Rusya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Rusya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20 Aralık 2024 Cuma

Z.T.KOR: SURİYE’NİN ÖNÜNDEKİ TEHLİKE: MİLİS SİYASETİ


SURİYE’NİN ÖNÜNDEKİ TEHLİKE: MİLİS SİYASETİ

Zahide Tuba Kor

Röportajı yapan: Naman Bakaç

Perspektif Online, 20 Aralık 2024

https://www.perspektif.online/suriyenin-onundeki-tehlike-milis-siyaseti/


NOT: Blogda yer alan 900 küsur http://ortadogugunlugu.blogspot.com.tr/2018/01/bu-blogda-neler-var.html linkinden toplu olarak ulaşabilirsiniz.

Blogdaki şahsıma ait bütün yazı, tercüme, fotoğraf ve infografikleri ancak kaynak göstermek şartıyla kullanabilirsiniz.


Z. Tuba Kor: “Savaş yaşamış ülkelerde yeniden inşa sürecinde gördüğüm en büyük tehlike, milis liderlerinin siyasetçilere dönüşmesi, bunun da milis siyasetini doğurmasıdır. Askerî mantık ile siyasi mantık, milis mantığı ile devlet mantığı birbirinden farklıdır. Sahadaki askerî gruplar ‘Zafer bizim sayemizde geldi’ deyip siyasette baş koltuklara oturmaya kalkışırlarsa ülkeye yazık olur. Tıpkı 1949’dan itibaren Suriye’de başlayan askerî darbelerle, ordunun siyasette etkinliğinin sürekli istikrarsızlıklara yol açması gibi.”

 

61 yıllık Baas diktası, Suriye halkı ve muhalefetinin 13 yıllık ağır bir bedel ödemesiyle nihayetinde 8 Aralık 2024’te çöktü. Bu çöküş; Suriye halkında umut, istikrar ve özgürlük duygusunu yeşertirken, bölgesel ve küresel çapta da jeopolitik kırılmalara yol açması muhtemel bir gelişme olarak tarihsel bir momenti göstermekte. Rusya ve İran’ın Esad rejimine ister mecburen ister anlaşmalı olsun, desteklerini çekmesiyle çöken rejimden sonra, nasıl ve hangi ilkeler üzerine bir yönetim inşa edecekleri, halkın ekmek, güvenlik, huzur ve istikrar talebini nasıl karşılayacakları, Suriyelilerin önündeki başlıca sorular. Bu iç sorunların yanı sıra komşu ülkeler ve küresel aktörlerle nasıl bir dış politika ve kamu diplomasisi izleyecekleri de merakla bekleniyor. 

Tüm bu beklentiler ve sorunları; Suriye, Lübnan ve Filistin üzerine yıllarca hem sahada hem de masada çalışmış, bu üç ülke üzerine kitaplar neşretmiş araştırmacı-yazar ve Ortadoğu uzmanı Zahide Tuba Kor ile konuştuk.

 

DEVLETLER, SAVAŞLARI FİNANSE ETMEKTE İSTEKLİDİR AMA BARIŞI VE YENİDEN İNŞAYI FİNANSMANDA DEĞİL

Lübnan ve Suriye’yi sahada ve masada çok yakından takip eden bir araştırmacı olarak, Suriye’nin hem idari ve siyasi hem imar ve kalkınma hem de Batı’yla ve komşu ülkeleriyle diplomatik ilişkilerinde nasıl bir yol izlemesi gerektiğini düşünüyorsunuz? Suriye hangi ilkeler ve nasıl bir yöntem ile adil, istikrarlı, huzurlu ve katılımcı bir düzene kavuşabilir? Bildiğiniz gibi çok dinli, mezhepli ve etno-kültürel bir yapıya sahip olduğu için nasıl bir modelle geleceğini inşa etmelidir Suriyeliler?

Öncelikle şunu bilmek gerekiyor: Suriye 10 küsur yıllık savaşta öyle büyük bir yıkım aldı ki yeniden inşa süreci on yıllar alacaktır. Devletler savaşları finanse etmekte isteklidir ama barışı ve yeniden inşayı finansmanda değil. Yıkmak kolaydır, kurmak ise çok daha fazla emek, para, malzeme ve zaman gerektirir. 

Yıkılan sadece şehirler ve devlet değildi, Suriyelilerin her biri de psikolojik olarak yıkıldı. Rejimin 12 günde devrilmesi Suriye halkı için adeta bir şok terapi oldu, tükenen ümitler yeniden canlandı. Devleti yeniden inşa kadar bireyleri yeniden inşa da unutulmamalı.  

En acil görev, yeni yönetimin uluslararası alanda tanınmasını sağlamak ve Batı’nın koyduğu yaptırımları, özellikle ABD’nin Sezar Yasası’nı yürürlükten kaldırtmak olmalı ki yıkık haldeki iflas etmiş ülkeye dış yardım gelebilsin. 

Diğer bir acil görev, halkın hayat şartlarını iyileştirecek şekilde ekmek, elektrik, su, gaz, internet, ilaç başta olmak üzere temel ihtiyaçlarını temin edebilmeli ki kalıcı bir güven bağı kurabilsin ve önümüzdeki süreçte dış güçlerin komplolarını püskürtebilsin. Bu konunun farkında oldukları Halep’e girdikleri ilk günden beri belli. 

ESKİ REJİMİN ADAMLARI, ÖZELLİKLE ŞEBBİHALAR ORTADAN KAYBOLSA DA YOK OLMADILAR VE PROVOKASYONA GİRİŞEBİLİRLER

Emniyeti sağlamak da çok kritik bir konu. Çünkü eski rejimin adamları, özellikle suçu bir hayat tarzına dönüştüren şebbihalar ortadan kaybolsa da yok olmadılar. Hatta şu an bir kısmı devrimci kılığına büründü diyorlar. Şoku atlattıktan sonra provokasyona girişebilirler.

İnsanların biraz nefes alabilmesi için rejim bölgesinde 20 dolar olan memur maaşlarını en az 100 dolara çıkarabilmesi lazım ki bu bile mevcut hayat pahalılığı karşısında oldukça yetersiz. Bunlar ilk aşamada yapılması gereken şeyler.

İkinci aşamada Baas kadrolarından kimlerin suç işleyip işlemediğini tespit edip suç işleyenleri görevden alması ve gerekiyorsa yargılaması, suç işlemeyenleri görevlerinde tutması lazım. Devlet kurumlarını yeniden yapılandırması ve özellikle emniyet birimlerinin ve istihbaratın bir kısmını tamamen lağvetmesi, bir kısmını yeniden kurması lazım ki bu hiç kolay bir görev değil. Bütün silahlı örgütlerin bir an evvel lağvedilmesi ve orduya eklemlenmesi ve halkın elindeki silahların toplanması çok önemli. Yine geçiş sürecinde işi bilenlerden oluşan teknokrat hükümeti kurulması gerekiyor. Yeni devletin ne üzerine inşa edileceğini belirleyecek yeni anayasanın yazım süreci kritik olacak.

Çoğulcu ve kapsayıcı bir yönetim kurmalılar ve asla kimlik (etnisite, din ve mezhep) temelli bir güç paylaşımı modelini benimsememeliler. Gerek 20’nci yüzyılda kurulan ama kökü 1860’lara uzanan Lübnan gerekse 21’inci yüzyılda ABD eliyle yeniden tesis edilen Irak ve Afganistan örneği, etnik ve/ya mezhep kotalarına dayalı yönetimlerin başarı şansı olmadığını, sürekli istikrarsızlıklar ürettiğini ortaya koyuyor. 

 ASKERİ GRUPLAR “ZAFER SAYEMİZDE OLDU” DEYİP SİYASETTE BAŞ KOLTUKLARA OTURURLARSA, ÜLKEYE YAZIK OLUR

Yine savaş yaşamış ülkelerde yeniden inşa sürecinde gördüğüm en büyük tehlike, milis liderlerinin siyasetçilere dönüşmesi, bunun da milis siyasetini doğurması ve yolsuzlukları ülkenin belini çökertecek hale getirmesi. Askerî mantık ile siyasi mantık, milis mantığı ile devlet mantığı birbirinden farklıdır. Sahadaki askerî gruplar “Zafer bizim sayemizde geldi” deyip siyasette baş koltuklara oturmaya kalkışırlarsa ülkeye yazık olur. Tıpkı 1949’dan itibaren Suriye’de başlayan askerî darbelerle, ordunun siyasette etkinliğinin sürekli istikrarsızlıklara yol açması gibi. 

Eski rejimin adamlarının adil bir şekilde yargılanması ve cezalandırılması önemli. İyi bir hukukçu ekibi bu iş için seferber edilmeli ve özel mahkemeler kurulmalı. Savaş sonrası toplumun yaralarını sarabilmek için adaletin tesis edilmesi gerekiyor. Yine insanlar göç etmek zorunda kaldığında evlerine/mülklerine yerleşenler oldu. Geri döndüklerinde kavgalar ve çatışmalar kaçınılmaz. Bu noktada mağduriyetleri giderici hukuki düzenlemeler şart. Suriyelilerin aldığı en büyük darbelerden biri, savaş ve göç yüzünden çocukların ve gençlerin eğitimsiz kalması, kayıp bir neslin oluşması. En önemli seferberliklerden biri eğitim seferberliği olmalı. 

Dış güçler kısa süre sonra karşı-devrim için harekete geçebilirler. Suriye halkının rejimin doğası gereği siyasi bilinci düşük sayılır. 2011’den sonra Arap ülkelerinde neler yaşandığını, karşı-devrimcilerin ne gibi oyunlar tezgâhladıkları, sonunda halkı nasıl perişan ettiklerini anlatan belgeseller çekilmeli ki aynı tuzaklara düşülmesin, insanlar uyanık olsun.

Savaşta yıkılan yerleşimlerin yeniden inşası için harekete geçilecektir. Ancak özellikle Halep, Şam, Hama ve Humus şehirlerini yeniden inşa etmeye niyetlenen yabancı (ve tabii ki Türk) müteahhitlere ve mimarlara Suriye’nin geleneksel mimarisi ve kültürü öğretilmeli ki o güzelim mimari dokuyu bozmasınlar. Şehirler kimliksizleşip kültürel katliama uğramasın. Hatta geçici hükümet yeniden inşanın nasıl olması gerektiğine dair karar çıkartmalı.   

60 yıllık Baas rejimi siyasi kültürü olumsuz etkiledi. Suriye dışına çıkmamış bireyler Baas dışında bir deneyim görmediler. Bu yüzden yeni yönetimin kadrolarında eski rejimin davranış kalıplarının sürme tehlikesi var. Kanaatimce Suriye devletinin ve siyasetinin yeniden inşasında yepyeni deneyimler kazanan, dünyanın farklı örneklerini görmüş mültecilere kulak verilmeli. 

 

TÜRKİYE ARTIK SURİYE SAHASININ EN ETKİLİ AKTÖRÜ

Türkiye’nin Baas rejiminin çökmesiyle birlikte yeni Suriye yönetimi ile nasıl bir ilişki kuracağını öngörüyorsunuz? Batı medyasının, Erdoğan’ın kazandığına ve Baas diktasının çöküşünde önemli bir bölgesel aktör olduğuna dair bakışını nasıl değerlendiriyorsunuz? 

Batı medyasındaki yorumlar doğru. Türkiye artık Suriye sahasının en etkili aktörü. 60 yıllık rejimle birlikte devlet de önemli ölçüde çöktü. Bu arada devlet aygıtı geçtiğimiz yıllarda zaten çökmüştü; Suriyeliler -kendi deyimleriyle- bir suç çetesi tarafından yönetiliyorlardı. Dolayısıyla hem her alanda danışmanlık hem hami hem aktörler arasında arabulucu hem de yeniden inşa eden rolünü oynayacağız. Eğer ki başarıya ulaşırsak -ki Suriye’nin acılarını dindirebilmek için başarmak zorundayız- bu, Türkiye’nin bölgede alanını açacaktır. 

