Robert Ford etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Robert Ford etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

29 Ocak 2021 Cuma

R.FORD: ABD’NİN SURİYE STRATEJİSİ BAŞARISIZLIĞA UĞRADI

 

ABD’NİN SURİYE STRATEJİSİ BAŞARISIZLIĞA UĞRADI

Robert S. Ford (2011-2014 yılları arasında ABD’nin Suriye Büyükelçisi olarak görev yaptı. Halihazırda Ortadoğu Enstitüsü kıdemli uzmanı ve aynı zamanda Yale Üniversitesi Jackson Küresel İlişkiler Enstitüsü’nde Kissinger kıdemli uzmanıdır.)

Foreign Affairs, 25.1.2021

Tercüme: Zahide Tuba Kor


NOT: Bu tercüme Perspektif web sitesinde 29.1.2021 tarihinde yayınlanmıştır. https://www.perspektif.online/abdnin-suriye-stratejisi-basarisizliga-ugradi/

İngilizcesi “U.S. Strategy in Syria Has Failed” başlığıyla yayınlanan yazıyı okumak için TIKLAYINIZ

NOT: Blogda yer alan 850 küsur içeriğe http://ortadogugunlugu.blogspot.com.tr/2018/01/bu-blogda-neler-var.html linkinden toplu olarak ulaşabilirsiniz.

Kaynak göstermeden blogdaki yazı, tercüme ve infografikleri kullanmamanız önemle rica olunur.


Özet: Hiç şüphesiz Washington’ın YPG ve SDG’ye çok fazla borçlu olduğunda ısrar eden Amerikalı siyasetçilerden ve uzmanlardan protesto sesleri yükselecektir. Ancak IŞİD’le mücadelede Kürtlerin değerli yardımlarına rağmen ABD, vergi mükellefleri pahasına bu gruplara sınırsız bir askeri koruma sağlamaya mecbur değildir. ABD’nin milli menfaati, Suriye’nin doğusundaki yönetimin şeklini güvence altına almak değil, terörist tehditleri kontrol altına almaktır.

Amerikan Başkanı Donald Trump, dört yıllık görev süresi boyunca defalarca ABD’yi ulus inşası işinden çıkaracağı sözünü verdi. Çatışmaların ardından toplumları yeniden inşaya ve istikrara kavuşturmaya dönük uzun vadeli Amerikan çabalarının yanıltıcı ve başarısızlığa mahkûm olduğunu savundu. Sıklıkla Irak ve Afganistan’daki asker sayısını azalttığını ve görevde bulunduğu süre boyunca demokrasiyi teşvik fonunu yaklaşık 1 milyar dolar düşürdüğünü söyleyip durdu.

Ancak Trump yönetimi, Suriye’de başarı ihtimali düşük zor bir işe girişerek ulus inşa etmeme politikasından uzaklaştı. ABD, Suriye Devlet Başkanı Beşşar Esed’i önemli anayasal reformları yapmaya ve ülkenin kuzeydoğusunda bir Kürt özerk bölgesini kabul etmeye zorlamak için askeri güç kullanmaya ve mali baskı uygulamaya çalıştı. ABD nezaretinde bu bölge, Suriye Demokratik Güçleri (SDG) altında kendi ordusu ve Suriye Kürt Halkını Savunma Birlikleri (YPG) ile onun siyasi kolu Demokratik Birlik Partisi (PYD)’nin hâkimiyetinde oturmuş bir bürokrasisi olan bir yarı devlete dönüştü.

