Ortadoğu Enstitüsü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Ortadoğu Enstitüsü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

29 Ocak 2021 Cuma

C.LISTER & H.MAMARBACHI: 2021 SURİYE İÇİN DÖNÜM YILI MI OLACAK?


2021 SURİYE İÇİN DÖNÜM YILI MI OLACAK?

 

2021 Suriye İçin Belirleyici Bir Yıl Olacak

Charles Lister (Ortadoğu Enstitüsü kıdemli araştırmacısı ve Suriye ile Terörle Mücadele & Aşırıcılık Programları direktörü)

Eş-Şark el-Avsat  ve Ortadoğu Enstitüsü, 12.1.2021

 

Suriye’de Sefalet Günleri

Henri Mamarbachi (Fransız haber ajansı AFP’nin eski muhabiri ve ajansın Beyrut ve Rabat bürolarının eski şefi)

Orient XXI, 21.1.2021

Tercüme ve editoryal katkı: Zahide Tuba Kor

 

NOT: Bu tercüme Fikir Turu web sitesinde 28.1.2021 tarihinde yayınlanmıştır. https://fikirturu.com/jeo-politik/2021-suriye-icin-donum-yili-mi-olacak/

İngilizcesi “2021 will be a defining year for Syria” başlığıyla yayınlanan ilk yazının tamamını okumak için TIKLAYINIZ. 

Arapçası “أيام بؤس في سوريا” başlığıyla yayınlanan ikinci yazının tamamını okumak için TIKLAYINIZ. 

NOT: Blogda yer alan 850 küsur içeriğe http://ortadogugunlugu.blogspot.com.tr/2018/01/bu-blogda-neler-var.html linkinden toplu olarak ulaşabilirsiniz.

Kaynak göstermeden blogdaki yazı, tercüme ve infografikleri kullanmamanız önemle rica olunur.

NOT: Aşağıdaki metin Fikir Turu’nda yayınlananın birebir aynısı değildir. Metin uzun olduğu için çıkartılmak zorunda kalınan kısımları bordo olarak ekleyerek paylaşıyorum. 

 

Özet: Nüfusunun yüzde 90’ı fakirlik altında yaşayan Suriye için Biden yönetimi ne yapabilir? ABD’nin yeni yönetiminin Suriye’de karşı karşıya olduğu meydan okumalar neler? 2021 Suriye için belirleyici mi olacak?


10 yıldır Suriye toprakları, iç savaşın yanı sıra bölgesel ve küresel aktörlerin jeopolitik güç ve nüfuz mücadelelerinin verildiği çok-boyutlu savaşların bir sahası oldu. Bombaların yağdığı, koskoca şehirlerin yerle bir edildiği savaşlarda sona doğru yaklaşılırken ve Esed rejimi ‘zafer’ini ilan ederken Suriye halkı şimdi çok daha çetin bir savaşla, sosyoekonomik hayatta kalma mücadelesiyle boğuşuyor.

Savaşı finanse eden ve yıkıma ortak olan dış güçler, yüz milyarlarca dolar gerektiren barışın finansmanına yanaşmıyor. Bir yandan Suriye’ye ve müttefiklerine uygulanan uluslararası ve/ya ABD menşeli yaptırımlar, diğer yandan pandemiye eşlik eden ekonomik kriz yüzünden her devletin kendi derdine düşmesi, öte yandan Lübnan bankacılık sisteminin çöküşü gibi birçok felaketin üst üste geldiği bir ortamda Suriye enkazını temizleyecek ve ülkeyi yeniden inşa edecek herhangi bir aktör bulunmuyor. Ekmek, elektrik, tüp, akaryakıt, ilaç gibi en temel ihtiyaçların bile karşılanamaz hale geldiği, sıfırın tüketildiği ülkede Suriyeliler savaş günlerini dahi özlemle arar durumda.

İsyanın 10. yıldönümü yaklaşırken Suriye’de yürüyen sosyoekonomik hayatta kalma mücadelesini ele alan iki yazının öne çıkan bölümlerini sizinle paylaşacağız.


2021 Suriye İçin Belirleyici Bir Yıl Olacak

Bu yazılardan ilki, Ortadoğu Enstitüsü Suriye ve Terörle Mücadele ve Aşırıcılık Programları Direktörü Charles Lister’a ait. Önde gelen Suriye uzmanlarından Lister, 12 Ocak’ta Arapçası eş-Şark el-Avsat gazetesinde, İngilizcesi ise Ortadoğu Enstitüsü web sitesinde yayınlanan “2021 Suriye İçin Belirleyici Bir Yıl Olacak” başlıklı önemli bir yazı kaleme aldı. Geçtiğimiz yıllarda da yazarın benzer konularda “Esed Savaşı Kazandı mı Gerçekten?” ve “Esed Düşmek Üzere mi?” başlıklı iki yazısının tercümesini yayınlamıştık. Yeni yazısı da aynı minvalde Suriye’deki iktisadi çöküntüye ve yeni Amerikan yönetiminin neler yapması gerektiğine odaklanıyor.

Lister ‘Yakın tarihin en ölümcül ve yıkıcı iç savaşı’ olarak nitelediği Suriye İç Savaşı’nın 10. yılı yaklaşırken ülkenin altyapısının yarıdan fazlasının harap olduğunu ve anlamlı bir yeniden inşa noktasında realist herhangi bir beklentinin de bulunmadığını belirterek yazısına başlıyor.

Suriye’nin en önemli meselesinin on yıldır aşırı pahalıya patlayan bir savaşla ve yaygın yolsuzluklarla lime lime olmuş, kapı komşusu Lübnan’daki mali çöküşle yanıp küle dönmüş bitik ekonomisi olduğunu belirtiyor. Suriye ekonomisinin mevcut halini Lister bakın nasıl anlatıyor:

“Kötüleşen ekmek ve yakıt krizleri yaptırımların değil, Rusya’nın esasen iflas etmiş Suriye devletini kurtarmayı reddetmesinin bir sonucu. Kadim müttefiki [Esed’in kuzeni] Rami Mahluf’u Mayıs 2020’de haraca bağlayan rejim, kafadar olduğu seçkin sınıfın diğer mensuplarından değerli varlıklarını zorla alma girişimlerini periyodik olarak sürdürüyor; ancak ne kadar meyve toplanırsa toplansın son derece yetersiz kalıyor.