Fetih kolaydır ama devlet inşası zordur (Kolay dediğim işin 13 yıl sürdüğünü de hatırlatayım!); hele de birbirinden farklı beklentileri, hayalleri, çıkarları, korkuları, savaş yıllarında dış hamileri olan etnik-dinî-mezhebî bakımdan parçalı bir ülkede… Şansımız şu: Suriye halkı hakikaten çok yoruldu, hatta takati kalmadı, yeni bir istikrarsızlığı ve çatışmayı kaldırabilir durumda değil.

Yıkılmış 2 milyon evi, harap haldeki altyapıyı, eğitim ve sağlık sistemini inşa etmek gerek. Ekonominin iflas ettiği bir ortamda her şey dış desteğe bağlı. Para ne ölçüde gelecek? Hele de Gazze’nin, Lübnan’ın, Ukrayna’nın, bizim deprem bölgesinin vd. yeniden inşa edilmesi gerekirken… En önemlisi, bütün silahlı grupların silahsızlandırılması, ordunun ve güvenlik birimlerinin yeniden inşası meselesi çok netameli ve kritik. Kısaca zor bir görevimiz var.

 

İRAN VE RUSYA POZİSYONLARINI DEĞİŞTİRMEK ZORUNDA, ÇÜNKÜ POLİTİKALARININ DAYANDIĞI ESED HANEDANI ÇÖKTÜ

Esad rejiminin iki büyük destekçisi olan Rusya ve İran’ın Suriye’nin yeni yönetimi ile ilişkilerinin nasıl şekilleneceğini düşünüyorsunuz? 27 Kasım 2024 öncesi pozisyonlarında bir değişim söz konusu. Rusya’nın Suriye’de İsrail’in önünü açacağına dair bir takım argümanlar söz konusu. Tartus ve Lazkiye’deki askerî mühimmatlarını Suriye’den çekeceğine dair işaretlerden yola çıkarak Rusya, sıcak denizlere inmişti, şimdi sıcak denizlerden soğuk denizlere (Ukrayna bölgesine) mi çekiliyor?

Her ikisi de pozisyonlarını değiştirmek zorunda; çünkü politikalarını dayandırdıkları Esed hanedanı çöktü artık. İleride hanedandan birini veya hatta Lazkiyeli birini ülkenin başına geçiremezler, bu devir kapandı. Yeni yönetimle iş tutup süreci en az zararla atlatmaya çalışacaklardır. Ama Suriye’ye yaptıkları yatırım, döktükleri paranın haddi hesabı yok. Bunları gözden çıkaramazlar. Bir müddet sonra ülke içindeki nüfuz ajanlarını ve sempatizanlarını harekete geçirip istikrarsızlık çıkarmaya kalkışacaklardır. Rusya, İsrail’in önünü açar mı emin değilim, çünkü araları pek de iyi sayılmaz. Ama Ortadoğu coğrafyasındaki jeopolitik mücadelede her şey mümkündür. Düşman(lar)ın ortaklığı bağlamında ilginç ortaklıklar veya ön açmalar gerçekleşebilir. Rusya askerî üslerine geri dönmeye çalışacaktır. Bu arada Fırat’ın batısındaki Suriye’nin petrol, doğalgaz ve fosfat kaynakları Rusya’ya veya İran’a verilmişti, doğusundaki kaynakların ABD’nin kontrolünde olması gibi. Muhtemelen bu kaynaklar artık Suriye’ye geçecektir. Bu arada geçmişte Suriye’nin petrol kaynakları halka değil, Esed ailesine aitti. Umut ederim ki yeraltı kaynaklarının halka dönüşünü görebiliriz.

 

SURİYE’NİN CADDELERİNDE İNSANLAR DOLAŞIRKEN, CADDELERİN ALTI İŞKENCE MERKEZLERİYLE DOLUDUR, BAZILARININ YERİNİ KİMSE BİLMEZ

Günlerdir Sednaya hapishanesi konuşuluyor malumunuz. Baas diktasının başta Sednaya hapishanesi olmak üzere Suriye’deki zindanların profilini, muhaliflere ve halka yaptıkları zulmü ve işkence türlerini bize anlatır mısınız? Çünkü siz bu zindanlarda kalmış birçok Kürt, Türkmen, Alevi, Komünist, İslamcı ve sıradan Suriyeliler ile görüşmeler yaptınız. 61 yıllık Baas diktasının oluşturduğu korku imparatorluğunda zindanların ve işkencehanelerin nasıl bir işlevi olmuş?

Öncelikle şunu belirteyim, görüştüklerim “Suriye hapishanelerindeki işkenceleri, iğrençlikleri anlatmaya kelimeler kifayet etmez” dediler. Eski komünistler yaşadıklarını, şahit olduklarını, üzerinden yıllar geçtiği için anlatabildi. Ama 2011’den sonra hapse girenler anlatmakta çok zorlandılar, özet geçtiler ve hatta bir hanım fenalaşıp röportajı yarıda kesti. 

Keşke sadece Sednaya olsa. “İnsan mezbahası” olarak anılan Sednaya ve Tedmür en meşhurları; hatta geçmişte çöl hapishanesi Tedmür’den Sednaya’ya nakledilen mahkûmlar, buraya “yedi yıldızlı otel” demişler. Düşünün Tedmür’ün vahametini. Ama 2011’den sonra bütün hapishaneler korkunç bir hale geldi.

Hapishaneler dışında Suriye’de bir yığın istihbarat teşkilatı olup her birinin gözaltı merkezleri vardır. Gözaltına alınan her kişi önce türlü türlü gözaltı merkezlerinin yeraltı hücrelerinde, hiç güneş görmeden aylarca, hatta bazen yıllarca tutulur. Aileleri, üst düzey bir tanıdıkları veya rüşvet için bol paraları yoksa nerede olduğunu bulamaz. İşkenceler daha gözaltına alınırken istihbarat birimlerinde başlar. Suriye’nin caddelerinde insanlar keyifle dolaşırken caddelerin altı türlü türlü işkence merkezleriyle doludur, bazılarının yerini kimse bilmez. 

Sistematik işkence, taciz ve tecavüz (sadece kadın değil, erkek mahkûmlara da yapılır), aç bırakma (mesela günde tek parça ekmek veya dört kişiye bir yumurta veyahut altı kişiye bir patates vs. verme), hasta edip/sakat bırakıp ölüme terk etme, yargısız infaz ve gelişigüzel idamlar hapishanelerde çok yaygındır. Gardiyanlar mahkûmlara istedikleri her şeyi yapabilirler, öldürebilirler de. İşkenceyle, açlıktan, hastalıktan hayatını kaybeden on binlerce Suriyeli mahkûm var ve toplu mezarlara gömüldüler. Suriye’de bugün birkaç yüz bin kayıp var; neredeler, öldüler mi diriler mi belli değil.

MAHKÛMLARIN CESETLERİYLE GÜNLERCE AYNI KOĞUŞTA KALANLAR, SU VERİLMEDİĞİNDEN ÖLMEMEK İÇİN İDRARINI İÇENLER VE DELİRENLER OLDU

2011’den sonra o kadar çok insanı tutukladılar ki hapishanelerde yer kalmadı. 25 m2’lik koğuşta tam 69 kişi kaldıklarını, bırakın yatmayı oturacak kadar bile yer olmadığını, kalabalıktan nefes alamadıklarını ve hücrede tek bir tuvalet bulunduğunu anlatmıştı bir tutuklu. Ölen mahkûmların cesetleriyle günlerce aynı koğuşta kalanlar, su verilmediğinden ölmemek için idrarını içenler, temizlik malzemesi olmadığından türlü türlü hastalıklara yakalananlar, salgın hastalıklar yüzünden bütün koğuş ölüp gidenler, delirenler, hapishaneye 100 kilo girip 30 kilo çıkanlar, başka mahkûmların bodrum katlardan yükselen çığlık ve inlemelerini duyarken onların işkencelerini kendi bedenlerinde ve ruhlarında hissedenler…

Siyasi mahkûmların azabı hapisten çıkmakla bitmez. Niceleri için hapiste ölüm daha büyük nimettir. Çünkü serbest kalanların bir kısmı ömür boyu psikolojik ve bedensel rahatsızlıklardan kurtulamaz. İlmi ve mesleki gerileme hepsinin ortak kaderidir. Ayrıca her türlü sivil hakları ellerinden alınır, öyle ki iş verilmez, mülk sahibi olamaz, bekârsa evlenecek birini bulmakta çok zorlanır, evliyse eşleri terk edebilir. Özellikle kadınların bazıları serbest kaldığında tecavüze uğramıştır düşüncesiyle aileleri kabul etmez, ortada kalırlar. Hapisten çıkanlar, yeniden gözaltına alınma korkusuyla ülkeyi terk etmeye çalışır. Onların geride kalan ailelerine rejim çok büyük sıkıntılar yaşatır. Mesela İstanbul’daki bir eski mahkûm hanım, serbest kaldıktan iki ay sonra Türkiye’ye kaçtığını, bunu anlayan istihbaratın yaşlı ebeveynini zorla araca bindirip Lübnan sınırına attığını anlatmıştı; annesi kahırdan Lübnan’da ölmüş, babası hastaydı… 

Biliyor musunuz rejimin işkencelerini ve tecavüzlerini yaşayan nice kadın ve genç mahkûm Allah’a olan inancını yitirdi. Allah adilse nerede, biz suçsuz olduğumuz halde neden bu dehşetleri yaşıyoruz sorusuna cevap bulamadılar. O yüzden bir İslami örgüt olan HTŞ’nin şehirleri rejim çetelerinden kurtarıp hapishanelerin kapısını açmasının sembolik anlamı çok büyük. 

“SURİYE’DE HAPİSHANELER TAM BİR CEHENNEM, GÖRDÜKLERİMİ AHİRETTEKİ CEHENNEMDE BİLE GÖRECEĞİMİ HİÇ ZANNETMİYORUM” DİYENLER OLDU

Sednaya hapishanesini sormuştunuz; üç kattan oluştuğunu, getirilen her mahkûmun önce en alt kattaki karanlık hücrelere atıldığını, eğer üst katlara doğru çıkarılıyorsa bunun onun tamamen pes ettiği ve içten çökertildiği anlamına geldiğini anlatmışlardı. Akıl almaz işkenceleri -geçmişte- tam anlamıyla boyun eğdirmek, bir daha asla rejime muhalefeti aklından geçirmemesini sağlamak ve hapisten salındıktan sonra çevresine de anlatmasıyla bütün toplumu sindirtmek için yaparlardı. Ama 2011’den sonra insanları, daha ziyade mezhepsel kin ve nefretle gözaltına aldıklarını anlattılar. Tam da bu yüzden tutukluların birçoğu rejime muhalefet etmiş veya siyasi bilinç sahibi insanlar da değil. Kontrol noktalarında sadece kimliklerindeki memleket hanesine bakılarak tutuklananlar var; yurt dışına kaçanların veya askerden firar edenlerin aile bireylerini tutukluyorlar ki teslim olsunlar. İntikam amacıyla tutuklananlar çok. “Devrim ve siyaset nedir tek kelime bilmeyen, rejimle hiçbir alıp veremediği olmamış, sadece ekmeğinin peşinde koşmuş sıradan insanları bile tutukladılar” diye anlattılar.