Altı yıldan ve yaklaşık 2,6 milyar dolar harcadıktan sonra bu devletçik, Amerikan askeri koruması altında büyüyen ve düşman komşularından korunan ABD’nin bir bebeği mahiyetinde. Kendi kendini ayakta tutamayan özerk bölge, öngörülebilir gelecekte Amerikan kaynaklarına bağımlı kalacak. Ancak bu türden açık uçlu bir taahhüt ABD’nin ihtiyacı olan bir şey değil. Suriye hiçbir zaman ABD’nin temel bir milli güvenlik meselesi olmadı ve oradaki Amerikan menfaatleri, her zaman için çatışmanın Washington’ın başka yerlerdeki daha önemli kaygılarını tehdit etmesini önlemekle sınırlı kaldı. Mevcut Amerikan politikası, bu merkezi hedefi gerçekleştirmekte pek de işe yaramayacak. Ayrıca bu politika şimdiye kadar Şam’da siyasi reformu teminat altına almadı, ülkeye istikrarı geri getirmedi ve IŞİD olarak da bilinen İslam Devleti’nin kalıntılarının üstesinden gelmedi. Başkan Joe Biden, yöntem değiştirip hâlihazırda Suriye’ye konuşlu yüzlerce Amerikan askerini çekerse ve IŞİD’i kontrol altına almak için Rusya ve Türkiye’ye bel bağlarsa iyi olacak.

Çıkmazda Kalakalmak

Görünüşte ABD’nin kuzeydoğu Suriye’deki stratejisi, IŞİD’in son kalıntılarını temizlemek, böylelikle saldırıları başlatabileceği güvenli bir sığınaktan mahrum bırakmak üzere tasarlandı. Her ne kadar yıllarca süren uluslararası askeri operasyon terör örgütünü büyük ölçüde yok etse de, geriye kalan mensupları hala Suriye’de ve Irak’ta ara sıra düşük düzeyli saldırılar düzenliyorlar. SDG’ye ve onun Kürt çekirdeği YPG’ye yönelik Amerikan desteğinin, bu grupların IŞİD’i asgari dış yardımla ve geniş çaplı bir Amerikan konuşlanmasına gerek kalmadan kontrol altına almasına yardımcı olacağı düşünüldü.

Siyaseten cazip olmasına rağmen bu strateji son derece problemli. ABD’nin Suriyeli Kürt müttefikleri, Araplar ile Kürtler arasındaki uzun süredir devam eden bölgesel gerilimleri şiddetlendirdi. Bilhassa Araplar arasında –ABD tarafından sağlanan– Kürt siyasi hâkimiyeti ve yerel petrol yataklarında Kürt kontrolü üzerinden yaygın bir hayal kırıklığı var. Arap bölge sakinleri ayrıca SDG’nin iddia edilen idari yolsuzluklarını, sert terörle mücadele operasyonlarını ve zorunlu askerlik uygulamalarını protesto ediyorlar. Kürt güçler ise Türk askeri kontrolü altındaki Arap şehirlerine bombalı araçla saldırılar düzenliyorlar. Etnik gerilimler ve aşiret ihtilaflarıyla dolu böylesi bir ortamda IŞİD, yerel toplulukların zımni rızasıyla hareket edebilir ve hoşnutsuz olanların safından adam devşirebilir. ABD, politikalarıyla Suriye’nin doğusunda Kürtlerin hâkimiyetinde bir devletçiği koruyup kollarsa bu sorunla her zaman yüzleşecektir.

Amerikan stratejisinin daha temel başka bir kusuru var: IŞİD varlığı, ABD ve SDG’nin kontrolü altındaki bölgelerden ibaret değil. Terör örgütü, Suriye hükümeti ve müttefikleri Rusya ve İran tarafından gevşekçe kontrol edilen Fırat Nehri’nin neredeyse 320 kilometre batısına kadar uzanan bir bölgede faaliyet gösteriyor. Eğer ki amaç, IŞİD’in kendini yeniden yapılandırmasını veya Suriye’yi başka yerlerdeki saldırılar için bir sıçrama tahtası olarak kullanmasını engellemekse, Amerikan konuşlanmasını Fırat’ın doğusuyla sınırlandırmak bu sorunu çözmez. Esed hükümetine yaptırım uygulamak da öyle; zira bu, yalnızca Suriye hükümet güçlerine aşırılıkçı grupla savaşmak için daha az kaynak bırakıyor.

