21 Aralık 2023 Perşembe

Z.T.KOR: İSRAİL, ABD’NİN ŞIMARIK ÇOCUĞUDUR

 

İSRAİL, ABD’NİN ŞIMARIK ÇOCUĞUDUR

Zahide Tuba Kor

Lacivert dergi, s.107, Aralık 2023, sf.85-86.

 

NOT: Lacivert derginin 4 sorudan oluşan röportajına yazılı cevap verdim. Cevaplarım fazla uzun olduğundan ve kısaltmaya vakit bulamadığımdan istediğiniz yerleri kesin demiştim. Kısaltılan yerleri kırmızılaştırarak aşağıda paylaşıyorum.

NOT: Blogda yer alan 900 küsur içeriğe http://ortadogugunlugu.blogspot.com.tr/2018/01/bu-blogda-neler-var.html linkinden toplu olarak ulaşabilirsiniz.

 

 

İsrail’in kurulmasından evvel yaklaşık 20 yıl süren İngiliz işgali yaşandı. Bu dönemde Filistinliler giderek marjinalleştirilirken Siyonist öncüler İngiliz manda dönemini müstakbel devletin altyapısını inşa için bir fırsat olarak değerlendirdi. İngiliz tecrübesinden bolca istifade ettiler. 1920’den itibaren tesis ettikleri kurumlar (yasama meclisi, işçi sendikası, siyasi partiler, silahlı çeteler, istihbarat toplayan birimler vs.) 1948’de bağımsızlık ilanının akabinde devlet kurumlarına dönüştü.

Bu arada Filistin topraklarına Yahudi göçleri, İngiliz işgalinden çok önce, Rus Çarlığı’nda Yahudilere yönelik pogromla birlikte 1882’de başladı. Ancak Rus ve Doğu Avrupa Yahudilerinin ekseriyeti nazarında kurtuluş “özgürlükler diyarı” ABD olduğundan 1920’lere kadar Filistin topraklarında Yahudi nüfusun oranı değişmedi (%8). 1920’lerden sonra, özellikle 1930’larda Yahudi göçleri ve toprak edinmeleri arttı. Bu durum Filistinlilerin defalarca isyanını tetikledi. Kanla bastırılan 1936-39’daki Büyük Arap İsyanı sonunda eli silah tutan nüfusunun %10’unu yitiren Filistinliler lidersiz ve savunmasız kaldı.   

İngilizler İsrail devletinin kuruluşuna giden yolu kolaylaştırsa da, 1944-47 arasında Siyonist çetelerin Yahudi devleti önünde en büyük engel olarak gördükleri İngilizlere karşı kanlı terör eylemlerine giriştiğini bilmek gerekir. Sonunda İngiltere pes ederek konuyu BM’ye havale etti ve Kasım 1947’de BM Genel Kurulu’nda iki devletli çözüm kabul edildi. Buna göre 1880’lerden 1947’ye kadarki süreçte bütün çabalarına rağmen Filistin topraklarının sadece %6,5’ine sahip olan Yahudilere BM’de masa başında %56’lık toprak vaat edildi. Akabinde Filistinliler ile Siyonistler arasında bu topraklar üzerinde 6 ay boyunca iç çatışmalar oldu ve 1948’de Arap devletleri ile İsrail’in ilk savaşı yaşandı. Bu savaşın sonunda İsrail Filistin topraklarının %78’ini fiili ve psikolojik savaşla, yani kanla kontrolü altına aldı. 1,4 milyon Filistinliden 800 bini mülteci konumuna düştü. Geri kalan %22’lik toprak (Batı Şeria, Doğu Kudüs ve Gazze) Ürdün ile Mısır arasında paylaşıldı. 1967’ye gelindiğinde ise İsrail, 3 Arap ülkesine açtığı sürpriz savaşla 6 günde 3 kat genişlerken Filistin topraklarının tamamını işgal etti. Bugün Filistinlilerin yarısı topraklarından uzakta mülteci olarak yaşıyor. Kalan yarısı da kendi vatanında İsrail’in uyguladığı türlü bastırma, yıldırma ve mülksüzleştirme politikalarıyla boğuşuyor.