Bir insan diğer insana bunları nasıl yapabilir diye düşünebilirsiniz. Rejimin nazarında halk, kendisine boyun eğmesi gerekendir. Suriyeliler bana, biz Türkiye/Avrupa’ya gidince geçmişte ülkemizde bir köle gibi yaşatıldığımızı fark ettik dediler. Hatırlarsınız, İsrail Savunma Bakanı Filistinlilere hayvansılar/yarı-hayvanlar dedi; rejimin adamları ve gardiyanları nezdinde de boyun eğmemiş her Suriyeli böcek gibi ezilmeyi hak eder. Sadece Suriyelilere değil, Filistinlilere ve Lübnanlılara da aynısını yaşattılar. 

1980’ler ve 1990’larda hapis yatmış eski komünistlerle (Filistinli ve Suriyeli, Alevi-Dürzi-Sünni) yaptığım röportajlarda korkunç işkencelere maruz kalsalar da İslamcılar gibi hapishanelerde öldürülmediklerini anlattılar. Yine Lazkiyeli Alevi siyasetçi Bessâm Yûsuf şunu söyledi: “1980’ler ve 1990’larda ne kadar büyük zulümler yaşamış olursak olalım, 2011 Suriye Devrimi sonrası hapse girenlerin yaşadığı korkunç şeyler yanında bizimki artık anlatılmaya bile değmez. (…) Çektiklerimizi anlatmaya artık utanıyoruz.”

Hem savaştan evvel hem de sonra hapiste yatmış bir insan hakları aktivisti avukat da dedi ki “Suriye’de hapishaneler tam bir cehennemdir. Gördüklerimi ahiretteki cehennemde bile göreceğimi hiç zannetmiyorum. Öyle korkunç yerlerdi.” 

Tam da bu hapishanelere ve mezhepçi kinle dolu gardiyanların eline düşmemek için nice Suriyeli ülkesini terk etmek zorunda kaldı. Ve yine nice Suriyeli hapisten salınır salınmaz Türkiye’ye sığındı. Biz o insanlara “Niye geldin?”, “Vatanını terk eden hain” vs. dedik, travmalarını derinleştirdik. Kimisi korkudan kaldığı evden dışarı çıkamıyor, biliyor musunuz?

 

SİYASİ YELPAZEDE “KÜÇÜK ESEDCİK”LERİN ORTAK YÖNÜ TAASSUP; SOLUN BİR KISMI MEZHEP ASABİYESİNDEN, BİR KISMI DA İSLAM ALERJİSİNDEN ESED’İ DESTEKLİYOR

Suriyeli mültecilere yönelik neredeyse dünyadaki en büyük düşmanlığı ve nefreti gerçekleştiren Türkiye’deki Esad destekçilerine yönelik bir tweet’inizde geçen ifadeyle “küçük Esedcikler” ya da “içimizdeki Esedciler”in durumu ne olacak? Tutumlarını değiştirecekler mi yoksa fabrika ayarlarıyla hayatlarına devam mı edecekler? Başta Altındağ ve Kayseri’de yapılan pogromlar var bildiğiniz gibi. Medyada yer alan “küçük Esedcikler” ne olacak? En sosyalistinden Millî Görüş çizgisindeki aktörlere değin bu eksende yer alan “küçük Esedcikler”in zihin ve ruh dünyalarında hangi parametreler onları “küçük Esedcik” kılmış görebildiğiniz kadarıyla?

Mültecilere yönelik dünyanın her yerinde düşmanlık var, bizdeki en büyük değil. Mesela Lübnan’da Suriyeli mültecilere yönelik düşmanlık bizdekinin kat kat fazlası ve 29 yıl Suriye ordusu ve istihbaratının Lübnan’ı kontrolünde tutup halkı bezdirmesi ve sindirmesi bunda oldukça etkili. İlk önce Lübnan’a sığınan, daha sonra dayanamayıp Türkiye’ye gelen Şamlı bir hanım, 2019’da görüştüğümüzde “Lübnan’dan Türkiye’ye gelişimiz bizim için cehennemden çıkıp cennete girmek gibiydi” demişti.  

İçimizdeki mülteci düşmanlarının bir kısmı, zannedersem Sednaya hapishanesini ve rejimin vahşetini öğrendikten sonra kendini sorgulamış, yumuşamaya başlamıştır. Bu arada halkımızın önemli bir kısmı, Suriye’ye ve Suriyelilere dair bilgilerinin tamamına yakını yanlış olduğu için mültecilere düşmandı. Yazdıklarımı okuduktan veya konuşmalarımı dinledikten sonra “Ben hiçbir şey bilmiyormuşum, yanılmışım, çok hakka girmişim” diye geri dönüşler çok aldım. Ülkemizde gerçekleri bilenler, maalesef yalancılar ve manipülatörler kadar cesur değiller. Ama ideolojik körler asla iflah olmazlar, onların tedavisi yoktur. Gözünün önünde görse de, kulağıyla duysa da inkâr ederler. Bir de koskoca adamların biz yanılmışız demelerini beklememek gerek; hele de ülkemde hatadan dönmek, özür dilemek, bilmediği konuda konuşmamak gibi meziyet sahipleri çok azken. Yine siyasetçilerin yıllardır ucuz oy kazanma yöntemi mülteci karşıtlığıyken.  

Bahsettiğiniz siyasi yelpazede “küçük Esedcik”lerin hepsinin ortak yönü taassup. Sol cenahtakilerin bir kısmının Esed’i savunmaları mezhep asabiyesinden. Ama bunu açıkça dile getiremeyeceklerinden desteklerini Esed ve ailesinin laik ve Batılı görüntüsüne bağlıyorlar. Tıpkı rejimin mezhepçiliğini laiklik örtüsü altında yıllarca gizlemesi gibi. Bir kısmı, -tıpkı Batı’daki İslamofobikler gibi- İslam alerjisinden Esed’i destekliyorlar; Suriye İslamcıların eline geçeceğine laik diktatörlük olarak kalsın daha iyi diyorlar. Zafer Partisi’nin ırkçı kitlesinin azımsanmayacak bir kısmı, sadece Suriyelilerden ve Araplardan değil, ülkemizin dindar insanlarından da nefret ediyor. Hatta onların Telegram hesaplarını yakından takip ve analiz eden bir Suriyeli, “Onlar sadece bizden değil sizden de nefret ediyor; biz önünde sonunda ülkenizden ayrılacağız ve o zaman göreceksiniz size saldırmaya başladıklarını” demişti.

ON YILLARCA ÜMMET ÜMMET DİYEN MİLLÎ GÖRÜŞÇÜLER, ÜMMET TÜRKİYE’YE GELDİĞİNDE SURİYELİLERİN BURADA NE İŞİ VAR DİYEBİLDİLER

Millî Görüşçülere gelince, içlerinden bir grup İran’a doğrudan biatlı, çoğu ise İran’a sadece sempatik ve Esed’e desteklerini İsrail’e karşı direniş ekseninin parçası olmasına dayandırıyorlar. Erbakan hocamız Suriye düşerse sıra Türkiye’ye gelir demişti söylemini kullanıyorlar. Tek takıntıları İsrail. Ama rejimin İsrail’le masa altındaki ilişkilerinin farkında değiller. Fazlaca saflar; İran’ın da, Suriye’nin de takiyye siyasetinin farkında değiller. Esed rejiminin yönetim tarzı, iş tutuş biçimi ve propaganda taktiklerinin İsrail’inkiyle şaşırtıcı benzerliğini bile bilmiyorlar.

Öğrencilerime hep şunu söylerim: Bir ideolojiye sempati duymanız normaldir; ama ideolojilere saplanmayın ki ideolojik körler olmayın. 

Bütün bu siyasi ve ideolojik grupların ortak özelliği, Ortadoğu’yu da Suriye’yi de bilmemeleri. ABD, Rusya, İsrail, petrol-doğalgaz üzerinden inşa ettikleri söylemler sahanın gerçeklerinden kopuk. Bu arada Türkçüler Türk dünyasını, Batıcılar Batı’yı, İslamcılar İslam dünyasını bilmez; herkes bilmediği bir yerin âşığı veya düşmanıdır. Tam da bu yüzden on yıllarca ümmet ümmet diyen Millî Görüşçüler, ümmet Türkiye’ye geldiğinde bunların burada ne işi var, biz iktidar olursak hepsi ülkelerine postalayacağız diyebildiler. 

 

ARAPLARIN KAYIPLARI, SURİYE’DEKİ ÇIKARLARINDAN ÇOK, SÜRECİN İÇ SİYASETLERİNE ETKİSİYLE ALAKALI

2011 yılından beri süren Suriye savaşında kazananlar ile kaybedenler kim oldu?

Yıllardır bana Suriye’de bu savaş nasıl biter diye sorduklarında değişim sürecindeki küresel ve bölgesel sistem netleşmeden bitmez diyorum. Dolayısıyla henüz mücadele bitmedi. Rejim düştü diye Suriye’de her şey yolunda gidecek değil. Önümüzdeki süreçte Suriye’de İslami iç aktörler ve Türkiye kazanmasın diye karşı-devrimciler bir araya gelip türlü komplolara girişebilirler, yeniden kaos ve çatışmaları tetikleyebilirler. Kim kiminle işbirliği içinde ne tür bir oyun oynayacak bilmiyoruz. Bu anın kazanan ve kaybedenleri ise şöyle:

Türkiye yüzde 100 kazanan, Katar da kazananlardan. Rusya ve İran, yüzde 100 kaybedenlerden; yıllardır akıttıkları bütün paralar ve verdikleri can kayıpları boşa gitti, hele de Tahran’ın on yıllardır ilmek ilmek ördüğü bölge politikası çöktü. Bu sürecin İran içinde huzursuzluğu artıracağı kesin. Arap rejimleri, hem seküler devrimci hem de İslamcı hareketler önünde en büyük engel olarak gördükleri Esed’in düşmesinin endişesi içindeler. Özellikle BAE, Arap ülkeleri içinde en büyük kaybeden. Ama Arapların kayıpları, Suriye üzerindeki çıkarlarını yitirmekten ziyade, bu sürecin kendi iç siyasetlerine müstakbel etkisiyle alakalı. ABD ve İsrail’in Kürt devleti projesinin gerçekleşme ihtimali kanaatimce artık epeyce azaldı, ABD çekilirse şaşırmam; ama İran ekseninin çökmesinden ve Suriye’nin silahlı gücünü saf dışı bırakmaktan memnunlar. Onların kaybı yüzde 50 diyebiliriz.


1 Ocak 2015 Perşembe

ORTADOĞU KONUŞMALARI: Bölgesel ve Küresel Perspektiften “Arap Baharı”






ORTADOĞU KONUŞMALARI
Bölgesel ve Küresel Perspektiften “Arap Baharı”

Editör: Zahide Tuba Kor

Küre Yayınları: İstanbul, Aralık 2014
728 sayfa




Ortadoğu’da dengelerin derinden sarsıldığı ve olayların baş döndürücü hızda aktığı bir dönemden geçiyoruz. Bu minvalde, modern Ortadoğu tarihinin en önemli kırılma noktalarından biri olan “Arap Baharı” an odaklı, sığ ve kısır analizler tuzağına düşmeden süreç odaklı bir perspektiften ele alınmaya muhtaç.


Bu kitap, Şubat 2011’den Haziran 2014’e kadarki dönemde Bilim ve Sanat Vakfı Küresel Araştırmalar Merkezi’nin alanında uzman akademisyen, araştırmacı ve gazetecilerle düzenlediği Ortadoğu’yla ilgili yirmi iki toplantıyı ve bir söyleşiyi ihtiva ediyor. Çalışma; yerel, bölgesel ve küresel perspektiften “Arap Baharı”nı değerlendirirken, güncel siyasetin dar çerçevesine sıkışmaksızın, sürecin arka planına, gidişatına ve muhtemel sonuçlarına dair kapsamlı bir bakış sunuyor.