Mevcut Amerikan yaklaşımı aynı zamanda başarıya ulaşabilir bir nihai oyundan yoksun. ABD’nin diplomatik ve askeri kılıfı olmaksızın YPG ve SDG, muhtemelen hem Türkiye’ye hem de Suriye hükümetine karşı iki veya üç cepheli bir savaşla karşı karşıya kalacak ki bu da savaşçılarını IŞİD’le savaştan uzaklaştıracak. Bu sonucu önlemek için ABD’nin Kürt güçlerini desteklemeyi sürdürürken süresiz olarak Suriye’nin doğusunda kalması gerekecek. Eğer ki Rusya, Türkiye, İran veya Suriye hükümeti, Amerikan güçleri veya yeni ortaya çıkan Kürt devletçiği üzerindeki askeri baskıyı artırmayı tercih ederse, ABD bu soruna daha fazla kaynak ayırmak zorunda kalacak. Tıpkı Rus askeri birliklerinin 2020 yazında ABD devriyelerini tacize başlamasında ve ABD Merkez Komutanlığının da caydırıcı olarak yeni hafif zırhlı birlikler göndermesinde görüldüğü gibi. Bu dinamik, önümüzdeki yıllarda muhtemelen daha da kötüye gidecek.

Rusya ve Türkiye’ye Bel Bağlamak

Trump’ın Suriye politikasındaki bu kusurlar göz önüne alındığında, yeni yönetimin farklı bir yaklaşıma, yani Amerikan ordusunu sonu gelmez bir başka savaşa sokmadan IŞİD’i başarıyla kontrol altına alabileceği bir yaklaşıma ihtiyacı var. Biden ekibi, mevcut Amerikan stratejisini sürdürmek yerine diplomasi üzerine yeni vurgusuyla, Rusya ve Türkiye’ye daha fazla bel bağlamalı. Kulağa pek hoş gelmese de bu iki ülkenin Suriye’deki menfaatlerini kabul etmek daha iyi sonuçlar üretebilir.

Rusya mükemmel bir ortak olmaktan çok uzak; ancak Esed’e verdiği destek, onu IŞİD’e karşı mücadeleyi devralmak için tam da doğru bir aktör yapıyor. Moskova, Suriye hükümetinin hayatta kalmasını sağlamaya ahdetmiş durumda ve yeniden dirilen bir IŞİD (muhtemelen SDG’den ele geçirilen Suriye petrol sahalarından geçinerek) Esed’i ciddi şekilde tehdit edecek. Bu dar ortak zeminden istifade ederek Biden yönetimi, Fırat’ın her iki tarafındaki IŞİD’le mücadele misyonunu Moskova’ya havale eden bir anlaşma yapmalı. Bu da kaçınılmaz olarak Suriye’nin doğusunda Rus askeri varlığının artmasını gerektirecek ve ABD’nin de kuvvetlerinin aşamalı olarak geri çekilmesi ve kontrolün ABD’den Rusya’ya geçişi için bir zaman çizelgesini müzakere etmesi gerekecek.

Ancak Suriye’nin doğusunda IŞİD’le mücadele misyonlarının sorumluluğunu devretmek, terör örgütünün Suriye’yi Amerikan müttefiklerine veya menfaatlerine saldırmak için bir üs olarak kullanmasını engelleme ihtiyacını ortadan kaldırmayacak. Bu tehdidi hafifletmek için ABD’nin Türkiye’yi güney sınırını güvenceye almaya ikna etmesi lazım. Tıpkı Moskova gibi Ankara’nın da işbirliğine girmek için açık gerekçeleri var; IŞİD, Türkiye içinde de terör saldırıları düzenledi. Yaklaşık 900 kilometre uzunluğundaki sınırı tamamen kapatmak zor olacak; bu nedenle Washington, Türkiye’ye terör trafiğini izlemek için teknoloji ve istihbarat desteği sağlamak zorunda kalacak. Böyle bir çaba yoğun bir işbirliğini gerektirecek. Türkiye’nin terör örgütü olarak gördüğü YPG’ye Amerikan desteğinin ilişkileri dibe vurdurmasından evvel de Türklerle anlaşmak zordu. Ancak ABD Kürt güçlerine doğrudan yardım etmez hale geldiğinde işbirliği daha kolay olacak. Zira Türkiye’nin öncelikli hedefi, bu grupların Suriye’de özerk bir yapı kurmasını engellemek.

