Francis Fukuyama etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Francis Fukuyama etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

23 Ocak 2021 Cumartesi

F.FUKUYAMA: DİBİNE KADAR ÇÜRÜMÜŞ (MÜ)?

 

DİBİNE KADAR ÇÜRÜMÜŞ (MÜ)?

Francis Fukuyama (Stanford Üniversitesi Demokrasi, Kalkınma ve Hukukun Üstünlüğü Merkezi’nin Mosbacher Direktörü ve “Siyasi Düzen ve Siyasi Çürüme” kitabının yazarıdır)

Foreign Affairs, 18.1.2021

Tercüme: Zahide Tuba Kor


NOT: Bu tercüme Perspektif web sitesinde 21.1.2021 tarihinde yayınlanmıştır. https://www.perspektif.online/dibine-kadar-curumus-mu/

İngilizcesi “Rotten to the Core?” başlığıyla yayınlanan yazıyı okumak için TIKLAYINIZ

NOT: Blogda yer alan 850 küsur içeriğe http://ortadogugunlugu.blogspot.com.tr/2018/01/bu-blogda-neler-var.html linkinden toplu olarak ulaşabilirsiniz.

Kaynak göstermeden blogdaki yazı, tercüme ve infografikleri kullanmamanız önemle rica olunur.


Özet: Trump, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ve Çin Devlet Başkanı Xi Jinping gibi otoriterlere muazzam bir armağan verdi: bölünmüş, kendi içiyle meşgul ve kendi demokratik idealleriyle çelişen bir ABD. Biden’ın Kongre’de zayıf bir Demokrat çoğunlukla Beyaz Saray’ı kazanması, ABD’nin uluslararası konumunu yeniden kazanması için yeterli olmayacak.

 

2014’te Foreign Affairs dergisinde yayınlanan “Çürümekte Olan Amerika”  başlıklı yazımda idari kurumların giderek işlevsizleştiği Amerika Birleşik Devletleri’nde kök salan siyasi çürümenin yasını tutuyordum. “Entelektüel katılık ile yerleşik siyasi aktörlerin gücünün bir birleşimi bu kurumların reforme edilmesini engelliyor.” diye yazmış ve şöyle devam etmiştim: “Ve siyasi düzende büyük bir şok yaşanmadan durumun pek değişeceğinin bir garantisi de yok.”

Hemen takip eden yıllarda Bernie Sanders ve Donald Trump’ın yükselişinin bu türden bir şok yaratması mümkün görünüyordu. 2016 başkanlık kampanyası sırasında yine Foreign Affairs sayfalarında “Amerikan Siyasi Çürümesi mi Yenilenmesi mi?” başlıklı yazımda siyasi çürüme meselesini yeniden ele alırken “yelpazenin her iki tarafındaki seçmenlerin arındırıcı bir temizlik ümidiyle radikal aykırı tiplere dönerek yozlaşmış, kendi yararına çalışan bir Müesses Nizam olarak gördükleri şeye karşı ayaklandığı”nı görmek beni cesaretlendirmişti. Bununla birlikte, “popülist dava erleri tarafından piyasaya sürülen her derde deva mucizevi çözümlerin neredeyse tamamen faydasız olduğu ve benimsendikleri takdirde büyümeyi boğacakları, rahatsızlığı şiddetlendirecekleri ve durumu iyileştirmek şöyle dursun daha fazla kötüleştirecekleri” konusunda da uyarıda bulunmuştum.

Bu mucizevi çözümler, Amerikalılar ya da en azından Trump’ı Beyaz Saray’a taşımaya yeten kesim tarafından benimsendi. Ve durum gerçekten daha da kötüye gitti. Bozulma süreci, şaşırtıcı bir hızda ve o zamanlar tahmini zor bir ölçekte devam etti ve ABD Başkanı tarafından teşvik edilen bir başkaldırı eylemi olan 6 Ocak’ta Amerikan Kongre binasına yapılan toplu saldırı gibi gelişmelerle zirvesine çıktı.

Bu arada söz konusu krize neden olan temeldeki koşullar değişmeden kaldı. Hâlâ Amerikan yönetimi, politikayı kendi çıkarları doğrultusunda bozan ve bir bütün olarak rejimin meşruiyetini baltalayan güçlü seçkin grupların elinde. Ve sistem kendini reformdan geçirme noktasında hâlâ çok katı. Ancak bu koşullar beklenmedik şekillerde değişti. Yeni ortaya çıkan iki olgu, durumu muazzam bir şekilde kötüleştirdi: yeni iletişim teknolojileri, demokratik tartışma için ortak bir olgusal zeminin ortadan kalkmasına katkıda bulundu ve bir zamanlar “mavi” [Demokrat] ile “kırmızı” [Cumhuriyetçi] hizipler arasında politika farklılıkları niteliğindeki şeyler, kültürel kimlik üzerinden bölünmeler olarak pekişti.

 

Bağdaştırılamaz Farklılıklar

Teoride, Amerikan yönetiminin seçkinler tarafından ele geçirilmesi, siyasi bölünmenin her iki tarafını da kızdırdığından bir birlik kaynağı olabilirdi. Ne yazık ki bu düşmanlığın hedefleri her birinde farklılık arz ediyor.

Sol cenah için söz konusu seçkinler -sahip oldukları lobicileri ve paraları her türlü demokratik hesaplaşmaya karşı kendi çıkarlarını korumak için çalışan- fosil yakıt şirketleri, Wall Street bankaları, serbest yatırım fonu milyarderleri ve Cumhuriyetçi dev bağışçıların aralarında olduğu şirketler ve kapitalist çıkar grupları; sağ kanattakilere göre habis seçkinler ise muhafazakâr Amerikalıların geleneksel veya Hristiyan değerler olarak gördükleriyle çelişen “[sosyal adalet ve ırksal adalet konularında bilinçli olma anlamında] uyanık” bir seküler ideolojiyi benimseyen Hollywood’daki kültürel güç simsarları, ana akım medya, üniversiteler ve büyük şirketler.

Bu iki görüşün örtüşebileceği düşünülen alanlarda, mesela dev teknoloji şirketlerinin gücüne ilişkin endişelerin artması konusunda dahi iki tarafın endişeleri bağdaştırılamaz nitelikte. Mavi Amerika, Twitter ve Facebook’u komplo teorilerini ve Trumpçı propagandayı teşvik etmekle suçlarken kırmızı Amerika, aynı şirketleri muhafazakârlara karşı iflah olmaz önyargılı olarak görüyor.

Amerikan yönetim sisteminin katılığı giderek daha bariz ve sorunlu hale gelmekle birlikte kendine has meziyetleri de var. Genel olarak anayasal denge ve denetleme sistemi çalışıyor: Trump’ın ülkenin kurumsal temellerini zayıflatmaya dönük sonu gelmez çabalarına rağmen en kötüsünü yapma çabası mahkemeler, bürokrasi ve yerel düzeydeki yetkililer tarafından engellendi. Bunun en net örneği, Trump’ın 2020 başkanlık seçimlerinin sonuçlarını tersine çevirme çabasıydı. Çoğu Trump tarafından atanan hâkimlerden müteşekkil yargı sistemi, Trump tarafının mahkemeler önüne getirdiği düzinelerce saçma sapan davayı onaylamayı reddetti. Ve Georgia seçimlerini denetleyen Eyaleti Sekreteri Brad Raffensperger ve diğerleri başta olmak üzere Cumhuriyetçi yetkililer, eyaletin kaybını yasadışı bir şekilde tersine çevirmeleri için kendilerine baskı yapan başkana kahramanca karşı durdular.

Ancak Trump’ı kısıtlayan aynı denetleme mekanizması, sistemin temel işlevsizliklerini düzeltmek için gelecekte girişilecek herhangi bir çabayı da sınırlayacaktır. En önemli kurumsal kusurlardan biri, Seçiciler Kurulu ve Senato’nun oluşum şekli sağolsun, hem ulusal hem de eyaletler düzeyinde halktan daha az oy almalarına rağmen iktidarı ellerinde tutmalarına imkan sağlayan Cumhuriyetçilerin sahip oldukları önemli avantajdır. Amerikan Anayasası’nda Seçiciler Kurulu’nun ilgası gibi değişikler yapmak, değişikliklerin kabul edilmesi ve onaylanması için gerekli inanılmaz derecede yüksek çıta göz önüne alındığında gündeme bile getirilemez. Demokratların Senato’daki zayıf çoğunluğu, kabine atamaları gibi sıradan konularda Cumhuriyetçi vetosunu ortadan kaldırıyor; ancak Washington DC bölgesinin eyalet olması veya Cumhuriyetçilerin haklardan mahrum bırakma çabalarına karşı koyacak yeni Oy Kullanma Hakkı Yasası gibi daha büyük reformlar, Cumhuriyetçi kürsü işgalcilerinin engellemeleriyle karşılaşacak. Başkan seçilen Joe Biden, yeni bir teşvik paketi ve altyapı harcamaları gibi nispeten daha mütevazı yasaları bile geçirmek için şansa ve beceriye ihtiyaç duyacak. Kısa süre evvel Temsilciler Meclisi’ndeki Demokratların sunduğu reform paketinde öngörülen dönüştürücü yapısal değişiklikler büyük ölçüde gerçekleştirilemeyecek.

