Amos Harel etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Amos Harel etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Kasım 2019 Pazar

A.HAREL: İRAN KARŞITI İTTİFAK SARSILIYOR




İRAN KARŞITI İTTİFAK SARSILIYOR

Amos Harel (Haaretz gazetesi yazarı)
Haaretz, 9.10.2019


Tercüme: Zahide Tuba Kor


NOT: Bu özet tercüme Fikir Turu web sitesinde 10.10.2019 tarihinde yayınlanmıştır. https://fikirturu.com/2019/10/10/iran-karsiti-ittifak-sarsiliyor/
İngilizcesi Anti-Iran Alliance Falters as Netanyahu, Trump and MBS Focus on Their Own Predicaments başlığıyla yayınlanan yazının tamamını okumak için TIKLAYINIZ. 

NOT: Blogda yer alan 800 küsur içeriğe http://ortadogugunlugu.blogspot.com.tr/2018/01/bu-blogda-neler-var.html linkinden toplu olarak ulaşabilirsiniz.
Kaynak göstermeden blogdaki yazı, tercüme ve infografikleri kullanmamanız önemle rica olunur.


Özet: ABD-Suudi Arabistan-İsrail üçlüsünün başını çektiği İran karşıtı ittifakı oluşturan ülkeler kendi iç krizleriyle uğraşıyor. İsrail ise İran karşıtlığında giderek yalnızlaşıyor. Bu da, Netanyahu’nun İran’a karşı yeni hamle arayışına girebileceğini gösteriyor. Haaretz gazetesinin konuyla ilgili analizi.

2017 Mayıs’ında Amerikan Başkanı Donald Trump, ilk resmi yurtdışı ziyaretini Suudi Arabistan’a gerçekleştirdiğinde ve Mısır ile Suud liderleriyle birlikte ışıklı küre önünde poz verdiğinde bu, yeni bir bölgesel ittifakın doğuşu olarak yorumlanmıştı. İttifakın ana aktörleri Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri, İsrail ve ABD idi. Ana hedefleri ise İran, siyasal İslam ve radikal silahlı hareketlerdi. Görünüşte, bölgeye yeni bir ‘nizam’ vermek için ellerinde para da, planlar da, teknolojik ve askeri imkânlar da en ileri düzeyde mevcuttu.
Bu heyecanlı anın üzerinden 2,5 yıla yakın bir süre geçti. Artık o heyecandan eser kalmadığı gibi, bütün taraflar güçlerinin sınırlarını gördü. Daha da önemlisi, bölgeye ‘nizam’ verecek aktörler kendi dertlerine düştü. Hedef tahtasına oturttukları İran, iktisadi olarak ciddi bir şekilde sarsılsa da elinde tuttuğu asimetrik güç unsurları sayesinde kendisine yönelik her adımın maliyetini artırıyor.
Bu durumun analizini yapan yazılardan biri de Amos Harel imzasıyla 3 Ekim’de Haaretz gazetesinde yayınlandı.
İsrail’de yayınlanan gazetede 12 yıldır savunma analisti olarak makaleler kaleme alan Harel, “Netanyahu, Trump ve Muhammed bin Selman Kendi Dertlerine Odaklanmışken İran Karşıtı İttifak Sarsılıyor” başlıklı yazısında, İran karşıtı çizgiye öncülük eden üç liderin son günlerde kendi ülkelerindeki krizlere daldığını hatırlatıyor.

Trump, Netenyahu ve Bin Salman’ın başı dertte
Harel’in bahsettiği liderlerden ABD Başkanı Donald Trump, siyasi rakibi Joe Biden’ın oğlu hakkında Ukrayna’da bir soruşturma açtırmaya çalışması sebebiyle azil talebiyle karşı karşıya. İsrail Başbakanı Benyamin Netanyahu’nun da başı üç ayrı yolsuzluk davasıyla dertte. Suudi Veliaht Prensi Muhammed bin Selman ise bir yandan babası Kral Selman’ın yakın korumasının gizemli ölümüyle sıkıntı yaşarken, diğer yandan Cemal Kaşıkçı suikastının yıldönümü nedeniyle ülkesi yeniden küresel bir eleştiri bombardımanı altında.
Buna mukabil İran’ın liderleri, Harel’e göre, Amerikan yaptırımları ve ülkenin iktisadi sıkıntılarına rağmen daha rahat günler geçiriyorlar.
Eylül ayında Suudi petrol tesislerine yönelik Yemenli Husilerin üstlendiği karmaşık ve yıkıcı saldırıdan İran sorumlu tutulmuş olsa da, Riyad veya Washington’dan herhangi bir askeri karşılık gelmedi. Tam tersine, Suudi Arabistan, Tahran’la diyalogu desteklediğini belli etmek durumunda kaldı.
Harel, yazısında Politico web sitesinde yayınlanan bir haberi de aktarıyor. Sözü geçen haber, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un yürüttüğü mekik diplomasisi sayesinde Trump ve İran Cumhurbaşkanı Ruhani’nin, nükleer müzakerelere yeniden başlamanın temeli olarak dört maddelik bir belge üzerinde anlaştığını öne sürüyor. Haberin başka bir iddiası da Trump ve Ruhani’nin az kalsın buluşacağı ama bu buluşmadan son anda Trump’ın değil, Ruhani’nin vazgeçtiği yönünde.

