli hiçbir grupla da bağlantılı değil.”

Her ne kadar Roj Peş’in Suriye’deki çatışmaya askeri katkısı sınırlı olsa da genel Suriye muhalefeti içinde Kürtlere daha fazla ağırlık katabilir. Nitekim Roj Peş’e yakın Suriyeli bir Kürt olan İbrahim Bro, Cenevre’de müzakereleri yürüten muhalefetin resmi “Yüksek Müzakere Komitesi”nin bir parçası.

Bir de PKK konusu var. General Dehbo, tıpkı Irak Kürdistan’ındaki destekçileri gibi, Türkiye’nin görüşünü paylaşıyor: “YPG ile PKK arasında siyasi ve askeri olarak hiçbir fark bulunmuyor.” Uzun ismi Kürdistan İşçi Partisi olan PKK, Türkiye’nin güneydoğusundaki Kürt bölgelerinde güvenliği tehdit eden bir terör örgütü olarak görülüyor. Türkiye PKK’ya İslam Devleti’ne eşdeğer bir tehdit muamelesi yapıyor.

PKK destekçileri ise terörist sıfatına saçmalık diyor. Birçoğu, eğer Türkiye güneydoğusundaki Kürt mevzilerine yönelik roket saldırılarını ve topçu atışlarını durdurursa Ankara’yla diyalogun yeniden başlamasını desteklediklerini söylüyor.

Suriye içindeki vekâlet savaşlarına ilişkin dalaverelerin ipucu Roj Peş’in istihbarat şefi Yarbay Hüseyin Ahmed Hasan’dan geldi. Perşembe günü telefonla gerçekleştirdiğim bir röportajda bana dedi ki, “Johariye Kuvveti” birliğinin İranlı komutanları YPG’nin bazı üyelerine eğitim verilmesi ve silah temininde yardımcı oluyor. Ayrıca “İran ve Suriye istihbarat subayları YPG komutanlarına Poj Peş’in Suriye’ye girişine izin verilmemesini salık veriyor” diye de ekledi.

Bütün bunlar, geçen yüzyılda Avrupalı sömürgeci güçlerin farklı Kürt ve Arap fraksiyonları birbirine karşı oynamalarına imkan veren böl-yönet manipülasyonunun bir başka çeşidi. Eğer Kürtler ortak davalar edinebilselerdi, bölgesel güçlerin neo-emperyalist oyunlarının bir parçası olmak yerine çok daha akıllıca hareket ederlerdi. 



P.SAUNDERS - SURİYE KÜRTLERİ RUSYA’NIN TAAHHÜTLERİNE GÜVENEMEZ


SURİYE KÜRTLERİ RUSYA’NIN UZUN VADELİ TAAHHÜTLERİNE GÜVENEMEZ

Paul J. Saunders (Center for the National Interest düşünce kuruluşunun icra direktörü. George W. Bush’un başkanlığı sırasında Amerikan Dışişleri Bakanlığında kıdemli danışman)
El-Monitor, 5.5.2016

Tercüme: Zahide Tuba Kor

Bazı Suriyeli Kürt savaşçıların, artık [ABD’nin menfaatleri için] işe yaramaz hale geldiklerinde Washington’ın kendilerini “çöpe atacağı”ndan endişelenmesi ve Rusya’nın da kendi pozisyonunu sağlamlaştırmak için bu korkuları beslemesi anlaşılabilir. Ancak bu konuda ABD’den endişelenen herkesin, Moskova’nın [Kürtlere yönelik] geçmişteki davranışlarına ve gelecekteki muhtemel hedeflerine de dikkatle bakması lazım.

Rusların Kürtlerle bağlantısı ta Çarlık Rusyası ve ardından Sovyet dönemine kadar geri gider. Mevcut Rus Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov’un vakti zamanında 10 sene boyunca BM Güvenlik Konseyi’nde Rusya’nın daimi temsilcisi olarak Kürt meselesiyle ilgili epey uzuca bir tecrübesi var. (…)

Moskova bağımsız Kürdistan için dönemsel destekler verdi; hatta önce SSCB içinde kısa ömürlü “Kızıl Kürdistan”ı [Z.T.K. 1923-1929 arasında Azerbaycan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti’nin bir ilçesinde kurulmuştur], ardından İran’ın kuzeyinde bir Kürt cumhuriyetini [Z.T.K İran’ın batı sınır boyunca uzanan ve 1946 yılı içinde kurulup yıkılan Mahabad Kürt Cumhuriyeti] kurdurttu. Ancak Moskova’nın Kürtlerle yüzlerce yıllık etkileşiminin ayrıntılarına bakarken aslında Kürtlere yönelik taahhütlerinin/bağlılığının ne denli sınırlı olduğu kolayca gözden kaçabilir. Rusya uzun vadeli sonuçlar elde etmek için gereken uzun vadeli çıkarı veya kararlılığı henüz göstermiş değil.