 

Partiden Kült Tarikata

2016’daki makalemde belirttiğim gibi, Amerikan siyasetindeki temel işlevsizlik, denge ve denetleme kurumlarının durağanlık ve daimi partizan mücadele üretecek şekilde siyasal kutuplaşmayla etkileşime girme şeklidir. Bu kutuplaşma 2016’dan bu yana çok daha derinleşti ve tehlikeli bir hal aldı. Bunun itici güçlerinden biri teknoloji olup ana akım medya veya hükümet gibi yerleşik kurumların halkın neye inanacağını şekillendirme becerisinin altını oydu.

Quinnipiac tarafından yapılan son ankete göre, bugün Cumhuriyetçilerin yüzde 77’si 2020 seçimlerinde büyük bir sahtekârlık olduğuna inanıyor. Sağda artan otoriter eğilimlerden bahsediliyor ki bu, kesinlikle Trump ve ona imkân sunan birçokları için doğru. Ama ona oy veren ve demokrasi fikrinden hoşlanmadıkları için değil -kendilerince- başkanlık seçimini çalan Demokrat Parti’ye karşı demokrasiyi savundukları için Trump’ı desteklemeye devam eden on milyonlarca insan var.

Bu teknoloji kaynaklı problemi çözmek, önümüzdeki dönemin en büyük meydan okumalarından biri olacak. Twitter ve Facebook, Kongre Binası’na yapılan 6 Ocak saldırısının akabinde Trump’ın platformunu kaldırarak doğru olanı yaptı; bu karar, ulusal bir acil duruma karşı kısa vadeli bir cevap olarak savunulabilir nitelikteydi. Şiddeti teşvik, güvence altına alınan serbest konuşma hakkını kullanmaktan farklıdır. Ancak uzun vadede özel şirketlerin bu tür kamuya açık sonuçları olan kararları kendi başlarına almaları meşru değildir. Aslında bu platformların daha baştan bu kadar güçlenmesine izin vermek ülke için çok büyük bir hataydı.

Geçenlerde Foreign Affairs’te Barak Richman ve Ashish Goel’le birlikte kaleme aldığımız “Demokrasi Teknolojiden Nasıl Korunabilir” başlıklı makalemizde önerdiğimiz bir çözüm, platformların içerik denetleme görevini dış kaynaklara havale edeceği rekabetçi bir “ara katman yazılımı” şirketlerini kurmak, böylelikle platformların gücünü azaltmak ve kullanıcıların karşılaştıkları bilgiler üzerinde çok daha fazla kontrol gücü edinmesine izin vermekti. Bu, komplo teorilerini ortadan kaldırmayacak; ancak platformların uç sesleri güçlendirme ve hoşlanılmayan sesleri susturma gücünü azaltacaktır.

Ülkenin kutuplaşmasını sınırsız ölçüde derinleştiren ikinci gelişme, izlenecek politika konularıyla ilgili tartışmalardan kimlik kavgalarına doğru kayıştır. 1990’larda kutuplaşma henüz yeni başladığında bu iki ayrı Amerika; vergi oranları, sağlık sigortası, kürtaj, silahlar ve denizaşırı askeri güç kullanımı gibi konularda fikir ayrılığı içindeydi. Bu sorunlar ortadan kalkmadı; ancak kimlik meselelerinin ve ırk, etnisite, cinsiyet ve diğer büyük toplumsal göstergelerle tanımlanan sabit gruplara mensubiyetin gölgesinde kaldı. Siyasi partiler, siyasi kabileler tarafından ele geçirildi.

Kabileciliğin yükselişi en çok Cumhuriyetçi Parti’de belirgin. Trump, partiye ve seçmenlerine serbest ticarete inanç, küresel demokrasiye destek ve diktatörlüklere husumet gibi temel ilkeleri terk ettirmeyi kolayca başardı. Trump’ın şahsi nevrozları ve kendini merkeze alması derinleştikçe parti de giderek daha kişi merkezli hale geldi. Trump’ın başkanlığı süresince sizi Cumhuriyetçi yapan şey, ona olan sadakatinizin derecesiydi: Onun söylediği veya yaptığı herhangi bir şeyi eleştirerek en ufak bir sapma gösterdiyseniz uzaklaştırılıyordunuz. Bu, partinin [başkan adayını ve yardımcısını belirlemek için toplandığı] 2020 Cumhuriyetçi Ulusal Kongresi’nde bir parti programı sunmayı reddedip bunun yerine Trump’ın istediği her şeyi destekleyeceğini bildirmesiyle zirve noktasına çıktı. Tam da bu yüzden maske takma ve COVID-19 küresel salgınını ciddiye alma gibi bir basit eylem acı bir şekilde partizan mevzulara dönüştü.

Bütün bunlar 2016’dan sonra ortaya çıkan keskin bir coğrafi ve demografik toplamsal bölünme üzerine inşa edildi. Siyaset bilimci Jonathan Rodden’ın gösterdiği gibi, Trump yanlısı ve karşıtı hissiyatın tek büyük bağlantısı nüfus yoğunluğu. Ülke, değerler üzerinden muazzam bir kültürel yarılmayı yansıtan Demokrat şehirler ve varoşlar ile Cumhuriyetçi şehir dışındaki lüks yerleşimler ve kırsal alanlar olarak bölünmüş durumda ve bu kültürel yarılma ABD dışındaki birçok ülkede de aynen mevcut.

Formun Altı

Ancak şu anda olan biten, yapısal faktörlerle tam olarak açıklanamaz. Geçtiğimiz sonbaharda yapılan bir NPR/Ipsos anketi, Cumhuriyetçilerin neredeyse dörtte birinin QAnon komplo teorisinin o tuhaf temel iddiasına, yani -anketörlerin deyimiyle- “Bir çocuk istismarı şebekesini yöneten bir grup satanist seçkin siyasetimizi ve medyamızı kontrol etmeye çalışıyor.” iddiasına inandığını ortaya koydu. Cumhuriyetçi Parti artık fikirlere veya politikalara dayalı bir parti olmaktan çıkıp bir kült tarikata giderek daha fazla benziyor.

Kabilecilik solda da var; ancak daha az belirgin bir biçimde. Kimlik siyaseti, 1960’ların ve 1970’lerin toplumsal hareketlerinin akabinde sol cenahta doğdu. Irk, etnisite, cinsiyet veya cinsiyet yönelimine dayalı ayrımcılığa karşı kimlik temelli seferberlikler, soldaki bazıları için grup tanınması ve bir grubun farklılığının olumlanması taleplerine yavaş yavaş dönüştü. Ancak genel anlamda mavi Amerika, kırmızı muadilinden çok daha çeşitli. Biden’ın başkanlığı, bu konularda Demokrat Parti içindeki hizipler arasında büyük bir bölünmeye şahit olacak ki bu, Trump yönetimindeki Cumhuriyetçilerin başına asla gelmeyecek bir şeydi.

 

Bölünmüş Bir Ev

Biden’in yemin töreninden sonra ülkenin nereye gideceğini kimse tahmin edemez. En büyük belirsizlik Cumhuriyetçi Parti içinde neler olacağı konusunda. Trump ve takipçileri, Kongre binasını basarak çizmeyi ciddi şekilde aştılar ve bazı Cumhuriyetçiler nihayet onunla ipleri alenen kopardılar. Siyaseten Trump’ın başkanlığı Cumhuriyetçi Parti’yi güçlü bir konuma getirmedi: Parti, 2017’de başkanlığı ve Kongre’nin her iki kanadını birden elinde tutarken bugün bu kurumların hiçbiri elinde değil.

Trump’ın kişi kültü partiye öylesine hâkim oldu ki, bu şiddete başvuruş bile insanların vazgeçmesine yetmeyebilir. Eski ana akım Cumhuriyetçilerin, iktidardan uzaklaştıkları gerçeğine ve müstakbel seçimleri kazanmak için parti koalisyonunu genişletme ihtiyacına intibak ettikçe yavaş yavaş ama istikrarlı bir şekilde yönetimi geri alacağı düşünülebilir. Diğer bir alternatif de Trump’ın kendisini ülkesi için her şeyi feda eden bir şehit olarak sunarak partideki hâkimiyetini koruyabilmesi. Diğer bir uçta da Trump ve kararlı destekçilerinin bir terörist yeraltı örgütüne dönüşerek gayrimeşru saydıkları Biden yönetiminden intikam almak için şiddete başvuracağı düşünülebilir.

Bunun nihai olarak nasıl sonuçlanacağı, önümüzdeki yıllarda küresel demokrasi üzerinde önemli sonuçlar doğuracaktır. Trump, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ve Çin Devlet Başkanı Şi Cinping gibi otoriterlere muazzam bir armağan verdi: bölünmüş, kendi içiyle meşgul ve kendi demokratik idealleriyle çelişen bir ABD. Biden’ın Kongre’de zayıf bir Demokrat çoğunlukla Beyaz Saray’ı kazanması, ABD’nin uluslararası konumunu yeniden kazanması için yeterli olmayacak: Trumpçılık, tıpkı 1950’lerdeki McCarthycilik gibi, reddedilmeli ve baştan ayağa gayrimeşrulaştırılmalıdır. Ulusal kurumların etrafına normatif parmaklıklar ören seçkinler, kendilerine gelmeli ve ahlaki otoritelerini yeniden tesis etmelidir. Meydan okumaların üstesinden gelip gelemeyecekleri ABD kurumlarının ve daha da önemlisi Amerikan halkının kaderini belirleyecektir.