İÇİNDEKİLER

Giriş 
Zahide Tuba Kor

Ortadoğu Uluslararası İlişkiler Çalışmaları: Tarih, Teori ve Metodoloji Üzerine Bir Haşiye
Fawaz Gerges 

Arap Devrimleri ve Uluslararası Sistem: Gidişat, Problemler ve Hedefler
Nadia Mostafa 

Mısır’da 25 Ocak Devrimi’nin Arka Planı: “Ekmek, Hürriyet, Adalet”
Fulya Atacan 

Mısır’da İhvan-ı Müslimin ve İslamcılık
İsmail Yaylacı 

Mısır’da “Devrim Hikâyesi” ve Geçiş Sürecinin Temel Problemleri
Fulya Atacan 

“Arap Baharı”nın İlk Demokratik Deneyimi: Tunus Seçimleri
Hasan Kösebalaban - Muzaffer Şenel - Ufuk Ulutaş 

Bir Gazetecinin Gözünden “Arap Baharı”: Suriye, Libya ve Yemen İzlenimleri
Mehmet Akif Ersoy 

İşgalin Dokuzuncu Yıldönümünde Irak
Furkan Torlak - Mesut Özcan 

Ateş Çemberinde Irak
Mesut Özcan 

“Arap Baharı”nda Medyanın Rolü
Saeed Naqvi 

“Arap Baharı”nda Yeni Sosyal Medyanın Etkisi
Hans Köchler 

“Arap Baharı” Sürecinde Rusya’nın Ortadoğu Politikası
Aleksandr Sotniçenko 

Avrupa Birliği-Rusya İlişkilerinde Ortadoğu
Esra Hatipoğlu 

Amerika’nın Ortadoğu’da Stratejik Arayışları
Şaban Kardaş 

Ortadoğu’da Mezhepler ve İslami Hareketler
Mehmet Ali Büyükkara 

Ortadoğu’nun Tetiklenen Fay Hattı: Mezhep Gerilimleri
Burhanettin Duran - Mehmet Ali Büyükkara - Ömer Korkmaz 

“Arap Baharı” Sürecinde İran’ın Ortadoğu Politikası
Bayram Sinkaya 

İranlı Bir Diplomatın Gözünden Değişen Ortadoğu
Ali Asghar Muhammadi Sijani 

İsrail Siyaseti ve “Arap Baharı” Sonrasında Türkiye-İsrail İlişkileri
Hasan Kösebalaban - Louis Fishman 

İktisadi Açıdan Türkiye-Ortadoğu İlişkileri
Süleyman Beşli 

2011 Türk Dış Politikası Değerlendirmesi Paneli
Burhanettin Duran 

2012 Türk Dış Politikası Değerlendirmesi Paneli
Nuh Yılmaz - Hasan Kösebalaban 

2013 Türk Dış Politikası Değerlendirmesi Paneli
Muhittin Ataman 

Özgeçmişler   



ORTADOĞU KONUŞMALARI
Bölgesel ve Küresel Perspektiften “Arap Baharı”