Bunun yeterince sebebi var. Rusya’nın, –ister Suriye ve Irak’ta isterse diğer yerlerde olsun–Kürtlerle bağının genel olarak hem stratejik (geniş, uzun vadeli ve kalıcı) hem de taktik (dar, kısa vadeli ve anlık) saikleri olmakla birlikte, birbiriyle rekabet içinde birçok hedefi de bulunuyor. Stratejik olarak, bölgedeki birçok önemli devlete dağılmış durumdaki bir azınlık grubu kullanmak, hem bu devletlerden bazılarıyla işbirliği yapmada hem de diğerlerine karşı denge sağlamada Rusya’ya faydalı bir koz sağlıyor. Mesela yüzlerce yıldır Moskova’nın büyük güç siyasetinde Türkiye, sıklıkla “dengelenmesi gereken ülke” kategorisinde yer aldı. Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan son yıllarda Rusların önemli bir ortağı olmaya doğru ilerlemişti – en azından ta ki kasım ayında bir Rus jetini düşürme kararı alana kadar.

İşte bu, stratejinin taktikle iç içe geçtiği nokta. Saygıdeğer bir Rus uzman olan Fyodor Lukyanov el-Monitor’e yaptığı açıklamada dedi ki, “kasım ayında Türkiye’yle patlak veren feci çatışma” Moskova’yı klasik “düşmanımın düşmanı” mantığını kullanmaya teşvik etti. Rusya’nın bir amacı da “Eğer ki Rusya toprakları içinde olumsuz etkisini kullanmaya kalkışırsa Moskova’nın bu aracı (yani Kürt arzularını desteklemeyi) kendisine karşı kullanabileceğini Ankara’ya hatırlatmaktı” diyen Lukyanov, bu bağlamda Kırım Yarımadası’nın en hassas nokta olduğunu da sözlerine ekledi.

Rusya’nın çok net bir şekilde Suriye içinde de stratejik ve taktik hedefleri söz konusu. Burada Moskova’nın Afrin Kürtlerine taktik desteği kısa ömürlü olabilir. Zira Kürtlerin siyasi hedefleri –yani iç savaşın ardından Suriye içinde geniş bir özerklik–, Rusya’nın stratejik hedefleriyle –yani iç düzeni tesis edebilecek ve çatışmalar bittikten sonra Suriye’nin radikal şiddeti dışarı ihraç etmemesini sağlayacak şekilde Şam’da güçlü bir merkezi hükümeti yetkilendirmekle– tam olarak örtüşmüyor.

Lukyanov’un da dediği gibi, “Suriye Kürtleri Rusya’nın tercih ettiği ortaklar değil”; zira onların Beşşar Esed rejimiyle “karmaşık ilişkileri” var. Her ne kadar Rus yetkililer, sürekli Kürtlerin siyasi müzakerelere katılması gerektiğini ifade etseler ve bu amaçla kısa süre evvel BM Güvelik Konseyi’ne başarısız bir teklif sunsalar da, Lukyanov’un iddiası, -Türkiye’yle kriz bir istisna olmak kaydıyla- Moskova’nın “tarafsız” tavrı politikalarının temeli olmaya devam edecek. Ona göre, “Rusya’nın Kürtlere ilişkin henüz daha büyük bazı hedefleri varmış gibi görünmüyor.” Diğer bir deyişle, [Rusya] birleşik bir Suriye devletini kurtarmak adına siyasi müzakerelerde Kürtlerin rolünü sağlama alma –ve böylece BM’de gövde gösterisi yapma şansını yakalama– çabasında; [ama bu, kesinlikle] Suriye’nin kalıcı olarak parçalanıp zayıflaması demek değildir.

Benzer şekilde, komşudaki Kürt davasını desteklemek suretiyle Irak’ı daha da istikrarsızlaştırmak –veya büyük bir gayretle dostluğunu kazanmaya çalıştığı Bağdat yönetimini yabancılaştırmak– Moskova’nın çıkarına sayılmaz. Iraklı Kürt liderlerden iyimser açıklamalar geliyor olabilir; ancak Irak’ın bekasını tehdit eden İslam Devleti’yle mücadelede Rusya’nın Kürtlere silah vermesi, Kürtlere merkezi Irak hükümetini baltalamak veya Irak’ı parçalamak için destek verdiği anlamına gelmez; hele de Rusya Irak’ta yeni bir siyasi nüfuz kazanmaya başlamışken.