12 Haziran 2020 Cuma

F.FUKUYAMA: PANDEMİ SONRASI SİYASAL DÜZEN





FUKUYAMA’YA GÖRE PANDEMİ SONRASI SİYASAL DÜZEN

Francis Fukuyama (Stanford Üniversitesi Freeman Spogli Enstitüsü kıdemli araştırmacısı; “Tarihin Sonu” teziyle meşhurdur)
Foreign Affairs, Temmuz-Ağustos 2020

Tercüme ve editoryal katkı: Zahide Tuba Kor

NOT: Bu özet tercüme Fikir Turu web sitesinde 12.6.2020 tarihinde yayınlanmıştır.

İngilizcesi “Pandemic and Political Order” başlığıyla yayınlanan yazının tamamını okumak için TIKLAYINIZ

NOT: Blogda yer alan 800 küsur içeriğe http://ortadogugunlugu.blogspot.com.tr/2018/01/bu-blogda-neler-var.html linkinden toplu olarak ulaşabilirsiniz.
Kaynak göstermeden blogdaki yazı, tercüme ve infografikleri kullanmamanız önemle rica olunur.


Spot: “Tarihin sonu” teziyle ünlenen Francis Fukuyama, pandemi sonrası dünya düzenini ele aldığı yazısında faşizmin mi yeniden doğacağını yoksa liberal demokrasinin mi canlanacağını tartışıyor. Karamsar ve iyimser olmak için nedenlerini sıralıyor.

Soğuk Savaş’tan çıkarken ortaya attığı “Tarihin Sonu” teziyle Batılı liberal demokrasilerin nihai zaferini ilan eden Amerikalı siyaset bilimci Francis Fukuyama, Foreign Affairs dergisinin Temmuz-Ağustos sayısı için “Pandemi ve Siyasal Düzen” başlıklı bir yazı kaleme aldı.
Geçmişte Amerikan Dışişleri Bakanlığında görevler almış, hâlihazırda Stanford Üniversitesi Freeman Spogli Enstitüsü kıdemli araştırmacısı olan Fukuyama’nın Türkçeye de çevrilmiş çok sayıda kitabı bulunuyor.
Bu hafta yayınlanan yazısında da koronavirüs pandemisinin siyasi alanda birçok değişimi tetikleyeceğini hatırlatarak, faşizmin mi yeniden doğacağını mı yoksa liberal demokrasinin canlanacağını mı tartışıyor.
Büyük krizlerin genellikle beklenmedik önemli sonuçlar doğurduğunu, koronavirüs pandemisinin de muazzam etkileri olacağını belirterek başladığı yazısında Fukuyama geçmiş örnekleri hatırlatıyor:
“1929’daki Büyük Buhran izolasyonculuğu, milliyetçiliği, faşizmi ve İkinci Dünya Savaşı’nı tetiklediği gibi, aynı zamanda [Buhran’ın yaralarını sarmak ve ekonomiyi kurtarmak amacıyla 1933-1939 yılları arasında ABD Başkanı Franklin Roosevelt’in uyguladığı] Yeni Anlaşma’ya, ABD’nin küresel bir süper güç olarak yükselişine ve nihayetinde sömürgelerin bağımsızlığa kavuşmasına yol açtı. 11 Eylül saldırıları da iki başarısız Amerikan müdahalesini, İran’ın yükselişi ve yeni İslami radikalizm biçimlerini üretti. 2008 mali krizi, dünya genelinde liderleri koltuklarından eden müesses nizam karşıtı popülizm dalgasının kabarmasına neden oldu.”

Pandemide başarı rejimlere değil, devlet kapasitesine bağlıydı
Fukuyama’ya göre bazı ülkelerin krizle başa çıkmada diğerlerinden daha başarılı olması, rejim türüyle değil devlet kapasitesi, toplumsal güven ve liderlikle bağlantılı. Bu bağlamda yetkin devlet aygıtına, vatandaşların itibar ettiği ve sözünü dinlediği bir hükümete ve etkili liderlere sahip ülkeler etkileyici bir performans sergilerken işlevsiz devletlere, kutuplaşmış toplumlara veya zayıf liderliğe sahip ülkeler, vatandaşlarını ve ekonomilerini savunmasız bırakarak kötü bir performans gösterdi.
Fukuyama, koronavirüsün tetiklediği krizin yıllar sürecek uzun bir süreç olacağını düşünüyor. Ona göre, insanlar gerektiği kadar ciddiye almazsa salgın, dünya çapına yayılarak muazzam sayıda ölümü beraberinde getirecek. Ülkelerin hastalığa karşı zafer ilan edebilecekleri bir an da olmayacak; ekonomiler ağır ağır ve geçici olarak açılacak.
Fukuyama, ekonomide V şeklindeki iyileşme umutlarını çılgınca bir iyimserlik olarak görüyor; ona göre, yukarı doğru eğimli uzun bir kuyruğu olan L veya bir dizi W şeklinde iyileşme çok daha muhtemel. Dolayısıyla dünya ekonomisinin yakın zamanda COVID öncesi duruma geri dönmeyeceği kanaatinde. İktisaden uzun süreli bir krizin çeşitli sektörlerde işletme başarısızlıkları ve yıkım anlamına geleceğini, sadece bol parası olan büyük şirketlerin fırtınadan kurtulabileceğini ve teknoloji devlerinin en çok kazanacağını vurguluyor.
Ama Fukuyama’ya göre krizin siyasi sonuçları çok daha önemli olabilir: “Halk yığınları kahramanca kolektif fedakârlık eylemlerine bir süreliğine davet edilebilir, ama sonsuza dek değil. Derin iş kayıpları, uzun süreli durgunluk ve benzeri görülmemiş bir borç yükü ile birleşen geçmek bilmeyen bir salgın, kaçınılmaz olarak siyasi bir ters tepkiye dönüşecek gerginlikler yaratacaktır. Ancak bu tepkinin kime yöneleceği henüz belirsiz.”
Fukuyama krizin küresel muhtemel sonuçlarına da eğiliyor: “Doğu Asya krizi yönetmede Avrupa ya da ABD’den daha iyi bir performans sergilediğinden küresel güç dağılımı doğuya kaymaya devam edecek. Pandemi Çin kaynaklı (…) olmasına rağmen Pekin bu krizden görece faydalanacak. (…) Pekin, en azından durumu kontrol altına alabildi ve şimdi ekonomisini hızlıca ve sürdürülebilir bir şekilde toparlayarak bir sonraki meydan okumaya hazırlanıyor.”
“ABD ise, aksine, kötü bir mukabeleyle işleri yüzüne gözüne bulaştırdı ve prestijinin muazzam şekilde kayıp gittiğini gördü. Ülke, büyük bir potansiyel devlet kapasitesine sahip ve geçmiş epidemiyolojik krizlerde etkileyici bir performans sergilemişti; ancak iyice kutuplaşan mevcut toplumu ve beceriksiz lideri, devletin etkili bir şekilde çalışmasını engelledi. Başkan, birliği teşvik etmek yerine ayrılığı körükledi, yardım dağıtımını siyasallaştırdı, önemli kararları alma noktasında sorumluluğu valilere atarken halk sağlığını korumak için onlara karşı protestoları teşvik etti ve uluslararası kurumları hemen harekete geçirmek yerine onlara saldırdı. (…)”
Fukuyama’ya göre pandemi, gelecek yıllarda ABD’nin göreceli düşüşüne, liberal uluslararası düzenin sürekli aşınmasına ve dünya çapında faşizmin dirilmesine yol açabileceği gibi, gösterdiği olağanüstü esneklik ve yenilenme kabiliyetiyle şüphecileri defalarca şaşkına çeviren bir sistem olan liberal demokrasinin yeniden doğuşunu da beraberinde getirebilir. Her iki vizyonun da unsurları farklı farklı yerlerde ortaya çıkacak. Ancak ne yazık ki mevcut eğilimler dramatik şekilde değişmezse genel tahmin iç karartıcı.