Doğru Lansman

Biden bu yeni stratejiyle ABD’nin Kürt ortaklarını şaşırtmaktan kaçınmalı; Amerikan yönetimi, atacağı adımlar hakkında onları erkenden bilgilendirmeli. SDG ve YPG, IŞİD’e karşı mücadelede iyi ortaklar oldular ve Ruslar yeni bir düzenleme altında onlarla çalışmaya devam edecek kadar ferasetli. Moskova’nın bu sahada tecrübesi var: Ruslar ülke çapında misyonlar yürüten Şam yanlısı savaşçılardan müteşekkil “Beşinci Kolordu”yu kurdu, donattı ve hâlihazırda denetliyor. Moskova, Suriye hükümetiyle birlikte, Rus komutası altında SDG mensuplarından oluşan yeni bir “Altıncı Kolordu” oluşturabilir.

PYD ve YPG, kontrol ettikleri bölgenin siyasi statüsü konusunda Şam’la ayrı ayrı müzakere etmek zorunda kalacak. PYD’nin Suriye hükümetiyle geçmişten gelen ilişkileri bu süreci kolaylaştırabilir. 2012’de örgüt, Suriye ordusu geri çekilirken kuzeydoğu şehirlerinin kontrolünü ele almak için Esed’le bir anlaşmaya varmıştı ve buradaki topluluklar Humus, Halep ve Şam kırsalını hedef alan tarzda rejim bombardımanlarına hiçbir zaman maruz kalmadı. Şimdi YPG ve PYD, kendi toplumları için –birçok Suriyeli Kürt’ün yıllar yılı inkâr edilen– eşit vatandaşlık ve mülkiyet haklarını güvence altına almak üzere bu mirasa dayanmalı. Her ne kadar böyle bir düzenleme, federal bir Suriye’de tam özerklik sağlamasa da savaş öncesi statükoya kıyasla önemli bir ilerleme olacaktır.

Hiç şüphesiz Washington’ın YPG ve SDG’ye çok fazla borçlu olduğunda ısrar eden Amerikalı siyasetçilerden ve uzmanlardan protesto sesleri yükselecektir. Ancak IŞİD’le mücadelede Kürtlerin değerli yardımlarına rağmen ABD, vergi mükellefleri pahasına bu gruplara sınırsız bir askeri koruma sağlamaya mecbur değildir. ABD’nin milli menfaati, Suriye’nin doğusundaki yönetimin şeklini güvence altına almak değil, terörist tehditleri kontrol altına almaktır.

ABD’nin Sınırlarını Kabul Etmek

Nihayetinde Biden yönetiminin ABD’nin Suriye’de siyasi tavizler koparma becerisi konusunda gerçekçi olması gerekiyor. Benim de aralarında olduğum Amerikalı yetkililer, Esed yönetiminden uzun süredir reformlar yapmasını bekledi, ama pek bir başarı sağlayamadı. Trump yönetimi ise Şam’ı davranışını değiştirmeye zorlamak için mali yaptırımları ve Suriye’nin petrol sahaları üzerindeki kontrolünü kullanmaya çalıştı. Esed neredeyse hiç kılını kıpırdatmadı. Şam, müzakereleri oyalamakta olağanüstü başarılı oldu ve Washington’ın ümit bağladığı Cenevre’deki BM görüşmeleri çıkmaza girdi. Esed ve kliği için çatışma, –yükselen reform veya özerklik talepleri kaçınılmaz olarak istikrarsızlığa, iktidarı kontrolüne karşı meydan okumalara veya istenmeyen hesap verme çağrılarına yol açacağından– sıfır toplamlı bir oyun niteliğinde. Dolayısıyla rejim, reformun kendi ömrünü kısaltacağı acı varsayımıyla mücadeleye devam ediyor. ABD’nin veya SDG’nin kuzeydoğudaki küçük petrol sahalarını kontrolü de bu hesabı değiştirmeyecek.