Irak ve Suriye Kürtlerinin kendi aralarında farklılıkları olmakla birlikte Bağdat’ın endişeleri muhtemelen Rusya’nın seçeneklerini sınırlıyor.

Ayrıca daha uzun vadede Rusya’nın, birçok Kürt’ün gerçekten istediği şeyi, yani bir Kürt devletini onlara bahşetmek için pek de stratejik bir gerekçesi yok. Görünüşte, bağımsız ve dostane bir Kürdistan oluşturmada Rusların büyük bir rol oynaması, Moskova’ya Ortadoğu’da yeni bir müttefik ve yeni bir nüfuz aracı sağlayabilir gibi görülebilir. Maalesef ki birçok sebepten ötürü pratikte bunun işlemesi mümkün değil.

Birincisi, yeni bir Kürt devleti için topraklarını feda etmesi beklenen devletlerin bu fikre sonuna kadar karşı çıkmaları muhtemel ve Rusya da böyle bir devleti oluşturmak için başarılı bir diplomatik çabayı yalnız başına yönetemez. Bu tür bir radikal çıkış ABD, AB ve başka birçok ülkenin güçlü desteğini gerektirecektir. Aslına bakılırsa bu projenin hayata geçmesi için o kadar çok dış desteğe ihtiyaç var ki Moskova bunun lideri olarak kalamaz. Bu da demek oluyor ki ya sözkonusu proje hiç gerçekleşmeyecek ya da asıl puanlar başkasının hanesine yazılacak ki bu, Rusya için pek de cazip bir sonuç sayılmaz.

İkincisi, böyle bir çaba başarılı olsa dahi, topraklarının bir kısmını kaybeden devletler, yeni Kürdistan’ın mimarı olması halinde Moskova’yı iyice düşman belleyecektir. Kendi aralarında Rusya’ya kızgınlık ortak paydasında birleşmek suretiyle, Moskova’nın Kürt devletiyle işbirliğinden devşireceği herhangi bir nüfuzdan çok daha az etkilenir hale geleceklerdir. Eşzamanlı olarak, tıpkı Kırım’ı Ukrayna’dan ayırmasının Kırım’ın Ukrayna siyasetindeki rolünü ortadan kaldırması gibi, Moskova da [bu ülkelerin] iç siyasetindeki muhtemel nüfuzunu feda etmiş olacaktır.

Üçüncü ve sonuncusu, böyle bir başarılı Rus inisiyatifi, muhtemelen siyasetin acı gerçekliğinin bir ispatı olacaktır: Müttefikler, kendilerine geçmişte bahşedilenlerden ziyade gelecekteki iyiliklere, desteklere minnet duyarlar.  Bağımsız bir Kürt devleti, Rusya’nın sağlayacağından çok daha fazla mali desteğe ihtiyaç duyacak ve bu nedenle hızlıca kendisine yeni ve zengin dostlar bulabilecektir.

Rus Devlet Başkanı Vladimir Putin ve Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov, bütün bunların ve çok daha fazlasının farkında olacak kadar geniş bir bilgi ve tecrübeye sahip. Dolayısıyla Suriye’deki Afrin Kürtlerine verdikleri desteğin kısa vadeli ve araçsal olma ihtimali -uzun vadeli ve insancıl bir destek olmasından- çok daha muhtemel. Afrin Kürtleri, yakın gelecekte Rusya’dan istediklerini alabildikleri ve realist beklentilere sahip oldukları sürece, nihai olarak bu uzlaşmadan memnuniyet duyabilirler. Ama diğer çıkarlar gerektirdiğinde, Moskova’nın Kürtleri -Washington’dan çok daha çabuk- “terk et”meyeceğini düşünmek bir hata olacaktır.