Suriye’nin giderek derin bir mali kara delik sarmalına düşmesi, nüfusun yüzde 90’ını şu an fakirlik sınırının altında yaşar hale getirerek ülkenin orta sınıfını fiilen ortadan kaldırdı. Sofraya koymak için ekmek satın almak bile artık günlük bir çile. Rejimden duyulan hayal kırıklığının giderek artması ve geleneksel destek tabanından öfke ifadelerinin daha evvel olmadığı kadar yüksek sesle ve sıkça dillendirilmesi hiç de şaşırtıcı değil. Suriye içinde Amerikan dolarına erişimin yokluğunda rejimin iş adamı seçkinleri, birbirine düşüyor ve giderek belirsizleşen kısıtlayıcı iş ortamında yönetime yaranmak için agresif bir rekabete tutuşuyor.

Kısacası Suriye, şu an çok kötü bir durumda, hatta uzun vadeli beklentiler açısından 2014 ve 2015’te silahlı çatışmaların zirvesindekinden muhtemelen daha da kötü. Tünelin sonunda ise hiçbir ışık yok ve rejim tam bir çıkmazda. Rusya’nın -söylentilere göre, Moskova tarafından talep edilen bir dizi iş anlaşmasının ve varlık satın alımının yanı sıra borç geri ödemesi planına boyun eğdikten sonra yaktığı- yeşil ışık sayesinde Esed önümüzdeki yaz yapılacak Suriye seçimlerine katılacak. Bu seçimlerin galibi elbette baştan belli; her ne kadar Rusya, Suriyelilerin alıştığı yüzde 95’lik zaferi önlemek maksadıyla birkaç ilave adayın seçime girmesi için zorlayacak gibi görünse de.”

Biden yönetimi ne yapabilir?

Suriye’deki iktisadi çöküşü bu şekilde anlatan Lister yazısının devamında yeni Biden yönetiminin ne gibi adımlar atması gerektiğine odaklanıyor. Ülkeyi yeni bir kaos sarmalına sokacak ve muhtemelen bölgesel ve küresel istikrarsızlığı daha da tetikleyecek mevcut şartlar altında, Suriye’nin doğusunda SDG ile birlikte IŞİD’e karşı mücadeleye ve Esed’in uzun vadeli iktidarına muhalefete dayalı Amerikan politikasının yetersiz olduğunu vurguluyor. “Büyük ihtimalle 2021’de alınacak kararlar Suriye’nin görünümünü büyük ölçüde belirleyecek.” diyor.

Yazar Biden yönetimine uzun bir tavsiyeler listesi veriyor. Suriye konusunda çok taraflı diplomasinin canlandırılmasını, BM’nin 2254 sayılı kararında belirlenen hedefler doğrultusunda ilerlemek için Suriye’nin Dostları grubunun harekete geçirilmesini, ülke genelinde gerçek bir ateşkes ve sınırsız insani erişim için baskıyı, Rusya’yla diyalogu artırmayı ve IŞİD’le mücadeleyi sürdürmek amacıyla SDG içindeki iç gerginliklere ve örgüt ile Türkiye arasındaki husumete çözüm bulmayı öneriyor.

Lister yazısının sonunda şöyle diyor: “Bunlar Suriye dosyasında mevcut olan acil meydan okumalardan yalnızca birkaçı. İdlib krizini çözmek, binlerce IŞİD tutuklusunun ve onların on binlerce aile mensubunun hâlâ bir muamma olan kaderi ve ayrıca Türkiye, Lübnan, Ürdün ve Irak’ta beş milyonu aşkın mültecinin varlığı ve ekonomilerine getirdiği kaldırılamaz yük de diğer meydan okumalardan. Sonuç olarak Suriye hâlâ bütün dünya için önemli. (…)

Dahası, Esed çatışmayı ‘kazanmış’ değil, sadece hayatta kaldı. İktidarda kalabilmek için ülkeyi yakmaktan çekinmedi ve her ne varsa yakıp yıkma savaşının sonuçları daha yeni yeni ortaya çıkmaya başladı. Dünya sadece ellerini yıkayarak işin içinden sıyrılamaz; Suriye meselesini çözme ve -elinden geldiğince- mevcut statükonun vaat ettiğinden daha iyi bir gelecek sağlama noktasında kararlı olmak zorunda.”


Suriye’de Sefalet Günleri

İkincisi, Fransız haber ajansı AFP’nin eski muhabiri ve aynı zamanda Beyrut ve Rabat bürolarının eski şefi olan gazeteci Henri Mamarbachi’nin 21 Ocak’ta Orient XXI web sitesi için kaleme aldığı, Arapça ve Fransızca yayınlanan “Suriye’de Sefalet Günleri” yazısı. Yazar, Suriyelilerin seslerine kulak vererek onların serzenişlerini yazısında aktarıyor.

Mamarbachi şöyle başlıyor: “Suriye halkının karşı karşıya kaldığı zorlu bir kış… Şamlı tüccar Ebu Said, etrafını saran her şeyin çöküşünü düşünerek şöyle yakınıyor: ‘Dün başımıza bombalar düşüyordu, bugün ise ne ekmeğimiz ne de geleceğe yönelik herhangi bir arzu ve beklentimiz var. Yüksek enflasyon, iktisadi felç, belimizi büken fakirlik ve esasen sıradan vatandaşı vurmaktan başka bir anlamı olmayan Batı’nın yaptırımlardan muzdaribiz… Başımıza gelecek daha ne kaldı ki?’

Suriye, tarihinde ilk kez fırınların ve benzin istasyonlarının önünde uzanan kuyruklara şahit olurken ve Suriyelilerin çoğu, genellikle dünyanın en fakir ülkelerinde alışılmış bu görüntü karşısında şoka uğrarken, rejime yakın çevrelerin sırf kendileri için açılmışa benzeyen restoranlarda gece kutlamalar düzenlediklerini görmek ne kadar da acı bir manzara…”

“İflasının bir başka delili de buğday üreten bir ülke olarak sonunda Rusya başta olmak üzere geri kalan nadir dostları ve müttefiklerine buğday için el açması.” diyen yazar, Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov’un yeni yılın ilk gecesinde Suriye’ye 100 bin ton buğday hibe ettiklerine ve bu desteğin insani düzeyde devam edeceğine dair sözlerini aktarıyor.