Diğer uzmanlar, ABD’nin geri çekilmesinin İran ve Rusya’ya Suriye’de serbestçe at oynatma imkânı vereceğini iddia ediyor. Bu iddia, her iki ülkenin de Şam’la on yıllardır süren –Amerikan baskısıyla zayıflama ihtimali olmayan– siyasi ve askeri bağlarını göz ardı ediyor. Rusya ve Suriye, Soğuk Savaş’tan itibaren yakın bir ilişki sürdüregeldi ve Rus danışmanlar, mevcut çatışma 2011’de başlamadan çok evvel Suriye’de faaliyetteydi. İran’ın varlığı da benzer şekilde eskiye dayanıyor: Bundan on sene evvel ben Suriye’de ABD büyükelçisiyken Amerikalı diplomatlar İran’ın İslam Devrimi Muhafızları personeliyle aynı apartmanı paylaşıyordu. Suriye’de Devrim Muhafızları askeri tesisleri neredeyse yirmi yıldır var. Suriye’nin doğusunda ara sıra yapılan küçük Amerikan devriyeleri bu ikili ilişkilerin hiçbirini değiştirmeyecek ve İran’ın ülkeye füze sevkiyatını da engelleyemeyecek – ki bu engellemeyi İsrail hava kuvvetleri zaten etkili bir şekilde yapıyor.

Biden elbette Trump yönetiminin stratejisini sürdürebilir. Ancak bunu yapmak, toplumlararası gerilimleri şiddetlendirirken ve IŞİD’i kontrol altına almayı başarısız kılarken milyarlarca doları da boşa harcamak anlamına gelecek. ABD’nin Suriye’de Washington’a çok daha ucuza mâl olması gereken sınırlı hedefleri var; harcamak istediği para muazzam mülteci sorununa gitmeli. Rusya ve Türkiye’nin IŞİD’le mücadelede yükünü üstlenerek milli menfaatlerini güvence altına almalarına izin vermek daha iyi. Nihayetinde –nahoş ortaklarla bile olsa, sınırlı ama karşılıklı hedeflere ulaşmak için belirli sorunlar üzerinde çalışmaya dayalı– bu tür pazarlıklar diplomasinin özüdür.

 

9 Nisan 2017 Pazar

R.FORD: RAKKA’YA HAREKÂTIN MALİYETLERİ



RAKKA’YA HAREKÂTIN MALİYETLERİ

Robert Ford (2011-2014 arasında ABD’nin Suriye büyükelçisiydi; halihazırda Washington Ortadoğu Enstitüsü üyesi ve Yale Üniversitesinde öğretim üyesi)
The Cipher Brief, 12.3.2017

Tercüme: Zahide Tuba Kor

Yaklaşık 400 Amerikan deniz piyadesi ve özel harekâtçıyı Rakka operasyonuna destek amacıyla Suriye’ye konuşlandırılacağı haberi sizce Amerikan stratejisinde önemli bir değişime mi işaret ediyor?
Bu bir değişim. Zira daha evvel konuşlanmış olan özel harekâtçılarımızın yaptığı, savaş desteği vermekti ve topçu/ateş desteği verecek bu tür doğrudan askeri birlikler daha evvel yoktu. Özel harekâtçılarımızla Suriye Kürtleri ve onlarla müttefik Arap savaşçılar üzerinden destek sağlıyorduk. Dolayısıyla bu çok büyük olmamakla birlikte bir değişim.
Bence asıl büyük bir değişim, Menbic’de oynanacak barışı koruma rolü.

Bu niye çok büyük bir değişim?
Pentagon iki şey açıkladı. Hem deniz piyadelerini konuşlandırdılar hem de Türkiye sınırına yakın Menbic bölgesine özel harekât birlikleri yolladılar. Bunu Türk ordusu ve desteklediği Suriyeli Arap milisler ile bizim desteklediğimiz Kürt ve Araplardan müteşekkil SDG arasına yerleştirdiler. Geçen sene bu iki grup muntazaman çatışmıştı. Ama ilk defa onları birbirinden ayırmak maksadıyla aralarına Amerikan birlikleri konuşlandırıyoruz.
Dün (9 Mart) ve bugün (10 Mart) Türklerin topçu ateşiyle bombardıman yaptığına dair haberler var. Suriye rejimi de oralara birlik yerleştirdi. Rejim dün 10 kadar askerinin bu bombardımanlarda hayatını kaybettiğini duyurdu. Suriye yönetiminin yaydığı bu tür haberlerin güvenirliği şüpheli, şimdiye kadar bu tür çok yalanlar söylediler. Ama topçu ateşi olduğu kesin. Yeni olan bu işte ve bizim askerimiz çatışmanın hemen dibinde. Biz daha evvel Suriye’de de Irak’ta da herhangi barışı koruma rolü oynamadık.