STRATFOR - IRAK’TA IŞİD’E KARŞI SAVAŞ İÇİNDE SAVAŞ


IRAK’TA IŞİD’E KARŞI SAVAŞ İÇİNDE SAVAŞ

Stratfor rapor özeti, 27.4.2016

Tercüme: Zahide Tuba Kor

Tahminler
İslam Devleti (İD)’ne karşı operasyonlarda işbirliği yapan Irak’taki birçok milis grup, geri kazanılan topraklar için birbirleriyle rekabete tutuşacaklardır. 
Irak’taki siyasi ve etnik gruplar, kendilerine bağlı milislerin kaydettikleri kazanımları, Bağdat’taki güçlerini artırmak için kullanacaklardır.
İD’e karşı savaşta İran destekli Şii milislerin önemi, Şii cemaatindeki İran yanlısı kesimin siyasi nüfuzunu artıracaktır.
İran ve Türkiye destekli milisler arasındaki rekabet, Irak üzerindeki bölgesel rekabeti açığa çıkaracaktır.

Analiz
Irak’ta İD’e karşı savaş, bir bakıma ülkedeki derin parçalanmışlığı maskeliyor. Cihadi gruplara karşı mücadelede Irak’taki birçok etnik ve dini grup sıklıkla birbirleriyle işbirliği yapıyor. Cihadi gruptan toprakları geri alma arzusuyla birleşen Kürt peşmergeler, Şii milisler ve Sünni aşiret milislerinin yanı sıra Irak hükümet birlikleri şimdiye kadar bir sürü ortak operasyon gerçekleştirdi. Ancak her biri daha fazla kaynak, toprak ve siyasi nüfuz peşindeki bu grupların hedeflerindeki rekabet, onları önünde sonunda çatışmaya sürükleyecektir. Operasyonlar devam ederken bu gruplar arasında çoktandır var olan gerilimler zaten açığa çıktı. Ortak düşmanlarını [yani İD’i] bertaraf ettikçe aralarındaki nüfuz ve kontrol mücadelesi iyiden iyiye ayyuka çıkacaktır. 

Her ne kadar Irak’ın etnik ve dini cemaatleri farklı şekillerde ülkeye nüfuzlarını yaymaya çalışsalar da hepsinde ortak olan önemli bir araç var: milis kuvvetleri. Irak’ta toprak iddiası sıklıkla güç iddiasına dönüşüyor. Bu büyük ölçüde Irak güvenlik birimlerinin zafiyetinin bir alameti.  Cephe hatlarındaki 150 binden az askeri birlikleriyle Irak ordusu, kötü liderlikten ve lojistikten, düşük maaşlardan ve zayıf moralden muzdarip. Sonuç olarak Irak’taki milisler, Irak güvenlik birimlerinin çok ihtiyaç duyduğu desteği kendilerine doğru çekerek öne çıktılar Aynı zamanda milislerin kendi gündemleri de var.

Kürt talepleri
Kürt peşmergeler bu gidişatın en dikkat çekici örneği. İD’e karşı savaşta peşmergeler hayati bir rol oynadılar; sadece saldırıları geri püskürtmekle ve [İD’in ele geçirmiş olduğu] topraklarda ilerlemekle kalmadılar, Irak güvenlik kuvvetlerinin geri dönüşünden sonra da bu toprakları ellerinde tutmayı sürdürdüler. Şu anda Kürtler, yıllardır üzerinde hak iddia ettikleri ama Kürdistan Bölgesel Yönetimi sınırlarının dışında bulunan, Selahaddin ve Diyala vilayetlerindeki toprakları kontrolleri altında tutuyor. Bunların en ihtilaflısı, Kürt liderlerin “Kürtlerin Kudüs”ü dedikleri Kerkük. 2014’te Kerkük’ü almalarından bu yana kontrolleri altındaki bölgelerde bulunan petrol sahalarındaki petrolleri dış piyasalara ihraç ederek büyük kazanımlar elde ediyorlar.

Kürtlerin ele geçirdikleri topraklar farklı etnik grupları barındırıyor. Ancak büyükçe bir Kürt nüfus da bulunduğundan Erbil bu toprakları resmen Kürt bölgesine katmak istiyor. Bunu başaramasa dahi bölge üzerindeki kontrolünü Bağdat’tan siyasi tavizler koparmak için kullanıyor. Hükümetin Irak Kürdistan’ıyla gelir paylaşımı anlaşmasına varmasını, Kürtlerin bağımsız bir şekilde petrol ihracına izin vermesini veya hükümette Kürt bakanların temsilinin artırılmasını isteyebilirler. Şu anda Kürtler hükümette 3 bakanla temsil ediliyorlar; ancak bakanlıkların %20’sini talep edegelen Kürtler, Başbakan Haydar el-İbadi’nin önerdiği reformların onları görevlerinden edeceğinden endişeliler. İD’e karşı mücadelelerinde daha fazla toprak elde ederek Kürtler, daha fazla kaynağa ve bu sayede Bağdat’ta daha fazla siyasi güce erişecekler.