İran’ın İsrail karşısında eli güçleniyor
Harel, yazısında son dönemde dengeleri değiştirici diğer gelişmelere de değiniyor:
“Bu arada Yemen’deki iç savaşta, Birleşik Arap Emirlikleri’nin müdahilliğini azaltma kararı almasından kısa bir süre sonra, Suudilerin ve müttefiklerinin İran destekli Husi isyancılar eliyle bir yenilgi aldığına dair haberler var. Dahası, 30 Eylül Pazartesi günü Irak ile Suriye arasında kilit önemdeki bir hudut kapısı yeniden açıldı. Bu, Tahran’ın İran’dan Lübnan’a uzanan ‘kara köprüsü’nün kontrolünü canlandıracak.”
Yazar, Tahran’ın Mayıs 2018’de Trump’ın tartışmalı nükleer anlaşmadan çekilme kararından sonra kendisini dip bir pozisyonda bulduğuna dikkat çekiyor. O dönemde iktisadi krizin tahammül edilemez göründüğünü ve Amerikan Dışişleri Bakanı Mike Pompeo İran’a azami baskı uygulamak üzere 12 maddelik planı sunduğunda birçoklarının bunu, sonunda rejim değişikliğini hedefleyen bir adım olarak algıladığını hatırlatıyor.
Ancak yazara göre, aşağı yukarı 1,5 yıl sonra işler daha farklı görünüyor:
“Trump, -Ortadoğu’da bölgesel bir savaşa tutuşmaktan haklı olarak korkarak ve yeniden nükleer müzakerelere yol açabilecek bir buluşma ümidiyle Ruhani’yi kazanmaya çalışarak- İran’a karşı askeri bir hareketi engelledi. Amerikan kafa karışıklığına eşlik eden bir de Avrupa’nın zafiyeti ve Suud’un güçsüzlüğü söz konusu.“
Harel, Trump’ın nükleer anlaşmadan çekilmesinden sonra Netanyahu’nın ABD Başkanı’yla yakın ilişkisiyle iftihar ettiğini hatırlatıyor.
“Hayranları, onun Amerikan Başkanı üzerindeki nüfuzunu göklere çıkardılar, Rus Devlet Başkanı Vladimir Putin’le gerçekleştirdiği sayısız buluşmayla coştular ve Esed rejimi güney Suriye’nin kontrolünü yeniden ele geçirdikten sonra, Moskova’nın İranlıları İsrail-Suriye sınırından uzak tutma taahhüdünü aralarındaki ilişkinin gücüne bir kanıt olarak sundular” diyor ve ekliyor:
“Pratikte ise bu başarının oldukça sınırlı olduğu ortaya çıktı. Son birkaç haftadır Netanyahu, Trump’ın İranlılarla müzakereleri yeniden başlatmaya yöneldiğini kısmen itiraf etti. (…). Suriye’de İran birlikleri İsrail sınırından tamamen uzaklaştırılmadı. Dahası Hizbullah, Golan Tepeleri’nin Suriye tarafında nüfuzunu derinleştiriyor. İran Devrim Muhafızları’nın, Hizbullah’a gizlice silah kaçırmalarının ve Lübnan’da hassas güdümlü füze seri üretim hatları inşa etmeye kalkışmalarının yanı sıra, Suriye’nin dört bir yanına askeri olarak yerleşme çabaları hâlâ devam ediyor.”