Bu tam olarak ne anlama geliyor?
İki çıkarımım var: Birincisi, ABD, Rakka savaşının zorlu olacağının farkında ve bunu ağırdan almak istemiyor. Savaşın hızlı ilerleme kaydetmesi için topçu birliği yolluyor. Hâlihazırda devam eden Musul savaşı da geçen sene Menbic’i geri almak da bu seneki el-Bab savaşı da çok uzun sürdü. Bu yüzden bölgeye deniz topçu piyadelerini yollamak, hızlı ilerlemek istediğimizin bir göstergesi.
İkincisi, birliklerimize barışı koruma görevi vermek, bence Türkler ve onların Arap müttefikleri ile bizim desteklediğimiz Suriye Kürtleri ve onların Arap müttefikleri arasında doğrudan bir çatışmayı nasıl durduracağımızı bilemediğimizin bir işareti. Biz herkesin IŞİD’e odaklanmasını istiyoruz; bu, ABD’nin bir önceliği. Ama Türklerin önceliği, IŞİD değil, Kürtler. Suriyeli Kürtlerin önceliği, IŞİD değil, Türkiye. Türkiye’nin müttefiki Suriyeli isyancıların önceliği, IŞİD değil, Esed rejimi. Dolayısıyla herkesi ortak düşmanla savaştırmak, hele de Amerikan önceliği başka hiç kimsenin önceliği değilken, hiç de kolay değil.
(…)
Bence Türklerin geçen yaz başlayan müdahalesinden bu yana temel önceliği, hep Suriye Kürtleriydi, IŞİD değil. Desteklediğimiz Suriye Kürtlerinin Akdeniz’den Irak sınırına kadar uzanan sınır hattında özerk bir bölge kurmasını engellemek için müdahale ettiler. Kürt bölgesinin fiziki bütünlüğünü bozup ikiye bölecek şekilde bir alana girdiler. Baştan beri öncelikleri hiç değişmedi.
Obama yönetimi sürekli kaytararak Türklerin endişelerini görmezden geldi. Ardından Trump devreye girdi. Türklerin Trump yönetiminden Suriye Kürtlerine desteği keseceği beklentisi oldukça yüksekti; ama şimdiye kadar görünen o ki bu gerçekleşmiş değil.

Eğer Trump yönetimi, Obama yönetiminin Suriye’de daimi Amerikan birlikleri sayısını 503’le sınırlayan politikasını değiştirmek istiyorsa bunu hukuken nasıl gerçekleştirecek?
(…)
Başka devasa konular var: Rakka’yı geri aldıktan sonra ne olacak? Bölgeyi kim kontrol edecek, kim yönetecek? Bunu kim seçecek? Amerikalılar mı? Peki, yerel halk Amerikalıların tercihini kabullenecek mi? Bu 2003’te Ramadi’de, Felluce’de, Musul’da işe yaradı mı? Yine aynısını mı tekrarlayacağız? Hayır. O halde, yerel halk kendi yönetimini nasıl seçecek? Seçimlere mi gideceğiz? Peki, bunun masraflarını kim karşılayacak? Bu süreçte polisin maaşlarını kim ödeyecek? Elektriğin yanması, suyun akması için kim çalışıp masrafları karşılayacak? Bütün bunlar için para lazım.
Trump yönetimi, tüm seçim kampanyası boyunca sürekli “ulus-devlet inşasına girişmeyeceğiz” dedi. Düşünün bir kere, biz Suriye’nin doğusuna sahip olmak üzereyiz. Bunun bedelini kim ödeyecek?
Dün Wall Street Journal’da yayınlanan bir makalede, Beyaz Saray’daki bazı yetkililerin “Rakka’yı ele geçirdikten sonra Esed yönetimine devretmeliyiz” diye düşündüğünü yazdı. Ancak ben yerel halkın bunu kabulleneceğine hiç emin değilim. 2011’de Esed’e karşı ayaklanıp Suriye yönetiminin unsurlarını Rakka’dan çıkarmışlardı. Bu, IŞİD’in bu bölgeyi ele geçirmesinden çok daha önceydi. IŞİD’den evvel iki sene boyunca bölgeyi Özgür Suriye Ordusu yönetti. Esed yönetimi şimdiye kadar başkent Şam’ın tamamını dahi geri alabilmiş durumda. Irak, Lübnan ve Afganistan’dan Şii milisleri getirmediği takdirde Rakka’yı elinde tutabilecek yeterli gücü bile yok. Halep’i de zaten bu şekilde geri alabildi. Şimdi tutup da bu yabancı Şii milisleri, muhafazakâr Sünni Arap aşiretlerin ortasına mı sürecek? Bu, Irak’ın batısında işe yaramadı. Bütün bunlar cevabı verilememiş sorular. Eğer yönetimin bir planı varsa Beyaz Saray dışındaki hiç kimse bunu henüz görebilmiş değil.