‘Bu ülkeye yatırım yapmayı kim kabul eder ki?’

Mamarbachi, sanayi sektöründe çalışan bir Haleplinin şu çarpıcı sorusuna yer vermiş: ‘Bu ülkeye yatırım yapmayı kim gerçekten kabul eder? İflas etmiş bir ülkeden kim ne kazanacak?’

Bir zamanlar Hafız Esed yönetiminin en büyük gurur kaynağı ülkenin tarım alanında kendi kendine yeterliliğiydi… Yazar Mamarbachi de bu noktaya şöyle değiniyor:

“1990’larda nüfusun yaklaşık yüzde 20’si tarım alanında çalışıyordu ve o dönemde Suriye kendi kendine yeterliliği başarmıştı. Ancak Bereketli Hilal coğrafyasının bir parçası olan bu ülkenin ekonomisi, 2011’de çatışmaların patlak vermesine yol açan nedenler arasında yer alan başta kuraklık olmak üzere iklimsel dalgalanmalara maruz.”

“Suriye’nin bugün herhangi bir alanda kendi ayakları üzerinde durabilmesi mümkün değil. Savaştan bu yana ülke, iki baş müttefiki olan ve servetinin büyük bir kısmını (limanlar, fosfat yatakları vb.) kontrolüne alan Rusya ve İran menfaatleri için açık bir avlanma alanına dönüştü. Ayrıca Suriye, İran’a bağlı Lübnanlı Hizbullah milislerini kovalayan İsrail için bir bombardıman alanı oldu.”

‘İsyan başladığından beri en kötü durum’

Yazara göre, rejimin bazı bölgeleri geri almadaki başarısına ve IŞİD’in ‘resmî’ yenilgisine rağmen ülke barış şartlarından oldukça uzak, tıpkı BM Suriye Özel Temsilcisi Geir Pedersen’ın da vurguladığı gibi: ‘Şiddetli çatışmalar ve terörizm Suriyeliler için hâlâ bir gerçeklik. […] Gıda kıtlığı ve yetersiz beslenmenin daha da kötüleşmesi, dolayısıyla insani yardıma muhtaç insan sayısının artması bekleniyor.’

Mamarbachi, Suriye rejimine uygulanan uluslararası yaptırımlardan dolayı BM’nin hareket alanının sınırlı olduğunu belirtiyor. Ardından çevrimiçi bir ekonomi dergisi olan The Syria Report’un direktörü Cihad Yazıcı’nın aralık ayında Paris’te düzenlenen bir konferanstaki şu sözlerini aktarıyor:

‘Bu, isyan başladığından beri ülkenin karşılaştığı en kötü durum. 2019’dan bu yana enflasyonda muazzam bir artışa şahit oluyoruz. Temmuz 2019 ile Temmuz 2020 arasında temel ihtiyaç maddelerinin fiyatı 250 kat artarken, sübvansiyonlu ekmeğin fiyatı ikiye katlanacak kadar temel ürünlere yönelik devlet desteği azaldı.’

Gaz ve elektrik kıtlığı

Yazar, aynı durumun petrol ürünleri için de geçerli olduğunu, akaryakıt kıtlığının Suriye’yi yine yaptırımların baskısı altında olan İran’a bağımlı kıldığını ve petrol ürünleri fiyatlarının inanılmaz bir şekilde arttığını belirtiyor. “Akaryakıt bulmanın şartı, sabırlı olmak” diye de ekleyen Mamarbachi, The Syrian Observer’ın 11 Ocak tarihli haberini paylaşıyor: ‘[başkent Şam’da] yakıt sıkıntısı devam ediyor, boş benzin istasyonları önünde kilometrelerce uzanan araç kuyruklarına yol açıyor.’

“Çatışmalar başlamadan evvel Suriye küçük bir doğalgaz ve petrol üreticisiydi. Bugün birçok petrol sahası Şam’ın kontrolü dışındaki bölgelerde bulunuyor. Dolayısıyla hükümet, (…) Suriye Demokratik Güçleri’nden petrol satın alıyor.” diyen yazar, rejimin kontrolü dışındaki yüzde 30’luk topraklarda Suriye’nin başlıca petrol ve tarımsal zenginliğinin bulunduğunu da hatırlatıyor.

Tarım alanlarının yakılması

Son yıllarda gerek Suriye’de gerekse Irak’ta başvurulan bir silah da ekili-dikili arazilerin yakılması. Yazar da bu konuya girerek şunları anlatıyor: “Bütün bunlar yetmezmiş gibi, 2020 yazı ve sonbaharında kasıtlı çıkarılan yangınlar on binlerce hektarlık buğday ve arpa tarlasını yok etti, ülke genelindeki zeytinliklerden ise bahsetmeye bile gerek yok. (…) Aynısı 2019’da özellikle ülkenin kuzeydoğusunda meydana gelmişti. Ve her defasında rejim de muhalefet de yangınlarda birbirini suçluyor.”

Peki, bu acımasız savaş yöntemi halkı nasıl etkiliyor?

Yazar, Halep’te yaşayan, telefonla bağlandığı Fadi Tarakcı’nın şu sözlerini aktarıyor: ‘Günde sadece üç saat elektrik alıyoruz. (Genellikle sert buğdayın kullanılmasından dolayı) ekmekler yenemez oldu ve sıramızın gelmesi umuduyla fırınların önünde başkalarıyla yan yana uzun saatler geçirmek zorunda kalıyoruz.’

‘İnsanlar savaş yıllarını özlüyor’

Mamarbachi, Halepli bu küçük esnafın şu serzenişini de ekliyor: ‘Bombalar üzerimize yağarken durumumuz bugünkünden daha iyiydi.’ Halep’te doktor olan Nabil Antaki de bunu şu sözleriyle doğrulamış: ‘İnsanlar savaş yıllarına özlem duyuyor. Çeşitli risklere rağmen hayatları o zaman daha iyiydi.’ Kendisi de bir Hristiyan olan doktor şunları söylemiş: ‘Siyasi ve askerî alanda işler durdu… Dışarıya göç devam ediyor. Hristiyanlar göç ediyor veya böyle bir imkanın hayalini kuruyor.’