Yükselen faşizm mi?
“Kötümser sonuçları tahayyül etmek kolay. Milliyetçilik, izolasyonculuk, yabancı düşmanlığı ve liberal dünya düzenine yönelik saldırılar yıllardır artışta ve bu eğilim salgınla sadece daha da ivme kazanacak.” diyen Fukuyama bazı ülkeleri örnek gösteriyor:
“Macaristan ve Filipinler hükümetleri, krizi -kendilerini demokrasiden uzaklaştıracak şekilde- olağanüstü yetkiler edinmek için kullandı. Çin, El Salvador ve Uganda gibi diğer birçok ülke de benzer tedbirler aldı. İnsanların hareketliliği önünde engeller Avrupa’nın merkezi de dahil her yerde ortaya çıktı; ülkeler, ortak menfaatler yolunda yapıcı bir iş birliği geliştirmek yerine içe kapandılar, birbirleriyle çekiştiler ve kendi başarısızlıkları için rakiplerini siyasi günah keçileri haline getirdiler.”
Fukuyama’ya göre “Milliyetçiliğin yükselişi uluslararası çatışma ihtimalini artıracak. Liderler, yabancılarla kavgaya tutuşmayı faydalı bir iç siyasi dikkat dağıtıcı olarak görebilir ya da rakiplerinin zayıflığını veya meşguliyetlerini kullanarak gözde hedefleri istikrarsızlaştırmak ya da sahada emrivakiler yaratmak için salgından istifade edebilir.” Ama yine de “nükleer silahların istikrar sağlayıcı gücü ve tüm büyük oyuncuların karşı karşıya kaldığı ortak meydan okumalar göz önüne alındığında uluslararası kargaşa iç kargaşadan daha az muhtemel görünüyor.”
Fukuyama, kalabalık şehirleri ve zayıf halk sağlığı sistemleri olan fakir ülkelerin sert bir darbe yiyeceği kanaatinde. Zira sadece sosyal mesafe değil, el yıkama gibi basit hijyen imkanları bile, birçok vatandaşın temiz suya düzenli erişiminin olmadığı ülkelerde son derece zor.
Yazara göre, bazı hükümetler, ister planlı şekilde toplumsal gerginlikleri kışkırtarak ve uyumu baltalayarak isterse düpedüz beceriksizlikten olsun, işleri kötüleştiriyorlar. Buna Hindistan örneğini veriyor: “Hindistan, her büyük şehre doluşmuş on milyonlarca göçmen işçinin akıbetini hiç düşünmeden ülke çapında aniden faaliyetleri durdurduğunu ilan ederek kırılganlığını artırdı. Birçokları kırsaldaki evlerine giderken hastalığı da ülke çapına yaydı; hükümet politikasını değiştirip insan hareketliliğini kısıtlamaya başladığında bu defa da çok sayıda kişi işsiz güçsüz, başını sokacağı evi veya bakım imkanı olmadan şehirlerde mahsur kaldı.”
Yazar, pandeminin düşük ve orta gelirli Asya, Afrika ve Latin Amerika ülkelerini kapsayan Küresel Güney’e muhtemel etkilerini şöyle ayrıntılandırıyor:
“İklim değişikliğinin yol açtığı yerinden olma, zaten Küresel Güney’de yavaş yavaş gelişen bir krizdi. Pandeminin etkileri, gelişmekte olan ülkelerdeki geniş kesimleri kıt kanaat geçinme noktasına getirecek. Kriz, yirmi yıldır devam eden iktisadi büyümeden istifade etmiş fakir ülkelerdeki yüz milyonlarca insanın umutlarını daha şimdiden kırdı geçirdi. Kitlesel öfke giderek büyüyecek. Vatandaşların artan beklentilerinin boşa çıkması devrimlere klasik bir davetiyedir. Çaresiz kalanlar göçmeye çalışacak, demagog liderler iktidarı ele geçirmek için durumdan istifade edecek, yozlaşmış siyasetçiler becerebildiğini çalma fırsatını değerlendirecek ve birçok hükümet ya kontrolü sıkılaştırıp göz açtırmayacak ya da çökecek. Bu arada Küresel Güney’den Kuzey’e kalkışılacak yeni bir göç dalgası, bu sefer daha az sempati ve daha fazla dirençle karşılaşacak; zira göçmenler artık daha inandırıcı bir şekilde hastalık ve kaos getirmekle suçlanabilecek.”
“Geçmiş pandemiler, uzun süren zorlukların neden olduğu aşırı kaygılar etrafında büyüyen apokaliptik vizyonları, kültleri ve yeni dinleri teşvik etmişti. Faşizm de aslında Birinci Dünya Savaşı ve akabinde yaşanan şiddet ve altüst oluştan kaynaklı böyle bir kült olarak görülebilir. Komplo teorileri, sıradan insanların güçsüzleştiği ve bir özne olmaktan kendini yoksun hissettiği Ortadoğu gibi yerlerde zaten gelişmiş durumda. Bugün ise kısmen internet ve sosyal medyanın yol açtığı kırılgan medya ortamı sayesinde zengin ülkelerde de iyice yayılıyor; süreğen sıkıntıların, popülist demagogların sömürmesi için bolca malzeme sağlaması muhtemel.”

Yoksa esnek ve dirençli demokrasi mi?
Bununla birlikte, tıpkı Büyük Buhran’ın sadece faşizm üretmeyip aynı zamanda liberal demokrasiyi canlandırması gibi, pandeminin de bazı olumlu siyasi sonuçlar doğurabileceği ümidinde. “Katılaşmış siyasi sistemlerin durağanlığını kırmak ve oldukça gecikmiş yapısal reformlar için gerekli koşulları yaratmak, genellikle bu gibi büyük bir dış şokla gerçekleşir ve bu örüntünün en azından bazı yerlerde tekrar yaşanma ihtimali var.” diyor.
“Pandemiyle başa çıkmak, pratik gerçekliği, profesyonelliği ve uzmanlığı gerektirir; ama demagoji ve yetersizlik çoktan açığa çıkmış durumda. Bu da nihayetinde başarılı olan siyasetçileri ve hükümetleri ödüllendiren ve kötü olanları cezalandıran faydalı bir seçme etkisi yaratacaktır.” diyen Fukuyama, ülkesinin demokratik kurumlarının altını oymuş ve şimdilerde bir sağlık felaketiyle debelenen Brezilya ile başta pandemiyi hafife alan ve her şeyin kontrol altında olduğunu iddia eden ancak salgının ülkesine yayılmasıyla söylemini değiştirmek zorunda Rusya devlet başkanlarını örnek gösteriyor. “Putin’in meşruiyeti zaten krizden önce zayıflamıştı ve bu süreç ivme kazanabilir.” diye ekliyor.
“Pandemi, her yerde mevcut kurumlara parlak bir ışık tutarak yetersizliklerini ve zayıflıklarını ortaya döktü. Gerek insanlar gerekse ülkeler arasındaki zengin-fakir uçurumu krizle birlikte derinleşti (…). Ancak kriz, problemlerin yanı sıra, hükümetlerin bu süreçteki müşterek kaynaklardan yararlanarak çözüm sağlama yeteneğini de ifşa etti. Yavaş yavaş beliren ‘yalnızca birlikte’ hissiyatı, tıpkı Birinci Dünya Savaşı ve Büyük Buhran’ın ortak ulusal acılarının 1920’ler ve 1930’larda refah devletlerinin gelişmesini teşvik ettiği gibi, toplumsal dayanışmayı canlandırabilir ve daha cömert sosyal korumaların gelişmesini sağlayabilir.”
“Bu ise Gary Becker, Milton Friedman ve George Stigler gibi Chicago Üniversitesi iktisatçılarının öncülük ettiği serbest piyasa ideolojisi olan neoliberalizmin aşırı biçimlerini unutturabilir. Büyük ölçekli ve müdahaleci bir hükümeti iktisadi büyümenin ve insani ilerlemenin önünde bir engel sayan Chicago okulu, 1980’lerde Amerikan Başkanı Ronald Reagan ve İngiliz Başbakanı Margaret Thatcher’ın politikaları için entelektüel meşruiyet sağlamıştı. O dönem birçok hükümet mülkiyeti ve düzenlemesinde kesintiye gitmek için iyi nedenleri vardı. Ancak argümanları, bilhassa ABD’deki muhafazakâr entelektüeller kuşağında devlet eylemine düşmanlık katıp liberteryen bir dine dönüşerek pekişti.”
“Pandemiyi yavaşlatmada güçlü devlet eylemlerinin önemi göz önüne alındığında, Reagan’ın göreve geldiğinde yaptığı ilk konuşmasında ‘Hükümet, problemlerimizin çözümü değildir, problemin ta kendisidir’ sözünü savunmak artık zor olacak. Özel sektör ve hayırseverliğin ulusal bir acil durumda yetkin bir devleti ikame edebileceğini de kimse inandırıcı bir şekilde savunamaz.” diyen Fukuyama buna bir örnek olarak Twitter’ın CEO’su Jack Dorsey’in COVID-19’un yaralarını sarmak için 1 milyar dolar katkıda bulunacağını açıklarken Amerikan Kongresi’nin pandemiden zarar gören işletmeler ve bireyler için 2,3 trilyon dolar tahsis ettiğini hatırlatıyor.
“Kriz sonunda yenilenmiş uluslararası iş birliğini teşvik edebilir. Ulusal liderler suçlama oyunu oynarken, dünyadaki bilim adamları ve halk sağlığı yetkilileri kendi aralarındaki ağları ve bağlantıları derinleşiyor.” diyen Fukuyama, uluslararası iş birliğinin çöküşü felakete (…) yol açsa bile müteakip dönemin müşterek menfaatler için çok taraflı çalışmayı yeniden sağlayabileceği görüşünde.