Soğuk resim
Yazar Amos Harel, İsrail’in önde gelen askeriye muhabirlerinden birisi. Yazısında, İsrail askeri istihbaratının araştırma birimi komutanı Tuğgeneral Dror Şalom’un Israel Hayom gazetesine verdiği mülakatın önemli kısımlarını da aktarıyor.
Buna göre, Şalom “Resim çok daha iç karartıcı” tespitini yapıyor ve şunları söylüyor: “Her şey İran yörüngesinde dönüyor. (…) Tehlikeli bir virajda İran’la karşı karşıyayız ve direksiyona sımsıkı sarılmamız lazım.”
Tuğgeneral Şalom, nükleer anlaşmayla ilgili birkaç muhtemel senaryodan bahsediyor: (i) ABD-İran müzakereleri, (ii) İsrail’i de içine çekebilecek sürekli bir askeri tırmanma, (iii) anlaşmanın İran tarafından daha ciddi ihlali.
Şalom, İran’ın Suriye’ye ve Irak’a kruz/seyir füzeleri sevk ettiğini ima ederken, Tahran’ın kendisine yönelik son saldırıların intikamını almak için Irak’ın batısından İsrail’e seyir füzeleri, karadan karaya füzeler veya insansız hava araçları yollama ihtimalini “son derece makul bir seçenek” olarak niteliyor.
Yazara göre, İranlıların Suudi Arabistan’a [Aramco tesislerine yönelik] son saldırılarında gösterdikleri kapasite ışığında, bu son derece yerinde bir ikaz gibi görünüyor.
Harel yazısının sonunda, İsrail Cumhurbaşkanı Reuven Rivlin’in geçen hafta Netanyahu’ya hükümeti kurma görevi verdiğinde Netanyahu’nun ulusal birlik hükümeti kurma gerekliliğini İran’la gerginliğe değinerek meşrulaştırdığını da hatırlatıyor.
Netanyahu’nun, İran tehdidini “inanılmaz bir hızda yaklaşan ve kapımıza çoktan ulaşan muazzam bir güvenlik meydan okuması” olarak tanımlamasına ve “İran tehdidiyle baş etmek için güçlerimizi birleştirmemiz lazım, çünkü halkımızın birliğe ihtiyacı var” sözlerine atıfta bulunan Harel yazısını şu cümleyle bitiriyor:
“Uzun süredir yaygın kabul gören ‘Netanyahu savaştan sakınan biri olduğundan statüko devam edecektir’ varsayımı aşınmaya başladı.”

Fikir Turu
Bu makale Fikir Turu’nun ve Zahide Tuba Kor’un editoryal katkılarıyla, Amos Harel tarafından kaleme alınmış “Anti-Iran Alliance Falters as Netanyahu, Trump and MBS Focus on Their Own Predicaments” makalesinin tercümesi üzerine yazılmıştır. İngilizceden Türkçeye tercüme Zahide Tuba Kor tarafından yapılmıştır. Makalenin orijinaline https://www.haaretz.com/israel-news/.premium-anti-iran-alliance-falters-as-netanyahu-trump-and-mbs-focus-on-their-own-problems-1.7927037 linkinden ulaşabilirsiniz.

10 Mayıs 2018 Perşembe

A.HAREL: İSRAİL İRAN’A KARŞI: WASHİNGTON’IN DESTEĞİYLE KUDÜS’TE ESEN SAVAŞ RÜZGÂRLARI




Amos Harel (Haaretz muhabiri)
Haaretz, 1.5.2018

Tercüme: Zahide Tuba Kor

NOT: Lütfen kaynak göstermeden tercümenin bir kısmını veya tamamını kullanmayınız, alıntılamayınız, yayınlamayınız.

Blogda yer alan 750 küsur içeriğe http://ortadogugunlugu.blogspot.com.tr/2018/01/bu-blogda-neler-var.html linkinden toplu olarak ulaşabilirsiniz.

29 Nisan pazar gecesi Suriye’ye yönelik İsrail’e atfedilen saldırının ardından (ki eylül ayından beri bu tür saldırıların en az beşincisiydi bu) artık şüpheye pek de mahal kalmamışa benziyor. İsrail Suriye’de İran’ın askeri varlığının kökünü kazımaya kararlı.
9 Nisan tarihinde 7’si İran Devrim Muhafızları’ndan toplamda 14 kişinin hayatını kaybettiği Humus’taki T4 hava üssüne yönelik saldırının akabinde İran ciddi bir misillemede bulunmakla tehdit etmişti. (…) Ama şimdiye kadar hiçbir şey olmadı. (…)


(…)
Geçen hafta CNN televizyonu, Amerikan ve İsrail casuslarının İran’ın -İsrail’le “hesabı kapatmak” için kullanabileceği- Suriye’deki silah hareketliliğini yakından izlediğini bildirdi. (…)
İsrail’in kuzeyinde İran’la yüzleşme doğrudan: İsrail çizgiyi çekerek son noktayı koydu ve bunu kuvvet kullanarak uygulamaya hazırlanıyor. (…) bu çatışma tırmanabilir. (…)