Yazar, İdlib’de binlerce mültecinin gerçekten çok kötü şartlarda yaşadığını ve koronavirüsün yayıldığını belirtiyor. Ardından pandemiyle ilgili şunları söylüyor:

“Hayatını kaybedenlerin isimleri ve görevleriyle ilgili istatistikler sunan bir tıp sitesine göre, ‘Teçhizat eksikliği yüzünden şimdiye kadar 171 doktor koronavirüsü nedeniyle hayatını kaybetti.’ Bu sağlık şartları, iktisadi hayatın düzeltilmesini veya yeniden inşa girişimlerini geciktiriyor ve bunda yaptırımların da payı var. The Syria Report’ta zikredilen hükümete yakın kaynaklara göre pandemi, zamanla ‘daha tehlikeli’ hale geliyor ve ‘sadece gençleri değil çocukları da etkiliyor’.”

Lübnan’da kaybolan dolarlar

Yazar, Lübnan’daki mali krizin Suriye’ye etkilerini de şöyle ele alıyor:

“Uluslararası yaptırımların yansımalarına ilaveten, rezerv para noksanlığı ülkenin fakirleşmesinde önemli bir rol oynuyor. Hükümetin Aralık 2020’de günlük ve ticari işlemlerde rezerv para kullanımına karşı aldığı tedbirler, yerel para biriminin değerini korumakta fayda sağlamadı.

Silahlı çatışmanın sona ermesi, genellikle yeniden yapılanma çabaları ve dışarıdan yatırım akışı sayesinde iktisadi canlanmayı vaat eder. Suriye’de ise böyle bir şey söz konusu değil. Devlet hazinesi neredeyse tam takır ve dış yardım da yok, bu da paranın değişim değerinin -bugünden öngörülmesi zor şekilde- çöküşüne neden oluyor. Ayrıca yurtdışındaki Suriyeli işçiler de artık içerideki ailelerine para gönderemez durumda.

Mesela bir yıldır mali kriz yaşayan Lübnan’da olan tam da bu; Lübnan para biriminin değerinin düşmesi Suriye lirasının değerinin çakılmasına neden oldu. Öyle ki 1 dolar savaşın başında 49 Suriye lirası iken şimdi 3000 lira.

Lübnan bankalarında tüccarların ve seçkinlerin sahip olduğu milyarlarca dolar, bankacılık sisteminin çökmesi yüzünden bir yıldır dondurulmuş durumda ve bu da Suriyelilerin halini daha da kötüleştirdi. Esed 5 Kasım 2020’de ‘Lübnan bankacılık sistemindeki kriz nedeniyle Suriye’nin hesaplarından 20 ila 42 milyar dolar kayboldu ve bunun bedelini ödedik.’ diye bir açıklama yaptı. Bu sözlerle Esed, ülkesindeki feci mali durumdan uluslararası yaptırımları değil, Lübnan’ı sorumlu tuttu ki bu nadir görülen bir durum.”

Yazısının sonunda Mamarbachi önemli tespitlerde bulunuyor:

“Savaş, nüfusa zorla yer değiştirtmek, göç, iktisadi kriz, sağlık krizi ve yaptırımlar… devletler işte böyle yok olup giderler. Bu şartlar Suriye’nin toplumsal dokusunu baştan aşağı değiştirdi. Eğitim sistemi, özellikle de rejimin kontrolü altında bulunmayan bölgelerde yaşayan ve sınava girmek için bölgeler arasında hareket edemeyen öğrenciler için düzensiz hale geldi. Yüz binlerce mültecinin doluştuğu bölgelerde ise 500.000’i aşkın çocuk okula gitmiyor (…).”

Ve siyasi analizci Basma Kodmani’nin şu sözüyle yazısını bağlıyor: Savaşın sona ermesinden bu yana ‘Rusya, İran ve Türkiye dışında Suriye’ye yönelik bir ilgi eksikliği görüyoruz. Tüm olaylar Suriye topraklarının dışında cereyan ediyor ve rejim de, muhalefet de bu konuda tek bir kelime edemiyor. Avrupa Birliği’ne gelince, çöküşün eşiğindeki bir ülkeye insani yardım dışında hiçbir şeye onay vermiyor.’



30 Mart 2020 Pazartesi

J.ALTERMEN--J.PACK--N.MASON: PANDEMİ SONRASI ORTADOĞU’NUN YENİDEN ŞEKİLLENMESİ KAÇINILMAZ




PANDEMİ SONRASI ORTADOĞU’NUN YENİDEN ŞEKİLLENMESİ KAÇINILMAZ

Diğer Krizlere Bir de Koronavirüsün Eklendiği Ortadoğu Bir Felaketle Karşı Karşıya
Jon B. Alterman (Stratejik ve Uluslararası Araştırmalar Merkezi (CSIS) kıdemli başkan yardımcısı, Ortadoğu Programı direktörü ve Brzezinski Küresel Güvenlik ve Jeostrateji Kürsüsü sahibi)
The Hill, 22 Mart 2020

Koronavirüs Arap Baharı 2.0’a Yol Açabilir mi?
Jason Pack (Ortadoğu konusunda danışman, yazar ve yorumcu; Ortadoğu Enstitüsü araştırmacısı; ABD Libya İş Derneği eski icra direktörü ve Libya Analysis şirketi kurucusu) & Nate Mason (Washington DC’de danışman;  2011-2013 yılları arasında Libya/Trablus’ta Amerikan Büyükelçiliği eski ticari ataşesi)
Ortadoğu Enstitüsü, 25 Mart 2020

Tercüme ve editoryal katkı: Zahide Tuba Kor

NOT: Bu özet tercümeler Fikir Turu web sitesinde 30.3.2020 tarihinde yayınlanmıştır.

İngilizcesi “Add coronavirus to other crises, and the Middle East faces a catastrophe” başlığıyla yayınlanan yazının tamamını okumak için TIKLAYINIZ. 
İngilizcesi “Could coronavirus lead to an Arab Spring 2.0?” başlığıyla yayınlanan yazının tamamını okumak için TIKLAYINIZ. 