GİRİŞ

Modern Ortadoğu’yu derinden etkileyen bazı kritik dönüm noktaları vardır. Bunları (i) Birinci Dünya Savaşı sonunda Arap coğrafyasının Osmanlı’dan kopuşu ve İngilizler-Fransızlar eliyle bölgenin yeniden dizaynı, (ii) 1948’de İsrail devletinin kurulması ve müteakip çeyrek yüzyılda yaşanan dört Arap-İsrail Savaşı, (iii) 1979’daki İran İslam Devrimi, Mısır-İsrail Barışı ve Afganistan işgali, (iv) 1989’da Soğuk Savaş’ın sona erişi ve 1991 Körfez Savaşı, (v) 2001’deki 11 Eylül saldırıları ve (vi) “Arap Baharı” süreci[1] olarak sıralayabiliriz.
“Arap Baharı” süreci, bir yüzyıl evvel Batılılar eliyle kurulan ve her kritik dönüm noktasının ardından kısmi dönüşümlerle yakın döneme kadar gelen devlet yapılarının çatırdamasına/çözülmesine yol açmış durumda. Yüzyıl evvel dışarıdan dayatmalarla kurulan bölgesel düzenin artık devam etmeyeceği, bir daha 2011 öncesine dönülmeyeceği aşikâr; ama bugün bizi bir kaosla yüz yüze bırakan bu sürecin yarın ne yöne evrileceğini ve nihayetinde nasıl bir düzenin ortaya çıkacağını şimdiden kestirebilmek oldukça zor. Yeni Ortadoğu’nun kaderi, daha uzun yıllar sürecek bölgesel ve küresel aktörler arasındaki derin rekabete ve yerel aktörlerin iç mücadelelerinin alacağı seyre göre şekillenecek. Bu haliyle “Arap Baharı”, bölgenin son yüzyıllık tarihinde en kritik dönüm noktası diyebiliriz; hem de küresel sistemin dönüşümünü de etkileyecek bir dönüm noktası…
“Arap Baharı”, Sovyet Bloku’nun çöküşünün üzerinden yirmi yıl geçmesine ve oldukça genç ve dinamik bir nüfusa sahip olmasına rağmen, hâlâ Soğuk Savaş kalıntısı bir zihniyetle ve yönetim yapısıyla idare edilen, hızlı toplumsal değişime ayak uyduramayan bir bölgede patlak veren, aslında epeyce gecikmiş bir süreçti. 42 yıldır Libya’yı yöneten Muammer Kaddafi, 33 yıldır Yemen’in başındaki Ali Abdullah Salih, 30 yıldır Mısır’a hâkim Hüsnü Mübarek ve 23 yıldır Tunus’u idare eden Zeynelabidin bin Ali 2011’de birbiri ardına devrildi. Onlarca yıldır kâh dışarıdaki İsrail tehdidini ve Batı emperyalizmini kâh içerideki İslamcı akımların yükselişini kullanarak meşruiyet sağlamaya çalışan mevcut otoriter sistem çatırdadı. Bu haliyle “Arap Baharı”, olağanüstü riskleri ve olağanüstü fırsatları bir arada barındıran geçmişle bir hesaplaşma, statükoya büyük bir meydan okumaydı.
“Arap Baharı”, komplocu bakışların iddialarının aksine kendiliğinden, iç dinamiklerle gelişen beklenmedik bir süreçti. Zira Tunus’ta bir seyyar satıcının kendisini yakması gibi “sıradan” bir olayın bölgesel sistemi kökünden sarsacak ve küresel sistemi de derinden etkileyecek bir dönüşümü tetikleyeceği senaryosunu herhalde en komplocu toplum mühendisleri dahi akıl edemezlerdi. Sürpriz bir şekilde içeriden başlayan ve Tunusluların Mısırlılara, onların da Arap halklarının geri kalanına verdiği ümit, cesaret ve ilhamla adeta bir domino etkisiyle yayılan; ancak aşağı yukarı eşzamanlı iki sürprizin ardından müteakip dalgalarda hem içeride mevcut rejimlerin tedbir alarak önünü kesmeye hem de dış güçlerin devreye girerek süreci geri döndüremeseler de kendi çıkarları doğrultusunda yönetmeye, yönlendirmeye ve en az hasarla atlatmaya çalıştıkları bir süreçti “Arap Baharı”. Aynı zamanda ortaya koyduğu model ve ideallerle sadece Ortadoğu’nun belli ülkelerinde değil, dünyanın dört bir yanında statükodan rahatsızlık duyan ve değişim isteyen kitlelere bir ilham kaynağı oldu; Tahrir modelinin çekiciliği ve potansiyeli, ülke ve bölge sınırlarını aşan bir etki uyandırdı.
Hâlihazırda bölge tarihinin yeniden yapılmaya ve yazılmaya çalışıldığı ve bu haliyle olayların baş döndürücü hızda aktığı bir dönemden geçiyoruz. Tıpkı mevsimlerin art arda birbirini takip ettiği ve –güney ve kuzey yarımküreleri düşünürsek– yazın ve kışın aynı anda yaşandığı gibi, bölgede de bir “oluş ve bozuluş hali”nin hem birbirinin peşi sıra hem de eşzamanlı yaşandığı; dönüşümün darbeler, karşı-darbeler, toplumsal isyanlar, iç çatışmalar döngüsünde daha uzun yıllar alacağı; küresel ve bölgesel aktörler arasındaki koalisyonların/ittifak ilişkilerinin de hem gelişmelerin seyrine göre hem de ülkeden ülkeye sık sık değişeceği bir süreçle karşı karşıyayız. Dolayısıyla üzerinden çeyrek yüzyıl geçmesine rağmen bir türlü kurtulamadığımız bölgeye Soğuk Savaş kalıplarıyla bakma alışkanlığımızdan artık kurtulmamız gereken bir döneme girmiş bulunuyoruz.
“Arap Baharı”, mevcut yaygın teorilerin anlamakta, anlamlandırmakta ve açıklamakta yetersiz kaldığı; bu bakımdan entelektüel ve akademik çevrelerde yeni bir hareketliliği, yeni bir düşünsel çabayı tetikleyen bir süreçti. Bu çerçevede Ortadoğu’da neler olup bittiğini anlamaya dönük içeriye/bölgeye odaklı çalışmaların artması, önümüzde verimli bir tartışma ortamının oluşması, daha da önemlisi bölgeyi Batı üzerinden ve Batılı kavramlarla okuma alışkanlığından kurtulma ihtimalimizin doğması değerli bir kazanım.
Teknolojinin ve iletişim araçlarının çok hızlı ilerlemeler kaydettiği küreselleşme çağında –en azından başlangıç itibarıyla– geleneksel devrimlerden, isyanlardan ve halk hareketlerinden daha farklı bir süreç yaşandı Arap coğrafyasında. Zira “meydan”ları yönlendiren ideolojisiz, lidersiz, alttan gelen, orta ve üst-orta sınıflara dayanan, toplum merkezli, sivil ve barışçıl girişimlerdi. İdeolojisizdi; zira “ekmek, onur ve adalet” tüm kesimlerin üzerinde ittifak ettiği ortak taleplerdi. Lidersizdi; zira otoriter rejimler tüm muhalefet odaklarını, lider olabilecek kapasitedeki insanları zaten ya hapse atmış ya da sürgüne yollamıştı. Dolayısıyla meydanları peşinden sürükleyen güçlü ve karizmatik liderler yoktu. Klasik devrimlerdeki gibi askerî veya sivil elitin halkı peşinden sürüklediği bir süreç değildi; tabandan gelen, toplum merkezli bir hareketlenmeydi. Barışçıldı; zira mevcut rejimler güç kullansa da halk şiddete başvurmamaya özen göstermişti; ta ki Libya’ya kadar. 
Arap ülkelerinin birçoğunda halklar korku duvarlarını aşarak aynı ideallerle sokaklara döküldü; bir kısmında barışçıl eylemlerle, bir kısmında şiddet yöntemiyle asla gitmez zannedilen (dahası koltuklarını oğullarına “miras” bırakmayı hedefleyen) liderler devrildi. Ama gelinen noktada her ülke bambaşka bir noktaya savruldu. Zorlu geçiş süreçlerinde yaşanan bu farklı savrulmaların ardında, hem isyanlar sürecinde liderlerin devrilme şekli (kanlı mı kansız mı olduğu) hem de geçiş sürecinin ne şekilde ve kimler (siviller mi askerler mi) eliyle yönetildiği önemli bir husustu. En az bunlar kadar önemli başka iç boyutlar da söz konusuydu: Her bir ülkenin geçen yüzyılda Batılılar eliyle kuruluş şekilleri; o dönemden günümüze tevarüs ettikleri siyasi, iktisadi, askerî, hukuki ve toplumsal yapıları ve kodları; coğrafi konumlarıyla bugün jeopolitik ve jeostratejik oyundaki rolleri de son derece kritikti. Değişim dalgasının kendisini de vuracağından endişe eden dış aktörlerin sürecin önüne set çekme ve kurdukları ilginç koalisyonlar üzerinden karşı bir dalgayla statükoyu geri getirme girişimlerini ise zikretmeye dahi gerek yok.
“Arap Baharı” sürecinin dönemsel bir muhasebesini yaptığımızda karşımıza şöyle bir tablo çıkıyor: 2011 yılı bölgede “devrimler/isyanlar” dönemiydi; farklı toplumsal ve siyasal kesimlerin ortak hedefler etrafında kenetlenerek tek ses olmasıyla mevcut otoriter yönetimler bir bir düştü, statüko bozuldu ve çok daha zorlu bir mücadeleyi gerektiren geçiş dönemine girildi. 2012 yılı, yeni rejimlere rengini vermesi beklenen anayasaları kaleme alacak “kurucu meclisler” için sandık başına gidildiği, ilk defa çok partili/adaylı serbest seçim heyecanının yaşandığı, İhvan-ı Müslimin menşeli hareketlerin bölge çapında yükselişe geçerek önemli bir iktidar alternatifi haline geldiği, ama suların durulmadığı, iktidar mücadelesinin hiç dinmediği bir dönemdi. 2013’ün ortalarından itibaren ise beklentileri çok yüksek olan toplumsal kesimlerin yaşadıkları hayal kırıklıkları kullanılarak, ordular veya çeşitli silahlı gruplar üzerinden “karşı-devrimler”le eski rejimlerin geri gelmesinin önü açıldı; İslamcı ve devrimci diğer güçlerin şiddetle bastırılarak toplumlardaki dinamizmin kırılmaya çalışıldığı, mutedil bir çizgideki İhvan Hareketinin terörle özdeşleştirilerek sistem dışına itildiği ve İhvanofobinin körüklendiği, dahası bölgede İhvan çizgisine destek veren aktörlere de farklı araçlarla “operasyonlar” yapılmaya çalışıldığı bir döneme geçildi. Mısır’daki karşı-darbe ve Suriye’deki iç savaş, “Arap Baharı”nın gidişatına sekte vuran en kritik gelişmelerdi. Bu dönemde meşru siyaset yoluyla değişim ümitlerinin budanması ve barışçıl siyasal ve toplumsal muhalefetin ölçüsüz güç kullanımıyla bastırılması karşısında 2014, artık radikalleşmenin mağduriyetlerden beslenerek bölgede kök saldığı, silahlı terörün neredeyse tek “muhalefet dili” haline ge(tiri)ldiği bir yıl oldu. Önümüzdeki yıllar ise barışçıl değişim umutlarını kanla ve devlet terörüyle bastıran veya bastırılmasına göz yuman/çanak tutan bölge içindeki ve dışındaki güçlerin, kendi elleriyle yaratıp geriye tek seçenek olarak bıraktıkları canavarın, yani cihadi Selefi silahlı grupların bir bumerang gibi kendilerini de vuracağı bir dönem olacaktır. Zira bugüne kadar bölgede günü kurtarmaya dönük, basit çıkar hesaplarıyla yapılan hamlelerin, orta ve uzun vadede meydana gelebilecek hasarı düşünmeden uygulanan “miyop” politikaların nasıl ayaklara dolanarak çok daha büyük sıkıntılara yol açtığına defalarca şahit olduk. Mevcut mağduriyetleri, haksızlıkları ve adaletsizlikleri giderme yolunda hızlı, kalıcı ve samimi adımlar atılmadığı ve dışlanan çok geniş halk kesimlerine yeniden siyasal alanda kendilerini ifade edebilme imkânı verilmediği takdirde, bölgedeki radikalleşme temayülünün önüne geçilemeyeceği gibi, modern teknolojilerle destekli baş edilmesi güç yeni terör metotları Libya, Yemen, Suriye ve Irak’ın sınırlarını aşarak dünyanın birçok noktasını vuracaktır.
Büyük ümitlerle ve beklentilerle başlayan “Arap Baharı” süreci ağır maliyetlerle ilerliyor. 2014 Haziranı itibarıyla çoğunluğu Suriye’den olmak üzere iki yüz bini aşkın insan hayatını kaybetmiş, yüz binlercesi yaralanmış, milyonlarcası evlerini terk ederek ya ülke içinde daha güvenli yerlere ya da yurtdışına sığınmış durumda. Yağan bombalarla ve sıkılan kurşunlarla sadece altyapı çöküp fiziken çok ağır bir yıkım yaşanmıyor Arap coğrafyasında; ondan çok daha vahimi, insanî değerler, tarihî hafıza ve medeniyet birikimi yok ediliyor. Altüst olan bölgesel düzen ve siyasi ve iktisadi yapı hep zarar hanesinin en tepesinde zikredilse de büyük resmin gölgesinde kalan başka trajik gelişmeler de yaşanıyor bölgede: Siyasi alandaki kutuplaşma toplumsal dokuyu dinamitleyerek ve hatta aile yapılarını sarsarak uzun yıllar sürecek tamiri zor bireysel travmalara, aile içi kavgalara ve parçalanmalara yol açıyor. Kin ve nefret tohumları saçılarak ve intikam hissi körüklenerek bölgede anne babaya, kardeş kardeşe, komşu komşuya düşman hale getiriliyor.
“Arap Baharı”nın ilk aşamasında halklar arasında oluşan dayanışma ruhunun aksine, bugün ister seküler Arap milliyetçiliği isterse İslam ümmeti vurgusu üzerinden olsun bölgede kardeşliği, birlik ve beraberliği savunan neredeyse tüm akımlar ve yapılar sarsılmış durumda. Bir tarafta seküler-İslamcı mücadelesi, diğer tarafta İran ile Suudi Arabistan menşeli mezhepçi kışkırtma devam ederken; öte tarafta makro seküler-otoriter yapıların devrilmesiyle yıllardır bastırılmış durumdaki mikro etnik, mezhebî, dinî, kabilevî ve bölgesel kimlikler ve yapılar bir anda güçlü bir damar olarak ortaya çıkarak yeni birer fay hattı ve çatışma alanı haline gelmiş bulunuyor. Bilhassa devlet mekanizmasının çöktüğü veya büyük ölçüde kontrolü kaybettiği Libya, Yemen ve Suriye’de söz konusu fay hatları üzerinden silahlı grupların özerklik ilanlarına yol açan gelişmelerle karşı karşıyayız. Geçen yüzyılda dil veya din üzerinden geliştirilen Arap birliği projeleri ve girişimleri, Batılılar eliyle kurulan ulus-devlet sistemi karşısında tutunamamıştı; bugün ise mevcut ulus-devletler çatırdıyor. Önümüzdeki dönemde ortaya çıkabilecek yeni ulus(çuk)lar ve yeni devlet(çik)lerle bölge birliğini ararken daha da parçalanabilir.
Bölgedeki kaos ortamında bir tarafta Selefi akımlar giderek güçlenirken ve radikalleşme temayülü artarken, diğer tarafta ölenin de öldürenin de din adına hareket ettiği mevcut ortam, kitleleri orta vadede İslam’dan soğutarak daha seküler bir çizgiye çekebilir. Dolayısıyla bugün karşı-devrimci rejimlerin uyguladığı şiddet yüzünden bölgede daha orta yolcu, mutedil grupların buharlaşmaya başlaması, önümüzdeki dönemde iki ayrı uç olan Selefiler ile seküler kesimler arasında çok daha ciddi bir kutuplaşma ve çatışma riski doğuruyor. Öte yanda İran’ın Şii(ci)liğe dayanan siyaseti ile Suudi Arabistan’ın Vehhabiliğe dayalı modeli arasındaki sert mücadele Libya’dan Irak’a, Suriye’den Lübnan’a, Yemen’den Bahreyn’e kadar birçok bölge ülkesine istikrarsızlık ve kanlı vekâlet savaşları olarak yansıyor. Buna bir de bölgede değişimi destekleyen Türkiye ile statükonun her ne pahasına olursa olsun muhafazasından yana olan diğer güçler arasındaki özellikle İhvan üzerinden yürüyen mücadele ekleniyor. Bütün bu karmaşanın ortasında, ciddi savrulmalara rağmen âkil liderleri ve güçlü sivil toplumu sayesinde süreci nispeten doğal akışı içinde yaşayan Tunus’un yeni anayasasını hazırlaması ve 2014 Ekiminde ikinci demokratik seçimlerine gidecek olması tehlikeli gidişat içinde umut verici bir gelişme.
“Arap Baharı”nın doğal ve meşru kanallardan (yani seçim sandıkları ve siyasetle) akışı içeriden ve dışarıdan müdahalelerle engellendiğinden ne yazık ki dönüşüm sürecinin kaderini –istisnalarla birlikte– artık sandıkların değil, silahların belirleyeceği bir kıvama gelmiş bulunmaktayız. Demokrasiye inancın sarsıldığı bu dönemde toplumsal uzlaşma ve farklılıklarla bir arada yaşama temelinde katılımcı ve kuşatıcı bir siyaset ihtimali/ümidi artık büyük oranda yok edilmişken, silahların gölgesinde yaşanacak bir dönüşümün ne yöne evrileceğini önümüzdeki yıllarda hep birlikte göreceğiz.