Trump’ı kışkırtmaktan korkmak
Geçtiğimiz sene Ortadoğu’da iki gidişat apaçık hale geldi: (i) Cumhurbaşkanı Beşşar Esed’in ekseni Suriye’deki kanlı iç savaşı kazandı ve (ii) ABD bölgedeki mevcudiyetini azaltıyor. Washington’ın Esed rejimine yönelik [Fransa ve İngiltere’yle birlikte düzenlediği] son cezalandırıcı saldırısı dahi sembolik bir jestti. Bu arada iki gidişat daha şekilleniyor: (i) İsrail’in İran’ı Suriye’den kovma çabası ve (ii) Washington’ın 12 Mayıs’a doğru İran’la nükleer anlaşmayı toprağa gömmeye dönük bir karar almaya hazırlanması.
Başbakan Benyamin Netanyahu’nun hükümeti bu son iki gidişata tutunmuş gibi görünüyor. Şöyle düşünüyorlar: İran, İsrail’in Suriye’de son iddia edilen hareketlerine karşı tepki göstermekte kendini frenliyor; zira ABD’nin öfkesini tetikleyecek bir hata yapmaktan korkuyor. Bu görüşe göre, Amerikan Başkanı Donald Trump, İran ile İsrail arasında yaşanacak bir tırmanmaya nükleer anlaşmadan vaktinden evvel çekilmek suretiyle mukabele edebilir (ki bu, teorik bir İsrail saldırısına kıyasla çok daha büyük bir sıkıntıya yol açacaktır). Tahran’daki yetkililer, mali krizden tutun fırtınalı gösterilere kadar ülke içindeki bir dizi tehditten de endişeli. Bunun görünüşteki kaçınılmaz sonucu, İsrail’in Suriye’de İranlıları pataklamaya dilediğince devam edebileceği.
Gerçekten de ABD, Obama dönemine kıyasla son derece farklı davranışlar sergiliyor. (…) Bu, Kudüs’te esen savaş rüzgârları için Washington’dan verilen net bir arkadan gaz. (…)
Bu arada Netanyahu da normal davranışlarından oldukça farklı bir şekilde Trumpvari bir ruh hali içinde. Güvenlik olaylarına duyduğu ilgi, koalisyon hükümeti içinde yaşanan siyasi mücadeleyle meşguliyetini dahi gölgede bıraktı. Kendisinden beklenmedik, kumara eşdeğer riskler almaya hazır. Olağan dışı bir şekilde savunma ve güvenlikle ilgili müesseseler de onunla birlikte. 2010’ların başlarında yürüyen İran’daki nükleer tesisleri bombalama tartışmalarının aksine, bu defa İsrail’in güvenlik şefleri Suriye’de İran mevcudiyetine ilişkin zorlu ve saldırganca bir çizgiye öncülük ediyorlar. 
(…) peki ama İsrail’in adımı başarısızlığa uğrarsa ne olacak?
İran’ın şu an ABD’yi kızdırmamaya çalıştığı doğru. Yatırımını, nükleer programını baskılardan koruma üzerine yapmış durumda ve Suriye’deki birliklerine zarar vermekten de çekiniyor. Suriye’de bir çatışma, Esed rejimini istikrara kavuşturmaya odaklandığından Rusların da işine gelmez.
Ancak eğer ki Suriye’de alevler kontrolden çıkarsa ve -yine hesapların aksine- eğer ki İran mesela 6 Mayıs’taki Lübnan seçimlerinin ardından kontrol edilemeyen o büyük yangının içine Hizbullah’ı da atarsa İsrail’in hesapları tamamen altüst olabilir. Hizbullah Suriye’de engin bir operasyonel tecrübe kazandı. 100.00’i aşkın füze ve roketi var. Hizbullah’ın İsrail ordusundan daha güçlü olmadığı kesin, ama bir savaş halinde İsrail’in iç cephesinde sivillere gerçekten de zarar verebilir ve Lübnan’da girişilecek bir kara savaşı İsrail ordusuna pahalıya patlar.
Bu türden bir çatışma, Savunma Bakanı Avigdor Lieberman’ın defaatle uyardığı üzere, Gazze’de Hamas’ı da içine çekebilir (Lieberman da dahil İsrail yönetiminden yükselen o kendinden emin ton ile fiilî korkular arasında bir çelişki var gibi görünüyor).  Şimdiye kadar İsrail, Suriye semalarında bir sürtüşmeyi önlemek amacıyla Rus hava kuvvetleriyle koordinasyon kurup sürdürmeyi başardı. Peki ama Moskova, bir noktadan sonra İsrail yönetiminin zorla diktelerinden bıkıp usanamaz mı?
İsrail’in Suriye’de mazur görülecek bir hedefi var. İran’ın mevcudiyeti, gelecekte İsrail ordusuna yük olabilecek tehlikeli bir potansiyele dönüşüyor. Böyle bile olsa (…) bu durum bazı soruları beraberinde getiriyor. (…)