Rakka harekâtı sonrası sürdürülebilir bir uygun seçenek sizce nedir?
Bence liderleri seçmek Amerikalıların hakkı değil. Yerel halkın kendi liderlerini seçeceği yerli bir süreci teşvik etmeliler. Masrafları karşılaması gereken ise Amerikalıların kendileri. Belki Suriye yönetimi karşılar, ama ben bundan pek emin değilim. Suriye yönetiminin kasası tamtakır. Rejim kontrolündeki bölgelerde çok fena bir yakıt kıtlığı var. İthalat yapmak için parası yok. Dolayısıyla bunu biz üstlenmek zorundayız. 
Rakka’ya girmenin bedeli bizim için bu. Eğer süreci daha ağırdan almak istersek, o takdirde Avrupa ve Kuzey Amerika’da güvenlik riskinin artacağını da kabullenmek zorundayız. Demem o ki beleşçilik diye bir şey yok.

Son düşüncelerinizi de alalım.
İki konu var. Birincisi, Suriye Kürtleri, IŞİD’e karşı etkili bir kuvvet olmakla birlikte –ki cesur birer savaşçı olduklarını hiç kimse sorgulayamaz bile– onların Rakkalı olmadıklarını ve yerel Arap toplumu arasında şöhretlerinin oldukça kötü olduğunu unutmamamız lazım. Bu algılama biçimi haklı olsun olmasın, fark etmez, bu bir realite. Amerikalılar bunu değiştiremez.
İkincisi, yerel Arap toplumuyla zorlu ilişkilerine ilaveten, Türkler de onlardan nefret ediyor. Her yerleri düşmanlarla doluyken biz bu Suriye Kürtlerine tutup da ne ölçüde sıkı destek vereceğiz? Eğer orada uzun sürecek bir çatışmaya girmek istemiyorsak müttefik olarak kimleri seçeceğimiz noktasında dikkatli olmalıyız.

Peki, mevcut Amerikan yönetimi ve konu üzerinde çalışan yetkililerin meseleyi bu denli hassas ve etkin bir şekilde ele alabileceklerine itimadınız var mı?
Evet. (Amerikan Dışişleri Bakanı) General Jim Mattis’i Irak’tan çok iyi tanıyorum. (…) Ona itimadım sonsuz. Onun yönetimde görev alması büyük bir artı değer. Keza Milli Güvenlik Müsteşarı H. R. McMaster’ı da Irak’tan biliyorum. (…) Bunlar geçekten yetenekli ve aklı başında insanlar.
Problem şu ki onların ekibi, özellikle de Pentagon’daki bütün kadrolara tayinler, henüz tamamlanabilmiş değil. Kadrolar tamamen doldurulmadan savaşa girmek, bir elleri arkadan bağlı şekilde mücadele vermek demek. Pentagon’da henüz daha müsteşarlık ve yardımcılıkları dahi boş. Keza Türklerle, Ruslarla ve Suudilerle müzakere yürütmesi gereken bütün sivil koltuklar boş. Aynısı Dışişleri Bakanlılığı için de geçerli. (…)

(…) Öncelikle boş olan makamlara atamaları yapmazsanız bir eli arkadan bağlı şekilde savaş vermek zorunda kalırsınız.