***

Ortadoğu tarihinin yeniden yapılmaya ve yazılmaya başlandığı bir dönemde Bilim ve Sanat Vakfı Küresel Araştırmalar Merkezi olarak süreci daha doğru tahlil edebilmek adına “Ortadoğu Konuşmaları” toplantı dizimizi, Mısır’da Mübarek rejiminin düştüğü günün ertesine tesadüf eden 12 Şubat 2011’de Türkiye’deki önde gelen Mısır uzmanlarından Prof. Dr. Fulya Atacan’ı misafir ederek başlatmıştık. O tarihten Haziran 2014’e kadar Ortadoğu konulu çok sayıda yuvarlak masa toplantısı, paneller ve bir de sempozyum düzenledik. Bu toplantılar arasından “Arap Baharı” sürecine odaklananları veya bu süreci daha iyi anlamımızı sağlayacak olanları –konuşmacılarımızın da izniyle– bu kitap altında topladık. Çoğunluğu akademisyen ve gazeteci olan konuşmacılarımızı belirlerken de büyük bir titizlik gösterdik. Bu kitapta fikirlerini ve değerlendirmelerini okuyacağınız kişilerin çoğu, daha “Arap Baharı” süreci başlamadan evvel konuştukları konu üzerine akademik veya profesyonel anlamda çalışmalar yapmış; bir kısmı, bölgeye defalarca gidip gelerek ve hatta bizzat uzunca bir süre kalarak alanı yakından tanıma fırsatı elde etmiş ve her şeyden önemlisi dilini bildiği bölgeye içeriden bakabilme imkânı bulmuş isimler. Yine birçoğu süreç başladıktan sonra bölgeye giderek yerinde gözlem yapmış kişiler. Dolayısıyla bu kitapla okuyucularımıza içeriden, güvenilir, detaylı ve doyurucu bilgiler sunuyoruz. Daha sürecin ilk yılında olaylar henüz sıcaklığını korurken ve gelecekten büyük beklentiler, ümitler söz konusuyken davet ettiğimiz konuşmacıların yaptıkları temkinli/endişeli yorumların ve ikazların, paylaştıkları öngörülerin ekseriyetinin ne kadar isabetli olduğunu, bugün gelinen noktada bizzat görmüş bulunuyoruz.
Kitapta doğrudan toplantı tarihlerine göre değil, –keskin çizgilerle sınıflandırmak mümkün olmasa da– konuların birbiriyle irtibatına göre sıraladığımız konuşmaların ilk ikisi, teorik bir çerçeve sunuyor. Daha sonraki yedi konuşma, yerele, yani bizzat Arap ülkelerine odaklanarak içeriden son derece önemli bilgiler veriyor. Müteakip bir konuşma ve bir söyleşi, geleneksel medya ile yeni sosyal medyanın süreci ele alış biçimini eleştiriyor; öte yandan konuyu hem yerel hem de küresel bazda değerlendirerek önceki bölümün hitamı, sonraki bölümün ise girizgâhı niteliği taşıyor. Bunları küresel güçlerin bölge politikalarına odaklanan üç konuşma takip ediyor. Sonraki iki konuşma, mezhepler ve dinî ve siyasi hareketler zaviyesinden bölgeyi derinlemesine tahlil ederek siyasi-stratejik değerlendirmelerin genelde gözden kaçırılan veya görmezden gelinen boyutuna önemli bir açılım getiriyor. Son yedi konuşma ise Türkiye de dâhil bölgesel güçlerin Ortadoğu politikalarına ışık tutuyor.
Bu genel çerçeve dâhilinde kitap, önde gelen Ortadoğu uzmanlarından Prof. Dr. Fawaz Gerges’in, Ortadoğu üzerine yapılmış uluslararası ilişkiler çalışmalarını eleştirel bir perspektifle değerlendirerek bölgeye ilgi duyan genç akademisyenlere ve araştırmacılara nasıl bir yol takip etmeleri gerektiğini salık veren konuşmasıyla başlıyor. Ardından Prof. Dr. Nadia Mostafa, devrimlerle ilgili mevcut literatürün problemlerini ortaya koyuyor ve yeni bir model olduğunu vurguladığı Arap Halk Devrimleri üzerinde bölgesel ve küresel uluslararası sistemin etkisini “sistemik yaklaşım” çerçevesinde örneklerle derinlemesine tartışıyor. Gerek Gerges’in gerekse Mostafa’nın yaptığı teorik katkı ve ayrıca bölgede yaşanan gelişmelere dair yorumları ve geleceğe dair öngörüleri son derece ufuk açıcı.
Bu iki teorik açılışın ardından kitap bölge ülkelerine odaklanan konuşmalarla devam ediyor. “Arap Baharı”nın en kritik ayağı olan ve Nadia Mostafa’nın da sık sık atıfta bulunduğu Mısır örneği, bu alanda uzman akademisyenlerimizden Prof. Fulya Atacan’ın iki ve Dr. İsmail Yaylacı’nın bir konuşmasıyla –bizzat alandaki gözlemlerine dayanarak– derinlemesine tahlil ediliyor.
Fulya Atacan, temkinli bir iyimserlikle yaptığı ilk konuşmasında 25 Ocak Devrimi’nde isyan eden kitlelerin dillendirdiği “ekmek, hürriyet ve adalet” taleplerinin arka planını, yani Mısır’ın iktisadi, siyasi ve adli sistemini ele alarak Hüsnü Mübarek’in devrilmesine yol açan faktörlere ışık tutuyor. İki yıl sonra yaptığı konuşmasında ise Mısır’da yaşananlarla ilgili anlatılanların birçoğunun gerçeklikle alakası olmamasından hareketle “devrim hikâyesi”ne, başta seçimler olmak üzere geçiş sürecinde yaşanan temel problemlere ve farklı katmanlarda yaşanan keskin iktidar mücadelesine odaklanıyor. Böylece 2013 Temmuzunda karşı-devrimle eski rejimin çok daha güçlü bir şekilde geri dönmesine yol açacak sürecin arka planına ışık tutmuş oluyor. İsmail Yaylacı ise İhvan-ı Müslimin Hareketine ve İslamcılık/post-İslamcılık tartışmalarına odaklanıyor. İhvan’ın tarihinden, içindeki fay hatlarından, siyasal söyleminden, karşı karşıya olduğu meydan okumalardan bahsediyor; ayrıca Mısır’daki seküler anlayıştan Sufi ve Selefi gruplara, ülkede dinin algılanması ve yaşanmasından ordunun rolüne kadar farklı konularda dikkat çekici ayrıntılar sunuyor.
Mısır’ın ardından, isyan sürecinin ilk patlak verdiği ve nispeten başarılı bir geçiş sürecinin yaşandığı Tunus konusu geliyor. 2011’deki Tunus seçimlerini gözlemci olarak yerinde takip eden Hasan Kösebalaban, Muzaffer Şenel ve Ufuk Ulutaş buradaki izlenimlerinden ve yaptıkları mülakatlardan hareketle Tunus’un uluslararası konumuna, siyasi sistemine, devrim sürecine, seçimlerle ilgili ayrıntılara, halkın ümit ve beklentilerine değiniyorlar. Sürecin başarısız örnekleri olarak ciddi riskler barındıran Libya, Yemen ve Suriye ise kitapta, TRT muhabiri olarak bu ülkelerde görev yapmış Mehmet Akif Ersoy’un dilinden yer buluyor. Ersoy, bizzat sahadaki gözlemlerinden ve yaptığı mülakatlardan hareketle her üç ülkedeki isyanın sebeplerini ve bu süreçte yaşananları anlatıyor. Siyasal ve toplumsal dinamiklerindeki farklılıklardan hareketle bahsi geçen ülkeleri bekleyen tehlikelere dikkat çekiyor; başta Türkiye olmak üzere bölgesel ve küresel güçlerin “Arap Baharı” politikalarını ele alıyor.
Irak’la ilgili önemli çalışmalara imza atan Furkan Torlak ve Doç. Dr. Mesut Özcan, Amerikan işgalinin dokuzuncu yıldönümünde gerçekleştirdiğimiz Irak panelinin konuşmacılarıydı. Furkan Torlak Amerika’nın çekilmesinin ardından Irak’ın yakın geleceğini etkileyecek –egemenlik, siyasi istikrar, birlik/bölünme ihtimali, güvenlik ve jeopolitik boş­luk– meselelerini değerlendirerek içeriden dikkat çekici ayrıntıları paylaşıyor. Komşu ülkelerin Irak politikalarına da değinen Torlak’ın bıraktığı yerden Mesut Özcan sözü alarak konuyu Türk dış politikası açısından değerlendiriyor. Kitabımızın yayın hazırlıklarını tamamlamak üzere olduğumuz bir anda, Irak’ın ikinci büyük şehri Musul’un IŞİD öncülüğünde ele geçirilmesinin bölge dengelerini kökünden sarsacağını öngörerek Mesut Özcan’ı tekrar davet ettik ve kendisinden meselenin yakın tarihî ve siyasi arka planını ve Irak’ı bekleyen tehlikeleri dinledik.
Kitabın yerele odaklanan kısmını tamamlayıp küresel boyuta geçerken aslında muhteva olarak her iki boyutla da örtüşen, geleneksel ve yeni sosyal medyanın rolüne odaklanan konuşmalara yer verdik. Hindistan’ın önde gelen gazetecilerinden Saeed Naqvi, alandaki gözlemlerine de dayanarak “Arap Baharı”nda medyanın rolünü eleştirel bir perspektifle değerlendiriyor; bu sürecin ekseriyetle dile getirilmeyen yönlerini, görünmeyen/görülmek istenmeyen yüzünü içeriye odaklanarak ortaya koyuyor. Küresel medyanın icadını ve manipülasyonlarını, bizim de nasıl birer pasif izleyici ve aktarıcı haline geldiğimizi anlatıyor. Felsefe, hukuk ve insan hakları alanlarında çok önemli çalışmalara imza atan Prof. Dr. Hans Köchler ise “Arap Baharı”nda yeni sosyal medyanın etkisi başta olmak üzere bu sürecin geldiği nokta, bundan sonra yaşanabilecekler ve ayrıca Batı’nın izlediği politikalar hakkında gerçekleştirdiğimiz söyleşide, yeni sosyal medya araçlarının anarşiye yol açabileceğini ve kitleleri harekete geçirici araçlarla elde edilen başarıların sürdürülebilir olmadığını vurguluyor.
Bundan sonra, konunun ülkemizde sıkça tartışılan boyutuna, yani küresel güçlerin genel olarak Ortadoğu politikalarına, özel olarak da “Arap Baharı” sürecindeki duruşlarına ve rollerine odaklanan üç konuşmaya yer veriyoruz. Bu bağlamda öncelikle Osmanlı ve Türkiye uzmanı olan Türkolog Doç. Dr. Aleksandr Sotniçenko’nun Rusya, ardından Doç. Dr. Esra Hatipoğlu’nun Avrupa Birliği ve Rusya, son olarak da Doç. Dr. Şaban Kardaş’ın Amerika bağlamında geniş bir perspektiften yaptıkları değerlendirmeleri okuyabilirsiniz.
Kitabın son bölümü olan bölgesel güçlerin Ortadoğu politikalarına geçerken -bu boyutun daha da iyi anlaşılabilmesi için- öncelikle, bölgenin bugününe ve geleceğine yönelik en temel tehdit olan ve aslında perde arkasında yürüyen jeopolitik rekabetin bir nevi üzerini örtme işlevi gören dinî-mezhebî meselelere odaklanan bir seminer ile bir panele yer veriyoruz. Bu alanda yetkin üç değerli isim Prof. Dr. Mehmet Ali Büyükkara, Prof. Dr. Burhanettin Duran ve Ömer Korkmaz Ortadoğu’daki mezheplere ve İslami hareketlere, bunların aralarındaki tehlikeli rekabete ve “Arap Baharı”ndaki duruşlarına ilişkin içeriden, doyurucu birer bakış sunuyorlar. İslam dünyasının önündeki en büyük tehlike olan Sünni-Şii ve İslamcı-Selefi kutuplaşmasına ve bunun siyasal ve toplumsal alandaki yansımalarına dair çok önemli ayrıntıları paylaşıyorlar.
Bölgedeki mezhepçi kışkırtmanın taraflarından biri olan İran kitapta iki konuşmayla yer buluyor. Öncelikle Doç. Dr. Bayram Sinkaya, bu ülkenin genelde Ortadoğu politikasını, özelde ise “Arap Baharı”nı nasıl değerlendirdiğini ve hangi politikaları izlediğini, Ortadoğu politikasının muhtemel sınırlarını ayrıntılı bir şekilde ele alıyor. Ardından Türkiye’de bulunduğu bir sırada davet ettiğimiz İslam İşbirliği Teşkilatı Parlamenterler Birliği Genel Sekreter Yardımcısı Ali Asghar Muhammadi Sijani’den eski bir diplomat olarak şahsının ve ülkesi İran’ın “Arap Baharı”na bakışını, özellikle Suriye’ye yönelik politikasını birinci ağızdan öğrenme fırsatı buluyoruz. Bölgenin iki önemli aktörü olan Türkiye ve İsrail’in hem ikili ilişkilerinin seyrini hem de “Arap Baharı” karşısındaki duruşlarını Hasan Kösebalaban ve Louis Fishman değerlendiriyorlar; ayrıca İsrail iç ve dış siyasetine ve toplumuna ilişkin de dikkat çekici değerlendirmelerde bulunuyorlar.
Daha sonra Süleyman Beşli, iktisadi açıdan Ortadoğu’yu ve Türkiye-Ortadoğu iktisadi ilişkilerini ele alan konuşmasıyla kitaba önemli bir katkı sağlıyor. Kitabımızın en sonunda, Aralık 2011’den itibaren düzenli olarak her sene organize ettiğimiz Türk dış politikası yıllık değerlendirme panellerinin Türkiye-Ortadoğu ilişkilerine odaklanan kısımlarına yer veriyoruz. Bu panellerin ilkinde Prof. Dr. Burhanettin Duran, ikincisinde Nuh Yılmaz ve Yrd. Doç. Dr. Hasan Kösebalaban, üçüncüsünde ise Prof. Dr. Muhittin Ataman o sene içerisinde hem “Arap Baharı”nda yaşananları hem de Türkiye’nin takip ettiği politikaları değerlendiriyorlar. Bu haliyle söz konusu panellerdeki konuşmaların, gerek “Arap Baharı”nın izlediği seyri, yol açtığı fırsatları ve riskleri/tehditleri nispeten kronolojik bir süreç dâhilinde takip etme imkânı sunması gerekse Türk dış politikasını anlama ve anlamlandırma noktasındaki işleviyle kitabı tamamlayıcı önemli birer katkı olduğunu söyleyebiliriz.
Bu muhtevasıyla kitap, hem teorik hem de pratik açıdan “Arap Baharı”nı yerel, küresel ve bölgesel perspektiften değerlendiriyor. Daha da önemlisi bölgeyi güncel siyasetin dar çerçevesine sıkışmaksızın tarihî, toplumsal, yeri geldikçe iktisadi, güvenlik-askerî, stratejik ve dinî-mezhebî açıdan da ele alarak kapsamlı ve ayrıntılı bir bakış sunuyor. Özellikle bölgedeki toplumsal hareketler, dinî-mezhebî ve siyasi gruplar hakkında oldukça önemli ve değerli bilgiler içeriyor. Konuşmalar hem “Arap Baharı”nın arka planına hem gidişatına hem de muhtemel sonuçlarına ışık tutuyor. Üç buçuk sene boyunca yapılan toplantıların bir kitap altında toplanması, bu çalışmayı belirli bir döneme odaklı olmaktan kurtarıyor; halen devam eden süreç içinde “Arap Baharı”nda çizilen zikzakları, yaşanan gelgitleri görmemize de imkân veriyor. Bu haliyle kitabın en önemli özelliklerinden birisi, güncel gelişmelere “an” odaklı, kısa vadeli, sığ ve kısır analizler tuzağına düşmeden “süreç” odaklı bir perspektiften ışık tutması. Zira dünyada gelişen olayları, hele de değişim-dönüşüm süreçlerini an odaklı okumak, nokta atışı analizler yapmak ancak akış içinde boğulmaya yol açar.
Kitabın teknik detaylarına dair de birkaç hususu paylaşmak isteriz. Bu kitabı yayına hazırlarken sadece konuşmaları yazılı bir metne dökerek derlemekle yetinmedik; metinlerin redaksiyonunu son derece titiz bir çalışmayla tamamladıktan sonra, hem toplantı sırasında tartışılmamış boyutlara değinilmesini sağlamak hem de –“Arap Baharı” sürecinde yaşanan ciddi değişiklikleri de hesaba katarak– son gelişmeleri de ıskalamamak için 2014 yılı başında konuşmacılarımıza yazılı olarak yeni sorular gönderdik. Yoğun iş tempolarında vakit ayırabilenler ilave sorularımıza cevaplarını 2014’ün Ocak ve Şubat aylarında bize yine yazılı olarak ilettiler. Sonradan yaptığımız bu eklemeleri soru-cevap fasıllarının ikinci bölümlerinde bulabilirsiniz. Öte yandan konuşmacıların salt konu başlıklarına bağlı kalmadıklarını, özellikle soru-cevap fasıllarında gelen sorularla çok farklı konulara da değinerek meseleleri enine boyuna tartıştıklarını, dolayısıyla konuşma içeriklerinin başlıklara yansıyandan çok daha kapsamlı olduğunu özellikle belirtmek isteriz. Bu çerçevede dikkat çekmek istediğimiz bir husus daha bulunuyor: Başlı başına Suriye’yi konu alan herhangi bir konuşmanın bulunmaması kitap için bir eksiklik sayılabilir. Ancak birçok konuşmacının kendi konusundan hareketle bir şekilde Suriye meselesine değindiğini ve söz konusu boşluğu doyurucu değerlendirmeleriyle doldurduklarını belirtmek isteriz. Bu kitapla birlikte toplantı dizimizi tamamlamış değiliz. Önümüzdeki dönemde alanında uzman isimleri davete devam ederek Suriye meselesi, Yemen ve Libya’nın durumu, Körfez ülkelerinin izledikleri bölge politikaları, IŞİD ve benzeri sınırötesi terör grupları, karşı-devrimci koalisyonların niteliği başta olmak üzere bu kitapta eksik kalan konuları, müteakip toplantı ve yayınlarımızda telafi etme niyetindeyiz.  