Pandemi: Küresel bir siyasi stres testi
“Pandemi küresel bir siyasi stres testi oldu.” diyen yazara göre, -fakirleşmese ve istikrarsızlaşmasa bile en azından durgunluğa girecek- devlet kapasitesi veya liderliği zayıf olan ülke sayısının reformlar yaparak güçlenecek yetenekli ve meşru hükümetlerden çok daha fazla olacağını öngörüyor.
“Maalesef stres testi o kadar zor ki çok az ülke bunu geçebilecek gibi görünüyor. Krizin ilk aşamalarının üstesinden başarıyla gelebilmek için ülkelerin sadece yetenekli devletlere ve yeterli kaynaklara değil, aynı zamanda büyük bir toplumsal uzlaşıya ve güven telkin eden yetkin liderlere de ihtiyacı var.” diyen Fukuyama buna örnek olarak Güney Kore ve Almanya’yı gösteriyor. Hükümetlerin çoğunun bu gerekliliklerin gerisinde ve krizin geri kalanının da yönetilmesi güç olduğunu düşünen yazara göre iyimser olmak zor.
Karamsarlığının bir başka nedeni, “olumlu senaryoların bir tür rasyonel kamusal söylem ve toplumsal öğrenmeyi gerektirmesi. Ancak teknokratik uzmanlık ve kamu politikası arasındaki bağlantı bugün -elitlerin daha fazla güce sahip olduğu geçmişe kıyasla- daha zayıf. Dijital devrimin teşvik ettiği otoritenin demokratikleşmesi, diğer hiyerarşilerle birlikte bilişsel hiyerarşileri de dümdüz etti ve siyasi karar alma artık çoğunlukla silaha dönüştürülen boş lakırdıyla yönlendiriliyor. Bu ise yapıcı, müşterek özdenetim için pek de ideal bir ortam değil.”
Yazar bu noktada “en büyük değişken” olarak gördüğü ABD’yi ele alıyor: “Kriz vurduğunda modern tarihinin en beceriksiz ve bölücü liderine sahip olması ABD’nin başlıca talihsizliğiydi ve Başkan’ın yönetişim tarzı baskı altında da değişmedi. Görev süresini başkanlığını yaptığı devletle savaşarak geçirdikten sonra, şartlar gerektirdiğinde onu etkin bir şekilde harekete geçiremedi. Milli birlikten ziyade cepheleşme ve hıncın siyasi varlığına en iyi hizmet ettiği değerlendirmesini yaparak bu krizi, hırgür çıkarmak ve toplumsal ayrılıkları körüklemek için kullandı. Pandemi sırasında ABD’nin performans düşüklüğünün muhtelif nedenleri olsa da en önemlisi önderlik etmeyi başaramayan bir ulusal liderin varlığı.”
Trump’ın önümüzdeki kasım ayında yapılacak başkanlık seçimlerini yeniden kazanması halinde Fukuyama’ya göre, demokrasinin veya liberal uluslararası düzenin yeniden dirilme şansı azalacak. Ancak seçimlerin sonucu her ne olursa olsun, ABD’deki derin kutuplaşmanın devam edeceğini, yenilen tarafın pandemi şartlarında yapılacak seçimin meşruiyetine meydan okuyacağını öngörüyor. Dahası, Demokratlar Beyaz Saray’ı ve Kongre’nin her iki kanadını birden kazansa bile, yazara göre, dizlerinin üzerine çökmüş bir ülkeyi miras alacaklar.
“Harekete geçme talepleri borç dağları ve geriye kalan muhalefetin sonuna kadar tutucu direnişiyle karşılaşacak. Ulusal ve uluslararası kurumlar yılların suiistimalinin ardından zayıf ve sendeler olacak ve -eğer hâlâ mümkünse- onları yeniden inşa etmek yıllar alacak.”
Pandeminin hem olumsuz hem de olumlu muhtemel sonuçlarını değerlendiren Fukuyama yazısını şu satırlarla tamamlıyor:
“Krizin en acil ve trajik aşaması geçerken dünya uzun ve iç karartıcı bir zorlu, bata çıka yürüyüşe giriyor. Sonunda, dünyanın bazı kısımları diğerlerinden daha hızlı olmak kaydıyla bundan illaki çıkacaktır. Şiddetli küresel ihtilaller muhtemel görünmüyor ve demokrasi de, kapitalizm de, ABD de daha önce dönüşüm ve adaptasyon becerisini kanıtlamıştı. Ama bir kez daha şapkadan tavşan çıkarmaları gerekecek.”

31 Ağustos 2018 Cuma

F.FUKUYAMA: SAMUEL HUNTINGTON’IN MİRASI




Francis Fukuyama (The American Interest dergisi yayın kurulu başkanı ve Stanford Üniversitesi Demokrasi, Kalkınma ve Hukuk Merkezi kıdemli üyesi)
The American Interest, 27.8.2017


Tercüme: Zahide Tuba Kor 

NOT: Lütfen kaynak göstermeden tercümenin bir kısmını veya tamamını kullanmayınız, alıntılamayınız, yayınlamayınız.

Blogda yer alan 750 küsur içeriğe http://ortadogugunlugu.blogspot.com.tr/2018/01/bu-blogda-neler-var.html linkinden toplu olarak ulaşabilirsiniz.


Samuel Huntington’ın Medeniyetler Çatışması tezi, son 20 yıldır sayısız Uluslararası İlişkilere giriş dersinde benim Tarihin Sonu tezimle mukayese edildiğinden öncelikle birbirimize karşı konumumuzu ele alarak başlayabilirim. Şu an [bu mukayeselerde] Huntington kazanıyor gibi görünüyor.
Bugün dünya, bir nesli aşkın bir süredir olduğu gibi, liberal demokratik yönetim etrafında birleşmiyor. Huntington’ın bizzat şahit olduğu Üçüncü Demokratikleşme Dalgası, 1970’lerin ortalarından 2000’lerin ortalarına kadarki dönemde seçim yapılan ülke sayısının 35’ten 2008’de muhtemelen 115’e çıkmasıyla ilerleme kaydetti. Ama bu tarihten sonra dalga, Larry Diamond’ın “demokratik gerileme” olarak adlandırdığı gibi, tersine döndü.[1] Demokrasilerin sayısı kısmen de olsa azalmakla kalmadı, önemli niteliksel değişimler de meydana geldi. Rusya ve Çin gibi büyük otoriter güçler özgüven kazandı ve saldırganlaştı. Bu arada mevcut liberal demokrasiler, 2000’lerde ABD’de ve Avro Bölgesi’nde yaşanan mali krizin akabinde cazibesini büyük ölçüde yitirdi ve siyasi sistemlerinin liberal dayanağını tehdit eden popülist isyanlara maruz kaldı.
20. yüzyıl siyasetini karakterize eden -sanayileşmiş bir ortamda sermayenin ve emeğin nisbi iktisadi gücü etrafında dönen meselelerle büyük ölçüde tanımlanan- Sol-Sağ ideolojik ayrışması yerine, şu an -çoğu dar anlamıyla ekonomiden ziyade kültürle tanımlanmış- kimlik meseleleriyle giderek daha fazla şekillenen bir siyasi yelpaze ile karşı karşıyayız. Bu değişim liberal demokrasinin sıhhati için hiç de iyiye alamet değil; bu işlevsizliğin bir numaralı örneği de Donald Trump’ın yükselişinin ülkenin denge-denetleme kurumlarına yönelik ciddi bir tehdit oluşturduğu ABD. Yükselen popülist milliyetçilik, daha evvel bu dergide[2] ve çok daha uzun bir formatta Kimlik: Onur Talebi ve Kin Siyaseti / Identity: The Demand for Dignity and the Politics of Resentment başlıklı en son kitabımda incelediğim bir olgu.
Huntington, “Davos Adamı”nı herhangi bir yere güçlü bağlarla bağlanmamış, temelde kendi bireysel menfaatlerine sadık olan kozmopolit bir varlık olarak tasvir ederken oldukça ileri görüşlüymüş. Nitekim şu an Davos Adamı, popülist öfkenin hedefi olmuş durumda; tıpkı bizim küreselleşmiş dünyamızı inşa eden elitler, işçi sınıfının kaygılarından bihaber oldukları için teşhir direğinde cümle âleme rezil oldukları gibi… Ayrıca Huntington, göçün artışının popülizmi tetikleyecek temel meselelerden biri olacağını ve kitlesel göçün kültürel değişimi körükleyeceği korkularını öngörmüştü. Hakikaten de Washington Post’tan Carlos Lozada, Huntington’ı Trump çağının peygamberi olarak nitelemişti.[3]
Mevcut tartışmada hiç kimse öngöremeyeceği konu şu: Hâlihazırda yaşanan demokratik gerileme, acaba küresel siyasette alternatif bir rejim türüne doğru çok daha temel bir kaymaya işaret ederek topyekûn bir buhrana mı yol açacak, yoksa daha ziyade bir borsa düzeltmesine mi benzeyecek? Batı ülkelerindeki mevcut gerilemenin nedenleri gayet açık: Popülizm; küreselleşmenin eşit olmayan etkilerinin yanısıra, -uluslararası sınırlardan giren ve böylelikle geleneksel milli kimlik mefhumuna meydan okuyan- çok sayıda göçmene karşı bir kültürel isyanla tetiklendi.
Bununla birlikte sözkonusu [popülist] güçlerin, dünyayı iktisadi ve siyasi kurumları birbirine çok daha fazla yakınlaştırmaya sevk eden mevcut faktörleri sonunda alt edebilecek kadar güçlenirler mi, yoksa 20. yüzyılın başında yaşananlara benzer ölçekte ciddi bir jeopolitik çatışmaya mı yol açarlar konusunu merak etmek için önümüzde bir dizi neden var. Uzun vadede Çin modeli de Rusya, Türkiye veya Macaristan’ın temsil ettiği henüz filizlenmekte olan popülist-milliyetçi model de, iktisaden veya siyaseten sürdürülebilir bir alternatif olamaz. Öte yandan demokrasiler yanlışları düzeltmek için elverişli mekanizmalara sahipler ve Amerikan demokrasisi için büyük imtihan, önümüzdeki kasım ayında sandık başına gidecek Amerikalıların Donald Trump’ın başkanlığını onaylayıp onaylamamalarıyla görülecek. Ayrıca popülist desteğin ana damarı olan nüfusun kırsal ve az eğitimli kesimi, iktisadi büyüme kaydeden ülkelerde uzun vadeli düşüş seyrinde. Ancak bu noktada bu tür iddialar spekülasyondan öteye geçmiyor.