30 Ekim 2016 Pazar

A.HAREL: İSRAİL İSTİHBARATINA YÖNELİK 4 MEYDAN OKUMA



İSRAİL İSTİHBARAT BİRİMLERİNİN KARŞI KARŞIYA OLDUĞU DÖRT MEYDAN OKUMA

Amos Harel (Haaretz gazetesi yazarı ve İsrail medyasındaki en önemli askeri ve savunma uzmanı)
Haaretz, 11.9.2015

Tercüme: Zahide Tuba Kor

İstihbaratçılar 11 Eylül’ü iki nedenle hep hatırlayacaklar: Birincisi, -geriye dönüp bakıldığında- bu terör saldırıları, engellenebileceği halde istihbarat birimlerinin/ajanlarının tamamen gafil avlanmalarına korkunç bir örnek teşkil ediyor. [Söz konusu eşzamanlı] 4 terör saldırısını soruşturan Amerikan Kongresine bağlı bir komite, –eğer vaktinde anlaşılıp tahlil edilseydi- istihbarat teşkilatlarının Amerikan topraklarında büyük ölçekli bir saldırı planlandığı sonucuna varmalarını sağlayabilecek nitelikte uzun ve ayrıntılı bulguların olduğu bir listesi hazırladı. 11 Eylül, sadece korkunç bir insani trajedi değildi, aynı zamanda çok kötü bir istihbarat başarısızlığıydı – tıpkı benzer nitelikteki Japonların Pearl Harbour baskını veya [1973] Yom Kippur Savaşını başlatan Mısır ve Suriye’nin İsrail’e sürpriz saldırıları gibi bir dizi şok edici “sürpriz” saldırıydı.

İkincisi, el-Kaide’nin saldırısı, etkileri bugün dahi Ortadoğu’da hissedilen şok dalgaları yaratan bir nevi tarihî açılıştı/başlangıç yağmuruydu. Eğer İkiz Kuleler ve Pentagon vurulmasaydı, ABD’nin 18 ay içinde iki büyük maliyetli savaşa girmesi beklenemezdi. 2003’te Saddam Hüseyin rejiminin devrilmesi, dolaylı da olsa 7 sene sonra Arap dünyasının sallanmasına önemli ölçüde katkıda bulunacaktı.

Gerçekten de Arap dünyasındaki mevcut kaosun kökleri ABD’nin Irak’ı işgalinin ardından yaşananlarla ilişkilendirilebilir/açıklanabilir: Irak’ta Sünni ve Şii Müslümanlar arasındaki gerilimin tırmanması, İslam Devleti’nin daha sonra içinden çıkacağı el-Kaide’nin Irak kolunun yükselişi, Obama başkanlığındaki ABD’nin bölgedeki varlığını sınırlandırma isteği. Tabii ki Arap ülkelerindeki gençlerin rahatsızlıkları, sosyal medyanın etkisi gibi daha birçok faktör de söz konusu.

Hemen her gün yeni şokların (Yemen’de iç savaş, IŞİD’in yükselişi, Avrupa’ya Suriyeli mülteci akını) yaşandığı bir dönemde bunların bir kısmı sanki eski tarihmiş gibi hissediliyor. Bölgenin istihbarat resmi son derece karmaşık bir hal aldı ve nihayetinde, bırakın geleceğe dair öngörülerde bulunabilmeyi, [yaşananları] anlamak ve analiz etmek dahi zorlaştı. (...)

Dramatik değişimler
Tuğgeneral Itai Brun’un yakında kaleme aldığı bir kitapçık, bölgedeki yeni istihbarat gerçekliğini ve bunun istihbarat araştırmalarındaki etkisini ele almaya çalışıyor. İsrail ordusundan birkaç ay evvel emekli olan Brun, Hava Kuvvetleri ve Ordu İstihbaratında bir dizi istihbarat görevi üstlenmişti ve 3,5 yıl süren son görevi Askeri İstihbaratta araştırma birimi başkanlığıydı. Görevinin sonunda “Dramatik Değişimler Çağında Gerçeği Anlamak” başlıklı bir belge kaleme aldı ve gizli olmayan versiyonu daha yeni İstihbarat Bilgi Merkezi tarafından basıldı.