NOT: Blogda yer alan 800 küsur içeriğe http://ortadogugunlugu.blogspot.com.tr/2018/01/bu-blogda-neler-var.html linkinden toplu olarak ulaşabilirsiniz.
Kaynak göstermeden blogdaki yazı, tercüme ve infografikleri kullanmamanız önemle rica olunur.


Özet: Arap Halk Hareketleri sırasında, değişime direnebilmiş olan Ortadoğu Bölgesi’nin koronavirüs salgını nedeniyle yeniden şekillenmesi kaçınılmaz gözüküyor. Üstelik bu sefer, değişimi daha önce engellemiş güçlerin elleri de zayıf. Salgın Libya’dan Mısır’a neleri değiştirebilir?

NOT: Aşağıdaki metin Fikir Turu’nda yayınlananın birebir aynısı değildir. Tercüme metnim uzun olduğu için Fikir Turu’nun kısalttığı veya editoryal kurallarına bağlı olarak değiştirdiği kısımları ben yeniden ekledim veya eski haline getirdim. Farklı olan kısımları bordo renkte göreceksiniz.

Son yüzyıl içinde Arap dünyası, takriben her otuz yılda bir bölgeyi kökten değiştirecek gelişmelerle sarsıldı: 1917-1918 Birinci Dünya Savaşı’nda Osmanlı’nın çekilmesi ve İngilizler ile Fransızlar eliyle yeni bir bölgesel sistemin kurulması, 1948 İsrail’in kuruluşu, 1979 İran İslam Devrimi ve 2010-2011 Arap Halk Hareketleri süreci…
Son sarsıntının artçı şokları hala devam ederken ve bölge on yıldır istikrara kavuşamamışken patlak veren koronavirüs salgını, sağlık hizmetlerinin -Körfez bölgesi dışında çoğunlukla- zaten yetersiz durumda olduğu Ortadoğu’da taşları bir kez daha yerinden oynatacak. Daha evvel isyan dalgasını kontrol altına alabilmiş ve problemlerin üstünü örtüp bastırabilmiş ülkeler dahi mali krizle birleşen koronavirüs salgınının siyasi, iktisadi ve toplumsal ağır faturaları karşısında köklü değişimlerden kaçamayacak. Birçok ülkenin ilk kez veya bir kez daha isyan dalgalarıyla yüzleşmesi ve savaş meydanlarındaki dengelerin değişme ihtimali de sözkonusu. 2021 yılı da tıpkı 2011 gibi tarihe isyanlar yılı olarak geçebilir. Dahası yönetimler sarpa sarmış kronik problemlere el atmazlarsa önümüzdeki yıllarda çökmüş devletler listesine yenileri eklenebilir.
Koronavirüs salgınının Ortadoğu ve Kuzey Afrika’ya muhtemel kısa ve orta vadeli etkilerini konu alan iki ayrı yazıyı tercüme ettik.
***
Koronavirüs salgınının Ortadoğu’ya muhtemel etkilerini konu alan ilk yazının yazarı, Washington merkezli düşünce kuruluşu olan Stratejik ve Uluslararası Araştırmalar Merkezi (CSIS)’nde kıdemli başkan yardımcısı ve Brzezinski Küresel Güvenlik ve Jeostrateji Kürsüsü sahibi Jon B. Alterman. Kendisi aynı zamanda CSIS’a bağlı Ortadoğu Programı direktörü. Geçmişte Amerikan Dışişleri Bakanlığında çeşitli görevler almış bir isim.
22 Mart’ta The Hill’de yayınlanan “Diğer Krizlere Bir de Koronavirüsün Eklendiği Ortadoğu Bir Felaketle Karşı Karşıya” başlıklı bir yazı kaleme aldı.
“Arap Baharı”nı Osmanlı’nın yıkılmasından bu yana Ortadoğu’yu sarsan en yıkıcı siyasi olay olarak değerlendiren Alterman’a göre, şu an Ortadoğu, bölgeyi merkezinden sarsacak çok daha büyük altüst oluşların eşiğinde. Bu değişiklikler, hem bölgenin kendisinde hem de dünyada Amerikan güvenlik çıkarlarını geniş çapta sarsacak.
“Bölge, [ABD’nin] hem dost[u] hem de düşman[ı] hükümetleri sarsacak, ekonomileri yıkacak ve nüfusları perişan edecek art arda bir dizi meydan okumalarla karşı karşıya. Sonuçta ortaya çıkacak bölge, son yarım yüzyıldır veya daha uzun bir müddettir alışık olduğumuzdan çok daha farklı hatlara sahip olacak.” diyor.

Cezayir’den Lübnan’a
Yazar, COVID-19 Ortadoğu’ya yayılmadan evvel de bölgenin siyasi bir kargaşa içinde olduğunu, Cezayir’den Irak’a ve Lübnan’a kadar halkların meydanlarda isyan bayrağını açtığını hatırlatıyor. Ardından bölgenin karşı karşıya olduğu o muazzam halk sağlığı krizine ilişkin şunları söylüyor:
“İran tırmanmaya devam eden, kelimenin tam manasıyla bir felaketle karşı karşıya. İran ile Irak, Lübnan ve Suriye arasında seyahatin yaygın olması hiç şüphesiz hastalığı bu ülkelere de yayıyor. (…) Mısır [yönetimi], meydan okurcasına vaka sayısının 200’den az olduğunu söylüyor ve Kanada’nın 19.000 Mısırlının enfekte olduğuna ilişkin tahminini yayınlayan bir gazetecinin basın kartını geri almayı yeğliyor. Şu anda doğru rakam her ne olursa olsun Mısır, halk sağlığı sicili kötü olan 100 milyonluk bir ülke. Mısır nüfusunun yaklaşık %10’u, Mısırlıları bilharziya hastalığından korumak için on yıllardır süren aşı kampanyasında kötü hijyen nedeniyle hepatit C taşıyıcısı.”
Yazar, “Libya’dan Suriye’ye ve Yemen’e uzanan milyonlarca mültecinin ve ülke içinde yerinden edilenin karnı aç, soğuktan üşümekte ve özellikle savunmasız olduğunu söylemeye bile gerek yok” diye devam ediyor.