Kültür önemlidir
1996’da “Medeniyetler Çatışması” tezine karşı the Wall Street Journal  gazetesi için kaleme aldığım “Hala Tehlikeli Bir Yer / Still a Dangerous Place” başlıklı eleştiri yazıma geri dönerek Huntington’ın argümanını çok daha spesifik şekilde analiz edelim.
Sadece Medeniyetler Çatışması’nda değil, aynı zamanda Biz Kimiz? / Who Are We? (2004), Kültür Önemlidir / Culture Matters  (Lawrence Harrison’la birlikte editörlüğünü yaptığı, benim de katkıda bulunduğum 2001’de basılmış bir kitap), Bir Küre Binbir Küreselleşme [adıyla Türkçeye çevrilen] Many Globalizations (Peter L. Berger’le birlikte editörlüğünü yaptığı eser) ve hatta Üçüncü Dalga / The Third Wave (1991) da dahil Huntington’ın daha sonraki tüm çalışmalarında geçen ortak bir tema var. O da kültür. Huntington’a göre, insanların siyasi davranışı büyük ölçüde kültürle şekilleniyor ve bu kültürel olarak tanımlanan tercihler, sosyoekonomik modernleşme karşısında dirençli olup sonunda modern iktisadın tanımladığı rasyonel bireysel menfaate baskın çıkacak.
Mesela son kitabı Biz Kimiz?’de Amerikan kimliğine odaklandı ve ABD’nin bir ulus olarak başarısını, çok büyük ölçüde, Kuzey Amerika’da “Anglo-Protestan” olarak nitelediği kesimlerin yerleşmesi olgusuna bağladı:
17. ve 18. yüzyılda İngiliz Protestanlar değil de Fransız, İspanyol veya Portekizli Katolikler yerleşseydi acaba ABD bugünkü ABD olabilir miydi? Cevap, hayır. O, bugünkü Amerika olmayacaktı; Quebec, Meksika veya Brezilya da olmayacaktı. [4]
Üçüncü Dalga kitabında Berlin Duvarı’nın çöküşünün ardından dünyada liberal demokrasilerin yükselişinin tarihini yazdı. Ancak burada da kültürel bir argüman satır aralarına örtülü de olsa yerleşikti: Huntington’a göre, sözkonusu demokratik dalga, demokrasi çerçevesinde bir dizi evrensel değerin geniş kabulüne değil, Latin Amerika ve Avrupa’daki yeni demokrasilerin Hristiyan -aslında çoğunlukla Katolik- bir kültürel arka plana sahip olma olgusuna dayanıyordu. Değişen şey, -Macaristan’dan Polonya’ya, Arjantin’den Brezilya’ya demokrasiyi bir yönetim biçimi olarak kabul etmesine izin veren- Katolik Kilisesi’nin II. Vatikan [Konsili] sonrası modern demokrasilerle uzlaşmasıydı.
Onun kitaplarına eleştiri yazdığım dönemde söylediğim gibi, Huntington, kültürün önemli olduğu genel iddiasında hiç şüphesiz haklı. Kaleme aldığım Güven / Trust başlıklı kitabım, ortak kültürün belirli ülkelerde yüksek düzeyde toplumsal güvenin temeli olduğunu ve iktisadi başarılarına muazzam şekilde katkıda bulunduğunu açıklıyor. Huntington, Biz Kimiz? kitabının yayınlanmasının ardından göçmen karşıtı bir ırkçı olmakla suçlanmıştı; ama bana göre yukarıda alıntıladığım görüşleri gayet doğru: Kuzey Amerika’nın “Anglo-Protestan” yerleşimcileri, etnisiteleri nedeniyle değil, taşıdıkları -Protestan çalışma ahlakı, Lock’cu bireyselliğe inanç, merkezi devlet otoritesine kuşku gibi- kültürel değerler nedeniyle ülkenin başarısına katkı sağladılar. Ancak o dönemde ABD’ye göçün devamlılığını savunma adına söylediğim şey şuydu: Bu kültürel değerler, belirli etnik kökenlerinden çoktan ayrışıp tüm Amerikalılara mâl oldu. Ancak kültürel yatkınlık hala önemli.
Siyasi davranışın bir belirleyicisi olarak kültürün sürekliliğine dair yaptığım bu geniş olumlamanın ötesinde, Huntington’ın Medeniyetler Çatışması tezinde birçok problemler sözkonusu. Huntington, özellikle kültürün dinde kökleştiği ve dar kimliklerdense geniş dini bağların müstakbel dünya düzenini yapılandıracağı iddiasında. Her iki iddia da oldukça problemli.
Huntington, dinin modern siyasette yükselen güç olarak geri dönüşüne dikkat çektiğinde birçok gözlemcinin uzağına düşmüştü: sadece Ortadoğu’da değil, Hindu BJP’nin şu an iktidar partisi olduğu Hindistan’da, son yıllarda çoğu Protestan olan Latin Amerika’da ve gerçekten de dini muhafazakârlığın siyasette artan bir rol oynadığı ABD’de... Eğer ki yaşasaydı Sri Lanka’dan Myanmar’a militan Budizm olgusuna da işaret edebilirdi.
Ancak günümüz dünyasında kimlik sağlayıcıları, birçok grup dayanışması türüne dayanmakta olup din bunlardan sadece biri. Mesela sosyoekonomik modernleşme, kadınlar için hem siyasi hem de toplumsal hakların arayışına giren küresel kadın hareketinin yükselmesine yol açtı. Bu hareket sadece Avrupa ve Kuzey Amerika’da güçlü değil, Körfez’in muhafazakâr ülkelerinde bile kök saldı. Bu, üniversite mezunu kadınların sayısının erkekleri aştığı iki ülke olan hem İran hem de Suudi Arabistan’daki muhafazakâr İslam’ın önemli bir karşı dengesi olacaktır. Benzer şekilde eski moda milliyetçilik birçok yerde yeniden ortaya çıktı. Japonya, Kore ve Çin son yıllarda tarihsel mirasları üzerinden birbirlerinin boğazlarına sarılmakta; ortak Konfüçyen medeniyete ait olmaları olgusu günümüz siyaseti için hiçbir önemi taşmıyor. (Huntington bu problemi, Japonların kendilerine has bir medeniyete ait oldukları iddiasını ileri sürerek aşmaya çalışmıştı; onun kendi milli menfaat görüşünü izlediğini söylemek çok daha cimrice.) Din, Avrupa ve ABD’deki yeni popülist hareketlerin arka planında yatabilir; ama etnisite, ırk, iktisadi adaletsizlik ve ortak tarihi hafıza gibi faktörlerin yanısıra birçok eski moda milliyetçilikten de güç topladı.
Huntington müstakbel küresel düzenin doğası hakkında bu zaman diliminde unutulması kolay, son derece spesifik bazı iddialarda da bulundu. Öyle basitçe kültürel grupların çatışacağını söylemedi; ama eski ideolojik bölünmüşlüklerin yerini, dinî temelli 6-7 büyük medeniyete dayalı bir dünya düzeninin alacağını belirtti. Bu medeniyet birimleri içinde, o denli dayanışma olacaktı ki medeniyetler birbirlerine karşı ittifaklar kurarak tıpkı 19. yüzyıl devletleri gibi davranmaya başlayacaktı.
Medeniyetler Çatışması ilk ortaya çıktığında savunduğum gibi, bu türden medeniyetsel terimlerle düşünen dikkate değer sayıda insanı olan tek kültür, Müslüman ümmet veya küresel inananlar topluluğu fikrinin hala daha bir ilgi gördüğü İslam dünyasıdır. Usame bin Ladin, tabii ki İslam adına Hristiyan Dünyasıyla savaştığına inanmıştı. Batı’da, Doğu Asya’da, Latin Amerika’da veya Sahra Altı Afrika’daki insanlar ise bu terimlerle düşünmeme eğiliminde: Pat Buchanan gibi bir avuç popülist dışında Batı’da, [kendi coğrafyasını] -liberal Aydınlanma değerleri etrafında inşa edilmiş bir medeniyet yerine- hala daha bir “Hristiyan Dünyası” olarak gören hiç kimse yok. İslam dünyasının kendisi bugün muazzam derecede bölünmüş durumda: İslam Devleti’nin fanatikleri Şiilerin gerçek Müslümanlar olduğuna inanmıyor ve onlardan olabildiğince fazlasını öldürmeye çalışmakla meşguller. Bugün Büyük Ortadoğu, -Suudi Arabistan ve İran ulus-devletlerinin desteğiyle- İslam’ın iki büyük kolu arasında bölünmüş durumda; bölgede etnik, kabilevi ve mezhebi iç bölünmeler o kadar muazzam ki Afganistan, Somali, Suriye, Libya ve Yemen artık ülke olarak bir arada kalabilir halde dahi değil. Keza Ukrayna, Rusya ve Gürcistan’ın ortak bir Ortodoks Hristiyanlık geçmişini paylaşmaları olgusu da aralarındaki siyasi çatışmaların yoğunluğunu azaltmıyor.