Önsözde Brun, “son yıllarda Ortadoğu hakkında istihbarat çalışması, birçoklarına göre, daha önce eşi benzeri görülmemiş meydan okuyucu bir ortamla karşı karşıya” diye yazmış. Brun bu değişimi birçok unsurun bir kombinasyonu olarak açıklıyor: 2010’da başlayan gösterilerle Tunus rejiminin devrilmesine yol açan bölgesel ayaklanma; son yıllarda (on yıllarda) savaşın karakterinin değişimi (İsrail de dahil devletler, artık ağırlıklı olarak terör ve gerilla örgütleriyle ve asimetrik savaşla baş etmek zorunda); “büyük ölçüde günümüzü tanımlayan ve örgütsel ve yapısal telakkilerin altını oyan” enformasyon devrimi.

Brun’a göre İsrail’in mevcut stratejik çevresi, eskiye kıyasla çok daha fazla “istikrarsızlıklarla ve dalgalanmalarla tanımlanıyor”. Bu bağlamda istihbarat yetkililerini ve liderleri “gerçeği açıklığa kavuşturma ve anlamada sorumlu davranma”ya davet ediyor; “Niye sorumluluk? Çünkü istihbarat çalışması zaten yıllardır kavramsal bir kriz içinde.”

Pearl Harbor, Barbarossa Operasyonu ve Yom Kippur Savaşı’ndaki büyük başarısızlıkların ardından önerilen ıslaha dönük fikirler, “kısmen uygulandı, ama son dönemlerde/nesillerde can acıtıcı başarısızlıkların önlenmesinde başarısız oldu. Yeni fikirler üzerinde çalışıldı, ama düşmanla baş etmeye çalışırken belirsizlikleri çözecek/öngörecek kristal bir küre bulunamadı.”

Brun’a göre bu belirsizlikler gerçekliğin ayrılmaz bir parçası ve istihbarat çalışması, kaçınılmaz olarak hatalar yaparak bu meseleyle uğraşmaya devam etmek zorunda.

Her şey değişti
[Brun] Askeri İstihbaratın, meseleleri artık farklı bir şekilde ele almasını/sevk ve idaresini gerektiren 4 meydan okumayı ele almış:

Birincisi, temelde/özünde beklenmedik bir dinamiğin sonucu olarak meydana gelen olaylarla baş etmeyi gerektiren araştırma veya karar alıcılar tarafından net olmayan bir hedefin belirlenmesi/ortaya konması. Brun diyor ki yeni yaklaşım, -[meydana gelen] olayların [i] net hedeflerin, [ii] düşmanın net kapasitesinin ve [iii] bu hedefleri başarmak için planlanan hareketlerin bir sonucu olduğu- geçmiş dönemdeki [yaklaşımdan] ayrışıyor.

İkinci meydan okuma, savaşın verilme şeklindeki değişim. İsrail hâlihazırda Hamas ve Hizbullah gibi yeni nesil tehditlerle yüz yüze; bunların askeri planlarını ortaya çıkarmak ve onları vurmaya imkan verecek tam doğru hedefleri belirlemek artık çok daha zor.

Üçüncü meydan okuma, cevabın hızı. Olaylar baş döndürücü bir hızla akıyor ve çoğunlukla kararların çok hızlı bir şekilde verilmesini gerektiriyor. Mesela [düşman tarafından] füzelerin ve roketlerin ateşlenmesi veya siber bir saldırı, erken tespit imkanını artıran uzun fiziki hazırlıkları gerektiren türden değil.

Dördüncü meydan okuma ise değişim, bilhassa bilgi devriminin etkisi. Şimdilerde bilgi inanılmaz hızlı bir şekilde, çok fazla sayıda kaynaktan elde ediliyor. Ama eşzamanlı olarak sistemlere sel gibi akıyor ve önemli gelişmeleri tespit etmek/farkına varmak giderek zorlaşıyor.

Sınırlı tahayyül
Brun’ın kitapçığı türünün tek örneği; zira Brun bir istihbarat subayı olarak İsrail ordusunun 1973’teki travmatik bir başarısızlığını ilk elden tecrübe etmedi. 1982 Lübnan işgali öncesinde orduya katıldı ve Lübnan’da Suriye’nin karadan havaya füzelerine yönelik İsrail’in başarılı hava saldırısı öncesinde istihbarat toplama faaliyetinde yer aldı. Buna rağmen Yom Kippur Savaşı Brun’ın kitapçığında genişçe yer alıyor: o dönemde istihbaratın başarısızlığı (…)

Brun’a göre bu savaştan çıkarılan en stratejik ders, klasik bir konu olan savaştan caydırmanın yanı sıra, stratejik sürprizlerin önlenmesine yardımcı olabilecek şekilde diğer alanlara da odaklanan dengeli istihbarata duyulan ihtiyaçtı.