Bağdat Kürtlerin bu bölgeleri kontrol etmesine karşı çıksa da şimdilik Irak güvenlik birimleri kuvvet kullanarak toprakları geri alabilmek için çok az yere yayılmış durumdalar. Bunun yerine Şii milisler toprakları işgal etmekte ve bu bölgelerde Kürt peşmergelerle giderek daha fazla çatışmaktalar.  Bu da iki gücün, cephede savaşacak 40.000’i aşkın askere ihtiyaç duyulduğu Musul gibi çok daha büyük operasyonlarda işbirliği yapıp yapamayacağı konusunda büyük şüphelere yol açıyor.

Musul operasyonunda peşmerge önemli bir rol oynayacak. Ancak Kürtler ve Iraklı yetkililer birliklerin şehrin içine girmemesi konusunda ısrarcılar. Peşmerge daha ziyade Musul çevresindeki toprakları geri almakla görevli; yani İD savaşçılarının başka yerlere dağılmalarını engellemek üzere Musul’un kuzeyi ve doğusunu tutacak bir destek kuvveti olarak hizmet edecek. Bağdat için Musul’da Kürt kuvvetlerinin gelecekteki varlığı rahatsız edici; zira bu, Kürtlerin Irak’ta çok daha fazla alanı ele geçirmelerine yardımcı olabilir. Gerçekten de Musul Kürtlere cazip bir fırsat sunuyor. Kürtlerin hep Musul’un Arap nüfusuyla yakın ilişkileri olageldi; dolayısıyla Kürt kuvvetler, Irak’ın büyük havaalanlarından birine ev sahipliği yapmakla övünen Musul’da bu tarz önemli altyapılara erişimden faydalanabilirler. Daha da cazip olanı, Musul yakınlarındaki toprakların (dağlık Irak Kürdistan’ının aksine) tarıma elverişli olması ki bu, Kürtlerin gıda güvenliğini artırabilir.

Ancak gerçekte bu, Kürtler için imkânsız bir iş de olabilir. Zira zaten şu anda [Erbil yönetimi] Kürt bölgesinin güvenliğini sağlamakla görevli 160 bin kişilik peşmergeye maaş ödemekte dahi çok zorlanıyorlar. Musul’u alıp işgal edebilmek için Kürt kuvvetlerinin öncelikle İD’le, ardından da buralarda Kürt kontrolüne meydan okuması kuvvetle muhtemel olan Irak güvenlik birimleriyle ve Şii milislerle çarpışması gerekiyor. Yine de beklenenden daha fazla Kürt kuvveti Musul operasyonuna dâhil olursa eğer, peşmergeler ile onların yayılmasına karşı olan Şii milisler arasında çatışma çıkma ihtimali sözkonusu.

Artan Şii nüfuzu
Irak güvenlik kuvvetlerinin İD’den özellikle Bağdat, Ramadi, Tikrit ve Felluce’yi geri almasında Şii milisler çok kilit bir rol oynadı. Başta Irak’taki Şii cemaatinin marjinalleşmesine karşı kurulan milisler sadece İran tarafından eğitildi ve desteklendi. Son dönemde bu milisleri Irak hükümetinin emri altına sokmaya dönük çabalar olsa da İran hala bu birliklerin ekseriyetini kendisi eğitiyor ve finanse ediyor. Büyük Ayetullah Ali Sistani’nin Haziran 2014’te Iraklı bir paramiliter kuvvet oluşturulması fetvasının ardından Irak İçişleri Bakanlığı onlarca Şii halk seferberlik gücünü Haşdi Şa’bi adı altında bünyesine kattı. Öyle ki milis liderler bu birliğe hâkim oldu: Irak Hizbullah Tugayı’nın başındaki Ebu Mehdi el-Muhandes, Haşdi Şa’bi’nin başkan yardımcısı olarak görev yapıyor. Her ne kadar Irak’ın 2016 bütçesinden Haşdi Şa’bi için 2 milyar dolarlık pay ayrılsa da bu birliklere desteğin çok büyük bir kısmı hala İran’dan geliyor.