Kültür Değil, Kimlik
Günümüz siyasetini anlama noktasında kimlik, -dini temelli kültür veya medeniyete kıyasla- çok daha geniş ve esnek bir kavram. Kimlik; haysiyet ve itibarı en iyi halde görmezden gelinen veya en kötü halde çevre toplum tarafından hor görülen bireyin gizli bir iç benliğe sahip olduğu inancından ortaya çıkmış modern bir kavramdır. Kimlik siyaseti; maddi mal veya kaynak değil, kişinin etnisite, din, milliyet veya hatta birey olarak benzersiz özellikleri bakımından haysiyet ve itibarının tanıması talebi etrafında döner. Bu perspektiften hem milliyetçilik hem de İslamcılık -yani siyasallaşmış İslam-, kimliğin farklı tezahürleri olarak görülebilir. 1914’te Sırp milliyetçiler, dünyanın Avusturya-Macaristan İmparatorluğu Sırplarını tanımaması olgusuna içerleyip kızmışlardı; bu olguya öfke, Gavrilo Princip’in Arşidük Franz Ferdinand’ı suikastla öldürmesine yol açmıştı. Benzer şekilde Usame bin Ladin, onlu yaşlarındayken, Filistinlilere kötü muamelenin yayınlandığı bir haberin ardından gözyaşları içinde ebeveyninin yanına gitmişti; 11 Eylül’de ABD’yi vurarak mukabele etmek, onu Müslümanların bir fail ve haysiyet sahibi insanlar olduğunu tanımaya zorlamanın bir yoluydu.
Gerçekten de eğer ki biz kimlik psikolojisini deşersek, dinî aşırıcılık olarak yaftalanan şeylerin çoğunun aslında yalnız başına -şahsi dindarlık ve belirli bir doktrine bireysel bağlılık anlamında- dini inançtan kaynaklanmadığını görürüz. Suriye’de İslam Devleti safında çarpışmak için doğduğu ülkeyi terk eden genç Avrupalı Müslümanların birçoğu, iki kültür (ebeveyninin dindarlığıyla tanımlanan geleneksel kültür ile yetiştikleri seküler Batı kültürü) arasında kapana kısılmış durumdaydı. Bu kimlik karmaşasına, -“Ben kimim?” sorusuna cevap niteliğinde bir ideoloji sunan ve bireyi dünyadaki daha geniş Müslüman cemaatiyle [yani ümmetle] bağlantılandıran- bir radikal İslamcı tarafından kolayca cevap üretilebilirdi.
Şiddetten daha uzak bir tutumla, başını örtmeye başlayan Müslüman kadınların çoğu, bunu bir anda çok daha fazla dindarlaştıkları için yapmıyorlar; daha ziyade başörtüsü, Müslüman görünmekten gurur duyduğunu ve korkmadığını çevresindekilere ilan eden kimliğin bir nişanesidir. Bu bağlamda din, hırslı siyasetçilerin siyasi desteği harekete geçirebildikleri kullanışlı bir araç haline gelir; tıpkı 19. yüzyılın Avrupalı siyasetçilerinin (ve bugün de bazılarının) milli kimliği, takipçilerini seferber etme aracı olarak kullandıkları gibi.
Aynı olguları, dinî temelli kültür yerine kimlik merceğiyle görmek, günümüz realitelerine daha çok uyar. Huntington, -millete rağmen- medeniyetlerin daha fazla bir arada tutucu hale geldiğini, gerçekleşen toplumsal entegrasyonun ulus-aşırı kültürel düzeyde yaşandığını savunuyordu. Bana göre bunun tam aksi doğru: Kimlik iddiaları toplumları daha daha küçük kimlik gruplarına bölme eğilimde. Bunun, farklı Müslüman fraksiyonların birlikte çalışmak yerine birbirini aforoz ettiği İslam dünyasında yaşandığını daha evvel belirtmiştik. Her ne kadar Rusya, Polonya, Macaristan ve Avrupa’nın diğer yerlerinde yeni popülist milliyetçiler, aralarında dayanışma tesis etmeye çalışsalar da milli menfaatlerinin sıklıkla birbiriyle çatıştığı olgusuyla karşı karşıya kaldılar ve bazı durumlarda kendi milli azınlıklarıyla çatışmaya girdiler.
Kimlik iddialarının medeniyetsel dayanışmaya değil bitmek bilmez fırkalaşmalara/ayrışmalara yol açmasının en belirgin örneklerinden biri ABD’dir. ABD’de kimlik siyaseti; Afrikalı Amerikalıların, kadınların, engellilerin, yerli Amerikalıların, geylerin ve lezbiyenlerin farklı şekillerde ayrımcılığa ve ötekileştirmeye maruz kaldıklarını hissettikleri 1960’ların toplumsal hareketlerinin akabinde kök saldı. Her grubun farklı “yaşanmışlık tecrübeleri”, bazılarının, grup mensubu olmayanların kendi mücadelelerine sempati göstermeye dahi başlayamayacakları iddiasını savunmalarına yol açtı. Mütemadiyen yeni yeni kimlikler ortaya çıkıyordu: sadece geyler ve lezbiyenler değil cinsiyet değiştirenler ve çift cinsliler; ötekileştirme kategorilerinin örtüşmesinin tamamen yeni kimliklerin doğmasına yol açtığının fark edilmesiyle “kesişimsellik” ortaya çıktı [Z.T.K. Kesişimsellik, özel anlamda, kadınların sosyal konumlarının cinsiyetleri dışında sınıf ve etnik kökenleri tarafından da etkilendiğini savunan görüştür. Genel anlamı ise ırk, sınıf, cinsiyet gibi toplumsal kategorilerin birbiriyle bağlantılı tabiatına işaret ederek bunların kişi veya gruplara yönelik birbiriyle örtüşen ve birbirine bağımlı ayrımcılık sistemleri veya dezavantajlar yaratmasıdır.] 20. yüzyılın ilk yarısında işçi sınıfı dayanışması etrafında inşa edilen Sol, gerek ABD’de gerekse Avrupa’da bu yeni kimlik gruplarını bağrına basar hale geldi, her ne kadar bu durum eski işçi sınıfı seçmenlerinin yabancılaşmasına yol açsa da.
Sol’da yükselen kimlik siyaseti, Sağ’da yeni kimlik iddialarını tetikleyerek meşrulaştırdı. Donald Trump siyasi doğrucu olmadığı [Z.T.K. Siyasi doğruculuk, kısaca belli kesimleri rencide etmemeye özen gösteren bir üslup benimsemektir], yani günümüz Amerikan siyasi söyleminin ayırt edici özelliği olan kimlik hassasiyetlerine saygı duymadığı için destek gördü. Bunu yaparken, -Solcu kimlik gruplarıyla büyük ölçüde benzeşir şekilde- kendilerini eziyet çeken ve ötekileşen azınlıklar olarak gören beyaz milliyetçiliğin ve alternatif Sağ’ın [Z.T.K. Alternatif Sağ, Amerikan ana-akım muhafazakârlığına bir alternatif olan ve küreselleşme, göç ve çok-kültürlülüğe karşı çıkan Sağcı ideolojik alt gruptur] yükselişine büyük ölçüde cesaret verdi. Bugün ABD’de Trumpçı Sağ, birçok Evanjelik Hristiyan’ı kapsıyor; ancak Trump olgusunun din temelinde harekete geçtiğini söylemek çok da doğru olmaz. Seçmenlerinin çoğu, kısmen Hristiyanlıkla, ama aynı zamanda daha genel anlamda etnisiteyle ve muhafazakâr toplumsal değerlerle tanımlanan geleneksel Amerikan milli kimlik kavramını muhafaza etmek istiyor. Elbette bunların hiçbiri, ABD’nin İç Savaşın akabinde yavaş yavaş inşa ettiği liberal vatandaşlık kimlik türüyle eşleşemez.
Huntington’ın kültür kavramına karşı kimlik, günümüz siyasetinin daha iyi bir açıklayıcısı; zira kimlik, tıpkı bugünkü Amerikan milli kimlik tartışmalarının gösterdiği gibi, hem toplumsal olarak inşa edilmiş hem de tartışmaya açık bir kavram. Buna mukabil Huntington’ın kültürleri, sabit/verili olup değiştirmesi neredeyse imkânsız. Birçok milliyetçi ve dindar yandaşın görüşlerinin aksine kimlikler, ne biyolojik olarak yerleşiktir ne de kadim menşelidir. Milliyetçilik modern anlamda Fransız Devrimi öncesinde Avrupa’da mevcut değildi; keza Usame bin Ladin veya Ebubekir el-Bağdadi’nin İslam’ı da İslam fıkhının hiçbir geleneksel ana ekolüne uymuyor. Millet veya din kavramlarına dayanan günümüz kimlikleri, siyasi aktörler tarafından belirli amaçlar için üretilmiş olup siyasi mücadelenin sonucuna göre başka kimlikler bunların yerine geçebilir.
Dolayısıyla kültür önemli olmakla birlikte Huntington’ın teorisi birçok bakımdan günümüz realitesiyle örtüşmüyor. Batılı demokrasiler milli kimlik üzerinden içeride kendi aralarında savaş veriyorlar; “Batı” gibi bir geniş kategoriye girip girmedikleri konusunda azalan bir uzlaşma var. Donald Trump, 2017’de Polonya’daki konuşmasında “Batı”dan bahsettiğinde onun Batı’sı, Başkan Obama’nın Batı’sından farklıydı. Benzer şekilde dünyanın başka yerlerinde de medeniyetsel kırılmalar insanları siyaseten bölen birçok unsurdan sadece biri. Tek dengeleyici güç, ortak kültürel değere dayalı ulus-aşırı yapılar değil, Çin ve Rusya gibi ülkeleri yöneten güçlü devletler.