Brun istihbarat bilgisinin kırılganlığına ve parçalı/eksiklerle malul niteliğine ve aynı zamanda [yeni yeni] soruları ve eleştirileri beraberinde getiren [istihbarat üzerinde] sürekli müzakere ihtiyacına vurgu yapıyor. Ayrıca kendisinin “sınırlı tahayyülün başarısızlığı” olarak adlandırdığı “işin tabiatından kaynaklanan doğal başarısızlıklar” konusunda da uyarıyor (…)

1973’te şekillenen bu altın kurallar bugün hala geçerliliğini koruyor. Peki ne değişti? Brun diyor ki Arap ayaklanması, istihbarat ihtiyacını iyice artırarak, artık sadece Arap liderlerin ve onların güvenlik güçlerinin izlenmesiyle sınırlı kalmayıp çok daha geniş bir araştırmaya odaklanmayı gerektiriyor. Giderek önemi artan kamuoyu, artık “caddelerde ve meydanlarda, bilhassa da liderlerin ve karar alıcıların bilincinde” bir etki gücüne sahip. Genel hatlarıyla Brun, “Arap sokağı”nın takibinin/gözetlenmesinin ve analizinin daha da geliştirilmesi konusunda askeri istihbaratın attığı adımları da anlatıyor. Arap ayaklanması “aşina olduğumuz liderler ve görece istikrarlı bölgesel sistemler altında uzun yıllar boyunca bize hizmet etmiş istihbarat kurumlarının yeniden ayarlanmasına bizi zorladı.”

Suriye, Irak, Sudan ve Yemen gibi ülkelerde, “milli kimlikler aşındı ve din, etnisite, kabile gibi faktörler yıllar evvel olduğu gibi bir kez daha belirginleşti... Artık temel tehdit, Ekim 1973’teki gibi bir sürpriz saldırı değil, büyük ölçekli bir tırmanışa yol açabilecek hızlı bir altüst oluş ki bu, sivil nüfusun büyük zarar görmesiyle sonuçlanabilir.”

Örnek olarak Brun, geçen yaz İsrail ile Hamas arasında yaşanan Gazze savaşını veriyor. Bu konu, istihbarat yetkilileri arasında sert tartışmaların ve hatta –askeri istihbaratın Hamas’ın hareketlerini önceden yeterince göremediğini iddia eden- bazı bakanlar arasında eleştirilerin fitilini ateşledi.

“Bazı durumlarda olaylar, arzuların ve çıkarların, hatta ilan edilen çıkarların aksine, düşmanın hareketlerinin bir sonucu olarak meydana gelebilir. Bunun önemi şu ki, zaman zaman karşı tarafın belli bir stratejiyi izlemesi istihbarat toplayan personeli yanlış yönlendirebilir.” diye yazan Brun, Gazze savaşında ilk meydan okumanın –yani planlanmamış dinamiğin- [yazının başlarında anlatılan 4 meydan okumadan ilkini kastediyor] yaşandığını belirtiyor. “Çatışma planlanmış veya [üzerinde] düşünülmüş şekilde patlak vermedi. Daha ziyade Gazze’de güvenliğin kötüye gitmesinin akabinde yaşandı.”

Belirsizlikleri azalt, sürprizleri önle
Arap dünyasındaki ayaklanma ve yine geçen yaz [Gazze’deki] tırmanma, Brun’ın “istihbarat araştırması belirsizlikleri azaltıp sürprizleri önlemelidir” şeklinde vardığı sonucun altını çizer mahiyette. Bununla birlikte Brun diyor ki “istihbarat araştırması faaliyeti geleceği tahmin eder anlamına gelmez. (Bazı karar alıcılar da dahil) birçokları tarafından kabul gören yaygın yaklaşımın aksine, araştırma personelinden geleceği öngörmesi beklenmez – onlardan beklenen karar alıcılara mesele hakkında düşünürken [istihbarat bilgilerini aktararak] yardımcı olmalarıdır.”

Bu belge istihbaratın rolü ve metodolojisini inceleyen takdire şayan bir çalışma. (...) İstihbarat derslerinde bu kitapçığın zorunlu okuma listesine ekleneceği kanaatindeyim.


Bununlar birlikte bir çekinceyi dillendirmeliyim. İsrail’in etrafında meydan gelen gelişmeler gerçekten devasa; ve son yıllarda vuku bulan sürpriz olaylar hiç şüphesiz geleceği öngörmeyi giderek zorlaştırıyor. Brun öyle görünüyor ki istihbarat elemanları için hayatı biraz fazla kolaylaştırıyor; geleceğe dair öngörü yapmayı siyasi liderlerle ortaklaşa yapılan bir iş olarak sunarak onları neredeyse tamamen temize çıkarıyor. Tabii ki istihbarat elemanları –geçmişte olduğu gibi- bugün de zaman zaman hata yapacaklar; ama bu, onların geleceğe bakmaya son verip siyasetçilerin de onlardan bunu beklememelerini gerektirmeli mi?