***

Bu kitap, Şubat 2011’den Haziran 2014’e kadarki dönemde Bilim ve Sanat Vakfı Küresel Araştırmalar Merkezi (KAM) tarafından düzenlenen Ortadoğu’yla ilgili yuvarlak masa toplantıları, paneller, sempozyum ve seminerler arasından seçilen yirmi iki toplantıyı ve bir söyleşiyi ihtiva ediyor. Öncelikle toplantı davetimizi kabul ederek bölgeyle ilgili bilgi birikimlerini ve tecrübelerini bizimle paylaşan yirmi dört değerli isme –Aleksandr Sotniçenko, Ali Asghar Muhammadi Sijani, Bayram Sinkaya, Burhanettin Duran, Esra Hatipoğlu, Fawaz Gerges, Fulya Atacan, Furkan Torlak, Hans Köchler, Hasan Kösebalaban, İsmail Yaylacı, Louis Fishman, Mehmet Akif Ersoy, Mehmet Ali Büyükkara, Mesut Özcan, Muhittin Ataman, Muzaffer Şenel Nadia Mostafa, Nuh Yılmaz, Ömer Korkmaz, Saeed Naqvi, Süleyman Beşli, Şaban Kardaş ve Ufuk Ulutaş’a– müteşekkiriz.
Bu toplantıların tertibinde ve kitaplaştırılmasında birçok kişinin emeği geçti. “Ortadoğu Konuşmaları” dizisini başlatan ve bu kitapta yer alan üç toplantıyı birlikte tertip ettiğimiz eski KAM Koordinatörleri Sevinç Alkan Özcan ve Mesut Özcan’a; ardından 2011 sonbaharından itibaren yapılan toplantıları beraberce düzenlediğimiz KAM Koordinatörü Talha Köse ile Koordinatör Yardımcıları Kadir Temiz ve Özgür Dikmen’e teşekkür ederiz. Bu kitap, KAM’da stajyer olarak çalışan lisans öğrencileri –Uğur Topal, Meltem Dumanlıkaya, Yunus Bağırmaz, Buket Nur Kırmızıgül, Elif Nur Kaya ve Mugdim Alihodzic– için de ilk iş tecrübesi niteliğindeydi; her biri birkaç konuşmanın deşifresini ve ilk redaksiyonunu yaparak kitaba katkıda bulundular. Yine başta İngilizce konuşmalar olmak üzere kitaptaki konuşmaların yarıya yakınını deşifre eden Melahat Yalçın’a, ayrıca Sevgi Güneş’e ve bir de birkaç konuşmanın ilk redaksiyonlarını yapan Munise Şimşek ile Bilal Yıldırım’a da teşekkür ederiz. Kitabın yayın aşamasındaki emeklerinden ve katkılarından dolayı Küre Yayınları editörlerinden Nermin Tenekeci’ye ve kapak tasarımını yapan Salih Pulcu’ya da teşekkürü borç biliriz.
En büyük teşekkürü hak eden ise hiç şüphesiz bu ve benzeri sayısız verimli toplantıyı tertip etme, alanında önemli isimleri üniversite öğrencileri ve genç akademisyen adaylarıyla buluşturma ve faaliyetlerimizi kalıcı ürüne dönüştürme noktasında bize yıllardır her türlü desteği veren Bilim ve Sanat Vakfı kurucuları ve yöneticileri. Onların çeyrek asrı aşan emekleri olmasa ne bu toplantıları yapabilir ne de bu kitabı yayınlayabilirdik.
Daha nice çalışmalarımızı siz değerli okuyucularımızın istifadesine sunma dileğiyle…

Zahide Tuba Kor
Küresel Araştırmalar Merkezi Koordinatör Yardımcısı
İstanbul, Haziran 2014





[1] Arap dünyasında yaşanan hareketliliğin nasıl isimlendirileceği başlı başına bir problem teşkil etmekte. “Arap Baharı”, “Arap Devrimleri”, “Arap İsyanları”, “Arap Uyanışı” gibi daha birçok kullanımın siyasallaştırıldığı bir ortamda niçin “Arap Baharı” ifadesini ısrarla tercih ettiğimizi açıklama ihtiyacı hissediyoruz. Bölge halkı yaşananlara “Arap Devrimleri” dese de biz süreci “Arap Baharı” olarak isimlendirmeyi daha uygun gördük. Öte yandan süreci açıklayıcı bir ifade olmasına rağmen “Arap İsyanları”nı da tercih etmedik. Zira Arap dünyasının son bir yüzyıllık geçmişinde –bu büyüklükte ve yaygınlıkta olmamakla birlikte– birçok isyan hareketi yaşandı, kâh sömürgeci güçlere kâh mevcut rejimlere karşı. Yine –başarıları tartışılır olmakla birlikte– bilhassa Arap-İsrail savaşlarındaki mağlubiyetlerin de tetiklediği rejim ve elit değişikliklerine yol açan (ancak toplumsal yapıyı ve değerler sistemini etkilememesi nedeniyle) kısmen devrimsel sayılabilecek gelişmeler de söz konusu oldu birçok bölge ülkesinde. Bu hususları dikkate alarak, söz konusu süreci geçmişteki tüm örneklerden ayırt etmek maksadıyla “Arap Baharı” ifadesini tercih ediyoruz. Ancak bunu İngilizcedeki “Arab Spring” kelimesinin birebir tercümesi şeklinde bir “Arap İlkbaharı” olarak görmüyoruz; Türkçede “bahar” kelimesinin ihtiva ettiği her iki manayı da yani hem ilkbaharı hem de sonbaharı kastederek ve hep tırnak içinde kullanıyoruz. Bunun uzun bir süreç olduğunu, hem yaza hem de kışa evirilme potansiyeli bulunduğunu ve gelgitlerle yeni evrelere geçileceğini düşünüyoruz. 






26 Mayıs 2010 Çarşamba

RAKAMLARLA DÜNYADA EĞİTİM

ANLAYIŞ DERGİSİ, Eylül 2005, Sayı: 28, sf. 48-49.
Metin: Z. Tuba Kor, Grafik: Salih Pulcu

NOT: Görseli büyük boyutta görebilmek için önce üzerini tıklayınız, ardından sağ alt köşedeki butona basınız.
Her hakkı mahfuzdur. Kaynak gösterilerek alıntı yapılabilir.



10 Mayıs 2010 Pazartesi

NÜKLEER SİLAHLANMA YARIŞI

ANLAYIŞ DERGİSİ, Nisan 2007, Sayı: 47, sf. 48-49
Metin: Z. Tuba Kor, Grafik: Salih Pulcu

NOT: Görseli büyük boyutta görebilmek için önce üzerini tıklayınız, ardından sağ alt köşedeki butona basınız.
Her hakkı mahfuzdur. Kaynak gösterilerek alıntı yapılabilir.