Evrensel Değerler
Huntington’ın Medeniyetler Çatışması’nda ve ilgili diğer yazılarında gündeme getirdiği en önemli konu, evrensel değerler sorunuyla alakalı, şu an için hala tartışmaya açık olan bir iddia. Huntington evrensel değerlerin mevcudiyetine inanmadı. Ona göre her büyük medeniyet, kökenleri karmaşık bir tarihsel geçmişe dayanan ve nihai olarak birbirleriyle kıyaslanamaz, belli bir ortak değerler dizisi çerçevesinde inşa edilmişti.
Özellikle Huntington, liberal demokrasinin temelini teşkil eden hiçbir evrensel değer olmadığını, onun Batı tecrübesinden kaynaklandığını ve çok büyük ölçüde Avrupa’nın Hristiyan geçmişine dayandığını savundu. Bu nedenle liberal demokrasinin dünyanın kültürel olarak farklı kesimlerine yayılıp kök salacağını düşünmek için ortada bir neden yoktu. Demokrasinin Japonya veya Güney Kore gibi yerlere yayılması aslında Amerikan siyasi, askeri ve iktisadi gücünün bir sonucu olup eğer ki Amerikan gücü diğer medeniyetlere kıyasla düşüşe geçerse demokratik fikirlerin cazibesi de onunla birlikte azalacaktı.
Bu ciddi bir argüman. George W. Bush, ikinci başkanlık döneminin ilk konuşmasında demokrasiden, başarısı belirli kültürel değerlere bağımlı olmayan, evrensel bir değer diye bahsetmişti. Bush yönetiminin işleyen bir liberal demokrasi kurmaya çalıştığı Afganistan ve Irak’taki kısa vadeli örnekler için tabii ki bu doğru değildi. Ancak demokratik evrenselliğe olan inanç, Batı’nın kendi tarihini bile itiraf edip kabullenmekte başarısız oldu. Nitekim demokratik kurumlar sadece son birkaç yüzyıldır var olup 20. yüzyıla kadar Batı’nın birçok yerinde dahi tam olarak tesis edilememişti. Diğer hükümet türleri Avrupa’da yüzyıllarca meşru sayıldı ve halen de dünyanın diğer yerlerinde destek görmeye devam ediyor. Bütün insanların ahlaki eşitliği, tüm kültürel sistemler tarafından evrensel olarak kabul edilmiş bir şey değil; dahası belirli kültürlerde bu açıkça reddediliyor.
Belirli bir değerler dizisinin evrenselliği argümanını sürdürebilmesi için bunun daha geniş tarihsel süreçle bağlantılandırılması gerekir. Eğer ki geriye çekilip insanlık tarihine makroskopik/geniş ölçekli bir perspektifle bakarsak, insan kurumlarının çeşitli aşamalardan geçen uzun vadeli bir evrimi olduğunu görürüz: Avcı-toplayıcı gruplardan kabilevi örgütlenme formlarına, ardından devlet düzeyinde siyasi kurumlarıyla yerleşik tarım toplumlarına ve nihayetinde son derece karmaşık devlet düzeyinde yönetişimle geniş ölçekli şehirli-endüstriyel toplumlara doğru evrim… Bu tarihle ilgili dikkat çekici husus, sözkonusu farklı aşamaların dünyanın dört bir yanında farklı coğrafi, iklimsel ve kültürel şartlar altında benzer şekilde meydana gelmesidir.
Mesela babanın soyundan gelen bölünmüş/parçalı toplumlar (patrilineal segmentary societies) çok benzer toplumsal örgütlenmeler modelinde Çin’den Hindistan’a, Ortadoğu’dan Roma İmparatorluğu’nun her yerine yayılan Germen kabilelere kadar farklı coğrafyalarda görülmüştür. Bunlar dünyanın çoğu yerinde, devlet düzeyindeki kurumlarla ve ardından -uzun vadede iktisaden hayatta kalmak için mülkiyet haklarını savunmanın elzem olduğunu giderek keşfeden- toplumlarla yavaş yavaş ortadan kalktı. Modern Çin’in ortaya çıkışı bu modeli bozmaz: Çin toplumu bugün -şehirlilik, sanayileşmişlik, eğitim ve kazanılan beceriler üzerine inşa edilmiş ve giderek hizmet ağırlıklı ekonomide kadınların erkekleri yerinde ettiği toplumsal hiyerarşiler gibi- birçok bakımdan geçmişteki modernleştiricilere son derece benziyor. Yine daha evvel belirttiğim gibi Suudi Arabistan ve İran çok sayıda kadına eğitim veriyor ve onlar kendi toplumlarında liberalleşme için tabandan yükselen halk hareketinin ön cephesini oluşturuyor. Bu ülkelerin birbirinden ayrıştığı nokta siyasal sistemleri.
Diğer bir deyişle modernleşme, bazı bakımlardan kültürel olarak tanımlanmayan tutarlı/bütüncül bir süreçtir. Benzer gelişmişlik düzeyindeki farklı toplumlarda işlevsel ihtiyaçlara cevap veren evrensel formda toplumsal örgütlenmeler vardır.
Huntington’ın ortaya attığı uzun vadede cevapsız sorular şunlardır: Derinlemesine kökleşmiş kültürel değerler, bazı toplumların modernleşmesini engelleyecek denli kalıcı/dayanıklı olacak mıdır? Eğer modernleşirlerse siyasi kurumlar bakımından benzeşmekte başarısız olacaklar mı? Bu konularda henüz bir karara varılmış değil. On yıllardır Batı’daki insanlar modernleşmenin sadece ve sadece Batılı değerler temelinde gerçekleşebileceğini düşündüler; ancak Doğu Asya’nın yükselişi bu bakış açısını çürüttü. Dünyanın belirli bölgelerinin her daim fakir kalacağını düşünürken dikkatli olmalıyız. Eğer ki Suudi Arabistan, İran ve Çin büyük bir orta sınıfla ve oldukça iyi eğitimli bir nüfusla zenginleşmiş, ileri teknoloji toplumlarına dönüşürlerse, eğitim seviyesi düşük din adamları veya Komünist Parti apparatçikleri tarafından yönetilmekten hala daha memnun kalacaklar mı? Memnun kalmama ve daha fazla siyasi katılım talep etme ihtimalleri, rejim türlerinde benzeşme yaşanabileceğine inancın zeminini oluşturuyor.
Aralık 2008’de ölümünün ardından Samuel Huntington’ın anısına düzenlenen, benim de katıldığım oturumlardan birinde, çok sayıda öğrencisinin gerek akademisyen gerekse şahıs olarak ona olan sevgi ve saygılarını iletip ardından açıkça dile getirdiği belirli görüşleriyle ihtilaflarını sürdürmeleri dikkat çekiciydi. Ben de onlardan biriydim. Geçmişin diğer birçok sosyal teorisyeni gibi, onun alana katkısı da her konuda haklı olmakta değildi. Daha ziyade onun büyüklüğü, genişçe bir alanda büyük fikirleri kavramsallaştırma becerisinde yatıyor; öyle kavramsallaştırmalar ki daha sonra insanların düşünüp tartışacağı istikameti de hazırlamış oldu. Bu, Medeniyetler Çatışması eseri için geçerliydi, tıpkı geri kalan geniş külliyatının büyük çoğunluğu gibi. 

[1]Diamond, “Facing Up to the Democratic Recession,” Journal of Democracy (January 2015).
[2]Fukuyama, “The Populist Surge,” American Interest (March/April 2018).
[3]Lozada, “Samuel Huntington, A Prophet for the Trump Era,” Washington Post (July 18, 2017).
[4]Huntington, Who Are We? The Challenges to America’s National Identity (Simon and Schuster, 2004), p. 59.