İran, Haşdi Şa’bi’ya bağlı sayıları yaklaşık 110.000’e varan milislerin büyük bir çoğunluğunu bizzat destekliyor. Aslında Tahran, Irak’ta kendi siyasi hedeflerine ulaşmak için askeri birlikler üzerinde nüfuzunu kullanıyor. Şii milislerin çoğu, İran ordusunun dış operasyon gücü olan Kudüs Tugayları’nın doğrudan komutası altında. Ayrıca Irak’ın en etkili milislerinden bazıları –Asaib Ehlu’l-Hak, Bedir Tugayları ve Hizbullah Tugayları– tamamen Tahran’la müttefik olup ondan eğitim ve mali destek alıyorlar. Bu milislere bel bağlayan Irak güvenlik kuvvetleri de İD’e karşı mücadelede İran desteğine bağımlı.

Ancak tüm Şii milisler de Tahran’a ayak uydurmuş değil. Irak siyasetinde en etkili ve güvenlik birimlerinde en fazla temsil edilen kesim Şii cemaati olsa da o da kendi içinde bölünmüş durumda. 20.000’i aşkın mensubuyla (Şii lider Mukteda es-Sadr’a bağlı) Barış Tugayları, İran’dan az çok bağımsızca hareket ediyor ve hatta –tıpkı Sistani gibi– ülkedeki İran nüfuzunu eleştiriyor. Şu anda İran muhalif Şii kuvvetleri kendi safına çekmeye çalışıyor. Irak Şiilerini Tahran’ın himayesi altında konsolide etmek için İran dini lideri Ayetullah Ali Hamaney, Hizbullah Genel Sekreteri Hasan Nasrallah’tan Şii milisler arasında daha fazla işbirliğini teşvik için nisan ayının ikinci haftasında (11 Nisan’dan itibaren) Lübnan’da bir toplantı düzenlemesini istedi. Davetliler arasında Barış Tugayı lideri Sadr, Sistani’nin bir temsilcisi ve eski Irak Başbakanı Nuri el-Maliki de vardı. Şii milislerin İD’e karşı operasyonlarındaki kazanımları, Bağdat’ta İran yanlısı siyasi bloklara, yani Irak Yüksek İslam Konseyi veya Maliki’nin Kanun Devleti koalisyonundaki bazı bileşenlere daha da fazla siyasi güç katacaktır.

Sünni milislerin rolü
Sünni milisler ise Kürt ve Şii grupların sahip olduğu eğitimden ve teçhizattan mahrumlar; ama buna rağmen İD’e karşı savaşta kilit bir rol oynuyorlar. Özellikle Sünni milisler Sünni nüfuslu alanların geri alınmasında ve elde tutulmasında yardımcı olacaklar; zira yerel nüfus nezdinde Irak güvenlik birimlerine kıyasla nefreti körükleme ihtimalleri daha düşük. Ayrıca Sünni katılımı, Irak Sünnileri arasında hükümet karşıtı hissiyatla mücadeleye de yardımcı olacaktır ki aksi bir durum [yerel Sünnilerden] bazılarının İD’e katılımına yol açacaktır. Milislere gelince, onlar savaşa aslen Şii milislerin varlığını azaltmak için katılıyorlar. Enbar Vilayetinde iki grup başarılı bir şekilde işbirliği yaptı. Ama Musul ve Felluce’ye sıra geldiğinde aralarında daha fazla ihtilaf çıkabilir; zira Şiiler arasında, bu vilayetlerde yaşayan Sünni grupların bizzat İD’i davet ettiği yönünde yaygın bir kanaat var. Bu kanaat, zaten kaba kuvvet kullanan Şii milislerin bu bölgelerdeki operasyonlarda [Z.T.K İD militanları ile sivil halk arasında] daha az seçici davranmalarına yol açabilir ki bu da Sünni muhataplarıyla çatışmalarını tetikleyebilir.

Ancak Sünni milislerin oynayacağı rolün de sınırları var. Öncelikle Irak devletine herhangi bir toprak parçasını devretmekte isteksiz olacaklardır. Saddam Hüseyin’in devrilmesinin akabinde Sünniler Baassızlaştırma politikası çerçevesinde fiilen siyasetten ve askeriyeden dışlandılar. Bu haklarından mahrum bırakılmanın ışığında bugün Sünnilerin temel hedefi, hükümette daha fazla temsiliyeti ve Şii milislerin zulmünden korunmayı içeriyor. Her şeyden evvel Sünniler Bağdat’ın Sünni milisleri orduya entegre etme sözünü tutmasını istiyor. Her ne kadar Başbakan İbadi, Şubat 2015’te bu teklifi imzalaması için hükümetini ikna etse de Irak’ın Şii yoğunluklu meclisi Sünni savaşçıların silahlandırılmasına karşı çıkıyor.