NÜKLEER SİLAHLANMA YARIŞININ KRONOLOJİSİ 
ANLAYIŞ DERGİSİ, Nisan 2007, S.41, 43,45, 49, 51
Hazırlayan: Z. Tuba Kor

Ağustos 1939 Albert Einstein, ABD Başkanı Roosevelt’e bir mektup göndererek Alman bilim adamlarının atom bombası üzerinde çalıştıkları uyarısını yaptı.

23 Eylül 1942 Almanlardan önce nükleer silah üretmeyi hedefleyen ABD, Orta Avrupa ülkelerinden kaçanların yanı sıra İngiliz ve Kanadalı bilim adamlarından müteşekkil bir ekiple çok gizli Manhattan Projesi’ni fiilen başlattı.

16 Temmuz 1945 Dünyanın ilk nükleer silah denemesi, ABD tarafından New Mexico’daki Alamogordo çölünde “Teslis/Trinity” adıyla gizlice gerçekleştirildi.

6 ve 9 Ağustos 1945 ABD, Japonya’nın Hiroşima şehrine uranyum bombası (Küçük Oğlan/Little Boy) ve Nagasaki’ye plütonyum bombası (Şişman Adam/Fat Man) attı. Gözleri kör eden bir ışıkla başlayan patlamaları, 2000-3000 dereceye ulaşan sıcaklık dalgaları takip etti. İlk anda sıcaklık ve şiddetli patlamanın etkisiyle, ardından radyasyonun neden olduğu kanser ve diğer hastalıklardan dolayı 300 bini aşkın Japon hayatını kaybetti. Genetik mutasyon sebebiyle bebekler sakat doğdu.

30 Haziran 1946 İlk denizaltı nükleer silah denemesi ABD tarafından Pasifik Okyanusu’nda gerçekleştirildi.

1 Ağustos 1946 ABD, Atom Enerjisi Komisyonu (AEC)’nu kurarak, nükleer silah üretme ve geliştirme yetkisini Manhattan Projesi’nin askerî kontrolünden alarak bu kuruma verdi.

29 Ağustos 1949 SSCB, Kazakistan topraklarında ilk nükleer silah denemesini gerçekleştirerek ABD tekelini kırdı. Böylece Soğuk Savaş’a damgasını vuran iki süpergüç arasındaki nükleer silahlanma yarışı resmen başladı.

3 Ekim 1952 İngiltere, ABD’den bağımsız ilk nükleer silah denemesini gerçekleştirdi.

1 Kasım 1952 ABD ilk hidrojen bombası denemesini gerçekleştirdi.

12 Ağustos 1953 SSCB ilk hidrojen bombası denemesini gerçekleştirdi.

Ocak 1954 ABD, konvansiyonel gücü fazla olan SSCB’nin muhtemel bir saldırısına nükleer silahlarla mukabele edeceğini “topyekun misilleme/massive retaliation” doktrini ile ilan etti.

21 Ocak 1954 İlk Amerikan nükleer denizaltısı USS Nautilus denize indirildi.

29 Temmuz 1957 Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu (IAEA), nükleer teknolojinin barışçıl kullanımını teşvik etmek ve kötü amaçlarla kullanımını denetlemek üzere BM çatısı altında bağımsız bir organ olarak kuruldu.

26 Ağustos 1957 SSCB’nin, nükleer başlığı hedefe yollamada bombardıman uçağından çok daha ucuz ve etkili olan ilk Kıtalararası Balistik Füze (ICBM) sistemini geliştirmesi nükleer stratejide bir dönüm noktası oldu.

19 Eylül 1957 ABD, Las Vegas çölünde ilk yeraltı nükleer silah denemesini gerçekleştirdi.

4 Ekim 1957 SSCB’nin ilk uzay aracı Sputnik’i fırlatmasıyla uzay yarışı başladı.

8 Kasım 1957 İngiltere ilk hidrojen bombası denemesini gerçekleştirdi.

13 Şubat 1960 Fransa ilk nükleer silah denemesini gerçekleştirdi.

11 Ekim 1961 SSCB ilk yeraltı nükleer silah denemesini gerçekleştirdi.

31 Ekim 1961 SSCB en büyük nükleer silah denemesini (Çar Bombası) gerçekleştirdi.

16-28 Ekim 1962 SSCB’nin orta menzilli füzeleri Küba’ya yerleştirmesi üzerine ABD ile SSCB arasında patlak veren Küba Füze Krizi’nde nükleer savaşın eşiğinden dönüldü.

5 Ağustos 1963 ABD, SSCB ve İngiltere yeraltındakiler dışında uzayda, atmosferde ve denizaltında bütün nükleer denemeleri yasaklayan Kısmi Nükleer Deneme Yasağı Anlaşması’nı imzaladılar.

16 Ekim 1964 Çin Halk Cumhuriyeti ilk nükleer silah denemesini gerçekleştirdi.

17 Haziran 1967 Çin Halk Cumhuriyeti ilk hidrojen bombası denemesini gerçekleştirdi.

1 Temmuz 1968 Nükleer silaha sahip devletlerin, nükleer silah teknolojilerini diğer devletlere transferini yasaklayan Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Anlaşması (NPT) imzalandı.

24 Ağustos 1968 Fransa ilk hidrojen bombası denemesini gerçekleştirdi.

19 Ağustos 1970 ABD ilk kez çok sayıda farklı füzeyi, farklı hedeflere gönderebilen taşıyıcı cihazları (MIRV) hizmete soktu.

26 Mayıs 1972 Baş döndürücü hızla büyüyen nükleer silahlanma yarışının önünü kesmek amacıyla 1969’da başlayan müzakereler sonucunda, ABD ile SSCB arasında füzesavarların geliştirilmesini ve yayılmasını sınırlayan Anti-Balistik Füze Anlaşması (ABM) ile nükleer silahlara sınırlandırma getiren Stratejik Silahların Sınırlandırılması Anlaşması (SALT I) imzalandı.

18 Mayıs 1974 Hindistan “Gülen Buda” adıyla ‘barışçıl’ amaçlı ilk nükleer denemesini gerçekleştirdi.

24 Kasım 1974 ABD ve SSCB stratejik füze rampalarının sayısını 2.400, MIRV fırlatma rampalarının sayısını ise 1.320 ile sınırlayan Nükleer Silahların Kısıtlanması Anlaşması’nı imzaladı.

7 Temmuz 1977 ABD ilk nötron bombasını üretti.

18 Haziran 1979 ABD ve SSCB, taarruz amaçlı nükleer silahlara sınırlama getiren SALT-2 Anlaşması’nı imzaladı; ancak Afganistan işgali bahane gösterilerek anlaşma onaylanmadı.

23 Mart 1983 ABD, SSCB’nin kıtalararası balistik füzelerini uydu yardımı ile tespit edip hedefe varmadan imha etmeyi amaçlayan Stratejik Savunma Girişimi (Yıldız Savaşları)’ni ilan etti.

26 Nisan 1986 SSCB’ye bağlı Ukrayna’daki Çernobil nükleer reaktöründe bir dizi insan hatasıyla tetiklenen iki patlamanın ardından başlayan radyoaktif sızıntı büyük bir çevre felaketine neden oldu. İlk anda 30 kişi ölürken, çevrede oturan 48 bin kişi tahliye edildi. Hiroşima ve Nagasaki’ye atom bombası atılmasından sonra yaşanan bu en büyük nükleer felakette açığa çıkan radyasyon, Dünya Sağlık Örgütü’nün ilan ettiği sınırın 2 bin kat üzerindeydi.

5 Ekim 1986 Dimona nükleer reaktöründe çalışan teknisyenlerden Mordehay Vanunu, İngiliz The Sunday Times gazetesine İsrail’in nükleer silahlara sahip olduğunu ifşa etti.

8 Aralık 1987 ABD ve SSCB, orta menzilli silahların kaldırılmasına ilişkin Orta Menzilli Nükleer Kuvvetler Anlaşması (INF)’nı imzaladı.

19 Ekim 1989 SSCB son yeraltı nükleer silah denemesini gerçekleştirdi.

10 Temmuz 1991 Güney Afrika Cumhuriyeti, daha önce ürettiği 6 adet nükleer silahın hepsini söktüğünü resmen itiraf ederek NPT’ye taraf olacağını ilan etti.

31 Temmuz 1991 ABD ve SSCB arasında 1982’den itibaren devam etmekte olan müzakereler sonucunda nükleer savaş başlıklarının yedi sene içinde üçte bir oranında azaltılmasını öngören Stratejik Silahların Azaltılması Anlaşması (START-1) imzalandı.

Ekim 1991 SSCB nükleer silah denemelerini askıya aldığını ilan etti.

26 Kasım 1991 İngiltere son nükleer silah denemesini gerçekleştirdi.

28 Ocak 1992 ABD, SSCB’ye karşı yürütmekte olduğu birçok nükleer projeyi durdurduğunu ilan etti.

21 Mayıs 1992 Çin en büyük nükleer silah denemesini gerçekleştirdi.

3 Ocak 1993 ABD ve Rusya, uzun menzilli nükleer silahlarının sayısını 3500-3000’e indirmeyi ve bütün MIRV’ye sahip karasal füzelerini on sene içinde tamamen kaldırmayı öngören İkinci Stratejik Silahların Azaltılması Anlaşması (START-2)’nı imzaladı. Anlaşmayı ABD Senatosu 1996’da, Rus parlamentosu Duma ise 2000’de onayladı.

3 Haziran 1994 Hindistan ilk orta menzilli füze denemesini gerçekleştirdi.

15 Mayıs 1995 Çin ilk yeraltı nükleer denemesini gerçekleştirdi.

1 Ağustos 1995 ABD nükleer silah denemelerini yasakladığını ilan etti.

Eylül 1995 Uluslararası protesto ve tepkilere rağmen Fransa, Güney Pasifik’te nükleer silah denemesi yaptı.

29 Ocak 1996 Art arda birçok nükleer silah denemesi gerçekleştiren Fransa, bu denemelere son verdiğini ilan etti.

28 Temmuz 1996 Çin son nükleer silah denemesini gerçekleştirdi.

10 Eylül 1996 Laboratuar dışındaki nükleer denemeleri yasaklayan Kapsamlı Nükleer Deneme Yasağı Anlaşması (CTBT), BM tarafından onaylandı.

11 ve 13 Mayıs 1998 Hindistan, biri hidrojen bombası olmak üzere beş ayrı nükleer silah denemesi gerçekleştirdi.

28 ve 30 Mayıs 1998 Hindistan’ın ardından Pakistan ilk nükleer silah denemelerini (6 adet) gerçekleştirdi.
13 Aralık 2001 ABD, 1972’den beri taraf olduğu ABM Anlaşması’ndan geri çekilerek füze kalkanı oluşturacağını ilan etti.

24 Mayıs 2002 ABD ve Rusya stratejik nükleer savaş başlıklarını 1700-2200 arasında sınırlandırmayı öngören Stratejik Saldırı Silahlarını Azaltma Anlaşması’nı imzaladı.

10 Ocak 2003 Kuzey Kore NPT Anlaşması’ndan çekildi.

22 Ocak 2005 Kuzey Kore başarıyla nükleer silah geliştirdiğini ilan etti.

2 Mart 2006 NPT Anlaşması’nı imzalamayan Hindistan, ABD tarafından nükleer güç olarak kabul edildi ve iki ülke arasında nükleer teknoloji alanında işbirliği anlaşması imzalandı.

11 Nisan 2006 İran, nükleer tesislerinde uranyumu başarıyla zenginleştirdiğini ilan etti.

9 Ekim 2006 Kuzey Kore, ilk nükleer silah denemesini yeraltında gerçekleştirdiğini ilan etti.