Şunu da bilmek gerekir: Eğer ki I. ve II. Dünya Savaşları ve özellikle Hitler’in Doğu Avrupa’da yaptığı soykırım olmasaydı İsrail 1948’de kurulamazdı.

Sorunuzun yerleşimci mi işgalci mi kısmına gelirsek, kavram tercihleri kişinin ideolojik veya insani duruşuna ve beslendiği kaynaklara göre değişir. İsrail’i sorunsallaştıranlar işgalci, destekleyenler yerleşimci diyor. Son yıllarda özellikle sömürgeci kavramı daha fazla kullanılır oldu.                      

 

Filistin’de gündelik hayat çok zor

Filistinliler farklı bölgelere dağılmışlardır ve yaşadıkları bölgeye göre günlük hayatları da farklılaşmaktadır. O yüzden bir genelleme yapmak uygun olmaz. Bahsettiğiniz bombardıman ve abluka şu an sadece Gazze’de yaşanıyor; İsrail içindekiler (1948 Filistinlileri), Batı Şeria ve Doğu Kudüs’tekiler -üzerlerindeki baskılar iyice artsa da- bunlara maruz kalmıyor. Ama geçtiğimiz yıllarda Suriye’deki Filistinlilerin çoğu da Esed rejiminin bombardımanı ve ablukası altında yaşadı, mülteci kamplarının ve yaşadıkları mahallelerin birçoğu yerle bir edildi, hatta binlercesi hayatını kaybetti. 1970’lerin ikinci yarısı ve 1980’lerde de Lübnan’daki Filistinliler benzer bir kaderi paylaşmıştı. Yine geçmişte özellikle İkinci İstifada yıllarında Batı Şerialılar, Gazzelilerle birlikte, abluka ve bombardımana maruz kalmıştı.

Bu son Gazze’deki soykırıma kadar -1948 ve 1967’deki etnik temizlik hariç- İsrail doğrudan Filistinlileri öldürmek yerine hayatlarını çekilmez kılarak ‘gönüllü’ olarak terke zorlamaya veyahut direniş ruhunu yok edip tamamen kendisine boyun eğdirmeye çalışıyordu. Bunun için en fazla ekonomik ve psikolojik harp yöntemlerini kullanıyordu.

Gazze’ye yönelik 16 yıldır devam eden abluka da bunun bir parçasıydı. İşgal ve abluka altında Filistin’deki hayatı anlatmak bir röportaja sığmaz. “Filistinlilerin Gündelik Hayatı” başlıklı 4 oturumluk seminerimi BİSAV TV YouTube kanalından izleyebilirsiniz.

Şunu belirtmekle yetineyim. 1948 ve 1967 acı tecrübelerini yaşayan Filistinliler, İsrail işgali altında ne yaşarlarsa yaşasınlar -hayat kalitesinin iyice düşmesi, bütün malını mülkünü yitirmek, hatta ölüm pahasına- topraklarını terk etmemek için aktif veya pasif muazzam bir direniş gösteriyorlar. Direnemeyenleri de kınamamak gerekir; çünkü İsrail’in uyguladığı yıldırma taktiklerine tahammül edebilmek her yiğidin harcı değildir.

 

İlk Siyonistler Protestan Hristiyanlardır

İsrail, ABD’nin şımarık çocuğudur, Batılıların bölgesel hedeflerine ulaşmak için kullandıkları bir araçtır. Ama Almanya gibi soykırımın faili ve geçmişi kirli ülkeleri bir kenara bırakırsak, İsrail’i kuran ve bugüne kadar hayatta kalmasını sağlayan, aslında Protestan aklı, parası ve gücüdür. İlk Siyonistler de Yahudiler değil, Protestan Hristiyanlardır. Yahudi Siyonizmi Hristiyan Siyonizminden on yıllar sonra ortaya çıkmıştır. Bugün de ABD’de -kahir ekseriyeti Cumhuriyetçileri destekleyen- Evanjelik Hristiyanlar Yahudilerden daha fazla İsrailcidir. Amerikan Yahudilerinin birçoğu İsrail’i eleştirirken Evanjelik Hristiyanlar kayıtsız şartsız destek vermektedir.