İD’e karşı savaşa katılma karşılığında Sünni milisler siyasi taviz isteyecektir. Başbakanlığı boyunca İbadi, genellikle en üst siyasi mevkileri ülkenin dini ve etnik grupları arasında paylaştıran zımni anlaşmaya uydu. Ancak son dönemde yeni bir teknokratlar hükümeti kurulması yönündeki halk talebi Irak’ın tüm diğer siyasi meselelerini gölgede bıraktı. Kısa süre evvel Irak meclisi bir Sünni olan meclis başkanını oylarıyla makamından indirdi. Sünnilerin çoğu şu anda meclis başkanının görevine dönmesi için mücadele veriyor. Irak siyasi sisteminde daha da marjinalleştirilmelerini engellemek için Sünniler hükümette daha fazla temsil edilme çağrısı yapacaklar ve diğer taleplerin yanı sıra savunma bakanlığı koltuğunda bir Sünni’nin oturmaya devam etmesi için ısrarcı olacaklar.


Kürt, Sünni ve Şii milisler Irak güvenlik birimleriyle birlikte İD’e karşı savaşırken aynı anda birbirleriyle de rekabet içinde olacaklar. Onların rekabeti, salt bir mezhepçi rekabet olmakla kalmayıp Irak üzerinden verilen uluslararası mücadelenin bir yansıması. Türkiye’nin –Sünni Haşdi Vatani birliklerini ve peşmerge savaşçılarını desteklemek için kurduğunu iddia ettiği– Kuzey Irak’taki askeri üsleri, Iraklı Şiiler arasında şüphelere yol açıyor. Bağdat –ve Tahran– Türkiye’nin Kuzey Irak’taki zeminini güçlendirmek için milislere yardım ettiğinden endişeli. Ne zaman ki İD mağlup edilir ve ardından Irak üzerindeki birçok yerel ve bölgesel çıkar sahipleri kendi öncelikli gündemlerine odaklanırsa, işte o zaman kızılca kıyamet koparak gerçek bir savaş başlayacaktır.


STRATFOR - TÜRKİYE’NİN MİLİTANLARI ÖRGÜTLENİYOR


TÜRKİYE’NİN MİLİTANLARI DAHA FAZLA ÖRGÜTLENİYOR

Stratfor raporu, 15.4.2016

Tercüme: Zahide Tuba Kor

Özet
Türkiye’nin en büyük Kürt militan grubu genişlemeye çalışıyor ve bu yolda yardım için Rusya’ya yüzünü dönebilir. PKK, kapasitesini daha da genişletmek ve destek tabanını Kürt toplumunun dışına da yaymak için ülkedeki solcu militanlarla şemsiye bir örgüt kurdu. Halkların Birleşik Devrim Hareketi (HBDH) adını alan yeni grup, PKK’nın en radikal solcu fraksiyonunun başındaki kişi [Z.T.K Duran Kalkan’ı kastediyor] tarafından yönetilecek. İlan edilen hedefi, Türk devletine, bilhassa AKP yönetimine karşı siyasi gündemini propaganda ve –yabancı ülke vatandaşlarını hedef almak da dâhil– terör saldırıları yoluyla desteklemek. Rusya’nın bölgede kendi çıkarlarına ulaşmak için Türkiye’deki militan örgütleri, özellikle de PKK’yı kullanma konusunda uzun bir tarihi [tecrübesi] olduğundan Moskova’nın HBDH’nin yarattığı bu fırsatı havada kapacağına pek de şüphe yok. PKK’nın bu en yeni girişimini destekleyerek Rusya, Türkiye’yi içeride kendi meseleleriyle meşgul edip Moskova’nın Ortadoğu’nun diğer yerlerindeki işlerine/gündemine karışmasından [Ankara’yı] uzak tutabilir.

Analiz
Yeni şemsiye örgütün kurulmasıyla ilgili görüşmeler Aralık 2015’te su yüzüne çıkmaya başladı ve iki ay sonra HBDH ilk toplantısını Suriye’nin Lazkiye şehrinde gerçekleştirdi – ki bu dikkat çekici bir tercihti; zira Rus ordusu hükümet kontrolündeki bu şehri kendi operasyonları için bir üs olarak kullanıyor. Ardından 12 Mart’ta örgüt resmen kuruluşunu ilan etti. HBDH’nin misyonu, Türkiye’deki devrimci güçleri birleştirip güçlendirmek ve Türk hükümetine karşı silahlı mücadeleyi desteklemek. Örgüt ayrıca Türkiye’deki Kürtlerin hedeflerinde mesafe kat etme konusunda HDP de dâhil Kürt siyasi partilerinin başarısızlığına vurgu yaptı.