Üç ana kaynak kesilecek: Petrol, turizm ve işçi gelirleri
Alterman, eli kulağındaki halk sağlığı krizine ilaveten bir de muazzam bir mali kriz olduğunu hatırlatıyor:
“COVID-19 yüzünden küresel petrol talebi kesildiğinden, dünyanın en büyük iki üreticisi olan Rusya ve Suudi Arabistan, fiyatların çakılmaması için arzı azaltmaya dönük uluslararası bir çabanın öncüleriydi. Tarafların anlaşmaya varamaması (…) sonucu başlayan fiyat savaşı, petrol fiyatlarını 2003’ten bu yana en düşük seviyesine düşürdü. Üretimi artırsalar da Rusya ve Suudi Arabistan son derece düşük petrol gelirleriyle karşı karşıya. İran, Irak, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ve Kuveyt gibi diğer üreticiler hükümet gelirlerinin batışını izliyor.”
Yazara göre, darbe alan sadece petrol ihracatçıları da değil. Ortadoğu’daki fakir ülkelerin çoğunun emek ihracatçısı olduğunu hatırlatarak şunları yazıyor:
“Mısır, Ürdün ve Lübnan’da yurtdışında çalışan vatandaşların gönderdikleri dövizler bu ekonomilerin [milli gelirlerinin] yaklaşık %10’unu buluyor. Petrol fiyatlarının çok daha fazla düşmesiyle bu işçi dövizleri dibe vuracak ve vasıflı emekçiler [çalıştıkları petrol zengini ülkelerde] işlerini kaybederek, kendilerine uygun iş sağlayamayacak [yurt içi] piyasalara geri dönecekler.”
Alterman, bölge ekonomisinin en önemli ayaklarından olan turizmin küresel krizin akabinde çökeceğini vurguluyor:
“Bölgesel turizmin çeşitli bileşenleri var: Birincisi, Mısır, Tunus, Fas ve Lübnan ekonomilerini ayakta tutan plaj tatilleri ve tekne turları gibi eğlence-dinleme turizmi buharlaşacak. İkincisi, dinî turizm: Hacılar yüzyıllardır Suudi Arabistan, İran ve Irak’taki kutsal mabetlere akmaktaydı; bu seyahatler aylarca ya da yıllarca son bulabilir. [Ortadoğu Enstitüsü Başkan Yardımcısı Gerald Feierstein’e göre haccın yapılamaması durumunda Suudi Arabistan, sadece on milyarlarca dolarlık gelir kaybına uğramayacak, aynı zamanda kutsal mekânların hizmetkârı ve koruyucusu rolü sarsılacak.[1]] Üçüncüsü, BAE ve Katar, dünyayı birbirine bağlayan uluslararası hava yolculuğu için merkez üssü haline geldikçe girift bir altyapı geliştirmişlerdi. Küresel iktisadi altüst oluş bu seyahatlerin çoğunu bitirecek ve geriye kalan uçuşların bir kısmı da, Körfez havayollarının son dönemde uluslararası ekonomiye entegre ettiği daha uzak bölgelerin bazılarını COVID-19 virüsü kırıp geçirirken bitip gidecek.”
Alterman 2011 tecrübesini hatırlatarak durumun vahametini şöyle ortaya koyuyor:
“Arap Baharı 2011’de bölgeyi vurduğunda birçok hükümet kesenin ağzını açarak karşılık vermişti. Özellikle Körfez yönetimleri, kendi ülkelerinde ve bölgedeki daha kalabalık ülkelerde daha fazla kamu harcamaları yaparak toplumsal barışı satın alacaklarına inanmışlardı. Bir dereceye kadar da haklıydılar. Ancak bu kez, halkın memnuniyetsizliği arttığından ve petrol fiyatları düştüğünden artık kasalar tamtakır.”
Yazara göre, bölgede bu vahim etkileri hissetmeyecek tek bir ülke dahi yok ve en şiddetli etkileri hissedecek ülkelerin çoğu da Amerikan güvenliği için önemli olanlar…

Tek tek ülkeler nasıl etkilenecek?
Alterman, bundan sonraki kısımda tek tek ülkelerin krizden nasıl etkileneceğine kısaca değiniyor:
“Hem sağlık krizi hem de ekonomik kriz, zaten ABD liderliğinde uygulanan ‘maksimum baskı’ politikası altında ıstırap çekmekte olan İran’ı vuruyor. Sonuçta ortaya daha uysal bir hükümet mi yoksa daha radikali mi çıkacak yahut iç kaos sürecek mi, bugünden peşin hüküm vermek imkansız.”
“Sağlık krizi ve mali krizlerin Suudi yönetimini devirmesi ihtimal dışı; ancak Veliaht Prens Muhammed bin Salman’ın alamet-i farikası yaptığı ve krallığın geleceği için hayati saydığı pahalı ve iddialı modernleşme programını hiç şüphesiz tehlikeye atacak.”
“İsrail’in önemli mali ve halk sağlığı kaynakları olsa da, tüm komşuları tehlikeye düşmüş durumda: COVID-19’dan evvel de Lübnan’ın süregelen bir siyasi krizi, ülkede neredeyse her beş kişiden birini oluşturan bir Suriyeli mülteci nüfusun varlığı ve uluslararası borcunun büyük bir kısmının temerrüde düşmesine yol açan bir borç krizi vardı. Güvenliği İsrail, Körfez ülkeleri ve ABD için hayati görülen Ürdün de tehlikede. Mısır da bir felaketin eşiğinde olabilir; zira Mısırlılar ‘Allah bizi korur’ diyerek kahvehanelerde ve camilerde toplanmaya devam ediyor.”
Alterman yazısının sonunda, mali krizin ve sağlık sistemlerindeki problemlerin halkların yönetimlerinden duydukları huzursuzlukları katbekat artırarak bölgede yeni kaosları tetikleyeceğini ima ediyor:
“Arap Baharı’nın pek çok itici gücü var olmakla birlikte memnuniyetsizliğin çoğu yönetişimle ilgili şikâyetlere indirgenmişti. Erkek-kadın, genç-yaşlı herkes hükümetlerin yalnızca kendi kendilerini gözettiklerinden ve halkın geçimine yardımcı olmak için çok az şey yaptıklarından şikâyetçiydiler. Şimdi ise ekonomiler sürekli baş aşağı giderken ve sağlık sistemleri daha önce görülmemiş bir gerilim altındayken, hükümetlerin vatandaşlarının geçim kaynaklarını da hayatlarını da koruyamadıklarını görülecektir. Böyle bir ortamda artık her şey mümkün.”