30 Nisan 2016 Cumartesi

A.HAREL – RUSYA’NIN SURİYE’DEKİ VARLIĞI VE İSRAİL


PUTİN’İN SURİYE’DEKİ ASKERİ YIĞINAĞI İSRAİL İÇİN BİR OYUN DEĞİŞTİRİCİ OLABİLİR

Amos Harel (Ha’aretz gazetesi yazarı)
Haaretz, 6.9.2015

Tercüme: Zahide Tuba Kor

(...)
ABD son gelişmelere tepki gösterse de Amerikalıların başlangıçtaki Esed’in devrilmesini isteyen duruşuyla karşılaştırıldığında bu, daha ziyade göstermelik/yapmacık gibi görünüyor.
(...)
Haziran ayında Haaretz İsrail ordusunun askeri istihbaratının tahminlerini haber yapmıştı. Buna göre son aylarda Suriye ordusunun aldığı yenilgilere rağmen Rusya ve İran rejimin ayakta kalmasını sağlama konusunda kararlı. İki ülke Esed’e daha fazla silah yollama ve kendisini düşürmeye çalışan isyancı milislere karşı mücadelesine yardımcı olmak üzere istihbarat sağlama konusunda anlaştı. Daha evvel iki ülke birbirinden ayrı olarak faaliyet gösteriyordu ama yakın zamanda İran’la 6 ülkenin Viyana’da nükleer anlaşmaya imza koymasından bu yana Moskova ile Tahran arasında yeni koordinasyon işaretleri söz konusu.

Geçen ay Kasım Süleymani’nin Moskova’yı ziyaret ettiğine dair haberler var. (...)
(...) Son bir yıldır Obama ve Batılı liderler IŞİD’in yükselişi karşısında Esed’e karşı söylemlerini yumuşattılar; Esed’i düşürmenin bu radikal Sünni grubun başkent Şam’ı ele geçirmesine yol açacağından korkarak. (...)

Şu anda Amerikalılar Esed’i devirmeye çalışmıyor, Rusya ile İran Esed’e desteğini artırıyor ve bu şartlar altında Esed’in, ağır kayıplara, ordusundaki moral bozukluğuna ve rejimin kontrolündeki toprakların azalmaya devam etmesine rağmen savunmasını stabilize etme noktasında daha fazla şansı var.

Yıllardır Esed rejiminin devrilmesini gerçek anlamda desteklemeyip (ülke topraklarının yarısından azını kapsayan) “Küçük Suriye”yi kontrol eden zayıflamış bir cumhurbaşkanının olduğu mevcut durumu tercih eden İsrail’e gelince, yeni gelişmeler hiç de cesaret verici değil.

Kudüs’ün nadiren yorum yaptığı dış basındaki haberlere göre İsrail Hava Kuvvetleri Suriye’nin savaş gereçlerini Lübnan’daki Hizbullah’a taşıyan silah konvoylarına birkaç ayda bir saldırı düzenliyor. Terör grubunun gelişmiş silah sistemlerini elde etmesini önleme amacı taşıyan bu saldırılara çok nadiren karşılık veriliyor – Suriye hava kuvvetlerinin zayıflığı ve Hizbullah ile Suriye’nin hava savunma sistemlerinin sınırlı kapasitesi nedeniyle. Ancak eğer Rusya savaş jetlerini yollar ve Suriye’de yeni bir askeri üs kurarsa İsrail yeni ve farklı türden kısıtlamalarla/baskılarla/sıkıntılarla karşı karşıya kalacak, hele de eğer uçaklar Rusların havadan havaya füzeleriyle donatılırsa. Son yıllarda İsrail’de savaşlar arasında yürütülen bir seferberlik hali çokça konuşulmuştu: bölgedeki terörist grupların güçlenmesini engelleme ve yeni bir savaş riskini azaltma amaçlı düşük profilli bir askeri ve istihbarat çabası. Suriye’deki savaş alanına Rusların girmesi işte bu oyunun kurallarını değiştirdi.


1970’lerin başlarında SSCB Mısır ve Suriye’ye askeri danışmanlar yolladığında İsrail Askeri İstihbarat’ında acilen yeni bir birim, merkezi istihbarat toplama birimi kurulmuştu. Bu birim Rusların bölgedeki faaliyetlerini gizlice dinlemiş/takip etmişti. O günden bugüne Rusların İsrail’le ilişkileri gelişti; ama bölgede artan Rus askeri varlığı İsrail ordu istihbaratının bu gelişme karşısında daha zorlu/etkin çabalara girişmesine yol açabilir.