Şimdiye kadar bu yeni koalisyona katılan 10 gruptan her biri Türkiye merkezli ve HBDH’nin misyonu da, dar bir şekilde, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın hükümetiyle savaş ve Türkiye Kürtlerinin çıkarlarını savunmakla sınırlı. Ancak HBDH’nin lideri Duran Kalkan, örgütün rolünü, bölgenin diğer yerlerinde de Kürtleri savunacak ve Suriye’nin kuzeyindeki devrimci sürece katkıda bulunacak şekilde genişletmekten bahsetti. Aslında HBDH’nin içindeki gruplardan bazıları, zaten Suriye iç savaşında Kürt YPG’nin yanında savaşan solcu militanlar koalisyonu olan Enternasyonalist Özgürlük Taburuna bağlı. Bu grubun içinde yer alan Türkiye Komünist İşçi Partisi/Leninist, Türkiye Komünist Partisi/Marksist-Leninist ve Marksist-Leninist Komünist Partisi zaten yıllardır PKK’yla aynı eğitim kamplarını paylaşmaktalar.

Ancak şu an için HBDH’nin faaliyetleri, örgütün askeri planlarını desteklemekle sorumlu dört “eylem bölgesi” tarafından yürütülerek Türkiye sınırları içiyle sınırlı tutulacak. HBDH Türkiye’nin doğu ve kuzeydoğusunda lojistik merkezlerini ve ayrıca birçok şehirde “öz savunma” ofislerini zaten açmış durumda ve doğrudan kontrolü ellerine alabilmek için yerel siyasi liderleri istifaya teşvik ediyor. HBDH’nin örgüt yapısının ne ölçüde gelişmiş olduğunu bilmek zor. Mesela HBDH’nin kurulduğu hafta kendisine bağlı iki örgüt biri Ankara, diğeri İstanbul’da olmak üzere iki ayrı saldırı gerçekleştirdi. Ancak bu saldırıların HBDH merkezinden [emir alarak] mi, yoksa bağımsız bir şekilde mi gerçekleştirildiği belirsiz.

Ankara üzerindeki baskılar artıyor
HBDH, Kürt örgüt PKK tarafından yönlendirilse de bu oluşum Türkiye’deki komünist harekete de yeni bir hayat üfleyebilir. Nihayetinde HBDH içindeki grupların birçoğu komünist hırsları olan örgütler ve bu şemsiye örgütün Türk devletine saldırma misyonu, benzer hedefleri olan ancak fazla kaynağı bulunmayan diğer komünist grupları da cezbedebilir. Bunlardan biri de yıllardır giderek zayıflayan Erdoğan yönetimine muhalif Marksist bir örgüt olan DHKP-C. Ancak Marksist grupların liderleri ile HBDH yetkilileri arasındaki şahsi çatışmalar iki taraf arasında daha yakın eşgüdümü engelleyebilir.

Bu arada HBDH’nin kurulması Türk siyasetinde şiddet kullanmayan Kürt partiler için problem yaratabilir. PKK Ankara’yla diyalog kanallarını açmayı reddeden militan gruplarla ittifakı genişlettikçe bu partiler, –daha ılımlı hedefler peşinde koşmaya çalıştıklarından– meşruiyetlerini sürdürmekte zorlanacaklardır. Hele de eğer yeni örgütlenen militanlar, –tek başlarına hareket etmelerine kıyasla– el ele verdikleri takdirde Türkiye’nin güvenliğine yönelik daha büyük bir tehdit oluşturacak şekilde [kendi aralarında] yeterince uyum sergileyebilirlerse –ki bu kuvvetle muhtemel–, bu [ihtimal] daha da gerçek olacaktır.


Rusya kendi adına, yeni şemsiye örgütle ilişkilerini artırarak Türkiye’deki Kürt ve solcu militan gruplar arasındaki işbirliğini daha da teşvik etmeye çalışabilir. Moskova bunu geçen yıl Türkiye’nin Suriye’de Rus savaş uçağını vurma kararının intikamını almak için bir fırsat olarak görebilir. Ama daha önemlisi, Kürtler Moskova’nın cebinde kritik bir müzakere aracı. Teoride Rusya Türkiye’de artan Kürt tehdidini, Ankara’yla gelecekteki müzakerelerde elindeki kozları artırmak veyahut Ankara’nın dikkatini dağıtmak suretiyle Suriye ve Karadeniz’deki varlığını artırmasından alıkoymak için kullanabilir.