***

Koronavirüs Arap Baharı 2.0’a Yol Açabilir mi?
Koronavirüs Ortadoğu’ya daha ziyade İran üzerinden taşındı ve yayılıyor. Kuzey Afrika ise hâlihazırda salgından daha az etkilenmiş gibi görünüyor. Ama işin daha tehlikeli boyutu, zaten kısa vadeli değil, orta vadeli sonuçları.
Bu konuda Kuzey Afrika özelinde başka bir analiz, Washington merkezli Ortadoğu Enstitüsü tarafından 25 Mart’ta “Koronavirüs Arap Baharı 2.0’a Yol Açabilir mi?” başlığıyla yayınlandı.
Analizi kaleme alan iki isimden Jason Pack, 20 küsur yıldır Ortadoğu’da yaşayan ve bölge üzerinde çalışan bir danışman, yazar ve yorumcu. Ortadoğu Enstitüsü araştırmacısı; aynı zamanda ABD Libya İş Derneği eski icra direktörü ve Libya Analysis şirketi kurucusu.
Makalenin diğer yazarı Nate Mason ise sekiz yıl boyunca Amerikan yönetiminin Kuzey Afrika’daki iktisadi ve ticari politikası üzerine çalışmış biri. 2011-2013 yılları arasında Trablus’taki Amerikan Büyükelçiliğinde ticari ataşe olarak görev yapmış. Halen Washington DC’de danışmanlık yapıyor.
Yazarlar, koronavirüsün ilk şiddetli vurduğu ülkeler Çin ve İtalya diye, zannetmeyin ki hasarın da en ağırını onlar alacaklar diyor. Ve küresel ekonominin kıyısında kalan ülkelerin, beklenmedik altüst oluş dönemlerinde daha fazla sıkıntı çekmek ve pandemilerde ölümlerin büyük kısmına katlanmak durumunda kaldığına dair bolca tarihî örnek olduğunu hatırlatıyor.
Pack ve Mason’a göre, “Amerika hapşırdığında dünya nezle olur.” sözünü güncellemenin şimdi tam zamanı; bu eski sözün 21. yüzyılın ortalarındaki versiyonu şuna dönüşebilir: “Çin öksürdüğünde, Afrika devlet başarısızlığı/çöküşü yaşar.”
“Uluslararası sistemin kalıcı istikrarsızlık ve küresel liderlik eksikliği ile temayüz ettiği bir dönemde yaşıyoruz; virüs zaten var olan bu eğilimleri sadece artıracak.” diyerek sözü Kuzey Afrika’ya getiriyorlar:
“Kuzey Afrika küresel emtia fiyatlarına, turizme ve Avrupa ile Körfez’in siyasi ve mali desteğine bağımlı bir bölge. Burada rejim kırılganlığı, genç işsizliği ve İslami radikalizm kesişiyor. Kuzey Afrika ekonomilerinin birbiriyle entegrasyonu zayıf olup göçmenler, cihatçılar ve misafir işçiler kolayca bölgeyi geçiyorlar.”
Pack ve Mason şöyle devam ediyor:
“Tarih bize diyor ki, daha az küreselleşmiş bölgelerin virüsün etkilerini tam olarak hissetmelerini epey gecikmeli olarak bekleyin… 11 Eylül terör saldırıları ve 2008-2009 Büyük Durgunluk küresel çapta oyun değiştiricilerdi. Dünyanın bazı bölgeleri veya iktisadi sektörleri 11 Eylül’den hemen etkilenmemiş gibi görünse de, ileriki tarihlerde daha derin karışıklıklarla karşı karşıya kaldılar.”
Bu duruma bir örnek olarak da Kuzey Afrika’yı gösteriyorlar: “Kuzey Afrika ekonomileri de başlangıçta Büyük Durgunluğun yol açtığı borsa çöküşlerinden ve ticaret hacmi düşüşlerinden etkilenmedi. Ancak Küresel Güney’de Büyük Durgunluğun artan genç işsizliğini tedrici olarak ağırlaştırdığını ve buna tarım mahsullerinde kıtlık ve yeni teknolojiler eklendiğinde, 2011 Arap Baharı hareketlerini körüklediğini ortaya atan ikna edici araştırmalar var.”
Yazarlar, tek tek Kuzey Afrika’daki hükümetlerin pandemiye karşı ne tür önlemler aldığını anlatıyor ve ardından şu önemli tespitte bulunuyorlar: “Hastalık yönetimler için iki ucu keskin bir kılıç: İstikrarı kısa vadede artırabilir, ama orta vadede aşındıracak.”
“Virüs, vatandaşları, acil kriz hali karşısında liderlerine güvenmeye ve hatta bazı durumlarda saygı göstermeye dolaylı olarak zorlar. (…) Tahmin edilebileceği üzere, koronavirüs korkusu bölgedeki karışıklıkların, kitlesel gösterilerin sonunu getirdi. Hatta savaşın yıktığı Libya’da bile virüs, silah sevkiyatını ve paralı asker girişini azalttı.”