İsrail’in kurucuları dönemin büyük gücüne sırtını dayamayı dış politikanın temel ilkesi haline getirmiştir. ABD siyasi, askeri ve iktisadi desteğin yanı sıra BM Güvenlik Konseyi’nde aleyhte kararlarda veto kartını kullanarak diplomatik olarak da İsrail’i koruma altına almış, işlediği bütün suçların cezasız kalmasını sağlamıştır. On yıllardır ABD’nin açık ara en çok maddi yardımda bulunduğu ülkedir. İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana dünyada hiçbir devlet İsrail kadar çok dış yardım almamıştır desem herhalde yanlış olmaz. Bu arada İsrail ABD için sadece bir dış politika değil, aynı zamanda bir iç politika meselesidir. İsrail lobisi Amerikan iç siyasetinde önemli bir güçtür, kolay kolay hiçbir Amerikalı siyasetçi onları göz ardı edemez ve hilafına hareket edemez.

Kısaca ABD ile İsrail arasında simbiyotik bir ilişki biçimi vardır. Öte yandan Siyonizmin gücünü tamamen dış himayeye de bağlamamak gerekir. Siyonist önderler kendi davaları için uzun yıllar boyunca sistematik bir şekilde var güçleriyle çalışmışlardır.

 

Batı’daki boykotlar İsrail için büyük tehdit

İsrail, imajına zannettiğimizden çok daha fazla önem verir. Kurduğu propaganda tekeliyle kendisi hakkında ürettiği hikâyeyi dünyaya yayar. Bu propaganda tekelinin özellikle Batı’da kırılmasını ve psikolojik savaşta inandırıcılığını yitirmeyi sindiremez. İsrail kanalı i24’u izlerken analistlerin bu noktadaki rahatsızlıklarını her sefer yakinen görüyorum. 

Geçtiğimiz yıllarda İsrail’in ilan ettiği bir numaralı milli güvenlik tehdidi, 2005’te kurulan ve Batı’da giderek yayılan BDS (Boykot, Tecrit ve Yaptırım) hareketiydi. Onları HAMAS’ın roketlerinden daha tehlikeli görüyor. Donald Trump bu hareketi antisemitist diye yasaklamıştı; ama ABD’de hala etkililer. İsrail, BDS üyelerini Yahudi bile olsa ülkeye sokmuyor. Kısaca İsrail kendisini boykot ve tecrit eden ve yaptırım uygulamaya çalışan her hareketten rahatsız. Bu arada size tavsiyem, Gazze’de savaş bittikten sonra da İslam dünyasının düştüğü mevcut halde doğrudan payı olan İsrail’i ve destekçilerini boykota devam edin. Altımızı oyan devletlere mecbur ve mahkûm olmamalıyız. Boykotun diğer boyutu da onlarınkinden daha kaliteli mallar üretmek olmalı; yani alternatiflerini de insanlara sunabilmeliyiz. Ve bu vesileyle tüketim toplumu olmayı bırakıp üretim toplumuna geçmeyi hedeflemeliyiz.

Batı’da mitingler ve eylemler bizdekinden çok daha profesyonelce, yaratıcı ve süreklilik içinde yürütülüyor. Biraz oraları örnek almamız lazım. Miting deyince, üç-beş tanesine katılıp, saatlerce boş boş slogan atıp rahatlamış şekilde eve dönmeyi kastetmiyorum. Mitinglere giderken yanınıza Filistin veya İsrail’le ilgili bir kitap alıp okuyun veya kulağınıza kulaklık takıp bu konuların anlatıldığı videoları izleyin. Bilgimiz, en büyük davamız dediğimiz Filistin konusunda bile o kadar az ki... Bilgi ile eylemi eş zamanlı yürütmeliyiz; bilgisiz eylem de, eylemsiz bilgi de bir problemdir.

Sosyal medyaya gelince Filistin’i destekleyen yayınlar yapmak önemli olmakla birlikte tek başına yeterli değil. İsrail’in bitmez tükenmez yalanlarını deşifre edici yayınlar yapmak da çok önemli. Bunun için de yine bilgi gerekiyor.



Hiç yorum yok:

Yorum Gönder