Libya’ya ne olacak?
Yazarlar, virüsün iç savaşın devam ettiği Libya’ya muhtemel etkisi hakkında şunları söylüyorlar: “Çatışmalar, 23 Mart’ta sözde Libya Ulusal Ordusu tarafından Ayn Zara eksenine başlatılan yeni bir saldırıyla devam ediyor. Ancak önümüzdeki aylarda pandemiyle ilgili küresel endişeler, savaşan her iki tarafın hamilerinin de, vekillerinin yakın zamanda hasımlarına öldürücü darbeyi vurmasına imkan sağlayacak yeterli silahı ve eğitmeni yollamasını iyice zorlaştıracak. Virüs, güney Trablus cephesindeki kemikleşen çıkmazın sürme ihtimalini artıracak.”
Pack ve Mason, Tunus’u kısmen istisna tutarak, Kuzey Afrika rejimlerini küresel salgına en az hazırlıklı ülkeler arasında görüyor. “Bu rejimler elektrik ve eğitim gibi görece temel sayılabilecek ihtiyaçları dahi karşılamakta zorluk çekiyor. Pandemiye karşı beceriksiz ve fırsatçı tepkilerle halkın memnuniyetsizliğini daha da alevlendirecekleri muhakkak.”
Hazırlıksızlığa bir de petrol fiyatlarındaki düşüşü ekliyorlar: “Petrol fiyatlarındaki dramatik düşüş, orta vadede Cezayir ve Libya için -ve Doğu Akdeniz’deki doğalgaz projelerine yatırımı ve Körfez’den yapılan ödemeleri tedrici olarak etkileyeceğinden muhtemelen Mısır için de- yıkıcı olacak.”
Bütün bunların orta vadede bölgede halkların memnuniyetsizliğini ve isyanları tetikleyeceğini öngörüyorlar:
“Cezayir ve Mısır’da (ve belki de Libya’da) kısa süreli bir istikrar artışının ardından, -pandemi hafiflediğinde, hükümet gelirleri ve gençlerin istihdamı azalmış olarak kalacağından- orta vadede halkların memnuniyetsizliğinde ciddi bir artış görmemiz muhtemel. (İran’daki gibi) hükümetlerin koronavirüsü ele alma biçimi beceriksizce görülürse, 2021 başlarından ortalarına kadarki dönem Kuzey Afrika için zor bir zaman dilimi olabilir. Hatta Arap Baharı olaylarının 10. yıldönümüyle aşağı yukarı çakışan bir halk protestoları dalgası görebiliriz.”
“Kısacası, geç gelmesine rağmen, koronavirüsün Kuzey Afrika’da dramatik isyanlara yol açması için sahne mükemmel bir şekilde hazır. İster Libya’daki savaş ağaları, ister Cezayir’deki yozlaşmış hırsızlar oligarşisi isterse Mısır’daki askeri diktatörlük olsun, hiç kimse bu rejimlerin herhangi bir koşulda gerçek reformları proaktif olarak benimsemesini beklemesin. Her birinde liderler, doğan fırsatları defalarca teptiler ve mütemadiyen şahsi güçlerini vatandaşlarının uzun vadeli refahı üstünde tutmayı yeğlediler. Geçmişte hükümetler, zor zamanlarda bile halkın muvafakatini almak için paraya, tarihî meşruiyete, saygı duyulan bir orduya ve radikal bir cihatçı muhalefetle korkutma imkânına sahipti. Ama artık bu tür tamponlar geçmişte kaldı.”
“Arap Baharı’ndan bu yana para, meşruiyet, orduların itibarı ve karizmatik liderlik, hepsi yok olup gitti. Bıçak kemiğe dayandığında bu kırılgan rejimlerin gerginlikleri ustaca yatıştırması mümkün değil. Muhalefeti ezmeyi meşrulaştırmak ve yabancı destekçilerini yardıma gelmeye zorlamak için iç muhalefeti şiddeti kışkırtmaya çalışabilirler. Cezayir veya Mısır, halklarının dikkatini dışarıya yöneltmek için doğrudan Libya iç savaşına müdahale edebilir. Elitler bölünebilir ve bu, sistemsel reform yapmak isteyenlerin darbe girişimlerine neden olabilir.”

Körfez ülkeleri, diğer Arap ülkelerini kurtarabilir mi?
Pack ve Mason, yönetimlerin her zaman olduğu gibi yine kurtarıcı olarak Körfez’den medet umacaklarını söylüyor:
“En muhtemel sonuç, rejimlerin son yıllarda yaptıklarının aynısını yapmaya devam etmeleri: Kendilerini mali açıdan kurtarması için BAE ve Suudi Arabistan’a bel bağlamaları. Ancak 2021’de bu iki Körfez ülkesinin -petrol fiyatları, bütçe dengesini sağlayacak düzeyin de kuvvetle muhtemel altına ineceğinden- baş etmeleri gereken kendi problemleri olacak.”
“Körfez ülkelerinin Cezayir, Libya ve Mısır’daki vekillerini birkaç yıl desteklemek için yeterli paraları yine de olacak.” diyen yazarlar şu kritik soruyu soruyorlar: “Peki acaba iktisadi beklentileri önemli ölçüde zayıfladığında kendi nüfusları böyle bir seçeneği kabul edecek mi?” Yazarlar her şeye rağmen Körfez ülkelerinin Kuzey Afrika yönetimlerine mali destek sağlayacağını öngörüyorlar.

ABD ne yapabilir?
Son bölümde “Peki, ABD bu ülkelere ne yapabilir?” konusunu tartışıyorlar.
“ABD’nin bu kararları etkilemek için yapabileceği pek az şey var. Biz artık küresel hegemon gibi davranmıyoruz. (…) Ama ABD şu iki şeyi çok sınırlı bir maliyetle yapıcı bir şekilde engelleyebilir: (i) Tunus hükümetinin patlaması, (ii) Trablus’un haydut General Halife Hafter tarafından ele geçirilmesi.”
ABD’nin yeni yeni demokratikleşen Tunus’a kapasite geliştirme yardımında bulunması gerektiğini savunuyorlar. Ayrıca BAE’nin Kuzey Afrika’daki müdahalelerini sınırlandırmak için ABD’nin hatırı sayılır nüfuzunu ve düşük petrol fiyatını kullanmasını tavsiye ediyorlar. Zira “BAE’nin Libya’ya askeri müdahalesi, General Hafter’in Trablus’a ilerlemeye devam etmesinin başlıca nedeni. Benzer şekilde BAE ve Suudi paraları Mısır rejiminin her türlü piyasa reformundan kaçınmasına imkân sağlıyor.”
Yazarlar, pandemiden sonra Kuzey Afrika’da vahim meydan okumaların ortaya çıkacağına eminler ve ABD’ye, bölge ülkelerinin otoriter verimsizlikten çıkıp düzen içinde bir geçişi sağlamalarına nasıl yardım edebileceğini şimdiden düşünme çağrısında bulunuyorlar. Zira onlara göre “Arap Baharı 2.0, pandeminin akabinde Kuzey Afrika’da ani bir devlet başarısızlığı ve işsizlik dalgasının sonucu olarak patlayabilir.”